sonraki
Türkler Ne Zaman Bir Millet İdi?**
Prof.
Dr. Sema Barutçu Özönder*
1.Ortak bir köken mitleri
vardı: "Dişi-kurt"tan türemişlerdi
Takdim
Eldeki yazı geniş bir çalışmanın ilk kısımlarıdır. Muhtemelen bu dergide, bundan
sonraki kısımları da sırayla neşredilmeye devam edecektir. Çalışmanın bu
kısmının parçalanıp bağımsız olarak verilmesinde, şu anda iktidarda bulunan
hükûmetin kuruluş aşamasında, koalisyonun iki büyük ortağı arasında cereyan eden
Türk köken mitolojisi ve ona ait "kurt" motifinin siyasî malzeme konusu hâline
getirilmesi etken olmuştur. Belirtilen süreç içinde şikâyetçi parti ile topluma
şikâyet edilen partinin bu konu etrafında ortaya koydukları söylemlerdeki bilgi
eksikliği ve yetersizliği de gözlerden kaçmamıştır. Bununla beraber, "motif"in
siyasî malzeme olarak kullanılmış olması, "Türk" etnik hayatiyetinin idrâk
noktasında taraflarda sürdüğünü görmek bakımından önemlidir. Dolayısıyla, bu
tartışma, motife sahip çıkanlarla motifi dışlayanlar bir tarafa, "etnik cemaat"
ve "millet" kavramları ekseninde "Türk milleti" ve "Türk etnisi"nin 1999
Türkiyesi’nde nasıl görüldüğünü, en eski "Türk" adlı etnik topluluğun bugüne
uzanan tarihinde, "millet inşası"nda kullanılan mit ve sembollerin yerini
belirlemesi ve "biz" olarak "kendini tanımlama"nın seviyesini göstermesi
açısından çok yönlü incelemeye değer bir malzeme sunmaktadır.
Giriş
Eski Türk çağına ait Kök Türk alfabesi ile yazılı metinler Türklük biliminde
yalnız yazıldıkları zamanın durumu hakkında değil‚ ‘Türk’ adlı topluluğun ön‚ en
eski ve eski çağları hakkında da görülerde bulunulacak zengin malzemeyi
barındırmaktadır. Bu yadigârlar Türklerin yalnızca dil tarihinin anıtları değil‚
onları bugüne bırakan toplumun ‘millet’ olarak tarihinin de anıt değerindeki
tanıklarıdır.
Etnik anlamda ‘kimlik’ ve günümüz modern ‘millet’ anlayışının sorgulamalarında
kendini sanık olarak görenler için‚ bu anıtlar Türk milletleşme tarihi
incelemelerinin aslî görgü tanıkları ve somut delilleri olarak durmaktadır.
Bu çerçevede yapılacak bir inceleme‚ gerçekte‚ Türklüğün bu zaman-mekân boyutuna
eğilecek Türk toplum bilimcilerini ve Türk toplum tarihçilerini beklemektedir.
Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu’nun Kök Türkler (Kut‚ Küç ve Ülüg) (1987) adlı
eseri böyle bir incelemenin ilk girişimlerinden biri olarak
değerlendirilmelidir. Prof. Dr. Bozkurt Güvenç’in Türk Kimliği olarak iddialı
bir başlık taşıyan eseri ise (1992)‚ bu konuyla ilgili yüzeysel görüş ve
çalışmaların derlemesinden ibaret gözükmektedir; bu bakımdan Divitçioğlu’nun
eseriyle karşılaştırılamaz.
Elbette‚ bu noktada dil tarihçilerinden toplum bilimcilerine ve toplum
tarihçilerine bu metinlerin gerçekten iyi yorumlanmış eserlerini vermeleri
beklenir. Türk dil yetisinin‚ sosyal bilimler alanının her tür sorusuna cevap
verir nitelikteki bu icra ürünlerinin doğru‚ eksiksiz ve yansız tahlillerini
yapabilmek‚ sağlam gramer bilgisi yanında Türk siyasî ve kültür tarihine‚ Türk
mitolojisine ve inanç sistemine‚ toplum bilimi kavramlarına yakınlığı veya en
azından tanışlığı da gerektirir.
Kök Türk ve onu takip eden ‘oluşum’ların sınırları içindeki nüfusun‚
siyaset-savaş düzeyinde birleşip çözülen‚ dil‚ akrabalık ve ortak ata gibi
etkenlerin hiç öneminin olmadığı insan derneşikleri (Divitçioğlu 1987: 177) mi‚
yoksa ‘millet’ tanımı ile uğraşanların varsayım ve gereklerinin varlığında
uzlaştıkları ‘millet’ olma unsurlarına sahip insan topluluğu mu oldukları
üzerine neler söylenebilir?
Bu problematiğin incelenmesinde ve iddia/iddiaların doğrulanmasında veya
geçersiz kılınmasında temel belgeler olarak 7-9. yüzyıla ait Kök Türk
alfabesiyle yazılmış Türkçe metinler kullanılmıştır. Bunlar arasından‚ özellikle
8. yüzyılın ilk yarısına ait ‘Kök Türk’ yönetici mezar kitabeleri ile onu
izleyen Ötüken ‘Uygur’larının kağanlık kitabelerine müracaat edilmiştir.
Tamamlayıcı özellikleriyle Yenisey bölgesi kitabeleri de ihmal edilmemiştir.
Bu yazılı belgeler‚ birinci elden ‘Biz’in etnik kimlik tanımlayıcıları olmaları
kadar‚ ‘onlar veya diğerleri’nin de nasıl görüldüğü veya ‘diğerleri’ne nasıl
bakıldığını göstermeleri bakımından değer taşırlar. Bu yazının ‘biz’i bugün
genel olarak kendilerine ‘Türk’ diyenlerin veya öyle sayanların ataları’dır;
‘onlar’ı ise esas olarak ‘biz’in o dönemde ‘Tabgaç’ diye adlandırdığı bugünkü
Çinlilerin ataları olacaktır. Zaman zaman başka ‘diğerleri’ne de metinler
elverdiği nispette bakılacaktır.
Çin tarihi aslında bir sülâleler tarihidir ve bir kısmı da Türk‚ Moğol ve
Mançu-Tunguz kökenlilerin atalarının, yani bir varsayım olarak şecerevî dil
bilimi (genetik linguistik) açısından aynı kökten oldukları iddia edilen ‘Altay’
kökenlilerin iktidarları ile geçer (1). Bununla beraber‚ yazının oturduğu tarihî
kesitin ‘onlar’ açısından asıl önemi‚ bu dönemin Çin soyundan gelenlerin
iktidarı elde tuttuğu sülâleler dönemine rastlamasından kaynaklanır. Diğer
yandan‚ ilgili Çin yıllıkları‚ hem Türkçe metinlerin kontrolörü olmak‚ hem de
biz-onlar ekseni üzerinde‚ ‘onlar’ın ‘biz’i etnik kimlik noktasında nasıl görüp‚
‘biz’e nasıl baktıklarını anlamak bakımından da dikkate değerdir. Dolayısıyla
Çince kaynaklar da bazen tamamlayıcı, bazen de temel kaynaklar olarak
kullanılacaktır.
Ayrıca‚ Türk sözlü edebiyatı kadar‚ şüphesiz Türk arkeolojisi de konunun daha
somutlaşmasına yarayacak zengin malzemeyi sunmaktadır ki bunlara da gerektiğinde
müracaat edilecektir.
Araştırmanın belli bir etniklik yaklaşımı sınırında yapılmamasına özellikle özen
gösterilmiştir. Bunda, son yıllarda yapılan çalışmalarda, Türk millet
oluşumunun, hatta daha ileri giderek "Türk" etnik oluşumunun, A.D. Smith'in
etnikliğin ve milletleşmenin biyolojik görünümlerini (2) ihmal ettiği ve
sembollere ağırlık tanıdığı için eleştirilen ve başarısız görülen görüşlerine
sıkça yapılan referanslar etkili olmuştur. J. Armstrong ve özellikle A.D.
Smith’in etnik orijinlerin kökeni üzerine ileri sürdükleri görüşler elbette
inkâr edilemez, aksine çok önemli unsurlar da içerir. Öte yandan, bütün Türk
tarihini göz önünde tutarak, A.D. Smith'in, millet oluşumunda "hâkim etnik
çekirdek"e verdiği önemi neden bu tür çalışmaların ihmal ettiği veya sessiz
kaldığı da dikkat çekicidir.
"Etnosembolizm"e bir bakış
Genel kabule göre, milletle “bir tarihî kültür ile belli bir yurdu paylaşan
herkesi tek bir siyasî topluluk içinde birleştiren kültürel ve siyasî bir bağı
gösteren”ler anlaşılırken‚ devletle “diğer toplumsal kurumlardan farklılaşmış ve
onlardan özerk‚ belli bir toprak parçasında baskı ve zor tekeli uygulayan kamu
kurumları” kastedilmektedir (Smith 1994: 32-33). Smith’in millet tanımı aynen
şöyledir: “tarihî bir toprağı/ülkeyi‚ ortak mitleri ve tarihî belleği‚ kitlevî
bir kamu kültürünü‚ ortak bir ekonomiyi‚ ortak yasal hak ve görevleri paylaşan
bir insan topluluğunun adı” (1994: 32). Bu iki temel kavram üzerine yapılan
tanımlar sayıca artırılabilirse de‚ özde büyük ölçüde birleştiği dikkati çeker.
Smith’te millî kimlik (national identity) ve millet (nation) “birbirleriyle
ilişkili etnik kültürel‚ teritoryal‚ ekonomik ve yasal-siyasî pek çok unsurdan
oluşan karmaşık yapılar” olarak değerlendirilir ve milletin biri sivil ve
teritoryal diğeri etnik ve jeneolojik olan iki boyutu harmanladığı dile
getirilir.
Milletler mensuplarına kesin bir toplumsal mekân tanımlar ve topluluğu zaman ve
mekâna konumlandıran bir tarihî toprağın/ülkenin sınırlarını çizerler‚ fertleri
milletin “moral coğrafyası”nın eşsizliğini gösteren “kutsal merkezler”le
süslerler (Smith 1994: 34).
Milletler ekonomik bakımdan‚ insan gücü de dâhil teritoryal kaynaklar üzerinde
denetim kurarlar. Ayrıntılı bir iş bölümü oluşturur‚ yurt içinde topluluk
fertleri arasında kaynak dağılımının yanı sıra emek ve meta dolaşımını da teşvik
ederler (Smith 1994: 34).
Etnik kimlik duygusunu bir araya getiren‚ birleştiren ve uzun süre devamını
mümkün kılan güçler arasında devlet kurmak‚ askerî hareketlilik ve örgütlü din
hayatî önemi haiz görünmektedir (Smith 1994: 50). Smith, burada Weber'i hatırlar
ve onun “örgütlülüğü ne kadar yüzeysel olursa olsun ortak etnikliğe inancı
telkin eden‚ esas olarak siyasî topluluktur” ifadesini düşerek, etnik oluşum ve
süreklilik açısından siyasî eylemin önemini vurgular. Etnik kimlik duygusunun ve
nihayetinde millî asabiyyenin gelişmesinde en büyük rolü üniter bir siyasanın
tesisi oynamıştır. (Smith 1994: 50).
Weber, sosyal aksiyonun problematik kaynaklarından biri olarak gördüğü ve ortak
atadan türeyen ve ortak miras alınabilen hususiyetlere sahip olduğunu belirttiği
“ırk kimliğinin” oluşumundan söz ederken, ırkî grub’un “ırk, ancak sübjektif
olarak ortak bir hususiyet olarak algılandığında/kabul edildiğinde” ortaya
çıktığını belirterek, bu da ya “ancak bir komşuluk veya ırken farklı kişilerin
sınır yakınlığı, ortak (en çok siyasî) aksiyon temelinde olduğunda veya tersi
olarak‚ aynı ırkın üyelerinin bazı ortak tecrübeleri, açıkça farklı bir grubun
üyelerine karşı bir antagonizmle/husumetle bağlandığında vuku bulur” der. (Weber
(1922) 1996: 53). Weber’in “ırk kimliği”nin ve buna bağlı olarak “ırkî grub”un
oluşmasında rol oynayan faktörler arasında “siyasî aksiyon”a vurgu yapılmakla
beraber, dile getirilen ikinci faktör de “grub”un yaratımında eş anlı olarak rol
oynamış olmalıdır. Diğer yandan, Weber ortaya çıkan sosyal aksiyonun, genellikle
sadece olumsuz olduğunu da belirterek, bunun da “açıkça farklı olanlardan
kaçınma ve hakir görme veya tersine ne olduğu bilinmeyen bir korkuyla bakma”
şeklinde tezahür edeceğini ifade eder (Weber (1922) 1996: 53). Hem bu sayılan
faktörleri eş anlı olarak görmek hem de sözü edilen bu sosyal aksiyonun
tezahürlerini belirlemek açısından 8. yüzyılın ilk yarısından kalma kitabeler
değerli bir malzemeyi sunar.
Bir devletin etnik çekirdeği çoğunlukla o milletin karakter ve sınırlarını
şekillendirir; zira devletler milletleri oluşturmak üzere çoğu zaman tam da
böyle bir temel üzerinde birleşirler. Millet bir etnide olduğu gibi‚ tanım
gereği ortak mitleri ve anıları olan bir topluluktur. Aynı zamanda da teritoryal
bir topluluktur. Ancak etnide‚ bir ülke ile olan bağ sadece tarihî ve sembolik
kalabilirken‚ millette bu bağ fizikî ve fiilîdir; milletlerin ülkeleri vardır.
Başka bir deyişle milletler her zaman etnik ‘unsur’lara ihtiyaç duyarlar (Smith
1994: 70-71).
Milletlerin inşa edilebileceği farklı etnik çekirdek tipleri açısından
yaklaşıldığında‚ 7-9. yüzyıl Türk yazılı dokümanları yatay etni tipi üzerine
inşa edilmiş “Türk” milletinin varlığından söz edilebileceğini ortaya koyar.
Dikey'e karşı Yatay etni tipi terimini ilk Smith kullanmıştır (3). Smith'e göre,
bir devletin etnik çekirdeğini oluşturan hâkim yatay etni‚ orta tabakaları ve
uzak diyarları hâkim etnik kültüre tedricî olarak katabilir. Bu katılmanın asıl
âmili, ona göre bürokratik devlettir. Bu doğru olmalıdır. Askerî‚ idarî‚ mâlî ve
hukukî aygıtlarıyla bu bürokratik devlet‚ hâkim aristokratik etnik çekirdeğin
mirasını oluşturan değerlerden‚ sembollerden‚ mitlerden‚ geleneklerden ve
anılardan mürekkep sermayeye çekidüzen verir ve onu yayar. Pratikte egemen ve
periferik etnik kültürler arasında hâkim çekirdeğin tayin ettiği parametreler
dâhilinde belli bir intibak gerektirirse de‚ bu sayede aristokratik etnik devlet
nüfus için yeni ve daha geniş bir kültürel kimlik tanımlamaya muktedir olur (Smith
1994: 93-4).
Eski ve orta dönem Türk devletlerinin etnik çekirdeğini oluşturan etni tipinin
yatay etni tipi olduğu iddiası yeni değildir. Siyaset bilimci olarak Ş. Mardin,
Türklerde aristokrasinin varlığına işaret etmiştir, ancak onun belirttiği gibi
"Daha eski Türk topluluklarında olduğu gibi, Oğuzlarda da tepede bir Han ya da
aşiret başkanının, onun altında bir aristokrat tabakanın (beyler), son olarak da
alt sınıflar ya da halkın yer aldığı basit bir tabakalaşma düzeni görülmektedir"
(1995: 80) şeklindeki değerlendirmenin de, en azından bizim dayandığımız
belgelerin Türkleri açısından bütün gerçeği yansıttığı söylenemez. Bu
söylenenler açısından da, 7-9. yüzyıl kayıtları ve onların tamamlayıcısı veya
denetleyicisi belgeler sorgulanmaya çalışılacaktır.
Smith’e göre, etnie’ler değişen derecelerde olsa da mutat olarak altı ana
özelliği gösterirler:
cemaatin/topluluğun ‘aslını/özünü’ (essence) ifade etmek için ortak özel ad; bir
ortak ata miti‚ zamanda ve mekânda ortak bir köken fikrini kapsayan ve etnie’ye
bir hayalî akrabalık duygusu veren mit‚ bir gerçekten ziyade bir mit‚
Horowitz’in ‘üst-aile’ (super-family) diye adlandırdığı şey; paylaşılan tarihî
anılar, veya daha iyisi‚ kahramanları‚ olayları veya onların anılışını içine
alarak‚ bir ortak geçmiş veya geçmişlerin paylaşılan anıları;
ortak kültürün bir veya daha fazla unsuru‚ belirtmeye gerek olmamakla birlikte
normal olarak din‚ gelenekler ve dili kapsar; bir ana yurtla bağ‚ etnie
tarafından fizikî işgali zarurî değildir‚ sadece ata topraklara sembolik bir
bağ; diaspora halklarda olduğu gibi; etnie nüfusunun en azından bazı
bölümlerinin bir kısmında dayanışma duygusu (Smith 1986: ch. 2). Bu, "etnie’lerin
tanımında paylaşılan mitlerin ve anıların ve fertlerin cemaatle sübjektif
hüviyet ispatının önemini ortaya koyar; köken ve tercih mitlerini içine alarak,
paylaşılan mitler ve anılar ile onların vücuda getirdiği dayanışma duygusu
olmadığı takdirde bir cemaatten çok bir etnik kategoriyi konuşmuş oluruz. İkinci
anahtar unsur geçmişe oryantasyon/yönelimdir; cemaatin kökenlerine ve atalarına
ve onun ‘altın çağları’na‚ siyasî‚ artistik ve ruhî büyüklük dönemlerini içine
alarak‚ onun tarihî teşkiline yönelim. Cemaatin kaderi bir biricik‚ paylaşılan
geçmişin bizzat anlaşılmasıyla‚ etno-tarihe bağlıdır" (Hutchinson ve Smith 1996:
7).
Türkler eski Türk çağlarında ortak mitleri ve anıları olan bir topluluktu
A.D. Smith, Ethnic Origins of Nations (Milletlerin Etnik Kökenleri) adlı
eserinde, etnik kökenlerin ve ahfadın mitinde, bir millî mitolojide bulunan
motif ve unsurları şöyle sıralamıştır;
1. orijinlerin mekânda bir miti; yani topluluk nerede doğdu;
2. bir atalar miti; yani bizi kim doğurdu ve ondan (dişi/erkek) biz nasıl
geldik;
3. bir göç miti; yani nereleri dolaştık;
4. bir hürriyet miti; yani nasıl hür olduk;
5. bir altın çağ miti; yani biz nasıl büyük ve kahraman olduk;
6. ölüm/yok oluş miti; yani biz nasıl inkıraz bulduk/zayıfladık ve nasıl
fethedildik/sürgün edildik;
7. yeniden doğuş miti; yani eski ihtişamımızı yeniden nasıl sağlayacağız (1986:
192).
Türk köken efsanesi
Bu sayılan unsurlar dahilinde, sosyal antropolojik ve sosyolojik cihetten “Türk”
köken mitolojisinin incelendiğini söylemek güçtür. Bununla beraber Prof. Ögel’in
2 ciltlik Türk Mitolojisi (1971, 1995) adlı yetkin eseri Türklük bilimi üzerine
uğraşanlara iyi bir yol göstericidir. Türk köken ‘mit’ine dair malzeme Ögel’in
eserinde değerlendirmeye alınmıştır. Ögel, Çin kaynaklarındaki metinleri ayrı
bir çalışma olarak da daha önce neşretmişti (1957). Türk köken ‘mit’i ile ilgili
son müstakil çalışmalardan biri olarak, D. Sinor’un “The legendary origin of the
Türks/Türklerin efsanevî kökeni” (1982) araştırmasını da hem araştırmacının
vardığı sonuçlar hem de incelemenin özelliği bakımlarından anmak gerekir. Peter
Golden da An Introduction to the History of the Turkic Peoples/Türkî Halkların
Tarihine Giriş adlı eserinde konu üzerinde durmuştur (1992: 117-124). Golden'ın
bu konu ile ilgili görüş ve düşüncelerini topladığı bölümün "The Questions of
Türk Origins/Türk kökenleri meselesi" şeklindeki başlığı, onun "Türk etnie"sine
yaklaşımı hakkında fikir verebilir. Esasen, Sinor ve Golden "Türk etnie"
anlayışlarında hem-fikirdirler.
sonraki