önceki
sonraki
Her iki efsane metni beraber olarak şunları
düşündürtmektedir:
1) I. Metnin ikinci cümlesindeki "bağımsız bir kabile olarak yaşayanlar"ın
yaşadıkları zaman ile II. Metindeki "17 kardeş"li A-pang-pu'nun idaresinde
(böylece toplam 18 kardeş) (12), Sou ülkesinde, her bir ok/uk'un liderliğini A-pang-pu'nun
kardeşlerinin yaptığı ve onların soylarından gelen birliğin yaşadığı zaman aynı
değildi. Metinlerde aynı olduğuna dair her hangi bir işaret yoktur. Yaşadıkları
yerler de ayrıdır. Fakat, I. Metnin, Sui shu'ya göre Hsi Hai'ın batısında
"bağımsız olarak yaşanları", II. Metnin yaradılış bakımından tabiatları biraz
budalaca/safça olduğundan devletleri, düşmanlar tarafından süratle yok edilmiş
olan A-pang-pu-nun idaresindeki 18'li bir yapı içinde hüküm süren "bağımsız
devlet"i kuranların ataları idi. Bu atalar da yaradılışça budala/saf
olmalıydılar ki, bağımsız olarak (Sui shu'ya göre Hsi Hai'ın batısında)
yaşarlarken, komşu bir devlet tarafından yenilmişler, soyları da bu devlet
tarafından ortadan kaldırılmıştı. Onlardan 10 yaşında elleri (ve ayakları
kesilmiş) tek bir çocuk kalmıştı. Bu çocuğu bir dişi-kurt besledi, çocuk büyüdü.
Kurtla karı-koca hayatı yaşadı, onu gebe bıraktı... Kurt eski düşman tarafından
yok edilme tehlikesiyle karşılaşınca, tabiat üstü bir güçle, sanki bir ruh gibi
birdenbire Batı Denizinin doğusuna taşındı, Kao-ch’ang’ın kuzeybatısındaki bir
dağda yerleşti. Dağdaki bir ağzı münbit, geniş, dört yanı dağlarla çevrili bir
ovaya çıkan mağara içine sığındı ve burada on oğlan doğurdu... (13)
2) II. Metindeki A-pang-pu da dâhil, 18 kardeş ya bir ve aynı 'baba'nın oğulları
idiler ya da bir ve aynı "baba" uruğunun üyeleri idiler. Bu oğlanlar bir ve aynı
babadan olma çocuklarsa bile, herhâlde bunların hepsinin de anaları bir ve aynı
değildi - Birden çok 'kadın'la evlenmenin örneğini, nitekim I. Metin de II.
Metin de veriyor - ve bu analar da ekzogami geleneğine uygun olarak "baba"
uruğunun dışından evlenilen kadınlardı. Ekzogami geleneğini de, yine her iki
metinde buluyoruz (14).
3) II. Metindeki A-pang-pu'nun kardeşlerinden "birinin adı da İ-shih-ni-shih-tu
idi. Bu çocuk kurttan doğmuştur." Bu habere inanırsak, buna göre, İ-shih-ni-shih-tu,
I. Metne göre dişi kurdun doğurduğu 10 oğlandan biri idi. Başka bir deyişle, İ-shih-ni-shih-tu
elleri (ve ayakları) kesilip bataklığın ortasındaki otların arasına bırakılan
çocuğun oğlu idi veya onun soyundan geliyordu. Bu haber bize, elleri (ve
ayakları) kesilip bataklığın ortasındaki otların arasına bırakılan çocuğun 10
oğlunun veya onların soyundan gelenlerin, II. Metindeki A-pang-pu idaresindeki
devletin tesisi ve teşkilinde rol aldıklarını açıkça gösterir. II. Metnin
-dişi-kurdun doğurduğu veya dişi kurdun neslinden gelen- İ-shih-ni-shih-tu'sunu
I. Metnin Kao-ch'ang'ın kuzeyindeki mağarada dişi-kurdun dünyaya getirdiği on
erkek oğuldan biri olarak veya onun neslinden biri olarak kabul ettiğimiz
takdirde, kaçınılmaz olarak böyle bir sonuç çıkacaktır.
4) I Metnin anlatıcısı/anlatıcıları zaman zaman sessizdir. Chou shu varyantında,
"Kurt mağaranın içine sığındı ve daha sonra on oğlan doğurdu. On oğlan büyüdüler
ve dışarıdan eşler aldılar. Onların nesillerinden olan her biri bir soy adı
aldı, (onlardan biri de) kendine A-shih-na dedi" şeklinde olan kısım Sui shu’da
"Kurt mağaranın içine sığındı ve daha sonra on erkek çocuk doğurdu. A-shih-na
ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu" olarak geçer. Burada, Kök
Türk devletinin yönetici uruğunun anası A-shih-na'nın evlendiği dişi kurdun
oğlundan ve onun oğullarından neden ayrıntılı olarak söz edilmediği sorusu
sorulmalıdır. Anlaşılan Chou shu'nun düzenleyicisi bunu kendine sormuş olmalı ki
ilk verdiği efsanenin hemen arkasına bu oğulla ve onun oğullarıyla ilgili bilgi
veren efsanevî hikâyeyi eklemiş ve Bumın'a kadar gelebilmiştir. Yani II Metin,
Bumın'ın büyük-büyük dedesi İ-shih-ni-shih-tu'dan detaylı bahseder, çünkü
dişi-kurdun "on oğlu"ndan biri olan tabiat üstü kudretlere de sahip İ-shih-ni-shih-tu
"Türk Na Tu-liu"nun atasıdır. Onun iki karısından birinden olan dört oğlunun en
büyüğü Na Tu-liu, yıkılan eski devletin sâkinlerini derleyip toparlamış ve diğer
üç kardeş'in (*Ak Kun, *Kırgız ve Chu-chih kıyılarında hüküm süren kardeşin) de
katıldığı kurultayla kağan seçilip "Türk" unvanını almıştır. İşte, bu "Türk Na
Tu-liu Kağan"ın on karısından en küçüğü A-shih-na'nın soyundan gelenler Bumın ve
İstemi'nin atalarıydı.
5) Bu durumda, I. Metnin Sui shu ve Pei shi’deki “Aralarında en zekisi o idi ve
onların yöneticisi oldu” kısmı, Chou shu’da geçen II. Metindeki “(Göktürk
devletini kuran) A-shih-na(lar) ise, (Türk'ün) küçük karısının soyundan
geliyordu. Na-tu-liu-shih (Türk) ölünce, on ayrı anneden doğan çocukların hepsi
toplandılar ve aralarından birini başkan yapmak istediler. Hepsi bir arada büyük
bir ağacın altına gittiler ve orada şöyle anlaştılar: - Ağaca doğru, en çok kim
yükseğe atlayabilirse, o başkan olacaktır". A-shih-na'nın oğlu, diğerlerinin
arasında en genç olmasına rağmen, en yükseğe atladı. Hepsi onu kendilerine
başkan yaptılar” kısmıyla karşılaştırılmalıdır.
6) Bu seçilmeyle ilgili işaret edilmesi gerekli bir husus vardır: II. Metinde,
siyasî birliğin tesis edildiği ve sürdürüldüğü zamanlarda, A-shih-na'nın oğluna
gelinceye kadar, büyük kardeşlerin siyasî birliğin başı olduğu, seçildiği
görülür. Hikâye, aslında, "Türk Na-tu-liu-shih Kağan'ın ölümünden sonra oğullar
arasında bir iç mücadelenin ortaya çıktığını, aralarındaki mücadeleden de en
küçükleri "A-shih-na'nın oğlu"nun gâlip geldiğini haber verir gibidir. Anlaşılan
o ki, A-shih-na'nın oğlu, kutlu Ötüken bölgesini, yani devletin idarî merkezini
de ele geçirmiş ve böylece Türkçe âbidelerin "Türk kara kamag bodun"unu, yani
başsız/kağansız Türklerini de yanına alarak mutlak bir gâlibiyet elde etmiş,
hatta kökenini unutmamış olduğunu göstermek için ordugâhının kapısı önüne,
tepesinde kurdun başının olduğu bir de tuğ vurmuş, "bodun"un ve "dokuz kardeş"in
katıldığı kurultayla/törenle de kağanlığını meşrulaştırmıştı. Bu itibarla, eski
Türk çağının, belgeli Kök Türk dönemi ve sonrasındaki dişi-kurdun oğulları
"Türk" boyları arasında cereyan eden bitmez kağanlık mücadelesinin; devletin
idare merkezi Ötüken'i ele geçirme mücadelesinin temelini, belki de büyük
kardeşlerin hak talebinde aramak gerekir. Neticede, Türk Tanrısı'nın verdiği
kut'la gücü üzerinde toplayan her dişi-kurdun oğlunun nasibinde, ülüg'ünde
Ötüken'e sâhip olmak var olabilir. Öte yandan, A-shih-na hanedanının eski Türk
çağının en uzun ömürlü hanedan olması da, büyük oğulun tahta geçmesi kuralını
kendi içinde dikkatle uygulamış olmasından kaynaklanır. Buna en çarpıcı örnek
olarak, Kapgan ve onun oğulları ile İlteriş'in oğulları arasındaki meşhur
mücadele verilebilir.
7) Na-tu-liu'nun karısı
A-shih-na'nın kimliği meselesi (Golden 1992: 117), "Türk" adı ile ve "Türk"
etnik kökeniyle doğrudan ilgili bir mesele değildir. Türk köken efsanesinde
"Türk" adının ortaya çıkışı, II. Metinde dişi-kurdun oğlu İ-shih-ni-shih-tu'nun
büyük oğlu Na-tu-liu'nun eski devletin sâkinlerini derleyip toparlaması ve diğer
üç kardeş'in (*Ak Kun, *Kırgız ve Chu-chih kıyılarında hüküm süren kardeşin) de
katıldığı kurultayla kağan seçilmesiyle karşımıza çıkar. Anlaşılan o ki, Na-Tu-liu
"Türk"lerin kağanı olmayı bu "unvan" verilerek hak etmiştir. "Türk" adının hem
etnik hem de siyasî bir ad olarak kullanılması ise, bildiğimiz kadarıyla Kök
Türk devleti dönemine rastlar. Devletin II. dönemine ait Türkçe metinler de bunu
açıkça belli eder. Ancak, bir etnik ad olarak "Türk" adının kullanılması çok
daha geriye gitmelidir. Golden da, M.S. 6. yüzyılın ortalarından önceki Grek,
Lâtin, Hind, Asur, Eftalit, Pers... kaynaklarının "Türk" okutan etnonim adlarını
"şüphe"yle karşılasa da sıralamıştır (1992: 116). Aslında, "Türkler"i Kuzey'e
çıktıkça daha iyi tanımaya başlayan, onlarla daha yakın temasa geçen
"Çinli"lerin M.S. 6. yüzyılın ortalarından önceki haberlerine de, hatta sonraki
haberlerine de eşit derecede bir hassasiyeti göstermek gerekmektedir.
8) Yukarıdaki maddeyle bağlantılı olarak, Genel Türk toplum hayatı tarihi içinde
gerçekten incelenmeye değer bir konu ise şudur: "Türk" toplumunda kadınlar,
evlendikten sonra da doğuş soy adlarını (natal surname) sürdürüyorlar mı idi?
Ayrıca onlardan olan çocuklar ananın mı soy adını taşıyordu, yoksa babanın mı?
Kadının evlendikten sonra kendi ailesiyle olan bağları nasıldı? vb. Doğrudan
sosyal antropolojiyi ilgilendiren bu konuda bildiğimiz kadarıyla derinlemesine
bir araştırma yapılmamıştır. Bu konu gerçekten en eski Türklerin etkileşim
hâlinde olduğu toplumlardaki durumun ne olduğu noktasından da bakılarak
araştırılmalıdır (15). Böyle bir inceleme, Türk köken efsanesi ile ilgili,
özellikle II. metindeki "No-tu-lu-shih/Na-tu-liu-shih'in on tane de karısı
vardı. Bu kadınların doğurdukları erkek çocukların hepsi de soy adlarını,
annelerinin adlarından alıyorlardı." cümlesinin izahına yarayacaktır. Efsanevî
dönemlerde böyle bir usulün olduğu var sayılsa bile, bunun geçen zaman içinde
yön değiştirdiği anlaşılmaktadır. Öyle ki, yine Çin yıllıklarında eski Türk çağı
için bunu söyletecek kayıtlar da vardır: Meselâ, 16 Aralık 755’te T’ang’a karşı
isyan çıkaran An-lu-shan’ın, isyandan önce Hsüan-tsung’ın önünde Ko-shu Han’a
söyledikleri şunlardı: “Babam bir Hu (Hind-Avrupalı) idi, annemse Türk; senin
baban bir Türk’tü, annense bir Hu (Hind-Avrupalı)." Ko-shu Han’ın babası
Türgişlerdendi. Hu T’ang döneminde doğum yeri neresi olursa olsun Hind-Avrupa
kökenlileri, özellikle Sogdları kastederdi. Öz babası hakkında hemen hiçbir şey
bilinmeyen An Lu-shan’ın üvey babasından miras aldığı ve yaygın olarak
Buhara’nın yerlilerine atfen kullanılan An soyadını taşıması (Beckwith 1987:
142, 212. nolu dipnot) bu açıdan önemlidir. An Lu-shan'ın taşıdığı soy addan
üvey de olsa onun babalığının soyuna mensup sayılıp sayılmadığı hususu da
önemlidir. An Lu-shan’ın annesinin uruğunun ise Tonyukuk’un da uruğu olan A-she-tê’ler
olduğu bilinmektedir.
9) Diğer yandan, I. Metinde bu hususla ilgili herhangi bir vurguya
rastlanmazken, II. Metnin neden böyle bunu hususî olarak dile getirdiği dikkat
çekicidir. Öte yandan, "Türk" unvanı verilerek idarenin başına getirilen 10
karılı Na-tu-liu-shih'nin kaçıncı sıradaki karısı katun olarak atanmıştı? I.
Metin de bu konuda sessizdir. Bütün bunlar karanlıktır. Etno-tarihe dair
efsanelerin böyle karanlık yerlerini hem II. dönem Kök Türk kitabeleri hem de
devamen Ötüken Uygur Kağanlık kitabeleri kagan ve katun atamalarının beraber
yapıldığını bildirerek nispeten ortaya çıkarır. Bu konu gerçekten ilgi
çekicidir. Öte yandan, A-shih-na'nın en küçük eş, hatta "cariye/odalık" olduğu
haberi de yine yalnızca II. Metne aittir. Türklerde odalıklardan olan çocukların
kağan otağında konumu var mıydı? A-shih-na'nın, Chou shu'nun II. Metnindeki
"odalık" olduğu kaydını güçlendirecek hangi delil vardır? Ekzogami geleneğini
gördüğümüz bu metinlerde, kardeşleriyle eşit şartlarda bir yarışa, mücadeleye
giren A-shih-na'nın oğlunun bir odalığın oğlu olduğunu düşünmek güçtür. Bu
kelimeyi ya çok küçük bir ihtimalle efsane anlatıcısının boy kimliğine ya da çok
kuvvetli bir ihtimalle diğer yıllıklarda da olduğu gibi Chou shu'yu
düzenleyenlerin "Barbar"ları hemen her fırsatta hakir görme ve gösterme
yönündeki tasarruflarına bağlamak gerekmektedir ki, bu tasarrufların karşılıklı
olarak "etnik kimlik duygusu"nun oluşmasında ve pekiştirilmesinde ne derecede
rol oynadığına ise ileride yer verilecektir. Hem I. hem de II. Metin A-shih-na'nın
oğlunun kağan olmasında "liyakat"ı öne çıkarır. Aslında babası Na-tu-liu da
büyük kardeş olmakla beraber, devletin eski sâkinlerini derleyip toparladığı,
"ateş"i bulup onlara soğuk ülkelerinde sıcak bir ortam sağladığı için, kendi
idarelerini kuran kardeşlerinin de katıldığı bir törende "Türk" kağanı
atanmıştı. Onların babaları dişi-kurdun oğlu da yağmura ve rüzgâra hükmetmesiyle
üstün özellikli idi. Bütün bunlarda, kağan olmada pek önemli olan "öz", "kut" ve
"ülüg/nasip" faktörleri devreye girmektedir ki, bunun somut delillerini II.
döneme ait kağanlık kitabeleri çok veciz bir şekilde sunar.
10) Efsane (legend) ve mit (myth) arasında sıkı bir bağ vardır. Esasen efsaneler
tanımlanabilen, belirlenebilen şahsiyetler, tarihler ve yerleri kapsar, bununla
beraber efsanelerde cereyan eden hadiseler, sıkça insanlar ile tabiat-üstü
varlıklar veya güçler arasındaki etkileşimi de içine alarak sıradışı bie
niteliğe sahiptir (Ben-Amos 1992: 102). Yukarıda verilen metinler de böyledir.
Bu efsanevî anlatımlar (legendary narratives), taşıdıkları unsurlar itibariyle
metafizik görünüşleri de sunarlar. Özellikle ikinci metinde, her ne kadar
Sinor'un da belirttiği gibi özel adlar (yer ve şahıs) sayıca birinciye göre daha
çoksa da metafizik unsurlardan eksik değildir. Yine, Sinor gibi (1982: 233) biz
de her iki metnin özgün, otantik olmadığını söylemek için bir sebep görmüyoruz.
Ancak iki metni bağımsız efsaneler olarak görmek için de yeterli bir sebep
olmadığını düşünüyoruz. Kısaca, II. Metin varmış gibi görünen anakronizmleriyle
beraber I.'yi detaylandıran niteliği ile değerli ve onu bütünleyen bir özelliğe
sahiptir. Chou shu'nun I. Metni temelinde, bir köken mitiyle başlayan sonraki
yıllıklarda, Chou shu'nun II. Metninden yalnızca A-shih-na'nın oğlunun, oğullar
arasında en zekisi olduğundan dolayı başa geçtiği motifinin seçilmesini ve Chou
shu'da daha ileride 50 4a'da verilen bilginin de eklenerek, bununla
yetinilmesini ise, bağımsız köken mitleri ile başlatacakları II. Metnin aynı
babadan ve anadan olma diğer kardeş Barbarları (*Ak Kun'lar, Kırgızlar, Chu-chih
kıyılarında hüküm süren kardeş) için Çin resmî yıllıklarının/tarihlerinin ve
resmî politikalarının, ki bunun örneklerini Türkçe metinler bütün yalınlığı ile
verir- bir zemin hazırlaması olarak değerlendiriyoruz. Yani, Sui shu ve Pei shih,
bizce Chou shu'daki II. efsane metnini yok saymamışlar, aksine ondan her dönemin
resmî tarih yazıcılığında görüldüğü gibi istedikleri biçimde yararlanmışlardır.
(16)
11) Bu kayıtlar, kendilerine o zamanda "Türk" diyen "biz"in üyelerinin, cemaate
hayalî bir akrabalık duygusu veren bir ortak dişi-kurt ata mitine, cemaatlerinin
nerede doğduğuna cevap veren bir doğum-mağarası mitine, şahıslar/kahramanların,
olayların anılışı dâhilinde göç-hürriyet-altın çağ-yok oluş ve yeniden dirilişi
veren ortak geçmiş veya geçmişlerin paylaşılan anılarına, kardeşler/cemaat
üyeleri arasındaki dayanışma duygusuna işaret eden, "sübjektif kimlik ispatı"na
yarayan özellikleri verir (Smith 1986: ch. 2). Sinor'un Legend C'sindeki insan
kurbanın sunulduğu "Semavî Tanrı" ise, sunulan ne olursa olsun, "Onlar"ın/Türklerin
atalarının bir "Semavî Tanrı"ya inandıklarını haber verir.
Arkeolojinin desteği: Bugut anıt
yazıtı
Çin kaynaklarındaki Türk köken efsanesinde geçen ‘dişi-kurt’ motifini, Kök Türk
devletinin 1. döneminden kalma ve yönetici aileye ait olduğu kesin olan bir
dikili taşta da bulmaktayız. Bu birleştirme yeni değildir. Bu ilgi, dikili taşın
1956 yılında Moğol arkeolog C. Dorjsuren tarafindan 6-8. yüzyıllar arasına
tarihlendirilen bir kurgan külliyesinde bulunduktan ve üzerinde yapılan ilk
çalışmalardan başlayarak kurulmuştur (Klyaştornıy ve Livşits 1972: 71; Sinor
1982: 233; Sertkaya (1992) 1995: 304 v.d.). Adını bulunduğu yerden alan ve
dolayısıyla literatürde ‘Bugut kitabesi’ olarak bilinen iki dilli (3 yüzü Sogdca,
1 yüzü Sanskrit) kitabenin "iki geniş yüzü üzerindeki yarım kabartmalar konu ve
teknik bakımından aynıdır. Dahası heykeltıraş bunları yan duvarlara da
birleştirmeye ve böylece bütün bir heykel sureti yaratmaya çalışmıştır. 7-9.
yüzyıla ait anıtlar kağan işareti veya Çin ejderlerini taşırken, Bugut dikili
taşının yarım kabartmaları bir kurdu, muhtemelen bir dişi kurdu gösterir,
karnının altında garip, fakat açık olarak tasvir edilmiş bir insan figürü
vardır." (Klyaştornıy ve Livşits 1972: 71; ayrıca bkz. 96'daki Fig. 3 ve
Sertkaya 1995: 177'teki renkli fotoğraf). Araştırmacıların bunun en eski Türk
köken mitinden bir sahne olduğuna dair hiç şüpheleri yoktur. Öyle ki Chou
shu'daki köken efsanesini onlar da naklederler. Aynı ilişki tabiî olarak Sinor
tarafından da kurulmuştur (1982: 233). Sir Gerard Clauson'un Bugut kitabesinin
bilim âlemine duyurulmasından önce (17) kaleme aldığı "Turks and Wolves/Türkler
ve Kurtlar" (1964) yazısındaki "Türk-kurt" ilişkisine dair görüşlerinin
kritiğini de "bu ilişkiyi küçümseyen, alaya alan, ciddî bir araştırmaya
dayanmayan" nitelemeleriyle yine Sinor yapmıştır (1982: 233-235). Jean-Paul Roux
ise şöyle der: "Sir Gerard Clauson'un önemsememek için sarfettiği boşuna
çabalara rağmen kurt, daima en önemli rolü oynayan hayvandır" (1994: 151).
Dişi
kurt-Türk ilişkisi içinde, dişi-kurt motifinin Kök Türk kağanlık sülâlesinin
üyelerinden birine ait bir anıt yazıtta bu şekilde "resmî"leştirilmiş olmasını,
herhâlde, 'kurt'un Kök Türklerin ve onların devletindeki 'sembol' değerinin
delili olarak anlamak gerekir.
Ötüken Uygur Kağanlığı döneminden Karabalgasun kitabesinin üstünde ise, "kurt
başlı" bir kök luu "gök ejder" kabartması (18) da "kurt" köken mitinin devam
ettiğine dair önemli bir belgedir. Hem Kök Türk 2. dönemi kağanlık kitabeleri
hem de Karabalgasun kitabesinde görülen kök luu "gök ejder" ise, göğün sembolü
olarak yer almakta idi (Esin 1978: 110).
Aslında, Hun çağına ait kurganlarda bulunmuş kurt figürleri (19) ile En eski
Türk çağlarına ait kutsal kurt'ların çizildiği kaya resimleri (20) de arkeoloji
biliminin destekleyici tanıklarıdır.
önceki
sonraki