Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Türkçe'de Diyalektoloji Çalışmaları ile Ağız, Lehçe, Yazı Dili ve Standart Dil Kavramlarının Tanımlanması



Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Prof. Dr. Sema Barutçu Özönder ve Prof. Dr. Zeynep Korkmaz



 
Mutlu: Türkiye’den sevgiler, saygılar. Bugünkü programda ele alacağımız konu biraz teknik gibi görünse de, aslında hem kültürümüz hem de dilimiz açısından son derece önemli çalışmalardan söz edeceğiz. Türk ağız araştırmaları ve gramerciliğinden söz edeceğiz bu programda. Program danışmanımız Prof. Dr. Sema Barutcu Özönder, konuğumuz ise değerli dil çalışmacısı Prof. Dr. Zeynep Korkmaz; Türk Dil Kurumu Gramer Kolu Başkanı. Hoş geldiniz efendim. Sayın Özönder, sizden danışmanımız olarak konunun çerçevesini çizmenizi rica edebilir miyiz?

Barutcu Özönder: Bugün belirttiğiniz gibi, Türkiye’deki ağız araştırmalarının durumu ve vaktimiz kalırsa Türk gramerciliğinin bugünkü durumu üzerinde çok sevgili hocam Zeynep Korkmazla konuşup tartışacağız. Prof. Korkmazla bu konuyu bilhassa konuşmak istedik, çünkü kendisi Türkiye’deki Caferoğlu neslinden sonra Türk diyalektolojisinin geliştirilmesi yönünde fevkalâde önemli çalışmalarıyla dünyada tanınan bir Türkolog, bir bilimadamı. Aynı şekilde, Türk gramerciliyle ilgili olarak, çok yakınlarda çıkacağını bildiğimiz bir Türkiye Türkçe’si gramer çalışmasının içinde olduğunu da biliyoruz.

Mutlu: Ayrıca, kendisine söz verdiğimizde bize kendisini daha ayrıntılı bir biçimde tanıtmasını isteyeceğiz.

Barutcu Özönder: Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna bağlı olarak Atatürk’ün direktifleriyle kurulan Türk Dil Kurumu’ndaki derleme faaliyetlerinin Türkiye diyalektolojisi içintaşıdığı önemi biliyoruz. Ancak, bilimsel manada üniversitelerimizde Türk diyalektolojisiyle ilgili çalışmaların başlatıcısı ve yaptığınız çalışmalarla bundan sonraki nesillere rehberlik eden bir hoca konumundasınız. Hâlâ da öğrencilerimiz sizin çalışmalarınızın önderliğinde çalışmalarını sürdürüyorlar. Bu çerçevede, önce sizinle dil türleri bakımından ağız, lehçe, yazı dili, standart dil vb. kavramlar içinde, ‘ağız’ı nasıl konumlandıracağız, ‘standart dili’ nereye koyacağız, lehçeden ve ağız gruplarından nasıl söz edeceğiz? Böyle bir sınırlama içinde kişi ağzından dile uzanan bir çizgide görüşünüzü öğrenebilir miyiz?

Korkmaz: Teşekkür ederim. Benim çok değerli eski öğrencim Prof. Dr. Sema Barutcu Özönder hakkımda çok güzel şeyler söyledi.

Mutlu:Biraz da çalışmalarınızdan söz edebilir misiniz? Bu soruyu cevaplamadan önce.

Korkmaz: Ben 1945 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldum. Mezun olduktan sonra doktora çalışmasına, o ara Prof. Dr. Tahsin Bangıoğlu milletvekili olup fakülteden ayrıldığı için Prof. Dr. Saadet Çağatay’la devam ettim. Hocam istedi ki, Anadolu ağızları çok bakir bir saha hiç üzerinde çalışılmamış, ben o alanda bir doktora tezi hazırlayayım. Fakat bölümdeki diğer hocalarım, Allah rahmet eylesin her iki hocama da. Necmettin Halil Onan, “İyi ama biz gencecik bir kızı Anadolu’ya derleme yapmaya gönderebilir miyiz? Daha yeni mezun oldu. Kendi başına yapamaz bunu,” dedi. Ben de “yaparım hocam” dedim. Bunun üzerine benden Batı Anadolu ağızlarının ses bilgisi, şekil bilgisi açısından önce malzemeyi derlememi ve sonra da bu derlediğim malzemeye dayanarak araştırma yapmamı istediler. 1945’te benim üzerinde çalışmak istediğim Batı Anadolu ağızları üzerine iki küçük kitap vardı. O da Ahmet Caferoğlu’nun biri oyunlar, tekerlemeler, bir tanesi de metinler üzerine. Fakat çok yetersiz, o günün şartları içerisinde Caferoğlu bir deneme yapabilmiş o kadar. Ben bunları incelediğim zaman bana hiç yardımcı olmayacağını gördüm. Çünkü transkripsiyon işaretleri yok denecek durumda. Caferoğlu bir takım işaretler kullandı, daha ayrıntıya giren çalışmalar yaptı. Fakat bu ilk çalışma yetersizdi. Öncülük yapmış oldu.

Mutlu:Konuşmaları banda alma imkânı yoktu herhalde değil mi?

Korkmaz: Hayır. Yalnız Tahsin Bangıoğlu Devlet Konservatuarında diksiyon hocalığı yaptığı sıralarda yazın müzikçilerle birlikte derlemeye çıkıyor. Bazı ağız plakları tespit etmiş. Devlet Konservatuarı arşivindeydi o plaklar. Sonra ben metin derledim, Balıkesir’den Muğla’ya uzanan bölgede birkaç ay dolaşmak suretiyle. O zaman Millî Eğitim Bakanlığı ve özellikle Yüksek Öğretim Genel Müdürü olan Necmettin Halil Onan valilere, kaymakamlara, nahiye müdürlerine birer özel yazı çıkarttı. Beni gittiğim yerlerde karşıladılar, ya devlet kuruluşlarında ya kendi evlerinde veyahut enstitülerde misafir ediyorlardı. Yanıma da yerlilerden kattıkları için çalışmak kolay oluyordu. Hanım olmamın çok yararını gördüm bu çalışmada. Çünkü ben her eve rahatlıkla girip hanımlardan derleme yapabildim. Hanımların ağzı beylere nazaran çok daha elverişlidir. Çünkü eski şekillerini muhafaza etmektedirler. Beyler askerlik yoluyla, ticaret yoluyla diğer illerle temas yoluyla, özellikleri çok defa kaybedip standart Türkçe’ye yaklaşıyorlar. Fakat hanımlar öyle değil. Hele Hiç okumamış ya da az okumuşlarsa daha da elverişliydiler. Ben böylece malzeme topladım. Ayrıca, Devlet Konservatuarı plaklarından istifade ederek onları yazıya geçirdim ve bu şekilde bütün Batı Anadolu’yu kapsamasa da bir araştırma ortaya koydum. Çünkü malzeme o kadar geniş ki, hâlâ benim elimde işlenecek malzeme var. Yalnız, Güney batı Anadolu ağızlarını onu da ses bilgisi açısından inceledim. Kocaman bir kitap çıktı ortaya. Böylece doktoramı bu alanda yaptım. Anadolu ağız araştırmaları benim ilk göz ağrımdır.

Mutlu:Belki onun tarihi de sizinle başlıyor.

Korkmaz: Caferoğlu’nun bu konuda iki ciltlik bir derlemesi vardı. Ondan sonra da çalışmalarına devam etti. Bütün Anadolu’yu gezerek on ciltlik bir külliyat hazırladı. Denebilir ki Orta Asya için Radloff nasıl değerliyse bizim için de Ahmet Caferoğlu öyle. Benim doktora tezim 1956’da basıldıktan sonra Ahmet Caferoğlu şöyle yazdı: ”Benim bundan sonra hayrul-halefim Zeynep Korkmazdır. Artık ben bundan sonra diyalektoloji çalışması yapmayacağım. Ona bıraktım, o benden daha iyi yapıyor,” diyerek bana iltifat etti, eksik olmasın. Ama bizim nazarımızda Ahmet Caferoğlu’nun değeri büyüktür. Ondan sonra ben bütün Türk lehçelerini içine alan çalışmalar yaptım. Doktora ve asistanlık devresinden sonra Türk Lehçeleri doçenti oldum. Onun için Köktürkçeden başlayarak bugünkü Anadolu ağızlarına kadar bütün tarihi kronolojiyi takip eden metinler okutmuşumdur, ders vermişimdir. Sonra idarî bazı görevlerim oldu. 1963 yılı sonunda profesör oldum. Ondan sonra fakülte yönetim kurulu üyeliklerinde bulundum. Üniversite senatosunda bulundum. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanlığı yaptım. 1984-89 arasında Sayın Tunca Toskay’ın zamanında TRT Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundum. 1983’ten 91’e kadar iki defa seçilmek suretiyle YÖK Üyeliği yaptım. Fırsat buldukça 15-20 defa, belki daha da fazla yabancı ülkelerde kongrelere katıldım, bildiriler vermek suretiyle. Emekli olduktan sonra Türk Dil Kurumu’nda çalışmaya başladım. Benim TDK üyeliğim öğrenciliğimden başlamıştır. Rahmetli hocam Necmi Dilmen’in, “illâ seni kurul üyeliğine kaydettireceğim,” demesiyle. 1980’de bir ara kurumun politik bir yola sapması yüzünden basına açık bir mektupla istifa ettim. 1983’te yeniden bir organizasyona tâbi tutulunca yeniden kurul üyeliğine seçildim. O zamandan beri yürütme kurulu üyesi olarak hem de gramer kolu başkanı olarak bu alana hizmet vermeye çalışıyorum.

Mutlu: Sağ olun efendim hizmetlerinizden dolayı.

Korkmaz: Sema Hanım bana yazı dili, standart Türkçe, ağız, lehçe nedir diye sordu. Önce konumuz ağız çalışmaları olduğuna göre ‘ağız’ın ne olduğunu anlatabilmek için önce yazı dili nedir, standart Türkçe nedir onu konuşmak lazım. Ben yazı dilinden başlamak istiyorum. Bir lehçe veya ağız üzerine kurulmuş standart nitelikte ortak dilin yazıdaki görüntüsüdür, yani yazılı dildir. Diyelim ki, Türkiye Türkçe’si yazı dili, Azerbaycan Türkçe’si yazı dili, Özbek, Kırgız vs. yazı dilleri. Buralarda herkesin uyduğu, ortaklaşa kabul ettiği dil öğelerine dayanan bir yazı şekli vardır. Bütün edebî eserler buna uyarlar. Devletin resmî yazışmaları buna uyar. Aydınlar yazılarında buna uyarlar. Ama bir de bunun dışında ağızlar vardır. Ağızlar da bir dilin veya bir lehçenin daha küçük yerleşim bölgelerinde yazı diline oranla ses bilgisi, şekil bilgisi, kelime türleri ve anlamları bakımından birbirinden az çok ayrılan konuşma biçimleridir. Örnekle açıklamak gerekirse, Türkiye Türkçe’sini ele alalım. Türkiye Türkçe’si elbette lehçe sınıflaması içinde bir lehçedir. Yani gövde hâlinde bir ağaç düşünelim. Bir ağaç gövdesi Türk dilini temsil ediyor. Bunun birbirinden ayrılmış kolları da lehçelerdir. Türkiye Türkçe’si bir lehçedir. Azerbaycan Türkçe’si bir lehçedir. Şimdi Türk dilinin ana kolundan çok eski devirlerde ayrılmış kolları vardır. Yakutça, Çuvaşça gibi. Bunlar genel Türkçe’den uzak lehçelerdir. Bunlar arasında da özellikler bakımından ayrılıklar vardır. Çünkü sınıflama farkları var. Meselâ, Doğu Türkçe’si diyoruz. Doğu Türkçesine giren bir takım lehçeler vardır. Bir grup teşkil ediyor. Kıpçak Türkleri vardır. Kazakçasıyla, Kırgızcasıyla, Karakalpakçasıyla tarihî değerleri de var. Bunların yaşayan kolları da var. Tarihî devirlere gidersek, Harezm’in kuzeyinde Altın Ordu Devleti’nin daha sonraki göçlerde güneyde bütün Afrika’nın kuzeyini Suriye, Mısır vs. kaplayan Kıpçak Türkçe’si devri var. Bunlar lehçelerdir. Bir anadilin büyük kolları lehçeleri oluşturur. Bu büyük kollardan Türkiye Türkçe’si bir lehçedir. Türkiye Türkçe’sinin bir standart yazı dili var. Hatta yazı diliyle edebiyat dilini de birbirinden ayırmak gerekir. Yazı dili yazıda kullanılır. Ama edebî dil dediğimiz zaman doğrudan doğruya sanatçıların şiirde, tiyatroda, romanda kullandıkları edebî eserlerin yazımında kullanılan dili kastediyorsunuz. Tabii bunlarda biraz daha üslûp özellikleri farklıdır. Sanat anlayışları hâkim duruma geçtiği için yazı dilinden daha farklı özellikleri vardır. Üzerinde ayrıca durmak lazım. Gelelim ağıza, orta, standart özellikleri dayanan dile yazı dili diyoruz. Daha önce de söylediğim gibi, ağız, küçük yerleşim bölgelerindeki yazı diline oranla farklı ses ve şekil bilgisi, kelime türleri ve anlamlarına dayanan bir özelliğe sahiptir. Örneğin, yazı dilinde ‘gelmek’ fiilinin şimdiki zaman çekimi ‘geliyorum’dur. Ama ağızlara giderseniz Konya ağzı, Nevşehir ağzı, Trabzon ağzı var. Bunlar arasında ortaklaşa söyleyişler olduğu gibi birbirinden ayrılan söyleyişler de var. Bazı ağızlarda ‘geliyom’ deniyor, Batı Anadolu, Manisa civarı ağızlarında ‘geliyoru’ deniyor. Nevşehir’in Salur boylarına bağlı köylerinde ‘geliyorru’ şekli de var. Bu eski Anadolu Türkçe’si dediğimiz 13-16. yy’lar arası Türkçesinde varolan bir tasvir fiilidir. Muğla’da da ‘gidippa’ deniyor ‘geliyorum’ yerine veya ‘gelipbatırım’ deniyor. Böyle birbirinden ayrı söyleyiş şekilleri vardır. Böylesine ortak standarda, özelliklere dayalı olan yazı dili dışında kalıp da bölgelerde kullanılan şekillerine ağız denir.

Mutlu:Standart konuşma şekli de bir ağız sayılır mı?

Korkmaz: Hayır sayılmaz. Çünkü standart Türkçe belli bir ağza dayalıdır. Bizim Türkiye Türkçe'si daha çok İstanbul ağzına dayanır. Ama eski İstanbul ağzına, şimdikine değil. Şimdiki İstanbul ağzıyla yazı dilinin hiçbir ilgisi yok. Belli esaslar tespit edilmiş o yazıya geçmiştir. Ama telâffuzda dil her zaman değişebilir.

Barutcu Özönder: Bütün Türkiye alanını da İstanbul ağzı kapladığı için o dil alanından istediğini seçip alıyor. Söz varlığı bakımından olsun, şekil bilgisi bakımından olsun. Yalnızca İstanbul ağzının dar özelliklerine sıkışıp kalmıyor. Ama temel o oluyor Türkiye alanını kaplıyor.

Korkmaz: Sebebi şu: başka lehçelerden farkı bizim yazı dilimizin bir Osmanlı Türkçe’si vardır. Osmanlı Türkçe’sinde Türklerin Anadolu’ya gelip Anadolu’yu Türkleştirdikten sonra yazı dili kurmalarıyla başlayan dönem, bu kendi içinde alt bölümlere ayrılıyor, 13. yy.’dan 19. yy.’a kadar devam ediyor. Eski Anadolu Türkçesi birinci aşaması, Osmanlı Türkçe’si ikinci aşaması, Tanzimat’tan sonraki Osmanlıca’ya da Yeni Osmanlıca demişlerdir bazı araştırmacılar veya yazarlar. Osmanlı Türkçe’si Türkçe’yi çok ihmal ettiği için, üçüncü, dördüncü planda bıraktığı, kurallarıyla birlikte Arapça ve Farsça hâkim olduğu için Tanzimat Devri’nde de Batıyla temastan sonra dilde sadeleşme başlamıştı. Bu sadeleşme yeterli görülmedi, Cumhuriyet Devri’nde dil devrimi, yenileşme hareketi yapıldı. Dili tazelemek, Türkçeleştirmek gerekiyordu. Bunun için Anadolu’dan istifade edildi, ses değişmeleri açısından değil, ama kelimeler açısından. Bu bakımdan Sema Hanım’ın söylediği husus doğrudur. Ama yazı dili bir kere tespit edildikten sonra, standart bir şekil aldıktan sonra ikide bir değiştirilmez. Onun imlâ kuralları tespit edilir, yazılı olarak artık o sabittir. Ama konuşmada değişebilir. Mesela, bugün ‘geleceğim’ yerine ‘gelicem’ ya da ‘gelicim’ diyenler var.

Barutcu Özönder: Kitle iletişim araçlarında standart dilin söyleyişlerinde çok fazla sapmalar olduğunu görüyoruz. Ağız biçimlerine özenmenin gittikçe arttığını görüyoruz. Siz buna nasıl yaklaşıyorsunuz? Doğulusu, kuzeylisi, güneylisi, batılısı her ne taraftan olursa olsun, karşılıklı iki ucun birbirleriyle anlaşmasını sağlamasından dolayı standart dilin önemi var. Öyle olunca, sanatta, komedi türlerinde ağız biçimleri kullanılabilir, ama aydın kesiminde bu tür bir eğilim gittikçe artan bir şekilde kulaklarımızı tırmalıyor.

Korkmaz: Ben bunu dilci olarak iyi bulmuyorum. Madem ki bir standart dil vardır. Tüm dillerde böyledir. İngilizce Oxford lehçesi temelinde, Almanca Berlin lehçesi temelinde gelişmiştir. Mutlak dayandığı bir ağız vardır. O ağız temelinde şeklini, kıvamını bulmuştur ve bu kıvamda yazıya geçirilmiştir. O yazıda esastır, konuşmada az çok değişiklik olabilir. Ama doğrudan doğruya ağız özelliklerini veren söyleyişler dili standart özelliklerinden kopartmak tehlikesi doğurur. Onun için doğru değildir. Belki eğitim yetersizliğinden kaynaklanan bir sonuç olarak görüyoruz. Bir gün radyodan bir üniversite öğrencisinin, “ben Hukuk Fakültesi’ne gidiyom, hukuk okuyom,” dediğini duydum. Şimdi standart Türkçe’deki ‘gidiyorum’ şeklindeki bir telâffuzu bir üniversite öğrencimiz böyle söylerse bu hoş karşılanmaz. Standart Türkçe’yi, yazı dilinin oturmuşluğunu zedeleyen bir hâle götürür. Ondan sonra da yazı dilini ağızlara dönüştürür.

Mutlu: Sema Hanım’ın kastettiği televizyonda sunucu, haber spikeri gibi örnek olacak kişilerdi sanırım.

Barutcu Özönder:  Örnek olacak başka kişiler de ağız türlerine başvuruyorlar.

Korkmaz: Ben TRT Yönetim Kurulu üyeliğim sırasında, televizyonu açtığım zaman yanıma bir de kâğıt-kalem alırdım, telâffuz yanlışlarını tespit etmek için. Her on beş günde bir rapor verirdim. Bunlar neden oluyor, düzeltilmeli diye.

Mutlu:Fazla tehlikeli görmüyorsunuz anladığım kadarıyla.

Korkmaz: Hayır ben tehlikeli görüyorum. Telâffuzda ‘geleceğim’ yerine ‘gelicem’, ‘geliciğim’ diyenler var. Böyle ufak tefek şeyler olabilir. Ama ağızlardan gelen şekillerin konuşma yoluyla yazı diline hâkim olur duruma geçmesi çok tehlikelidir, tasvip etmiyorum. Bütün bunlar eğitim kusurlarıdır. Çok iyi, düzenli bir eğitimden geçen öğrenci yazı dilinin esaslarına hâkimdir. Konuşmadaki değişiklikler çok ufak tefek, cevaz verilebilecek değişikliklerdir.

Barutcu Özönder: Bu Anadolu ağızları bizi bir ucundan Azerbaycan’a diğer ucundan Suriye, Irak, İran sahasındaki Türklükğe ve İran üzerinden de Türkmenistan’a, Harezm bölgesine, diğer Türk alanlarına bağlıyor. Bu çerçevede, ağız araştırmalarının dikkatli, tam hassas özelliklerine dikkat edilerek yapılan çalışmalarının önemi hakkında neler söyleyebiliriz? Neden önemlidir ağız araştırmaları? Bu çerçevede Türkçe ağız çalışmalarını tamamlamak neden önemli? Standart dile bir yandan yaklaşıyoruz, bir yandan da ağız özelliklerimizi kaybediyoruz. Çünkü en küçük yerleşim birimlerine kadar giren televizyonlar, radyolar var. Teknolojik çağı yakalayan Türkiye’de ağız özelliklerini kişiler kaybediyorlar.

Mutlu:Bu kötü bir şey mi acaba?

Barutcu Özönder: Bir yandan iyi bir yandan kötü…

Korkmaz: Ağız özelliklerinin kaybedilmesi bence kötü. Çünkü nasıl olsa bizim bir yazı dilimiz, standart Türkçe’miz var. Eğitim yoluyla bunu çok rahat kurabiliyoruz. Ağızlar bizim en zengin kültür hazinelerimizdir. Yeni teknik gelişmelerle bunun kaybedilmeden derlenmesi lâzım. Neden önemli olduğuna gelince, bir arkadaş sordu, ”bakıyorsunuz bir Adanalı ile bir Taşkentli anlaşabiliyor. Bunun temelinde ne var?” diye. Bunun temelinde ağızların çok eski devirlerden gelen şekilleri devam ettirmeleri var: bunlar yazı diline bağlı olmadıkları için, serbest kaldıkları için Türkçe’nin en eski şekli zaman içindeki gelişmelerle, birtakım ses değişmeleriyle devam edip geliyor. Onun için, biz Köktürkçedeki bazı şekilleri bu gün Anadolu ağızlarında bulabiliyoruz. Malatya’nın bir yerinde ‘evde ayrıldım’ deniyor. Bulunma hâlinin eki ayrılma hâli eki yerine kullanılıyor. Köktürkçenin bir özelliğidir bu. Eski Türkçe’deki ünlü uzunluklarına aslî uzunluklar diyoruz. Bu var mı yok mu? Bu başka bir mesele. Bizim bilemediğimiz devirlerde bir ses değişmesiyle mi uzadı? onu bilemiyoruz. Ama bu türlü söyleyişler Anadolu ağızlarında var. Balıkesir’in bir ilçesinde ‘üç’ derken ‘ü’ sesi iyice uzatılır. Bu gün Türkmen lehçelerinde de bu karakteristiği görüyoruz. Eski devirlere ait özellikleri aynen devam ettiriyor ağızlar.

Mutlu:Dile büyük bir gövde dediniz ve kolları da ağızlar olarak tanımladınız. Ağızlar dile daha yakın ve daha özgün, orijinal mi oluyor? Standart dil daha yapay mı oluyor?

Korkmaz: Standart dil gelişmeye bağlı ama bir ağzı esas alıyor. Diyelim ki, Azerbaycan Türkçe’si Baku ağzını esas alıyor. Türkiye Türkçe’si İstanbul ağzını esas alıyor. Bu ağız çerçevesindeki gelişmeyi takip ederek bunu donduruyor ve devam ettiriyor. Daha küçük yerleşim bölgelerindeki konuşmalar serbesttir, yazı dilinden uzaktır. Hele bizim Türkiye’nin şartlarında  diğer Türk lehçeleri için de öyle. Modern teknik imkânlar bulunmadığı için bunlar çok daha saf olarak devam ettirilmiştir. Türkülerinden, manilerinden destanlarına varıncaya kadar çok çeşitli kültür değerleri var. Fakat, biz konuya dil bakımından baktığımızda da aynı şeyi görüyoruz. Biz ‘deniz’ derken geniz sesi kaybolmuştur. Ama Anadolu’nun pek çok yerinde ‘deniz’ derken geniz sesi verilir. Bu, eski 8. yy. metinlerinde varolan özellikler bu güne kadar devam edegelmiş. Mesela, biz ‘yiğit’ diyoruz /y/’siz şekli var, ‘yürek’ yerine ‘ürek’ şekli var. Bunlar bilimsel ölçülerle tahlil gerektiren bir takım unsurlardır. Ama, sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, Anadolu ağızları çok zengin kültür hazinesine sahiptir. Bunlar askerlik, ticaret yoluyla değişebiliyor, diğer ağızlarla karışınca, eğitim yoluyla değişebiliyor. Bunların kaybolmadan önce derlenip toparlanması lâzım.

Mutlu:Bütün toplumsal süreçler standart dile doğru gidiyor.

Kokmaz: Bu değerli hazineyi kaybetmeden derlememiz gerekiyor. Fakültede öğretim üyeliğim sırasında pek çok ağız tezi vermişimdir. “Benim bir ölçüm vardır. Ağızdan derlemek yok. Teyple derleyeceksiniz. Çok ciddî çalışacaksınız. Ciddî çalışmayı kim göze alıyorsa, gelsin benden ağızlar üzerine tez alsın. Yoksa ben tez vermiyorum. Başka arkadaşlara gidip başka konulardan tez alın” derdim. Başka konularda da tez veriyordum. Ama ağızdan tez almak isteyenlere ağır şartlar koşuyordum. Onun için yapılan tezler daha kaliteli oluyordu.

Barutcu Özönder: Yalnız Türkiye alanı için konuşursak, Türkçe ağız araştırmalarını arzu edilen noktaya getirebildik mi?

Korkmaz: Bana göre çok ilerleme oldu. İsterseniz çalışmalardan kısaca bahsedeyim. Bizde Türkiye Türkçe’siyle ilgili ağız çalışmaları çok eski sayılmaz. Türklük bilimi araştırmalarına paralel bir seyir izlemiştir. 1860’ların ortalarında başlamıştır. O zaman Ruslardan Maksimov, Hüdavendigâr ağızları ile ilgili bir eser yazmıştır. Ondan sonra başkaları gelmiştir. Túry’nin, I. Kúnos’un, M. Hartmann’ın, Karl Foy’un, Necip Hasan Balhasanoğlu’nun, F. Giese’in, F. Kowalski’nin, Jean Dény’nin, Martti Räsänen’in çalışmaları vardır. 1860’la 1940 arasına giren çalışmalardır bunlar. Fakat, bunlar içerisinde Kowalski ve Räsänen’i istisna edersek, diğerleri çok küçük çaplı araştırmalardır. Doğu bilimciler çerçevesinde yapılan ilk çalışmalardır. Ben 1945’te başladığım zaman Karl Foy’un Aydın ağzıyla ilgili bir çalışmasını aldım. Hiç tatmin olmadım. Bunların tarihî değeri var. Ama bu gün artık bunlardan istifade edilemez. Bu çalışmalar önümüzü açmışlardır, bize öncülük etmişlerdir. Türkiye‘deki ağız araştırmalarında birinci devre 1860-1940 arasındaki devredir. Martti Räsänen değerli bir araştırmacıdır. Orta Anadolu’nun birçok yerinde Konya, Yozgat, Sivas ve Afyon’a ait metinler toplamıştır. Trabzon’daki manileri, bilmeceleri toplamıştır. Çok ayrıntılı bir transkripsiyon sistemi kullanmıştır. Bu bir geçiş devresini temsil ediyor. Sonra Kowalski de o zamana kadar yapılan derlemelere dayanarak Anadolu ağızlarını “İslâm Ansiklopedisi”’nin dördüncü cildinde yazmıştır. Osmanlı Türkçe’si diyalektleri diye. 1940-42 arasında dördüncü cilt İngilizce, Fransa ve Almanca olarak yayınlanmıştır. Daha verimli dönem 1940’tan sonra başlar. Räsänen’le geçiş devresi ve yerli araştırıcılar dönemidir. Caferoğlu’yla başlar. Caferoğlu’nun elimizde on ciltlik bir külliyatı vardır. Türk Dil Kurumu bunu yeniden basmıştır. Tarihî değeri çok büyüktür. Bir kısmında ağız özellikleri bakımından fazla ayrıntıya inmemiştir. Çünkü çok az transkripsiyon işareti kullanmıştır. Ama bununla beraber birbirleriyle kıyaslanırsa, içlerinde çok değerli olanları vardır. Ondan sonra benimle başlayan bir devir geliyor. Benimki transkripsiyon işaretleri verilmiş ve titizlikle üzerinde durulmuş bir metin derlemesidir ve buna dayanarak da grameri işlenmiştir o bölgenin. Daha sonra yeni çalışmalar gelmiştir. Yalnız burada bir şeyi belirtmek istiyorum. Tabi ağız araştırmaları derken, bunların yalnız metin derlemesi değil bir de sözlükleri var. Dil inkılâbından sonra ağızlardan yazı diline kelime aktarabilmek için “Derleme Dergisi” çıkarıldı. Bu da sonra geliştirildi, derleme sözlüğüne çevrildi. “Derleme Dergisi” yetersizdi. Fakat TDK büyük bir emek sarf ederek doğrudan doğruya gönüllülerin yaptığı derlemelerin yer aldığı iki ciltlik kitap bastı. Fakat, bu “Derleme Sözlüğü”ne çevrildiği zaman yeni yeni metinler geldi ve on iki ciltlik bir eser meydana geldi. TDK bunu “Derleme Sözlüğü” adıyla basmıştır.

Barutcu Özönder: Bütün Genel Türk dili alanına baktığımız zaman bu kapsamda tek derleme sözlüğüne sahip olan diyalekt alanı Türkiye diyalekt alanı oluyor. Diğer yandan fonetik transkripsiyon sisteminin kullanılması diyalektoloji araştırmalarında son derece önemli. Burada uluslararası fonetik alfabenin kullanılması yönünde neler yapılması gerekir? Genel Türk dili alanında Saha Yeri’nden Edirne’ye kadar, hatta Şumnu ve Köstence vb. Rumeli ağızlarını da içine alacak şekilde, transkripsiyon sisteminde herhalde uygunlaşmak gerekiyor. Diyalektoloji çalışmalarında, genel Türk dilinin atlasının ortaya konması noktasında bu türden uygunlaşmaları bu alan üzerindeki araştırmacıların sağlaması gerekiyor. Bu noktada neler yapılmalı?

Korkmaz: Çok isabetli söylediniz. Ağız araştırmalarının başarıya ulaşabilmesi her şeyden önce ağız özelliklerinin iyi tespit edilebilmesine bağlı; aynen tespit edeceksiniz, ünlüler nereden çıkıyor, ünsüzler nereden çıkıyor, bunların artikülasyon, boğumlanma noktaları nereleridir? Bu bakımdan biz çok sıkıntı çektik. Benim yayınım ilk yayınlardan biridir. Uluslararası işaretler var. Fakat biz bu işaretleri kullanamadık. Çünkü basımevlerinin hiç birinde yoktu. Bu yüzden basımevinin imkânlarına uyulmak zorunda kalınmıştır. Caferoğlu da öyle yapmıştır. Böylece yazının başına bir ibare konur, “ben şu işareti şu anlamda kullandım” denirdi. Ben bazı konularda ısrar ettim. O zaman en gelişmiş basımevi Türk Tarih Kurumu’nun basımeviydi. Fakat bu işaretler yok dediler. Ben de İstanbul’daki ünlü Alaaddin Kıral basımevine özel matris döktürdüm, hem Arap harfli metinler için hem de transkripsiyon işaretleri için, onlardan bir kısmını kullandım. Sonra bunları bana iade ettiler, şimdi fakültedeki odamda duruyor. Birgün Hamza Bey’e sordum ne yapacağım ben bunları diye. “Dursun Hocam, bir çaresine bakarız,” dedi.

Barutcu Özönder: Bence Türk Dil Kurumu bir müze oluşturmalı.

Korkmaz: Basımevlerinde de bazı gelişmeler oldu. Ama yapılan işaretlerle tam uluslararası işaretleri tutmasa bile bir Türk transkripsiyon sistemi ortaya çıktı. Biliyorsunuz, rahmetli Arat yazılı metinler için böyle bir teklifte bulunmuştu ve kullanılıyor. Şimdi biz TDK olarak ağız yayınlarında, lehçe metinlerinin yayınında kullanılan bir transkripsiyon sistemi geliştirdik. Aşağı yukarı bellidir. Eserlerde kullanılanlara uyuyor. Yalnız şunu belirteyim ki, 1950’den sonra yapılan bütün ağız çalışmalarında transkripsiyon sistemine uyulmaktadır. Hem metin derlemeleri yapılmıştır hem de sadece metinden ibaret kalınmamış aynı zamanda işlenmiştir onlar, gramerleri de yazılmıştır. Hatta arkasına sözlüğü de konmuştur. Bunu iftiharla söyleyebilirim, son 15-20 yıl zarfında yüzde doksandan fazlasını TDK yayınlamıştır.

Barutcu Özönder: Türkiye alanı tamamlandı mı hocam?

Korkmaz: Türkiye’de tamamlanmayan yerler var. Şimdi tamamen tamamlanırsa bir sınıflamaya gidilmesi lâzım. Ağız sınıflamasına ilişkin vaktiyle Caferoğlu bir deneme yaptı. Fakat, sadece idarî bölümlere dayanarak yedi bölgeyi ayırdı. Halbuki bu yeterli değil. Bir ilde birbirinden farklı çok çeşitli ağızlar var.

Mutlu:Birbirine yakın bölgelerde farklı ağızların bulunmasının nedeni nedir?

Korkmaz: Bu derleme çalışmaları bittikten sonra Ahmet Caferoğlu’nun denemesi isabetli olmadığı görüldü. Çünkü, sadece coğrafî bakımdan bir ayırım yaptı, ağız özelliklerine dayanan bir ayırım değil. Ağız özelliklerine dayanan ilk çalışmayı mastır ve doktorasını benim yanımda yapan çok sevdiğim Prof. Dr. Leyla Karahan yaptı. O, tüm mevcut metinleri gözden geçirerek Türkiye’yi üç ağız bölgesine; Doğu ağızları, Kuzeydoğu ağızları, Batı ağızları olmak üzere üç ayrı bölgeye ayırmıştır. Onların altında alt bölgecikler vardır. Ama eksiklikler var. Türkiye’nin her tarafındaki üniversitelerde ağız çalışmaları yapılmış, bu yayınlanmış olmakla birlikte birtakım eksiklikler var. Bunların tamamlanması ve ondan sonra da yeni bir tasniften geçirilerek ağız atlaslarına girilmesi lazım. Maalesef, biz Türkiye’de ağız atlaslarını henüz yapabilmiş değiliz. Bu bizim en büyük eksikliğimizdir. Diğer Türk lehçelerine nazaran çok daha fazla çalışmalar yapılmış olmasına karşın ağız atlası yapılamamıştır. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin daveti üzerine Kıbrıs’a gittik. Orada bir heyet vardı bu ağız meseleleriyle ilgilenen. Ağız atlasının esaslarını tespit ettik. İkinci toplantıyı bu yıla ertelemiştik, sanırım yakında olur. Azerbaycan’da ağız sözlükleri var tabi, fakat bizimki gibi on iki ciltlik değil iki ciltlik. Ağızla ilgili çalışmalar da var, onlar da üç bölgeye ayırmışlar. Her bölge üzerine çeşitli araştırmalar yapılmış, sonra bu araştırmalar birleştirilerek bir değerlendirme yapılıyor. Ağız atlasları da var, fevkalâde renkli çok güzel bir atlas.

Barutcu Özönder: Hocam, sizin Bartın ve yöresi ağızları ile ilgili çalışmanız hakikaten benim bu güne kadar gördüğüm, daha doğrusu, bu çalışmadan sonra neşredilmiş ağız çalışmalarında derinlikte görmediğim bir özelliğe sahip. Bu eseriniz çok küçük gibi gözükse de -iki seriden oluşan bir çalışma bütünü- en önemli özelliği, sanırım, o ağız bölgesinin yerleşim tarihini, siyasî tarihini, tarihî coğrafyasını ihmal etmemesi. Bu yüzden, ağız özelliklerinin oluşma biçimlerini ortaya koymada son derece başarılı.

Korkmaz:  Sema Hanım’ın sorduğu soruyla sizin sorduğunuz soru şu anda birbiriyle birleşiyor. Ağızlarda hemen metin derleyeceksiniz. Bir de fonetiğini, morfolojisini, sözlüğünü vereceksiniz bırakacaksınız. Ben bunu hiç bir zaman yeterli bulmadım, tarihî diyalektolojiyle bağlantısını da tespit etmek gerektiğine inandım. Sayın Mutlu siz dediniz ki, niye aynı ilde ağız farklılıkları var? Neden Kars ile Anadolu’nun batısındaki insanlar ağız birliği içinde olabiliyor? Bu, bir memleketin iskân tarihiyle, tarihî şartlarıyla, sosyolojik şartlarıyla, kültürel şartlarıyla izah edilebilecek bir nokta. Nedenine gelince, Anadolu’nun iskânında Anadolu’ya 24 Oğuz boyundan 23’ü, Alkaevliler dışında hepsi, gelmişlerdir. Rahmetli Faruk Sümer’in bir araştırması bu konuları derinlemesine ele alır. Kâşgarlı Mahmut’un ağızlarla ilgili verdiği bilgilere bakılırsa 11.yy.’da da Oğuz boyları arasında ağız farklılıkları varmış. Benim Eski Türkçe’de Oğuzca belirtiler ve Kâşgarlı Mahmut ve Oğuz Türkçe’si konularında yaptığım araştırmalar ortaya koymuştur ki, ağız ayrılıkları o zamandan başlamış. Bu boyların hepsi Anadolu’ya muhtelif zamanlarda gelip parça parça yerleşmişlerdir. Kimisi 11-13. yy.’lar arasında gelmiştir, kimisi de Moğol istilâsından sonra, 13. yy.’dan sonra buraya göç etmiştir. Ama Salurların, Kınıkların hepsi toplu olarak bir yere yerleşmemişlerdir. Hallaç pamuğu gibi Anadolu’ya dağılmışlardır. Sadece Oğuzlar da değil, Kıpçaklar, Uygurlar ve belki daha bilmediğimiz yeni unsurlar da Anadolu’ya gelmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun da bir iskân politikası olmuş; bu politikanın sonucunda Kars’taki adam Fethiye’ye gönderilmiştir. Ahmet Vefik’in Anadolu’da Türk aşiretleri ile ilgili eseri incelendiği zaman nasıl bir değişikliğe uğradığı görülüyor. Aşiretlerin zaten bir kısmı göçebe. Tüm bu sosyal ve tarihî şartlar, devletin siyaseti ve aslında boyların kendi aralarında varolan ağız ayrılıkları ister istemez Anadolu’da büyük bir karışmaya sebep olmuş. Dil atlaslarının ortaya koyacağı sonuç bunların aynı noktada birleşenlerini birtakım eğrilen çizgilerle birleştirmek ve bunları billurlaştırarak ortaya koymaktır.

Barutcu Özönder: Bu, tek tek ağız gramerlerinin, ağız çalışmalarının ortaya konmasının genel Türk dilinin gramerinin yazımındaki yeri ne olabilir?

Korkmaz: Teker teker ağızların araştırılması çok önemli. Çünkü, temel taşı vazifesi görüyor ağız gramerlerinin yazımı. Ondan sonra atlasa geçilecek. Bir coğrafî atlasta nasıl bir yerin tüm ayrıntılarını görebiliyorsak, dil atlasında da bir dilin ses yapısından tutunuz da kelime hazinesine uzanan bütün özelliklerini görebileceğiz. Ondan sonra Anadolu ağızlarının bir ortak gramerinin yazılması lazım. Hem bu münferit çalışmalardan yararlanılacaktır hem de ağız atlaslarından yararlanılacaktır. Ağız atlaslarında ortak özellikler tespit edilebilecek. Bartın’da iki lehçe tabakası tespit ettim. Hem Oğuz hem Kıpçak özelliği birbirine karışmış durumdaydı. Arşiv kaynaklarına indim, tapu kadastro defterlerini inceledim. Muhtelif tarihlerde buraya gelip yerleşenler birbirine karışmış durumda. Dile baktığımız zaman kendisini ayna gibi gösteriyor.

Mutlu:Dili çözersek tarihi de çözmüş oluyoruz.

Kokmaz: Tarihte karanlık kalan hususların çözülmesinde ağız araştırmalarının, lehçe araştırmalarının bir ayıraç olarak kullanılabileceği görüşüne varıyoruz.

Mutlu:Peki çok teşekkür ediyorum. Anlattıklarınız için, size de sorularınız için teşekkür ediyoruz. Değerli seyirciler, önümüzdeki hafta yine buluşacağız. Hoşça kalın.

pc12.soc.metu.edu.tr (5.Mart.2000)