Prof. Dr.
İsenbike TOGAN
Orta Öğrenimini İstanbul Alman Lisesinde yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi
Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun olan (1964) İsenbike Togan,
üniversitede Genel Türk Tarihi, Fars Dili ve Edebiyatı, Türk Sanatı derslerine
devam etmiş; 1964-66 yılları arasında Türk tarihini Çin kaynaklarından
öğrenebilmek için Milliyetçi Çin Hükümeti bursuyla Ulusal Tayvan
Üniversitesi’nde (Tayvan) bir yıl Çince eğitimi görmüş ve bir yıl da lisans üstü
çalışmalara devam etmiştir. 1967-68’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat
Fakültesinde Çince okutmanlığı yaparken Ankara Dil-Tarih Coğrafya Fakültesinde
doktora çalışmalarına başlamış, ancak kısa bir süre sonra Fulbright burslusu
olarak A.B.D'de Harvard Üniversitesine doktora eğitimi için gitmiştir. 1968-73
yıllarında Orta Asya tarihini Türk Mogol ve Çin kaynaklarından araştırmaya
yönelik doktora çalışmalarını tamamlayarak Moğol devrinde Çin’de uygulanmış olan
Osmanlı tımar sistemine benzer bir sistem üzerinde çalışarak "The Chapter on
Annual Grants in the Yüan shih" adlı doktora teziyle Doğu Asya Dilleri ve
Uygarlıkları bölümünden mezun olmuştur (1973).
Türkiye'ye döndükten sonra 1974-78 yıllarında Hacettepe Üniversitesi (Ankara)
Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim görevlisi olarak Türk Kültür Tarihi ve
Moğolca dersleri veren İ. Togan, bu arada 1975-76 yıllarında da Harvard Center
for Middle Eastern Studies'de araştırmalarda bulunmuştur. Ondan sonraki yıllarda
1978-84 arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu
Yönetimi Bölümünde öğretim üyeliği yapmış ve bu sırada (1980-82) bir MEAwards (Middle
Eastern Award) bursu alarak Sudan'da göçebeler arasında bir araştırmada
bulunmuştur. 1984'de ODTÜ’de Tarih Bölümü kurulunca tarih bölümüne geçerek Türk
tarihi ve Orta çağla ilgili dersler vermeğe başlamıştır. Sonra A.B.D'ye giderek
sırasıyla 1985-87 Harvard Üniversitesi Fairbank Center for East Asian Research,
Harvard Middle Eastern Center'da araştırmalarda bulunarak, 1987-89 yıllarında
Wellesley ve Tufts Üniversitelerinde ders vermiş; 1989 yılında bir Rockefeller
bursu ile Washington University in St. Louis Center for the Study of Islamic
Societies and Civilizations'da fellow olmuştur. 1992 yılına kadar da Washington
Üniversitesi Tarih Bölümünde Orta Asya, Yakın Doğu ve Çin tarihi hakkında
dersler vermiştir. 1990 yılında "UNESCO International Scientific Committee for
the drafting of a History of Civilisations of Central Asia" nın (UNESCO Orta
Asya Uygarlıkları Tarihini Yazma Komitesi) üyesi olmuş ve aynı yıllarda UNESCO
Integral Study of the Silk Roads (İpek Yolu Araştırmaları) projesi çerçevesinde
1990'da Çin Halk Cumhuriyeti ve 1991'de Sovyetler Birliği döneminde Özbekistan,
Tacikistan, Kazakistan ve Kırgızistan'da incelemelerde bulunmuştur. 1992 yazında
Türkiye'ye dönerek Orta Doğu Teknik Üniversitesinde Orta Çağ doçenti olarak
göreve başlamış, 1995 yılında da Profesör olmuştur.
Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu
Bildiği yabancı diller: Eski ve yeni Türk dillerinden başka Almanca, İngilizce,
Çince, Farsça ve Moğolca (eski yazı dili)
Kitapları: Flexibility and Limitation in Steppe Formations: The Kerait Khanate
and Chinggis Khan. Leiden: E.J. Brill, 1998.
(biyografi.net)
Tarihçinin Mutfağı [24.06.1999]
24 Haziran 1999 tarihli
"Tarihçinin Mutfağı" söyleşimizin konuğu İsenbike Togan idi. Prof. Dr. İsenbike
Togan 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nden
mezun olduktan sonra, 1965-66 yılları arasında Taiwan Ulusal Üniversitesi'nde
yüksek lisans programını tamamlamış. 1968-73 yıllarında Harvard Üniversitesi
Doğu Dilleri ve Uygarlıkları Bölümü'nde doktorasını yapmış. 1978-85 yılları
arasında Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü'nde, 1985-92 yılları arasında
ise Harvard, Tufts ve Washington üniversitelerinde çalışmalarına devam etmiş.
1992 yılından beri Ortadoğu Teknik Üniversitesi Tarih Bölümü'nde görevli bulunan
Togan, Türk Tarih Kurumu ve UNESCO Uluslararası Bilim Komitesi gibi birçok
kuruluşun da üyesidir.
İsenbike Togan konuşmasına
kendini tanımlayarak ve çalışma alanını anlatarak başlıyor: "Ben Türkiye'deki
tabirle Genel Türk Tarihçisi'yim. Genel Türk Tarihi çerçevesinde de daha çok,
Asya Tarihi ile; Asya Tarihinde de daha çok, coğrafya olarak bakacak olursak,
Çin'den Ege Denizi'ne doğru çizilecek bir kemerin kapsadığı enlemler ile
ilgileniyorum.
Türkler'in tarihinin kendi
başına, izole bir koridorda olmadığını göstermek, bir yerde, benim için önemli
bir şey oldu. Doğuda Çin, batıda da hem İran hem de erken dönem Anadolu
tarihiyle karşılaştırmalı çalışmalar yaptım. Geçen seneye kadar bu kemerin
dışına pek fazla çıkmamıştım, yani bunun içine Çin giriyor, Orta Asya ve bir
yerde kemerin enlemleri biraz yukarılara, Ural Dağları'na kadar çıkabiliyor.
Geçen sene ilk defa Japonya'ya ve Hindistan'a gittim. Daha evvel, hep şaka yollu
'Cengiz Han devrinde bütün Asya'yı kaplayan imparatorluk Japonya ve Hindistan'a
yayılmamış olduğu için ben de oralara gitmedim' diyordum."
BİR AİLEDE DÖRT BOY
Togan, tarihe olan ilgisini
babası Ord. Prof. Zeki Velidi Togan'a, ismine ve kendi deyimiyle içinde "dört
boy" barındıran ailesine borçlu olduğunu belirtiyor: "Tarihle ilişkime
olağanüstü koşullarda girdim. Babam Zeki Velidi Togan, Türk tarihiyle
uğraşıyordu ve ben büyüdüğümde, ne kadar ilgilenmesem de en azından bir sürü
isim duymuştum. Sonra onun öğrencisi oldum, sonra da doktora yıllarında yurt
dışına çıktım. Benim bu işle ilgilenmeye başlamama gelince: Önce ismimden
başlayalım. Hâlâ ismimi açıklamak zorunda olan bir Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşıyım. İsmime olan ilgi veya ilgisizlik, beni çevremle ilgilendirdi.
İsmimi başkalarına açıklayabilmek için başlayan bu çalışmalarda yavaş yavaş
tarihe ısınmaya başladım. Öbür taraftan bizim aile içerisinde çok karışık durum
vardı: Babam -şimdi Rusya Federasyonu'na bağlı olan- Başkırdistan'dan, annem
Romanya'da Köstence'den, ama anneannem aslında Kırımlı. Annemin babası ise Nogay,
onlar da Ukrayna bozkırlarında yaşamış olan göçebe Türkler. Böylece, ben
kendimin kim olduğunu öğrenmek istediğim zaman da bir sürü isimle karşılaştım.
Hayatımda da, yani tarihçiliğimde de bu tür isimlerin üzerinde çok durdum ve
anlamaya çalıştım. Ben Türkiye'de, İstanbul'da doğdum, İstanbul'da büyüdüm ama,
her zaman gülerek söylerim, bizim evde dört boy var. Ve boylarla devletin,
boylarla toplumun etkileşimi, öbür taraftan da bazen eklemleşme, bazen ayrışma.
Bunlar bir bağlamda benim ana konularımdan biri oldu."
KÜLTÜREL EŞİK
Ailesindeki yapı sayesinde
toplumların dil ve kültürel açıdan hem birlik gösterebileceğini hem de
farklılıkları içinde barındırabileceğini kavrayan Togan, içinde yaşadığı
toplumla ailesi arasında bir kültürel eşik olduğunu ve bu eşiğin tarih
çalışmaları açısından birçok yararını gördüğünü belirtiyor:
"Kültürel eşikte neler vardı?
Mesela bizde olmayan, başkalarında olan; başkalarının akrabaları vardı, bizim
akrabamız yoktu. Akrabalık terimleri vardı; bacanak nedir, elti nedir bütün
bunların hepsini öğrenmek için çok çaba harcadım; hep sordum, hep ilgilendim,
tabii yalnız o değil, ilişkileri de merak ettim. Sonra bu ilişkileri merak
etmem, herhalde belli bir şekilde kafamda slaytlar gibi yerleşmiş. Şimdi kadın
tarihiyle uğraşıyorum. O çerçevede, orada birikmiş olan malzemeyi şimdi kadın
tarihi çalışmalarımda severek kullanıyorum. İkinci bir şey gene bizde olmayan,
mezarlık; bayram olurdu, herkes mezarlık ziyaretine giderdi. Acaba mezarlıkta ne
var, niçin gidiyorlar, ne yapıyorlar? Bizim tabii burada ölen akrabalarımız
olmadığı için gidecek bir mezarlığımız da yoktu. Bende uyanan bu merak yüzünden
hâlâ bir şehre gidince; pazarına ve mezarına giderim. Pazarı, o gün yaşayan
kültürü çok iyi yansıtıyor; insanlar neler yiyor, kimler ne satıyor, satanlar
erkek mi kadın mı, kültürel-etnik bakımdan ne gibi farklılıklar var?"
TARİH ÇALIŞMALARI VE GÜNDELİK
YAŞAM
Bir kültürel eşikte yaşamanın
kendisine çalışmalarında soruları her yöne yöneltebilme özelliğini
kazandırdığını belirten Togan, bu açıdan Türkiye'de yaşadığı için çok memnun
olduğunu, Türkiye'nin kendi çalışmaları açısından bir laboratuvar niteliği
taşıdığını belirtiyor:
"Türkiye'de yaşamak Amerika'da
yaşamaya göre, eğer soruları her yere yöneltebilirseniz, bir tarihçi için çok
daha zengin. Çünkü Amerika'da sorularımı sadece kitaplara yöneltebiliyorum,
halbuki burada en ufak bir yere gittiğim zaman orada enteresan bir şey
görüyorum, çevredekilere soruyorum, 'ne diyorsunuz, tarihte de
diyorlardı-demiyorlardı' diyerek yeni bir çalışma başlıyor. Onun için, yaşadığım
çevre bir laboratuvar, sorular için bir ana kaynak oluyor."
"Tarihteki Türk kültürünü
anlamanın yolunun bugünkü halk kültürünü anlamaktan geçtiğini ve bunu yapabilmek
için, çevreye önyargılarla değil, her zaman herkesten bir şeyler öğrenmeye hazır
bir tutumla yaklaşmak gerektiğini tarihçi Zeki Velidi Togan'ın evinde yetişmiş
olmam dolayısıyla öğrenmiştim. Bu yaklaşım, beni hayat boyu Türkiye'nin kırı
olsun kenti olsun her köşesine bağlayan bir unsur oldu."
Tarih çalışmalarının sadece
kütüphanelerle sınırlı olamayacağını belirten Togan bununla ilgili olarak
Sudan'daki bir anısını anlatıyor:
"Sudan'da beraber bulunduğum
kimseler arasında inekleri erkekler sağıyordu. Nedenini sorduğumda, 'İnekler
yüksek' dediler. Sonra baktım, keçileri de erkekler sağıyor, 'E peki keçiler de
mi yüksek?' dedim, bana baktı 'Ayıp' dedi. Yani erkekler sağarmış, kadının
sağdığı sütten erkekler içmezmiş.
O zamana kadar ben her şeyi
belli bir kategorizasyona sokmaya çalışıyordum. Bu olay üzerine, burada erkekler
kadınlara üretim kaynaklarının kontrolünü vermiyor, diye bir değerlendirmeye
girdim. Ancak baktım komşuda, aynı kabileden başka bir grupta, kadınlar sağıyor.
Bu sefer geldim, bizimkilere 'ama bak dedim onlarda kadınlar sağıyor'. O da bana
döndü ve "nas ma vahid" yani "insanlar bir değil" dedi. Kısacası, insanlara
sorduğunuz sorular nasıl aldığınız cevapları belirliyorsa, kaynakları
algılamanız da sorularınıza bağlı. Onun için demek ki alakasız bir yere gitseniz
bile o insanlar size o kadar çok şey öğretebiliyorlar ki, onlardan ürettiğiniz
sorularla, kaynakları başka türlü okuyabiliyorsunuz. Bundan dolayı da ben hiçbir
zaman 'Bir tarihçi yalnız kütüphanelerde iş görür ve orada çalışır' demedim,
herhalde de demeyeceğim."
GEÇMİŞE BAKARKEN
İsenbike Togan Harvard'da
okurken hocası Francis W. Cleaves sayesinde tarih ve filoloji çalışmalarındaki
yöntem konusunda birçok şey öğrendiğini, özellikle de geçmişe bakarken bugünkü
kaygı ve anlayışlarımıza göre hareket etmememiz gerektiğini vurguluyor:
"Benim Harvard'daki hocam
Francis W. Cleaves Mongolist ve Sinolog'du. Tarihte ve tarih kitaplarındaki
insanı görmek ve bulmak konusunda onun büyük bir yardımı oldu. Biz Moğolların
Gizli Tarihi adlı eserin Moğolca aslından bir pasaj okuyorduk. Eserin Almanca
çevirisine bakmayacağımıza dair söz vermiş olduğumuz için bakmıyorduk. Ben
metindeki bir cümleyi çözemedim; uğraşıyorum, uğraşıyorum, bir türlü olmuyordu.
Aynı cümlede hem diz hem kadın göğsü geçiyor, ikisini birbirine bağlayan fiili
çıkaramıyordum. Sonunda üç kişilik sınıfımıza geldim ve 'Ben bunu çözemedim'
dedim. Francis Cleaves çok sevecen bir şekilde bana baktı, 'Sen hiç ihtiyar
kadın göğsü görmedin mi?' dedi. O anda dadımın göğüslerini hatırladım. Metinde
Cengiz Han erkek kardeşini bertaraf etmenin peşinde; Cengiz Han'ın annesi de
yere çömelmiş, yüzünü iki eli arasına almış, dirsekleri dizlerinin iki yanında,
göğüsleri de dizlerini kapatıyor. Hatırlıyorum, bütün o kelimesiyle, grameriyle,
tarihsel isimleriyle, olaylarıyla cebelleştiğim, anlamaya çalıştığım, o koca
kitap bir anda canlandı; artık önümde filoloji yöntemleriyle çözmeye çalıştığım
bir metin değil de, kendi kaygıları ve sevinçleriyle yoğrulmuş insanlar vardı.
Bir kere insanı görebildiniz mi, o zaman anlamını araştıran filolojik çalışma
özellikle çok yararlı oluyor. Yoksa sadece kitap ve kaynak diye bakarsanız,
tarihteki olayların sizin düşüncelerinize ne kadar uyduğunu ölçmeye
çalışıyorsunuz. İşte Francis Cleaves zamanında müdahale etmemiş olsaydı,
kitaplar kitap olarak kalabilirdi.
Bazı şeyler de biraz şans eseri
oluyor; yani bir yerde hocalarınız, ahbaplarınız size belli uyarılarda
bulunuyorlar ve o uyarılara siz o anda çok önem veriyorsunuz. Bir gün diğer
hocam Joseph F. Fletcher Doğu Asya Dilleri ve Uygarlıkları Bölümü'nde, yeni
gelen öğrencilere bir konuşma yapmıştı ve bu konuşmada 'Dar görüşlü olmayın!'
demişti; ben böylece parochial ve non parochial kelimelerini ilk defa onun
ağzından öğrenmiş oldum. Bilindiği gibi her alanda olduğu gibi bizim alanda da
ihtisaslaşma çok önemlidir; siz de ihtisasınız içinde bir derin kuyu
kazıyorsunuz; ben dar görüşlülükten insiyaki olarak kaçınırken, derin kuyuyu
kazmadan önce biraz oraya buraya zıplamak durumunda kaldım. Bazen bana 'Sen hani
şununla uğraşıyordun, şimdi burada ne arıyorsun?' diye sorulduğu oluyordu. Ancak
Joseph Fletcher'in 'Dar görüşlü olmayın. Asya tarihi içinde kime bakıyorsanız,
onu Asya, hatta dünya tarihi çerçevesinde anlamaya çalışın' görüşü bana yol
gösterici oldu.
MUTFAKTA PİŞENLER
Tarihçi, son olarak kendi
serüvenini, bu serüven sayesinde elde ettiği tecrübeleri ve mutfağında şu anda
neler pişirdiğini aktarıyor:
"Ben kendi çalışmalarımda önce
dil öğrendim. Diğer taraftan bu kabile, boy, devlet ve ticaret ilişkilerini
anlamaya çalışırken yapı ile çok ilgilendiğimi fark ettim ve antropoloji okumaya
başladım. Tabii Sudan'a gitmiş olmak antropolojiyi ciddi olarak okumama neden
oldu. 1990-91 yıllarında gene şanslıydım; UNESCO'nun İpek Yolu Seferleri'ne
katıldım. O zamana kadar Orta Asya Tarihi'ni sadece haritalardan öğrenmiştim,
hiç görmemiştim. Görmenin haritayla mukayese edilemeyeceğini o seyahatlerde
anladım. Onun için o zamanlardan beri derslerimde, mesela üç saat dersim varsa
bir saatini görsel bölüme ayırıyorum. Kendim de, diyelim ki bir binayı ele
alıyorum, o bina ne zaman, hangi dönemde yapılmış, ne gibi kaygılar varmış,
bunları anlamaya çalışıyorum. Sanat malzemesi olan şeyleri düşün tarihi
ortamında algılamak yoluna gittim. ODTÜ'de böyle bir proje de yaptık.
Bütün bunlar beni tarihin
değişik zamanlarındaki algılama biçimlerine ve bu algılama biçimleri arasındaki
farklılığa götürdü. Sudan sonrasında bütüncül yaklaşımın, görsel malzemeye
bakarken kültürel birikimin, 1991 sonrasında da bağlam'ın (context) önemini
anlamış oldum. Şu anda mutfakta benim uğraştığım iki konu var: birisi
tarihyazımı, aynı olaya çok değişik şekillerde bakma; bu ancak bağlamla
açıklanabiliyor. Bir de din-devlet, toplum-din ilişkileri, tarihte, özellikle
Orta Asya Türk tarihinde değişenler. Kültürel dokuda neler değişiyor, neler
değişmeden kalıyor?"
tarihvakfi.org.tr
İsenbike Togan
İsenbike Togan, Ph. D. (1973) in East Asian languages and Civilizations, Harvard
University, is Professor of History at Middle East Technical University, Ankara,
Turkey. She has participated in the UNESCO Silk Road expeditions of 1990
and 1991, and conferences related to Unesco Silk Roads. In her research she
focuses on historiography, tribe-state relations along the Silk Raod, as well as
tangible and intangible heritage such as funerary architecture and oral
traditions.
She has published
Flexibility and Limitation in Steppe Formations: The Kerait Khanate and
Chinggis Khan. Leiden: E. J. Brill, 1998; "Fortunate Occasion to Salvation,"
in N. N. Vohra (ed.) Culture, Society and Politics in Central Asia. New
Delhi: India International Center, 1999 (pp. 39-48); "As Culture Evolves into
Religion: Pre-Islamic Notions of Cosmology and Orientation in Central Asian
Islam" in Collection of Materials. Unesco International Forum "Culture and
Religion in Central Asia" (Kyrghyzstan, September 1999). Bishkek: National
Commission of the Kyrghyz Republic for Unesco, 2000 (pp.213-243).
“UNESCO Silk Roads
Project: A Passageway to a Holistic Approach in History”
At a time when some changes were taking place in world affairs, but where all of
these changes were leading was not yet clear, Doudou Dienne from Unesco launched
the project “Silk Roads: Roads of Dialogue”. He had the assistance of Gail
Larminoux and Klara Issak in this endeavor. After long preparations, the project
started in 1990 with the Desert Route in China which was followed by the Steppe
Route in the then Soviet Union. These were in turn followed by the Buddhist
Route, Nomad Route, and Sea Routes. Having participated in the expeditions of
1990 and 1991, my assessment will be limited to them.
The participants were from diverse disciplines and paths of life. They were not
only academicians, but journalists, writers, artists, critics, curators, and
others. The academicians were also from diverse disciplines. The caravan
consisted of foreigners and local experts. Local experts had a deep
understanding of the terrain and its history. However, one could not say the
same about the foreign participants.
In China for instance, the focus of the desert route was on Buddhist sites.
Among the foreign participants there were not too many who were experts on
Buddhism.
Whether or not we were experts on the sites, we were expected to participate
actively in the daily expeditions, the guided tours that were given by the local
experts, and in the nightly seminars that assessed the findings or
contextualized the sites within a historical perspective. It was not only a
rigorous program on a physical level, requiring participation on the daily
excursions, but it was also rigorous on an intellectual level, where the
participants interacted with those coming from different cultural and
disciplinary backgrounds using different languages.
At first, all this created a state of confusion among the foreign participants,
including myself. However, when we all traveled together in the same bus for
over a month, we ended up getting to know each other on a quite familiar level.
The physical proximity in which the participants found themselves gradually led
to an atmosphere of friendship and interest in each other’s life and work. The
term “interdisciplinary” was not yet part of our daily vocabulary, but we
learned to be interdisciplinary out of necessity. If somebody asked us about our
experience on the expedition at that time, I do not think we would be able to
provide an accurate assessment. We may not have been immediately aware of it but
we were changing. It was only retrospectively, over the next few years that we
could see what was happening.
Thus, participation in these two expeditions resulted in my incorporating an
interdisciplinary approach into my later work, thereby making use of other
disciplines such as archeology, art history, sociology, anthropology, philosophy,
religious studies, literature, especially oral literature, and folklore.
The timing of the expeditions was so that no matter how detached you were from
the rest of the world while doing your research in an ivory tower, you became a
direct participant observer of the events of 1991. The role of a participant
observer shifted your focus from books and written material, which is all that a
historian needs as evidence, to people. This shift of focus made you aware that
writing history is not only an academic matter, but that it involves the people
you are writing about. This focus on the people, on the other hand, was so
strong that it lifted the barriers set by your discipline. Such an approach was
also able to override boundaries of ethnicity, nation, country, religion, and
focused on interregional, intercultural and interreligious networks and/or
individual perceptions and expressions of human sentiment. Lifting of boundaries
paved the way for comparative studies based on our new understanding.
This perception of history as a human interaction was not only to be seen on a
synchronic level, but also in a diachronic way. There you would become aware
that what we call culture of our present times consists of many layers. One good
illustration of this sentiment was becoming aware of the fact that a particular
site was considered to be auspicious by people who had chosen this site at
different times for their Zoroastrian, Manicheistic, Buddhistic, and/or Muslim
saints. Such a moment is a realization of the divisive nature of our disciplines,
because when you learn about such a site from written academic material, the
information is divided between religious studies, between different languages,
and the books would not only be on different shelves but also in different
libraries, and sometimes even in different countries. Well prepared guidebooks
for tourists are an exception, yet even such guidebooks cannot convey to you the
colors, the aroma, or the tune of the region.
Another good example of our outlook would be given by the plant athemisia, which
is woodworm in English. In the steppe regions of Asia it has a different name in
each language (erim, jusan, yavshan, polin, haozi). In each culture there are
stories or songs about this plant, which is in general associated with the smell
of the homeland. Varieties of the same plant also are used for treatment in
Chinese medicine (moxa), in the culinary art to give special flavor (tarragon),
or in alcoholic drinks (vermouth and absinthe).
If we learn about this plant from academic sources, we learn about it in
relation to a specific use and do not think about it any further. However, for
the peoples of the steppe regions (also for the Bedouin in the North African
desert), it is a symbol of the open country which is their homeland. Although
this plant is very important for the people concerned, we do not learn about its
existence or its importance for the people from the written historical material.
This is because the material is mostly written by members of sedentary cultures
rather than steppe people, and also because the aroma of a region is not an
academic issue. This example of artemisia compels us to see the importance of
using the local language to learn about what is dear to the people in a specific
culture -- irrespective of how small or how unimportant the groups of people may
seem to be. Only then, can this focus on the people be realized. Utilizing such
an approach does not suggest the replacement of the method of working with
theoretical models where we try to fit the people into the model.
On the contrary, both methods can coexist together, and complement each other.
Furthermore, the focus on the people then makes us aware of other avenues like
oral literature and music, which are all conceptualized under “intangible
heritage.”
Silk Road expeditions were also a valuable experience for incorporating an
interactive approach into the classroom experience. As the participants in these
expeditions, we were all members of literate societies who had been educated in
school systems.
Therefore, we were used to learning from books and written material. For
instance, I had been studying Inner Asian history for about 30 years without
having seen Inner Asia; maps and historical travelogues had been my guide in
this field. The expedition took us to sites which most of us knew very little
about. We were given information by local experts in the field; this was an
invaluable on-site training experience. The evening lectures by other local
experts complemented the on site training. Experts who were not satisfied with
the information given or who wanted to contribute something could also give an
additional evening seminar.
Furthermore, participants could also request that one of the fellows in the
expedition speak on a specific topic. This was not only a learning process, but
also a new teaching method. Unlike teaching based on readings structured
according to the assessment of the teacher, this was a flexible way of teaching
in which accommodation of the needs of the students was of primary importance.
By visiting sites without having prior knowledge, students could have a learning
experience which was unhampered by the limitations of the respective disciplines,
ask their questions and then go back to the reading material –in diverse
languages—that was floating around. Therefore, the students were not passive
recipients, but active participants. The flexibility of these methods
revolutionized my teaching. From then on, I did not teach only using written
material, but also incorporated films, videos, slides, and field trips into my
classes.
Lastly, I would like to state that today as we are living in nation states we
become immersed in ourselves and in the immediate “important” cultures. By doing
this, we not only forget about others who share the same planet, but also do not
have much knowledge of the tangible and intangible heritage of ours. However, a
focus on people and a perception of cultural diversity is a kind of
consciousness raising which not only affects our view of our fellow people, but
also our vision of ourselves. When such studies are carried out on a comparative
level, they are bound to be holistic and to come out with a new understanding –
one which we are very much in need of.