Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Türk halkı vurdumduymaz mı?

“Cinayet, trafik kazası, rüşvet ve toplumsal olayların etrafımızdaki ülkelere göre daha sık olması; siyasi beceriksizlik ve tıkanıklıkların hepimizde bıkkınlık yaratacak düzeylere ulaşması ve bütün toplumda, sorunlar karşısında hemen çözümsüzlük duygusunun gelişmesinin açıklanabilir nedenleri vardır.

Bugüne kadar yapılan değerlendirmelerin bir grubu, bu durumu toplumun köylülükten kurtulamaması ya da şehirleşememesi olarak görmüştür. Bu görüşe katılıyorum. Yaşadığımız her olayı sosyal antropolojik olarak bir köke dayandırmak mümkündür.

Örneğin uzun zamandır toplumumuzda bazı politikacıların kendilerine haksız kazanç sağladığı belgelenmiştir. Buna rağmen hiçbir politikacı, toplumsal cezaya uğramamış, örneğin siyasi arenadan çekilmesini gerektirecek ölçüde seçim yenilgisi almamıştır.

Eğer Türk insanı, şehir kurum ve geleneklerini oturtamamış ise, hâlâ köy gelenekleriyle yaşıyor demektir. Köylerimizde şöyle bir söz vardır: Ağanın haksızı olur ama ekmeksizi olmaz.

İnsanımız eğer köyün ağasına bir hayvan barınağı yapmışsa bu sırada ağadan ekmek ister. Ağa da bunu vermek zorundadır. Ama ağa aynı kişinin yevmiyesini ödemeyi geciktirebilir ya da hiç vermeyebilir.

Bu belki haksız, ama ‘normal’ bir davranıştır. Ağanın ekmek vermesi köylü için yeterlidir. Ondan beklenen, etrafındaki kişilerin asgarî yaşam düzeyini sağlamaktır. Bunu sağladıktan sonra artık her şeyi yapabilir. Çünkü köylünün zaten ağadan ücret alarak geleceği bir yer ve sağlayacağı bir zenginlik olamaz.

Ne kadar bunu yapmaya çalışsa bile sonuçta yine ağaya ait birisi olmaktan kurtulamaz. O nedenle ücret peşine düşmek anlamsız hatta tehlikelidir. Çünkü bu, kişide hem ağanın saldırısına mâruz kalma tehlikesi yaratır hem de ağanın varlığı ve hoşgörüsü kendisinin en alt düzeyden güvenlik duygusunu sürdürmesi için gereklidir.

O nedenle bireysel talepler, haklı bile olsa ağanın ve toplumun güvenliğini sarsıcı bulunduğu için ‘yersiz’dir.

Yiyecek çalınabilir

Yukarıda söylenenlere paralel köy yaşamında dikkat çeken bir nokta da ekmek ve yiyecek çalmanın suç sayılmamasıdır. Yani Türk köylüsünde yaşamsal gereksinimleri doyuran eylemleri yerine getirmek, ne olursa olsun haklı ama daha fazla talepte bulunmak çoğunlukla haksızdır.

İnsanımızın yüzyıllardır sürdürdüğü ve bugün değişmesi için bir nedenin bulunmadığı gelenek budur.

Politikacılarımız, bu geleneği hepimizden iyi bilir ve davranışlarını buna göre ayarlar. Onların arasında Türk politikasının temel ilkesi haline gelmiş bir lâf vardır. Halkın ekmeği ile oynanmaz. Aslında, bu, halkı aç bırakmayan her yöneticinin, toplum zararına ve kendi yararına davranabileceğinin dolaylı ifadesidir.

Ülkenin iyi yönetilmemesi, yolsuzluklara göz yumulması, halkı çok fazla ilgilendirmez. Çünkü bu ülkenin, bu halka ait olduğu düşüncesi, bu halkın kafasında yoktur. Halk mülkiyete inanarak yetişmiş bireylerden oluşmuş değildir.

Türk halkı, iş ve doygunluk isteyebilecek kadar kendine duygusal olarak yakın, fakat ülke yararı gözetmeyen kişiyi; ülke yararı gözeten ancak duygusal olarak uzak kişilere tercih etmekte sakınca görmez. Bunun için politikacı sürekli gülmeli, her gün yüzlerce insanı kucaklamalı, tek tek bireysel taleplere, toplum zararına bile olsa cevap vermeli, örneğin bir kişinin peşine düşüp hastanelerde ona baktırmalı, filanca düşkün kişinin çocuklarının okul sorununa el koymalıdır. Bunu yapmayı ilkellik olarak gören politikacı marjinalleşir ve düşer, yapan ise ayakta kalmaya devam eder.

Kadın ne zaman küfreder

Türk kadınının sosyal statü düşkünlüğü ve kendini gösterme gereksinimi bireysel doygunluktan önceliklidir. Köylerde bütün erkekler (çocuk dahil) küfrederler. Küfretmek, sosyal hiyerarşide bir üstte olmak demektir. Doğurganlık döneminde olan ya da cinsel çekiciliği bulunan hiçbir kadın küfretmez. Bu özelliklerini kaybettiği andan itibaren de birden küfretmeye başlar.

Bu durum yaşlanan kadının sosyal hiyerarşide bir basamak yükseldiğini, doğurganlık döneminde kalan kadının ise her zaman bütün erkeklerin gerisinde olduğunu düşündürür.

O zaman kadına karşı olan saldırganlık suç oluşturmamaktadır. Çünkü alt statüdeki birisine karşı saldırganlık her zaman için sosyal yapının korunmasına hizmet eder ya da en azından statünün bozulmasına neden olmaz. Dolayısıyla suç değildir.

Kadınlara yönelik cinsel kökenli cinayetlerin temelinde ise, o kadının erkeğin cinsel yetersizliklerini çağrıştıracak, dolayısıyla erkekte sosyal statü düşüklüğüne neden olacak davranışları yatar.

Ayrıca yaşlı kadınları küfre zorlayacak kadar statü düşkünlüğü, bireysel doyumun önündeyse, bu statüyü sağlayacak ama asla bireyselliği öne çıkartmayacak davranışlarda bulunmakta anlaşılabilirdir.

Örneğin bir maç sonunda silah sıkar, süratli araba kullanır, böylece de topluma statümüzü yeniden hatırlatırız. Çünkü ancak statü olarak üst gruptan insanlar saldırgan davranabilir. Ama davranışın yukarıda söylendiği gibi bireysel olmaması önemlidir.

Bunun birden fazla nedeni vardır. Birincisi, bireysel davranışa alışık değilizdir. İkincisi bireysel davranış, hep toplumsal davranmaya alışmış öteki insanlarımızın gözünde ileri derecede tepki toplar.

Üçüncü neden de, bireyi davranışından ötürü topluma karşı koruyacak kurumların (öncelikle mahkemelerin) toplumsal etkiden bağımsız olmamasıdır.

Halbuki bireysel davranış bazen tüm topluma rağmen ve hatta ona karşı olabilmeyi gerektirir. Yeterli güvencenin ve alışkanlığın olmadığı bir ülkede bunu sağlamak güçtür. Bütün bunlardan ötürü bireysel değil, toplumsal bir tepki verebiliyoruz.

Bu tür tepkinin ise her zaman için ortalama (özgün değil), çocukça ve saldırganca olması doğası gereğidir.

Yeteneksizler önde

yetenekliler geride

Sosyal statü düşkünlüğü herkesi toplum önünde bulunmaya zorluyor. En yeteneksizler televizyon programları ve gazete sayfalarında (yapımcıların peşinde koşmakla kendilerine karşı saygıyı yitirmedikleri için) görünüyorlar.

Yetenekliler ise eskiden beri yalnız ve grandiyöz oldukları için bunu yapmayı reddediyorlar.Sonuçta toplum kötü rehberlerin elinde kendine çıkış bulamıyor.

Sosyal statü düşkünlüğü öylesine bir çılgınlık haline ulaşmış durumda ki en üsttekiler bile toplumun önünde bulunma alışkanlıklarını terketmiyorlar.

En zengin ailelerimizin üyeleri her gün televizyonda olmaktan memnun görünüyorlar. Ama şunu hatırlatmak isterim ki kendini patolojik biçimde kanıtlama duygusu içindeki kişiler her zaman sarılacak ya da saldıracak göz önünde bir insan ararlar.

Orta yerde durma alışkanlığını, politikacılar, artistler ve falcılar için akıllıca bulurum. Onların mesleklerine bir getirisi var bu durumun. Ama ya diğerleri?

Avrupalılar, kendi zenginlerinin kim olduklarını bilirler ama onları tanımazlar. Çünkü o kişiler, kendilerini topluma tanıtmanın bireysel yaşamlarına bir faydası bulunmadığını, aksine belki zararı olacağını bilirler.

Ama kişisel tatmin geliştiremeyen azgelişmiş ülkelerin zenginleri, her gün en üstte olduklarını kendilerine ve topluma göstermenin tatminine, eski bir alışkanlık olarak gereksinim duymaya devam ederler.

Birbirimizin sınırlarına girmeyi seviyoruz. İki kişi  arasındaki münakaşa, zaman zaman iki aile arasında kan davasına dönüşüyor. Çünkü düşüncemize göre hiçbirimiz yalnızca kendimiz değiliz. Anne ve babamızın dışında başka sahiplerimiz de vardır.

Annelerimiz bizi doğurmuş, ama başkaları büyütmüştür. Çünkü anne tarla sürmekten, ekin ekmekten, oduna gitmekten ve ev yapımında çalışmaktan çocuk bakamaz.

Çocuklara, büyükanne ya da daha büyük çocuklar bakar. Her birimiz aslında geniş bir ailenin parçalarından başka bir şey değilizdir. O nedenle birbirimize müdahale eder, birbirimizi korur, birbirimiz yerine karar verir, düşünürüz.

Annenin çocuğa düşkünlüğü

Toplumumuzda öteden beri kayınvalide gelin ilişkisi kötüdür. Kayınvalide ve kocası arasında bunalan gelin, düştüğü güvenlik gereksinimini, çocuklarına aşırı sarılarak gidermeye çalışır. Böyle bir anne, çoğu kez çocuklarının daha iyi yetişmesini sağlamak için değil, kendi güvenliğini sağlamak için bunu yapar.

Sonuçta çocuklar; anneye bağımlı, yalnız kalmaktan ve yalnız bir işe girişmekten korkan, bireyselliği gelişmemiş, bağlı olduğu kişiden hem kopamayan hem de ona öfke duyan, iç içe geçmiş öfke ve sevgi duyguları nedeniyle en olmadık yerde en olmadık çılgınlıkları yapan, örneğin bütün ailesini öldürüp sonunda intihar eden ya da kadın korkusu nedeniyle cinsel gereksinimini bir ömür boyu hayvanlarla kurduğu ilişki ya da mastürbasyonla tamamlayan büyümüş ama yetişmemiş kişiler haline dönerler.

Bu ülkeyi çok sevip yine de onu yok eden, yabancı insanlara özlem duyup yine de başka ülkelerde yapamayan, hep bir ağızdan olduğunda olmadık öfke ve sevgi çılgınlıkları gösterip de, bir kürsüde tek başına olduğunda yüzü kıpkırmızı, dili boğazında kalan; hiçbir cinsel zevki olmadan, en erkek konuşmalara kendini kaptıran insanımıza karşı hem öfke hem de sevgi duymamı, onların davranışlarının nedenini sezdikçe anlayışla karşılıyorum.”

(M. Emin Ceylan, Cumhuriyet Bilim Teknik Eki)