|
|
Türkistan Tarihi Üzerine Yapılmış Olan Araştırmalar
Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Barutçu Özönder: Abdullah Bey, sizi Orta ve Yakın Çağ Türkistan tarihi araştırmalarıyla tanıyoruz. Türkistan tarihi araştırmalarınızı sürdürüyorsunuz. Özellikle de Türkistan Hanlıkları üzerinde çalışmalarınız var. Hive Hanlığı üzerine de bir doktora tezi hazırladığınızı biliyoruz. Sohbetimize önce Türkistan coğrafyasının tarihi ve bugünkü Türkistan coğrafyasını çizerek “Türkistan” adının ne zamandan itibaren kullanıldığını belirterek başlayalım istiyorum. Daha sonra da Türkistan araştırmalarına Oryantalist yaklaşımlardan başlayıp modern tarih ilmi çalışmaları çerçevesinde Türkistan araştırmaları bugün hangi noktaya geldi bunun üzerinde duralım. Gündoğdu: Türkistan bizim ana vatanımız, ata yurdumuz. Türkistan Türklerin hareketli, dinamik bir millet olmalarına bağlı olarak coğrafî sınırları genişlemiş, değişmiş bir coğrafî tanımlama her şeyden önce. Daha sonra siyasî manalar da kazanmış olmakla birlikte, bir coğrafî bütünlüğü ifade etmiş olması bakımından önemli. “İç Asya”, “Orta Asya” gibi bugün değişik tanımlamalarla ifade edilen Asya’nın geniş bölgesi pek çok tarihî kaynakta Türkistan olarak ifade edilir. “Türklerin yurdu, yaşadıkları yer” manasında. Türkler zamanla batıya hareketleri nispetinde Türkistan’ın sınırları da batıya genişlemiştir. Kaba hatlarıyla Türkistan coğrafyası dediğimiz zaman, Sibirya’dan Hindistan’a kadar, kuzeyden güneye Hazar’dan da doğuya Kaşgâr’dan Tibet’e kadar uzanan bir coğrafî geniş alanı anlamamız gerekiyor. Bu da tabiî Türklerin medeniyetlerinin beşiği olan geniş bir alanı ifade ediyor. Barutçu Özönder: En eski çağlardan itibaren İç Asya tarihinde tabakalar hâlinde Türk varlığını bu coğrafya üzerinde kesintisiz olarak görüyoruz. Gündoğdu: Türkçe bu coğrafyada kesintisiz konuşulmuş bir dil. Milâttan önceki en eski çağlardan beri Türkçe kesintisiz bir şekilde bu coğrafyada konuşulmuş. Bu açıdan Türkistan’la dilimizin de bir bağlantısı var. Ahmet Yesevî gibi bizim manevî şahsiyetlerimizin de Pir-i Türkistan, Hazret-i Türkistan diye adlandırılmış olmaları da bize Türkistan tanımlamasıyla bir takım manevî boyutlar da kazandırıyor. Bu da biz Türkler için ayrı bir önem taşıyor. Mutlu: Türkistan terimi ilk kez hangi kaynaklarda görülüyor? Gündoğdu: -istan eki Farsçadır. Türklerin yurdu anlamına gelen Çince ifadeler de var, Türklerin en eski tarihî kayıtlarının geçtiği. Doğu kaynaklarında “Türkistan” tabiri var. Tabi bu “Türkistan” tabiri Batı kaynaklarında da geçmiş. Meselâ Marco Polo İç Asya’dan bahsederken Türkia major “Büyük Türkiye” tabirini kullanıyor. O dönemde, Anadolu da Türkleşmiş olduğu için, Anadolu için Türkia minor tabirini kullanıyor. Türklerin yaşadığı yer manasında, Hindistan’ın Türkiye diye adlandırıldığını biliyoruz. Bugün Türkistan’ın karşılığında Türkiye de denilebilir. Mısır Memlûkleri çağında, Mısır yine Türkiye diye adlandırılmıştır, Şark kaynaklarında. Bu açıdan, Türkler yaşadıkları yere isimlerini vermekte hiç zorluk çekmemişlerdir. Barutçu Özönder: Adları zaten o toplumun tapuları yerine geçiyor. Bu bakımdan yer adları dil biliminin çok önemli bir sahasıdır. En eski çağlardan itibaren Türk toplumunun adını verdiği coğrafyada kuvvetli siyasal yapılanmaların olduğunu da biliyoruz. Bir yandan İpek Yolu’na hâkim olan bir Türk toplumu var. Dolayısıyla batı ile doğu arasında ticarî, siyasî dengeleri de elinde bulunduran veya yön değiştirebilen bir rolü de üstlenmiş, Türkistan coğrafyasında kurulan Türk siyasi oluşumları. Siz daha çok orta ve yakın dönem Türkistan siyasî ve kültür tarihi üzerinde çalışıyorsunuz. Bize lutfen orta dönemin kısa bir manzarasını verdikten sonra özellikle Türkistan Hanlıkları’nın ortaya çıkışı ve Çarlık Rusyası’ndan bugüne Türkistan siyasî oluşumlarının nasıl geçtiği konusunda bize biraz bilgi verir misiniz? Gündoğdu: Hocam konuşmanızda vurguladığınız İpek Yolu, ticaret yollarının Türkistan’ı kavşak yapmış olması gerçekten bizim tarihimizin çok üzerinde durulması gereken bir konusu. Çünkü doğunun zenginlikleri denen şey, bir dönem bizim medeniyetimizi, kültürümüzü finanse eden en önemli girdi bu ticaret yollarından olmaktaydı. Hatta, Hun döneminde, Göktürk, Uygur, Büyük Selçuklular döneminde de hep İpek Yolları üzerindeki hâkimiyet öncelikli bir mesele olmuştur. Çünkü eski dünyanın sermayesinin, zenginliklerinin bir yerden bir yere taşınması bu kavşak üzerinden olmaktaydı. Kavşak üzerinde denetim kurmak, güvenliği sağlamak orta zaman Türk devlet geleneğimizde bir kavram olarak yerleşmiştir. Türkler bu anlamda insanlık tarihine de büyük katkıda bulunmuşlardır. Ticaret her şeyden önce güvenliği arar. Tüccarların talandan ve soygundan kurtulması için, çifte vergilendirmeden kurtulması için bu yollar üzerinde tam bir denetim ve güvenliğin sağlanması gereklidir. Büyük devletler zamanında, Hunlar, Göktürkler zamanında daha sonra Cengiz Han zamanında da bu gerçekleşmiştir. Bu yollar üzerinde tam bir denetim ve güvenlik sağlanması için doğudan batıya, batıdan doğuya sevkıyatta ciddî bir barış sağlanmış ve ticaret yükselmiştir. Barutçu Özönder: O coğrafyanın yerleşik tüccar toplumları da Türk devletlerinin hâmiliğini talep etmişlerdir ki bunların en bilinenleri Sogudlardır. Peki o zaman İpek Yolu’nun değerini kaybetmesi, yeni keşiflerin olması bizim Türkistan coğrafyasını, dolayısıyla Türkistan’daki siyasî hâkimiyeti ne yönde etkiledi? Biz Çingizliler dönemini de dâhil ederek coğrafyada siyasî birliğin de sağlanmış olduğunu biliyoruz. Çingiz’in devletini oğulları arasında bölüştürmesi, “ülüş” sistemine uygun olarak, Türk-Moğol devlet geleneğinde olan bir hususiyet idi. Fakat İpek Yolu’nun değerini kaybetmesiyle, biz, Türkistan coğrafyasındaki siyasî oluşumlarda bir parçalanmayı gündeme getirebilir miyiz? Türkistan Hanlıklarının ortaya çıkışı siyasî ve sosyal boyutlarıyla neyin sonucudur? Gündoğdu: Türklerin salınım hareketi diyebileceğimiz bir göç hareketi var. Bu salınımları daha çok bu ticaret yolları üzerinde olmuştur. Türkler doğudan batıya, batıdan doğuya bu güzergâh üzerinde salınmışlardır. Ticaret yolları bizim toplumsal ve siyasî yapımızı öncelikli bir şekilde belirlemiş bir faktördür. Medeniyetimizin gerilemeye yüz tutmasında da büyük oranda ticaret yollarının güzergâhının değişmesi gerçeği yatar. Bu aslında bir milât gibi kabul edilebilir. Osmanlılar bu süreçte durumu iyi gözlemledikleri için eski güzergâhların verimli ve ekonomik olması yönünde gayret sarf etmişlerdir. Yani, bir nevi tarihe direnmişlerdir. Osmanlılar, zenginliğin kaynağının giderek karalardan, açık denizlere, güney denizlerine inmeye başladığı bir süreci gözlemlemişlerdir. Bu süreç Türk tarihinin ve kültürünün aleyhine işlemiş bir süreçtir. Türk siyasal hâkimiyeti eski yollar üzerine konumlanmıştır. Osmanlılar da bunun bir parçasıydılar. Bir ucu Venedik ve Cenova’ya uzanan, arada Osmanlılar ve Safevîler’in bulunduğu veya daha önceki dönemlerde Orta Asya’dan Çin’e kadar uzanan bu güzergâh üzerinde konumlanmış devletler vardı. Bu güzergâh değişimi bu güzergâhtaki konumlanmış siyasal yapının çökmesine, gerilemesine yol açtı. Barutçu Özönder: Bu güzergâh son on yılda oluşan yeni oluşumlarla yeniden canlanıyor ve nasıl en eski ve yakın, yeni Türk çağlarında siyasî hâkimiyetin tabiî olarak sahibi Türkler olduğu için bu bölgelerde, bugün modern dünyada da buranın sahipleri yine Türk soylu toplumlar. 21. Yy.’da da biraz önce sizin söylediğiniz bağlamda bu güzergâh yeniden canlanacak gibi. Mutlu: Bu daha çok kültürel düzeyde bir canlanma değil mi? Osmanlılar buna biraz direndiler dediniz. Sanırım buradaki çatışma, kara yoluyla deniz yolu arasındaki çatışma. Okyanusa ve denize Osmanlılar da dâhil olmak üzere Türkler kendilerini uyarlayamadılar, bu adımı atamadılar. Gündoğdu: Eski dünyanın konsepti eski imparatorlukların anlayışlarını devam ettiriyorlar. Türkiye’nin üç tarafı deniz, ama Venedik’in, Cenova’nın da etrafı deniz bu anlamda. Eski güzergâh üzerine konumlanmış devletlerdi bunlar. Bizim kastettiğimiz okyanusa koymaktı. Afrika’nın güneyinden geçen o yolun bulunması ve okyanusa açılmış olmak, Amerika’nın keşfi de Batı’nın tarihsel süreç içerisinde yükselişini sağlayan en önemli faktörler. Biz bir defa eski dünyada konumlanmış durumdaydık. Okyanusla sınır değildik ve eski konsepte göre siyasal, kültürel yapımızı örgütlemiştik. Dolayısıyla Batı’nın yaşadığı o süreci biz yaşayamadık. Hem coğrafî hem fizikî anlamda buna imkânımız yoktu. Bizim yapmaya çalıştığımız, Süveyş Kanalı projesini gündeme almak gibi veya Hazar’da bir donanma bulundurarak Kafkaslara da hâkim olunması şeklinde ticaret yollarının güvenliğini sağlayarak eski yolları yeni yollarla rekabet edebilecek canlılığa, güvenliğe kavuşturma yönünde bir dirençti, Osmanlıların yaptığı. Bu direnç yüzyıl kadar başarılı olmuştur. Ümit Burnu’nun bulunmasından sonra yüzyıl kadar Osmanlılar bu yolları canlı tutabilmişlerdir. Barutçu Özönder: Batılılar da Asya’ya gidişin Osmanlı dışındaki yeni yollarını bulma hedefindeydiler. Bunu başardılar. Başardıktan sonra, Osmanlı devleti de sanırım jeopolitik noktada biraz önemini kaybetti gibi. Abdullah Bey ben sizin bir yazınızda da okudum, uluslar arası politika noktasında Osmanlı’nın uluslar arası ilişkilerinin hep Batı ile olan yönünün araştırılıp incelendiğini söylüyorsunuz. Gerçekten de biz bunu tarih literatüründe hissediyoruz. Ana hatlarıyla Türkistan tarihi araştırmaları üzerine biraz bilgi verdikten sonra, Türkistan-Osmanlı ilişkileri uluslar arası ilişkileri noktasından nasıldı? Bu konuda bilgi verebilir misiniz? Gündoğdu: Bu konuda ilk önce Türkistan adını da taşıyan büyük literatürü Türk tarihçilerinin yüz akı diyebileceğimiz Zeki Velidi Togan’ın Türk ili Türkistan’ın yakın tarihini konu alan eserini zikretmek gerekiyor. Zeki Velidi ismi hakikaten Türkistan araştırmaları içerisinde hem Türkiye’de hem Türkiye dışında hem de diğer Türk Cumhuriyetlerinde kaynak alınan önemli bir isimdir. Tabi, giderek bu güzergâh, Türkistan önem kazanıyor. Bu önemine bağlı olarak da bu bölgeyle ilgili çalışmalar da önem kazanıyor. Çağımızda en önemli silâh bilgi. Batı’da da Türkiye’de de bu bölgeyi konu alan pek çok çalışma yapılıyor. Zeki Velidî’den başka Türkiye’de Akdes Nimet Kurat gibi isimleri de görmemiz gerekir. Yeni kuşaktan hocam Mustafa Kafalı ismini de zikretmem gerekir. Yeni araştırmacılardan Sadettin Gömeç var, fakültemizde. Dışarıdan yakın zamanlarda Yuri Bregel ismi Hanlıklar dönemi ve Türkistan tarihiyle ilgili öne çıkan bir isim. Andre Burton’un da çok kapsamlı araştırmaları var. Japon, Alman pek çok bilim adamı da var. “Türkistan” adıyla simgelenmiş Baymirza Hayit ismini de hatırlatmakta fayda var. O çok eskiden beri şu andaki siyasî yapı ortaya çıkmadan, Türk dünyası ortaya çıkmadan önce, çalışmalarıyla bu alanı bilimsel gerçekliğe oturtmaya çalışan bir önder bilim adamı. Barutçu Özönder: Siz üç-dört ay kadar Özbekistan’da, Türkistan’ın göbeğinde araştırmalarda bulundunuz. Arşivlerine, kütüphanelerine girme imkânı buldunuz. Oradaki akademiklerle, tarihçilerle sohbet etme fırsatı buldunuz. Bu Sovyetlerin çözülmesinden sonraki bir döneme rastlıyordu. Sovyet dönemindeki tarih araştırmacılığı noktasında Türkistan tarih yazıcılığı ile son on yılda Batı Türkistan Cumhuriyetlerinde Türkistan tarih yazıcılığı arasında bir fark gördünüz mü, gördünüzse bu farklar neler? Gündoğdu: Bariz bir farklılık var. Bir defa Sovyetler Birliği dönemi ideolojik öncelikleri olan bir dönemdi. Bu dönemde yapılmış olan bilhassa sosyal bilimlerle ilgili çalışmalar bu ideolojik öncelikleri vurgulamak zorundaydılar. Ortak Sovyet insanı yaratma ideali, hayata geçirilememiş olan bu ideal için sosyal bilimler bir vasıta olarak görülmüştü. Buna rağmen, bilhassa Özbekistan’daki tarihçilerin o görkemli geçmişlerini her fırsatta konu ettiklerini, buna farklı bir şekilde direndiklerini gözlemliyoruz. Mesela tarihçi Yahya Gulamov, Özbekistan’ın en büyük tarihçilerinden biri olarak kabul edilir. Yine, o dönemde yetişmiş olan Börübay Ahmedov, bugün de Özbekistan’da öne çıkan bir isim. Bugünkü Özbekistan tarih biliminin önde gelen ismidir. Bugün artık Özbekistan’da ulusal kimliklerini geliştirecek, kendi tarihlerini ideolojik öncelikleri olmadan araştırabilecekleri bir ortam doğmakta. Bir dönemin karalanmış tarihî şahsiyetleri hak ettikleri yeri buluyorlar. Sovyet döneminde halk resmî tarihin baskısına rağmen Timur, Cengiz gibi isimlere bağlılık gösteriyordu. Çocuklarına bu isimleri geçmişin görkemli yıllarının hatırasını yaşatmak için vermekte direniyorlardı. Bugün Türkistan’ın görkemli dönemlerinin isimleri üzerinde çok kapsamlı, rahat çalışmalar yapılabilmekte. Mutlu: Türk tarih çalışmalarında orijinal kaynak bulma konusunda bir problem yaşanıyor mu? Gündoğdu: Sovyet döneminin bu anlamda olumsuz bir etkisinden söz etmek mümkün değil. En azından Şark literatürü önce Rusçaya ve mümkün olduğu kadar da Özbekçe, Kırgızca, Kazakça gibi Türk yazı dillerine tercüme edilmişti. Eski Hanlıklar Döneminde oluşmuş olan Türkistan’ın en zengin kütüphaneleri Özbekistan’da, Taşkent’te bulunmaktaydı. Hanlıklar dönemine ait birçok malzeme bu müzelerde Buhara, Hiva, Hokand’daki medreselerin, bilimsel faaliyetlerin merkezleri bugün yine ayaktadır. Zengin kitap fuarlarına sahiptirler ve araştırmalar için o anlamda bir sıkıntıdan söz etmek mümkün değil. Belki sıkıntı münasebetler açısından yaşanmaktaydı. Ortak bir söylem oluşturamamaktan kaynaklanan sıkıntılar vardı. O da bugün yavaş yavaş giderilmektedir. Münasebetler geliştikçe hem Türkiye ile diğer Türk Cumhuriyetlerinin veya kendi aralarındaki münasebetlerin gelişmesiyle birlikte ilmî, kültürel, bu sıkıntılar da aşılacaktır. Teknolojik gelişmelerin fırsat vermesiyle Batıyla olan ilişkiler de artmakta. Artık Türkistan’ın tarihçileri de dünyadaki son araştırmalardan anında haberdar olmaktalar. Bu anlamda daha bilimsel, daha tarihe uyan bir anlayış yaygınlaşmaktadır. Mutlu: Batı tarihçilerinin de Batı toplum bilimcilerinin de Türkistan’a giderek artan bir ilgi duydukları bir gerçek. Aslında bu çok daha önceleri başladı. Sovyetlerin çözülmesinden sonra özellikle. Devletin özendirdiği çalışmalar yapıldı. Akademik ilgi buna bağlı olarak gelişti. Batılı tarihçilerin ilgisi şimdi ne düzeyde, onların ideolojik öncelikleri neler sizin incelediğiniz Batılı kaynaklarda? Gündoğdu: Bugün Batı’daki çalışmalar bizde çok ihmal edilmiş olan Türkistan’ın bugünkü mirasını, siyasal, kültürel yapısını bir nevi doğuran yakın tarihî süreç üzerine odaklanmış durumda. Hanlıklar dönemi Türkistan tarihi üzerine çok fazla çalışma yapılmakta. Burada Batı’daki bilimsel zihniyetin ideolojik öncelikler taşıdığını söylemek biraz güç. Bunu söylemek haksızlık olur. Bilimsel gayeler taşıyan, ama bu bilimsel çalışmalardan elde edilen bilgileri kendi stratejileri için kullanan vakıflar, kurumlar elbette mevcut. Ama salt bilgi için, bilimsel gerçekliği ortaya çıkarmak için yapılmış pek çok çalışma var. Amerika’da, İngiltere’de, Batı Avrupa üniversitelerinde bunun için kürsüler oluşturulmuş. Vakıflar, dernekler, yayın organları doğrudan bu alanda yayınlar yapmaktalar. Mutlu: Sanıyorum para bulmakta zorluk çekmiyorlar. Biz burada para sıkıntısı çekiyoruz. Sizin alanı bilmiyorum ama bizim alanda öyle. Barutçu Özönder: Bizim alanlarda da var. Gündoğdu: Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerinde göz önünde bulundurması gereken bir husus var. Türkiye’nin o bölge ile olan münasebetleri her şeyden önce Türkiye halkının refahı ve mutluluğu için öncelik taşıyor. Bu açıdan Türkiye’nin buralarla ilgilenmesi hem bilimsel hem siyasî hem ekonomik anlamda çok önemli. Bu, sadece devletin yapacağı bir şey değil. Mutlaka topyekün bir ilgi olması gerekiyor. Mutlu: Devlet her zaman yönlendirici oluyor bu tür araştırmaların temellendirilmesinde. Devletin bazı stratejileri var. Bu stratejiler içerisinde sosyal bilimcilerin yapacağı araştırmaların önemli bir rolü var. Strateji tanımını yaparken, biz bazı problemlerle karşılaşıyoruz Türkiye’de. Barutçu Özönder: Osmanlı devletinin Türkistan coğrafyasına ilgisi var mıydı? Varsa bu ilginin boyutları neydi? Türkistan’ı ne kadar tanıyordu Osmanlı devleti, yöneticisi ve halkıyla? Türkistan coğrafyası üzerinde yaşayanlar, bugün Moğolistan’daki Hotan Türklerine varıncaya kadar Osmanlı’yı ne kadar tanıyorlardı? Gündoğdu: Osmanlı devleti uluslar arası ilişkilerinde, Türkiye’de pek vurgulanmayan bir husus var. Bu da Osmanlı dış politikasının siyasal gerçeklik üzerine kurulu oluşu. Sırf din kaygısıyla veya sırf ganimet kaygısıyla savaş makinelerini o bölgeye sevk etmemiştir. Mutlu: Bir pragmatizm var diyorsunuz devlet anlayışında. Gündoğdu: Belki o bölgedeki kamuoyu belki de kendi kamuoyunu etkilemek için Osmanlı devletinin kullandığı bazı vasıtalar da var. Bunun için Osmanlı devleti mazlumların yanında, anında müdahale edebilen bir devlet görüntüsü vermesi Osmanlı devletinin işine geliyordu. Osmanlı devleti ne zaman ilgisini bir tarafa çevirmiş ise, bilhassa Osmanlı devletinin başat güç olduğu dönemlerde dünya siyasetinde, o bölgede bir kıpırdanmanın meydana geldiğini görüyoruz. Meselâ, Osmanlı devleti yönünü Bosna’ya ya da Kafkaslara çevirdiğinde o bölgelerde hemen bir kıpırdanma oluyor. Ejderhan seferi o bölgenin halkının hac yolunun güvenliğinin sağlanması istemiyle Osmanlı devletine müracaatı üzerine mi yapılmıştır? Yoksa Osmanlı’nın kendi siyasal gerçekliğine uygun muydu o sefer? Osmanlı devleti öncelikli olarak o bölgede bir talep yaratmıştır. Kendi diplomasisini ve etkinliğini kullanarak bu bölgelerde kendisine müracaatlar yapılmasını sağlamıştır. Osmanlı devletinin Türkistan’a ilgisi hep var ola gelmiştir. Türk kültürünün altın çağı dediğimiz Karacaoğlan çağında Karacaoğlan sevdiğinin gözlerini methetmek için Türkistan coğrafyasında gezinir. Bu, halk kültürünün ileri düzeyde bir temsilcisinin his dünyasında kendini bulmuştur. Sevdiğinin gözlerini Belh’e, Buhara’ya, Türkistan’a değer gözlerin diyerek ifade eder. Siyasî ilgiler yanında kültürel ilgiler her zaman için Türk dünyasında devam etmiştir. Köroğlu destanı Osmanlı coğrafyasında doğmuş bir destan. Hatta büyük tarihçi Faruk Sümer destanın tarihî şahsiyetlerini bile Osmanlı arşivlerinden çıkarıp bulmuş. Bu destan Anadolu’da oluşmuş, daha sonra Azerbaycan’a geçmiş. Azerbaycan’dan Türkmenistan’a, oradan Özbeklere daha sonra Kazaklara ve Sibirya’da Tobol ırmağına ulaşmış, bütün Türk dünyasında ortak bir motif hâline dönüşmüş. O dönemdeki çeşitli siyasî bölünmüşlüklere rağmen Türk dünyasında kültürel bir ortaklık, canlılık kendisini hissettiriyordu. Aynı şekilde bir Nasreddin Hoca motifi Doğu Türkistan’dan Osmanlı hâkimiyetindeki Balkanlara kadar ortak bir motif olarak varlığını korumuştur. Bu zemine dayanan siyasî bir ilgi vardı ve bu ilgi de siyasî gerçekliğe dayanıyordu. Osmanlılar, bilhassa az önce ifade ettiğimiz bu tarihin değişmekte olduğunu fark etmelerine bağlı olarak, kara yollarının önemini yitirmekte olduğunu fark etmelerine bağlı olarak Türkistan her şeyden önce ticaret yollarının kavşak noktası demekti. Osmanlılar atalarından gelen konsepti devralıp bu bölgeye özellikle 1500’lerin sonuna doğru yoğun bir ilgi göstermişlerdir. Batıyla olan rekabetlerinde veya kendi kültürlerini, medeniyetlerini, siyasî güçlerini zirvede tutmanın yolu olarak bu zenginliği hep açık tutma düşüncesindeydiler. Bu anlamda araya girmiş olan bir takım unsurları devre dışı bırakmak için politikalar üretmişlerdi. İran’da Safavî devletinin kurulmuş olması bu politikalara örnektir. Her ne kadar Türk soylu bir hanedansa da oradaki siyasal rekabet açısından bir engel teşkil ediyordu. Yine Rusya’nın özellikle 16.yy’da giderek ilgisini Türkistan’a yöneltmiş olması Osmanlılar için ilişkilerde ciddî bir sıkıntı teşkil ediyordu. Bu tarihî miras bir şekilde bugüne kadar gelmiştir. Rusya faktörü de İran faktörü de bizim Türk Cumhuriyetleri ile olan ilişkilerimizde bugün de varlığını hissettirmektedir. Osmanlılar, özellikle III. Murat çağında Buhara Hanı II. Abdullah Han ile tam bir askerî ittifak kurmuşlardır. Bundan önce Yavuz, Kanunî ve daha sonra gelen halefleri döneminde de bu ilgiler devam etmiştir. En yoğun ilgi III. Murat çağında olmuştur. Bu dönemde askerî ittifakın amacı Rusya’nın Türkistan’a dönük emellerini bertaraf etmeye yönelikti. Bu dönem belki Türkiye-Türk Cumhuriyetleri ilişkilerinin ya da Osmanlı Türkistan Hanlıkları ilişkilerinin en yoğun olduğu dönemdir. 1578-1590 yılları arasında devam eden Safavî-Osmanlı ilişkilerinde de bu askeri ittifak çok belirleyici olmuştur. Osmanlı sultanlarının da o bölge halkı üzerinde bir prestiji vardı. Bu prestij de Osmanlıların kutsal hac yollarına hâkim olması ve kutsal emanetleri İstanbul’a getirmiş olmalarından kaynaklanmaktaydı. Rus istilâsından sonra Buhara Hanlığı, Hiva Hanlığı, Hokand Hanlığı üzerinde Osmanlı sultanlarının bu göreceli prestiji devam etmiştir. Hatta bir takım Batılı subaylar yerel hâkimler tarafından ele geçirilince Osmanlı’ya müracaat ediliyordu. Abdülaziz zamanında İngiliz, İtalyan devlet adamlarının Osmanlı’ya müracaatlarını biliyoruz. Subaylar Osmanlı sultanlarının tavassutuyla kurtarılmışlardır. II. Abdullah Han’la III. Murat zamanındaki askerî ittifak başlı başına araştırmaya muhtaç bir konudur. Barutçu Özönder: Mühimme defterleri Osmanlı-Türkistan ilişkilerinin araştırılmasında önemli oluyor. Yine, mesela Seydi Ali Reis’in seyahatinden söz ediyorsunuz bir yazınızda. Böyle seyahatnameler veya risaleler de Türkistan araştırmalarında birincil kaynaklar olma özelliğindeler. Biraz önce konuşurken Rus Çarlığı’na da değindiniz. Rus Çarlığı’nın Türkistan üzerindeki emellerinin bertaraf edilmesi konusunda Türkistan Hanlıkları ile Osmanlı’nın birleştiğinden bahsettiniz. Biz buna bağlı olarak, Rus Çarlığı’nın Kazan’ı 1551’de işgal ettiğini biliyoruz, Rusların da bir doğu siyaseti vardı. Kazan’ın düşmesiyle kapı açılmış oldu. Bu kapı 16. Yy.’ın ortasında açıldıktan sonra Rus Çarlığı Türkistan’a nasıl indi? Türkistan Hanlıklarının hangi zaafiyetinden istifade ettiler de bütün büyük Türkistan coğrafyası Çarlık Rusyası’nın hâkimiyeti altına girdi ve idarî valilikler oluşturuldu? Hanlıklar kendi içlerinde küçük şehir devletlerine veya yalnızca ismi olan bir han konumuna nasıl düştüler? Burada acaba Türk toplumunun kendi hususiyetlerinden gelen zayıflıklar da var mıydı? Gündoğdu: Elbette bu zayıflıklara sahipti Türkistan Hanlıkları. Az önce ifade ettiğimiz 1500’lerdeki kopuş giderek Türk kültür, siyasî ve bilim hayatını bir gerilemeye itmiştir. Çünkü Türk kültür, bilim hayatını finans eden kaynakları kurumaktaydı. Barutçu Özönder: Astronom, fizikçi Uluğ Bey var. Kendisi yönetici sülâleye mensup bir idareci aynı zamanda. Osmanlı’nın bilim adamlarından, o dönemde fen bilimleri üzerine çalışanların da Türkistan’daki medreselerle, bilim muhitleriyle sıkı ilişkisi olduğunu biz biliyoruz. Gündoğdu: Nasıl Osmanlı’nın denizlerdeki askerî gücü açık denizlere alışmış yeni Batı teknolojisine yenilmiş ise, aynı şekilde bizim medenî ve kültürel geleneklerimiz yeni ortaya çıkan 1500’lerdeki kopuşla birlikte ortaya çıkan Batı üstünlüğü karşısında tutunamadılar. Tabiî bunun çeşitli sebepleri de vardı. Hem coğrafî keşiflerle birlikte Doğu’nun zenginliğini sağlayan finans yollarının fakirleşmesi, buna bağlı olarak da taassubun artması. Bir de kabilecilik ortaya çıktı Türkistan’da. Merkezî imparatorlukların yerini daha feodal beylikler almaya başladı. Bu siyasî bölünmüşlük kabile bağlılığına dayanıyordu. Bu kabile feodalizmi merkezî otoritenin gelişmesine engel teşkil ediyordu. Bu da bölgenin sosyal hayatını olumsuz yönde etkiliyordu. Zihnî manada gerilemeden söz etmek mümkün. Buna, üstüne üstlük Türkistan’a hayat veren Amuderya, Siriderya gibi ırmakların tarihte çok ender olmuş yatak değiştirmesi de eklenmiş. Binlerce yıl o güzergâh üzerinde ziraat yapan Türkistan ziraatçileri bir anda fakirleşiyorlar. Eski tarım alanları çöl hâline geliyor. Bu da Türkistan gerilemesine etki eden faktörlerden biridir. Bütün bunlar Türkistan üzerinde hem siyasî manada Rusya, İran faktörlerinin olumsuz etkisine yol açmışsa, diğer manada da fakirleşmesine yol açmıştır. Mehmet Akif bir Türkistan ziyaretini anlatırken bir dönem astronomlar yetiştiren bu ülke insanının ay, güneş tutulmasında dümbelek çalmaya başladığını söylemiştir. Geçmişe göre ciddî manada bir gerileme söz konusudur. Bu da bütün doğunun yaşadığı ortak bir tarih sürecinin bir parçasıdır. Ama bilhassa Türkistan’da çok şiddetli hissedilmiştir. Barutçu Özönder: Eğitim, öğretim seviyesinin, niteliğinin Türk coğrafyasında düşüşü kabile asabiyetinin yükselişiyle doğru orantılı mı olacak? Dolayısıyla Türklerde çok meşhur olan kabilecilik ruhunu, eğer başka aydınlaşmış merkezler bunu kavrarsa, o kabileleri kendi aralarında oynatabilirler mi diyorsunuz? Gündoğdu: Kabilecilik ulus seviyesine çıkmanın en büyük engelidir. Kabile hayatı iptidaî bir hayattır ve taassubu, tutuculuğu beraberinde getirir. Bu da yenileşmenin önünde engeldir. Türkistan’da bugün için inşallah bu kabile asabiyetinden iz kalmayacak. Giderek şehir merkezlerinin gelişmesi ve kültürün yükselmesiyle birlikte bu kabile hayatına ilişkin hatıralar birer kültür motifi, folklorik değer olarak kalacaktır. Bu da Türkistan’ın yükselmesi için önemlidir. Mutlu: Önemli olan ekonomik gelişmeyi sağlamak anladığım kadarıyla. Yoksullaşma başladığı zaman kültürel motif olarak kalması gereken unsurlar kültürü değil, siyaseti belirleyici hâle geliyorlar. Gündoğdu: Türkistan’ın menfaatleri o bölge halkının refah ve mutluluğu ile Türkiye halkının refah ve mutluluğu paraleldir. Bunun hem bizim insanlarımıza hem onlara anlatılmasında fayda var. Bu da sadece devlete değil, bütünüyle Türk halkına düşmekte, aydınıyla, yazarıyla. Mutlu: Çok teşekkür ederim programa katıldığınız için. Değerli izleyiciler önümüzdeki hafta buluşmak üzere hoşça kalın. pc12.soc.metu.edu.tr (14 Mayıs 2000, Ankara) |