Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Türkler ilk kez ne zaman ortaya çıktı?

“Türkler bilinmeyen bir zamanda Avrasya’nın kuzey bölgelerinde ve herhalde, daha tam olarak doğu uçlarında ortaya çıkmışlardır. Orada, onların gizlerini gözlerden uzak tutan Sibirya ormanları uzanıyordu. Ortaya açık ve seçik olarak ancak oldukça geç bir tarihte çıktıkları için, oradan ayrılarak yukarı Asya’da hayvan yetiştirmeye başladıkları ve İsa’dan önce birinci bin yılda, Doğu Avrupa ovalarıyla Büyük Okyanus kıyıları arasında kaynaştıkları görülen insan sürüleri içinde seslerini duyurmaya başladıkları tarih konusunda ancak bazı tahminler yapılabilir. Kökenlerini belirlemek pek mümkün değildir; bu, gereği gibi, ancak dilbilimle yapılabilir, ama dilleriyle ilgili kesin bir tanıklık yoktur. Kesinlikle belirlenmiş olan en eski Türkçe sözcük, (M.Ö.3 yy.da) gökyüzünü ve aynı zamanda da yüce tanrıyı belirten TENGRİ’dir. Ama bu sözcük Moğolca’da da vardır. Dolayısıyla bu iki dilden hangisine ait olduğu konusunda kesin bir şey ileri sürülemez.” (Roux, Türkler’in Tarihi, S.39-40)

“Türkler’in tarihi kökleri gibi yurtları da kesin değildir. Kuzeyden (Sibirya’dan) inmiş, güneyden, doğudan veya batıdan göçerek bu yörelere gelmiş olabilirler. Söylentiler değişiktir. Bu yönlerin hepsi de tarihi Türk varlığına katkıda bulunmuş olabilir. Türklük bir “dil-kültür sentezi”dir, ırk değildir –daha önce de belirtildiği gibi- Türkler’le ilgili ilk yazılı belgeler Çince olup M.Ö. 300 yıllarına tarihlenmektedir. Toplumların kültür tarihini devletlerin siyasi tarihlerinden ayırırsak, Türk olduğu tahmin edilen Huy-huy’ların tarihi en çok M.Ö.500’lere gidebilir ki 5000 yıllık milliyetçi tarih görüşünün ancak yarısıdır!

Resmi Çin yazmalarına göre en eski Türkler, Çinliler’in Hiung-nu adını verdikleri Hunlar’dır. M.Ö.4.yy.’dan M.S. 3.yy.’a kadar kültürel varlıklarını sürdüren Hunlar’ın Moğol mu yoksa Türk mü oldukları kesinleşmiş değildir. Dil benzerlikleri öyle ki, iki halkın kökenlerini birbirinden ayırmak her zaman kolay olmuyor. En ünlü liderleri, bizim Mete diye bildiğimiz Mao-Tun’dur. Biz Hun lideri Attila veya Atilla’yı da Türk olarak benimseriz, adını kullanırız fakat çok şeyler bilmiyoruz Attila’nın kimliği hakkında.” (Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği S.88)

“Kuzey Asya’nın insan coğrafyasıyla ilgili en eski tabloda, doğu uçta bugünkü Mançurya’da proto-Tunguzlar, Batı Mançurya ve Doğu Moğolistan’da proto-Moğollar, Moğolistan’ın büyük bir bölümünde ve biraz daha batıdaki Balkaş Gölü yönünde proto Türkler yer alır. Ülkenin kalan bölümünün tümü Hint-Avrupa ve Paleoasyalılar’ın elindedir ve hiçbir Altaylı yerleşmesine rastlanmaz. Sibirya’da Yukarı Yenisey kıyısında Karasuk Dönemi denilen dönemle ilgili kazılarda düzenli bir brakisefal kafatasları artışı görülmüştür ki, bu da büyük bir olasılıkla daha önceki bir nüfuslanmayla, bir Türk öncesi ya da proto Türk nüfuslanmayla ilgilidir. Tagar döneminde (M.Ö.700-300) de aynı durum görülür. Ve nihayet M.Ö. 300’den sonra ise, Güney Sibirya’da ve Altaylar’ın güneyinde bir brakisefal kafatasları artışı olmuş gibi görünmektedir.

Dolayısıyla demek ki, Türkler’in o zamana kadar kuzeyde olan ataları, ilkin yavaş yavaş, sonra birden ormanlardan inerek, M.S. 1. yy. dolaylarında Tien Şan Dağları’nın kuzeyine ve Balkaş Gölü bozkırlarına vardılar. Bu yeni gelenler, Hint Avrupalıları önlerinden kovdular; ayrıca ya onlara karıştılar ya da onlar üzerinde yeterince çekici güç yaratarak, onların kültür ve dillerini benimsemelerini sağladılar. İşte Kırgızlar, büyük bir olasılıkla böyle yaptılar ve böylece de onlarla birlikte, Türk halkları arasına bazı Hint Avrupalılar, ya da en azından Mongoloyitler girmiş oldu.

Ormanlardan bozkıra doğru göç, proto Türkler’e tarihlerinin en önemli devrimlerinden birini yaptırdı: Bir avcı ve toplayıcılık uygarlığından, bir hayvancılık uygarlığına; Ren geyiği kültüründen at kültürüne geçtiler. Altaylar’daki Pazırık kazıları (M.Ö.5 ve 2.yy.lar) -mezarlardaki buzullaşma sonucunda- çok iyi durumda kalmış son derece çabuk bozulan eşyalar ve insan vücutları çıkarılmasını sağladı. Bu insan vücutları üzerinde yapılan incelemeler, bazılarında piyore gibi hastalıklar bulunduğunun anlaşılmasını sağladı. Ayrıca, bazı maskeli insanlar ve Ren geyiğine dönüştürülmüş atlar çıkarıldı ki, bunlar da yitip gitmiş bir dünyanın ve yeni bir yaşama uymanın güçlüklerinin belirtisidir.” (Roux, Türkler’in Tarihi S.41)