Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

İbn Fadlan’dan 1350 yıl sonra yine aynı manzara...

Tarih 29 Ağustos.1990

Mekan: Moğolistan.

“Birkaç dağ ve düzlük daha aştıktan sonra üçüncü kasaba göründü: Tsengel. Kasabanın içinden geçiyoruz. Kerpiç evler, ağaç evler ve yurtlar. Şoförümüz Kuvandık, küçük ağaç evleri gösteriyor ve ‘mına Tuva, mına Tuva üyi’ diyor. (İşte Tuva evleri, işte Tuva evleri).

Önlerinden geçiyor, kasabanın hemen dışındaki yurt’lara doğru gidiyoruz. Saat 13. Birden hızlı bir yağmur indirdi. Bir kısmı sarışın, bir kısmı esmerce, çekik gözlü, düz yüzlü insanlar, yağmura ve rüzgara karşı yurtlarının iplerini sağlamlaştırmaya çalışıyor.

Yurtlardan birinin önünde duruyoruz. Marat inip konuşuyor. Biz de iniyor ve yağmur altında bir yurda giriyoruz. İşte bir Tuva yurdundayız. Yuvarlak kubbeli çadır içinde yine üç karyola var.

Kapının sağında yemek kaplarının konduğu raflı, açık dolap. Ortada soba. Sobanın arkasındaki küçük sehpanın önüne, alçak taburelere oturuyoruz. Hemen sütlü çay, kurut, şekerleme ve bavırsak (yağda kızartılmış küçük çörekler) geldi.

Çadırın içi kadınlar ve çocuklarla dolu. Her yaştan kadın. Kırlı kundak içindeki bebeği Osman ve ben kucağımıza alıyoruz. Bebeğin omzuna bir nazar boncuğu taktım. Yaşlı kadının ‘kelin’  (gelin) diye gösterdiği genç Tuvalı hanım, basık yüzüne ve kirli elbiselerine rağmen oldukça güzel.

Kurut ve bavırsaklarımızı koyduktan sonra bebeği kucağımızdan alıyor, önümüzde memesini çıkarıyor ve çocuğunu emziriyor. Yaşlı kadın, küçük bir kaseye berrak bir su koydu. İçki imiş. Ben içmediğimi söyleyip Osman’a bardağı uzatıyorum. Kazak kılavuzumuz ikaz ediyor. Mutlaka ağzıma değdirmeliymişim. Aksi taktirde büyük saygısızlık olurmuş. Bir yudum alıyorum.

Az sonra bir iki erkek geliyor. Buradaki Tuvalılar Kazakça bildikleri için Kazak Türkçesiyle konuşuyoruz. Fakat az sonra Tuvacadaki bazı kelimelerin Türkiye Türkçesi’ne Kazakça’dan daha yakın olduğunu farkediyoruz. Ş’ler Kazakça’daki gibi s olmuyor. Kaş’a kaş, kış’a kış diyorlar. Kız ool, uruğ ool, kız oğul (evlat), erkek oğul demek.

Tıpkı Köl Tigin bengü taşındaki ‘kız ogul, urı ogul’ gibi. İçtiğimiz şey ‘sütlük (sütlü) çay.’ Şu karşıda duran sarışın kız, ‘aksarıg tügdük kız (ak sarı tüylü kız).

Sayılar aynı. Yalnız bizdeki ‘seksen’ (sekiz on) ve doksan (dokuz on) gibi, yirmi’den sonra, üç on, dört on, beş on şeklinde devam ediyor.

Yarım saat içinde yavaş yavaş anlaşmaya başladık. Hepimizin bu topraklardan çıktığını, zaman içinde farklı dinlere girip, farklı topraklara yayıldığımızı anlatıyoruz.

Tuvalar Budist. Bizde din adamı olup olmadığını soruyorlar. ‘Çok var’ diyoruz. Onların ‘lamalar’ı ancak Ulan Bator’da imiş. Bir saat kadar Tuva çadırında oturduktan sonra çıktık; resimler çektirdik.”

(Ahmet B.Ercilasun, Moğolistan ve Çin Günlüğü, S.57)