|
|
Rusçanın Kırgız Dili Üzerindeki Etkisi ve Kırgız Dilinin Günümüzdeki Konumu
Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Mutlu: Şu anda bizi izleyen tüm dostlara Türkiye’ den programından sevgi ve saygılar. Türk dünyasındaki dil ve kültür konularını ele aldığımız bu program dizisinde bu gün Kırgız dili üzerine konuşacağız. Bu konuda konuşacak olan program konuklarımız, Sayın Doç. Dr. Gülzura Cumakunova A.Ü.D.T.C.F. Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölümü misafir öğretim üyesi ve Kırgızca dili ve edebiyatı uzmanı, ikinci ve aynı zamanda danışman konuğumuz Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Sayın Prof. Dr. Sema Barutcu Özönder: Sayın Özönder, hoş geldiniz efendim. Ben sözü sayın Özönder’e bırakmak istiyorum. Bu konuyu tartışmaya nereden başlayabiliriz, efendim? Barutcu Özönder: Kırgızlar’a Türkler’in en eski tarihinden itibaren başlayabiliriz. Bizzat Türkler tarafından Göktürk alfabesiyle yazılmış, Türkler’e ait ilk yazılı belge olan, 7. yy. son çeyreğinden 8. yy.’ın ilk yarısına ait belgelerde ‘Kırgız’ adı bir etnonim olarak geçiyor. ‘Budun’ biliyorsunuz boy birliği demektir. Orhun Abidelerinde, Yenisey Abidelerinde “Kırgız budun” adı geçiyor. Eski Türk Kırgızlar ile bugünkü Kırgızistan bölgesi Kırgızları’nın ne kadar bağları var, o ayrı bir konu. Fakat, bugün Yenisey bölgesindeki Hakas Türkleri ile o günkü Kırgızlar’ın çok sıkı bağı var. Kuvvetle muhtemel ki Kırgızistan’da, ki bugünkü Kırgızlar’ın eski Türk çağının Kırgızları ile doğrudan ilişkileri vardır. Kırgız Türkçesi bugün dilin tarihi gelişme seyri içerisinde bir etnonim olarak da karşımıza çıktığına göre, lokal bir diyalekt olarak 8. yy.’ın ilk yarısında vardı diyebiliriz. Bugün Türk diyalekt alanında bir lehçe statüsünde. Fakat, bir yazı dili olarak da kullanılan bir Türk dili türü diyebiliriz. Biz, 93’ten itibaren de Türkiye’de D.T.C.F.’de bu Türk lehçesini, dilini, edebiyatını, tarihini, kültürünü öğretiyoruz. Öğretime açıldığı yıldan itibaren de çok değerli hocamız Gülzura Hanım öğrencilerimize hem lisans, hem yüksek lisans, hem doktora öğrencilerimize Kırgız Türkçesini, edebiyatını, Manas’ı öğretiyor. Mutlu: Ama aynı zamanda Gülzura Hanım bugünkü Kırgızistan kültürünü iyi bilen biri. Manas konusuna girersek çok fazla akademik kalırız diye biraz çekiniyorum. Oradan bugüne kadarki kırılmaları, dildeki, lehçedeki değişmeleri de içeren bir tarihi perspektif çizebilir misiniz bize? Barutcu Özönder: Dilin intikali noktasında sözlü edebiyatın yeriyle 20. yy.’da oluşan bir dil olması hasebiyle Kırgızca’yı bugüne taşıyan sözlü edebiyattır. Oradan başlayıp 20. yy.’a gelebiliriz. Mutlu: Tabii ki bu arada tarihi süreç içerisinde olan bitenler de bu serüveni etkilemiştir. Cumakunova: Sema Hanım’ın dediği gibi Kırgızca’nın yazılı bir dil olarak yer aldığı Yenisey yazıtları’nın Kırgızlar’ın özellikle Kuzeydoğu Sibirya Türkleri’ne ait olduğu konusunda bilim adamlarımız hemfikirlerdir. Yenisey Yazıtları olsun, Orhun Yazıtları olsun Türkçe’nin özelliğini çok iyi bir şekilde karşılayabilen yazılardır. Demek ki, o sıralarda Kırgızlar bir edebi dile sahipti. Barutcu Özönder: Genel Türk yazı dili
içinde yeri olan bir dildir. Mutlu: Peki Kırgızlar’ın tarihine baktığımızda ne gibi önemli olaylar olmuştur? Belki böyle bir bağıntı kurma olanağımız olabilir. Cumakunova: Kırgızlar’ın tarihi Yenisey boylarından Tanrı Dağları’na göç sırasında oluşmuştur. Tabii, bu göç sırasında bazı gelenekler kaybolmuştur. Fakat yazı geleneği tamamen bu süreç içerisinde kaybolmuştur diyemeyiz. Çünkü bazı yazılı eserler Fergana’da, Talas’ta, Ispara’da, Issık gölü kıyısında bulunmuştur. Demek ki, göç edenler yazılı eserleri de beraberlerinde götürmüşler, yazı geleneğini bir müddet sürdürmüşlerdir. Barutcu Özönder: Metinler Avrasya sahası üzerine yayılmış haldedirler. 11. yy.’da Kaşgarlı Mahmut bir Hakaniye Türkçesi’nden bahseder. Bu dili bir prestij dili olarak görür. Buna mukabil Kaşgarlı Mahmut eserinde Oğuzlar’ın, Kıpçaklar’ın, Çiğiller’in Tafsalar’ın, Kırgızlar’ın ve diğer Türk boylarının konuşma ve telaffuz özelliklerinden de örnekler verir. Ama, bununla beraber doğru ve fasih olanın Hakaniye şekli olduğunu söyler. Biz bu çerçevede 11. yy.’da bir üst dilden, bir edebi dilden, boyları toplayan bir edebi dilden söz edebiliyoruz. Karahanlı sahasının da bugünkü Kırgızistan sahasını kapsadığını düşünürsek —ki bu son derece önemli—biz orta Türkçe döneminde devam eden Eski Türkçe’de Yenisey Türkleri’nin de dahil olduğu edebi dilin devamı olarak Kaşgarlı’nın Hakaniye Türkçesi dediği dil alanı içinde Kırgızları da, Oğuzları da, Karlukları da v.s. alacağız. Mutlu: Bu topluluğun içinde bir kesimin değil bütün toplumun dili olarak alacağız. Barutcu Özönder: Bütün Türk dili alanını kaplayan bir edebi dilden söz ediyor Kaşgarlı Mahmut, buna da ‘Hakanlık Türkçesi’ diyor. Bu dil oldukça yaygın. Horasan sahasına intikal ediyor oradan doğu Türk edebi dili Çağatayca denen Nevai’nin diliyle bir taraftan taşlanıyor. O zaman Kıpçak grubuna mensup olan Kırgızlar da, 15. yy.’da bir etnonim olarak ortaya çıkan Kazaklar da, Özbekler de onların ataları da Nevai’nin dilini edebi dil olarak kullanıyorlardı. Ama Türkistan Türkmenleri, Kırgızlar, Kazaklar’ın ataları bir yandan da lokal varyantlar olarak kendi konuşma dillerini sürdürüyorlardı. İşte, 20. yy.’da bu lokal varyantlar üzerine edebi diller oluşturuldu. Yani Kırgız ağız hususiyetleri temelinde Kırgız edebi dili oluşturuldu. İşte, bugün Kırgızistan Türkleri’nin konuştuğu edebi dil, dilin başlangıcından itibaren diyalektlerin oluşma süreçlerine bağlı olarak sürdürülen Kırgız konuşma dilinin yazıya intikal etmiş biçimi oluyor. Gülzura Hanım siz bizi bu konuda aydınlatabilir misiniz? 20. yy.’ın ilk çeyreğinde Kırgızca’nın durumu ne idi? İlk çeyreğinden sonra Kırgız özellikleri temelinde Kırgız edebi dilinin, milli dilinin teşkili süreçlerinde neler oldu, bu konuda bize bir şeyler söyleyebilir misiniz? Mutlu: Ona gelmeden önce sormak istediğim bir şey var. Belki kültür sosyologlarına sorulması gereken bir soru ama. Ortaçağ Avrupa’sına baktığımızda okur yazarlığın kiliseyle veya sadece o kesimle sınırlı olduğunu görüyoruz. Türk boylarının okur-yazarlık durumlarına ilişkin hiç bir veri var mı elinizde? Din yani Hıristiyanlık Katolosizm, Avrupa’da Latince’nin ve okur-yazarlığın sahibi ve belki okur-yazarlığı sürdüren bir kurum olarak da işlev görüyor. Türk boylarıyla ilgili bu tür bir sosyolojik veri var mı elimizde? Barutcu Özönder: Tabii mektep, medreseler vardır. Cumakunova: Bu soru aslında okur-yazar olan kişiler var mıydı o sıralarda ve onlardan bize bir şeyler intikal etti mi sorusuyla çakışıyor galiba. Mutlu: Yani sokaktaki adam dediğimiz kesime ne kadar yakındı okur-yazarlık yoksa belli bir zümreye mi aitti? Cumakunova: Maalesef Ortaçağ’dan sadece
Manas’la ilgili “Majminant Tavarih“ diye bir eser kalmıştır. Bu eser,
Kırgızlar’ın şeceresini anlatan 16. yy.’a ait bir eserdir. 17-18. yy.’dan
elimizde şairler Moldoniyaz, Moldokılıç ve Ziyabdu’ya ait eserler var elimizde.
Şimdi onların bıraktığı eserlere bakarak dilimizin o dönemlerdeki özelliklerini
tespit edebiliyoruz. Yani, burada Türkler için ortak bir yazı geleneği korunmuş
mu, korunduysa eğer Kırgızlar buna ne ölçüde uyum sağlayabilmiş? Bu açılardan
eserlere bakarak Çağatay edebiyatının kelime ve şiir özelliklerini tespit
edebiliyoruz. Buradan hareketle Türk boylarında okuma yazması olanların
birbiriyle bağlantılı bir akım içerisinde olduklarını, birbirleriyle ilişki
içinde olduklarını, bir yazılı edebiyatı birbirlerinden aldıklarını tespit
edebiliyoruz. 19. yy.’a geldiğimizde Çokan Valihanov bir çok halk edebiyatı
ürünlerini ve Manas’ı araştırıyor, tespit ediyor. Bunlar da bize halkın dili
olarak sözlü edebiyat örneklerinin yazıya dönüşmüş hali olarak intikal ediyor.
Mutlu: Yani böyle bir ilişki kurduğumuzda az olur anlamında mı söylüyorsunuz? Ortaçağ Avrupası’nda da yerleşiklik hakimdi ama kilise ve egemenler dışında okur-yazarlığa izin verilmediğini görüyoruz. Yerleşiklik, okur-yazarlığın gelişmesi anlamına gelmiyor. Barutcu Özönder: Türkistan sahasında, İdil-Ural sahasını da kaplayarak bir mektep, medrese kültür muhitlerinden, fevkalade yüksek seviyede edebi muhitlerden söz etmek durumundayız. Mutlu: Peki, Ortaçağ Avrupası ile karşılaştırdığımızda bu daha çok seküler bir yapıya mı sahipti? Barutcu Özönder: Tabii dini. Bir Uluğ Bey’den de astronom olarak bahsetmek durumundayız. Ortaçağ’daki bilim yapma anlayışıyla bugünkü modern anlamda bilimin kavranması birbirinden farklı şeylerdi sanıyorum. Uluğ Bey denen bir astronom vardı. Onun etrafında oluşan bir bilim kitlesi vardı. Uluğ Bey bir yandan da edebi yönü olan bir şahsiyetti. Babür bir yandan şahtı ama bir yandan da Babürnamesi ile şiirleriyle ünlü, edebiyatı, bilimi teşvik eden bir şahsiyetti. Yani, bütün genel Türklük alanındaki yerleşim merkezlerinde edebiyat ve bilim hayatı canlı bir biçimde yan yana sürüyordu. Bu merkezler arasında da organik bağlar vardı. Biraz önce Gülzura Hanım Kırgızlar arasından çıkan mollalardan bahsetti. Cumakunova: Molla demek okuması yazması olan demektir. Barutcu Özönder: Mürekkep yalamışlar anlamında. Yani mollalar Kırgızlar, Kazaklar, Türkmenler içerisinden de çıkıyor. Ama okuryazarlığın ilk defa yaygınlaştırılmaya başlaması bizde nasıl Osmanlı döneminde alfabenin sorgulanmaya başlamasıyla olmuşsa, Çarlık’ın İç Asya’ya intikali süreci içerisinde Türkistan İdil-Ural sahasındaki Kafkasya Türklüğü’nde de sorgulanmaya başlamıştır. Yani, İsmail Gaspıralı Usul-ü Cedit denen bir okuma yazma seferberliğini başlattı. Alfabenin, Arap alfabesinin reformu süreci yalnızca batı sahasındaki değil, doğu sahasındaki entelektüel Ceditçiler tarafından da tartışıldı. Bu tartışmanın içerisinde bugünkü Kırgızlar’ın ataları da vardı. Manas’ın ilk derleyicisi Gülzura Hanım’ın sözünü ettiği bu Ceditçi entelektüel zümrenin içinde yer aldı. 19. yy.’ın sonunda, 20. yy.’ın başında Kırgız ağzıyla yazma teşebbüsleri, gazete çıkarma teşebbüsleri olmuştur. Bunlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Cumakunova: Tek tük olsa da okuma-yazma bilenlerin Ufa, Taşkent gibi merkezlerde birbirleriyle bağlantılı olduklarını görüyoruz. Sıddık Karaçıf, Kasım Diliztalıf gibi yazarlar aynı zamanda hem Kazakça’da, hem Özbekçe’de yazmışlardır. Bu yazarlar yazılı Kırgızca’nın zaruretinin farkındaydılar. Elifba dedikleri alfabeyi Ekim Devrimi’nden önce hazırlamışlardır. Barutcu Özönder: Mesela, Rus edebiyatının çevirilmesi faaliyeti şüphesiz ki Sovyet döneminde başlamadı. Yani Rus klasiklerinin Kırgız Türkçesi’ne çevrilmesi faaliyeti ne zamana dayanıyor? Cumakunova: 24’ten itibaren. Barutcu Özönder: 24’ten itibaren. Ama genel Rusya Türklüğü içerisinde, İdil-Ural Türklüğü içerisinde çok erken bir tarihe rastlamaktadır. Cumakunova: Bizde o küçük mektep dediklerimizin hocalarının genelde Tatar, Başkurt olmaları, büyük bir özveriyle kendi vatanlarından uzak kalarak, Kırgızlar’a mektep açmaları, Kırgızlar’a eğitim verme çabaları da dikkat çekicidir. Barutcu Özönder: Peki, Kırgızistan Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kırgızistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin sınırlarının belirlenmesinde ne kadar etkili oldu? Ondan sonraki aşamada Kırgızlar’ın milli dilinin yaratılması sürecinde neler yapıldı, neler esas alındı, bunlar hakkında neler söyleyebilirsiniz? Cumakunova: Bugüne kadar bizim bildiğimiz vakalardan pek çoğundan bugün yararlanılmakta ya da onlara başka bir gözle bakılmakta. 1924’e kadar hiç bir okuma yazmamız olmamıştı. 1924’te ilk gazetemiz “Erkinto” çıktı. Aslında dilcilerimiz olsun, tarihçilerimiz olsun eski kaynakları tekrar gözden geçirmek zorundalar. 1924’te “Alübbe” oluşturuldu. Kırgızlar’ın kitle halinde okuma yazma öğrenmeleri sağlandı. Sovyetler Birliği kurulduktan sonra gerçekleştirilen bu faaliyetler inkar edilemez, çok iyi şeyler yapılmıştır. Mutlu: Bir okuma-yazma seferberliği başlatılmış. Sema Hanım’ın bir sorusundan sanırım buraya geldik. Kırgızistan’ın sınırları hangi ölçütlere dayanarak bu şekilde belirlendi diye bir soru sordunuz değil mi? Barutcu Özönder: Çünkü Sovyetler Birliği, rejimi milliyetler prensibi üzerine kuran federal bir devlet görünümündeydi. Mutlu: Yani dili esas alınıyordu öyle mi? Yani Kırgız lehçesini. Cumakunova: Tabii, dil bir millete sınırlar çizilmesinde önemli bir ölçüttür. Fakat bir millet sadece diliyle ölçülemez, kültürü, gelenekleri de vardır. Bu sınırların belirlenmesi konusu bugüne kadar tartışıla gelmiş bir konudur. Bizim Özbekistan’la, Kazakistan’la olan sınırlarımız oldukça problemlidir. Bundan dolayı savaşlar da olmuştur. Barutcu Özönder: Bu neden
kaynaklanıyor? Çünkü bir genel Türk dili alanından, bir Türk diyalekt
coğrafyasından söz etmek durumundasınız. Biz diyalektleri konuşuyoruz. Dilleri
konuşmuyoruz. Yani bir Arapça’yla Türkçe gibi arasında keskin bir duvar olan
genetik ve tipolojik farklılığı olan iki dilden konuşmuyoruz. Türk
diyalektlerinden söz ediyoruz. Dolayısıyla bir diyalekt alanında diyalektler
birbirlerine çok bağlıdırlar. Diyalektler arasında bağları kurmak
durumundasınız. Gülzura Hanım’ın söylediği Oş bölgesinde Özbek ağızları ve
Kırgız ağızları arasındaki, Özbek diyalekt alanıyla Kazak diyalekt alanı
arasındaki geçişi sağlamak zorundasınız. Yine oradan Çin Halk Cumhuriyeti’ne
geçebiliyorsunuz. Çin’de de Kırgızlar var. Buradan yukarı çıkarak Hakas’la
ilişkilendirebiliyorsunuz. Bir taraftan da güneydoğu bölgesinde Altaylar’la ve
Kazaklar’la. Radloff Türkoloji’nin babasıdır. Hakikaten dev bir sözlük
yazmıştır. Bir de bu sözlüğe deneme demiştir. Biz bu sözlükte Kırgız ve Kazak
diye bir etnonim görmüyoruz. Karakırgızlar’la Kırgızlar olarak görüyoruz.
Kazaklar’la Kırgızlar’ı ayırt etmemiş. Bu son derece önemli.
Mutlu: Siz milletleri tarif ederken sadece dilin değil aynı zamanda kültürün etkin olduğunu söylediniz. Türk boyları arasında böyle bir ortaklık yok muydu o dönemde? Cumakunova: Vardı tabii. Oş bölgesinde birbirlerine iyice karışmış durumdalar. Mesela Özbekçe Kırgızca’dan ne kadar etkilenmişse, Kırgızca da Özbekçe’den o kadar etkilenmiştir. Fakat ona rağmen gerek gramer gerekse leksiyon yönünden Kırgızca diğerinden hemen ayırt edilebiliyor. Barutcu Özönder: Dil özellikleri itibariyle ayırt edebiliyorsunuz. Sovyetler Birliği’nin kuruluş sürecinde sınırların tayini meselesi problemli bir konu. Kırgızlar’ın yoğun olduğu bölgelerde Kırgız Cumhuriyeti, Özbekler’in yoğun olduğu bölgelerde Özbek Cumhuriyeti kuruldu. Mutlu: Ama ara yerler var. Oralarda problem çıktı değil mi? Cumakunova: Mesela Kırgız Cumhuriyeti’nin içinde Özbekler kalmıştır. Özbekistan’da da Kırgızlar bir il içinde bulunmaktadırlar. Tacikistan’da Kırgızlar yaşıyor. Bizde de Tacikler vardır. Bugüne kadar bu durum pek sorun yaratmıyordu. Ama Tacaikistan’da son çıkan çatışmalar, Kırgızistan’la Özbekistan arasındaki savaş artık bunun problem yaratmaya başladığını göstermektedir. Önceden hepsi birbirinin toprağında kalabilmiştir. Mutlu: Şimdi sorunuzun ikinci kısmına geçelim bu sınırlar meselesinden sonraki kısma. Barutcu Özönder: Sınarlar meselesi bizim uzmanlık alanımıza girmemektedir. Çünkü dil devlet sınırlarıyla sınırlanamaz. Diller tabii olarak sınırlanamaz. Türk dili de Avrasya alanı üzerinde Türk olmayan devletlerin de sınırları içinde konuşulan bir dildir. Mesela Tacikistan’ın yüzde 35’ten fazlası Türk kökenli, Iran’ın yarısından fazlası Türk kökenli, Çin’de otuz milyona yakın Türk kökenli var. Bu dili devlet sınırları içine sıkıştıramazsınız. Siyaseten bir milli dil yaratma süreci elbette yaşandı. Yani Kırgız ağzı temelinde Kırgız milli dili oluşturulması süreci. Bu olmayabilirdi de. Yani Lenin, Stalin hiç kimse kendi dilini konuşmayacak, yazmayacak yalnızca Rusça konuşulacak diyebilirlerdi. Ama onlar halkların eşitliği ilkesinde, şekli milli, mazmunu sosyalist sloganıyla hareket ettiler. Tabii bu tutmadı. Yani halkların eşitliği olmadı. Çünkü Rusça gibi bir üst dil vardı. Edebi diller yaratıldı, ama konuşma dili bile olamadı. Lütfen söyler misiniz Gülzura Hanım Bişkek şehrinde entelektüel Kırgız ailesi kendi aralarında Sovyet döneminde hangi dili konuşuyorlardı? Rusça’yı mı, Kırgızca’yı mı, şimdi nedir durum? Cumakunova: Yazı dili ve edebi dil oluşturulması sürecinde sözlükler yapılmış, okul kitapları yazılmış, bilimsel çalışmalar olmuş. Mesela bizde özel bilimler akademisinin altında çalışan özel bir dil enstitüsü var. Onun dışında üniversitelerde de bilimsel çalışmalar yürütülüyor. Dil üzerinde durulmuş, dile önem verilmiş. Bir de alfabeler yapılmış. Arap alfabesinden Latin’e ondan Kiril’e geçilmiş. Sonuç olarak dil konusunda teorik olsa da pek çok şey yapılmış. Fakat, bir toplumun ihtiyacını tamamıyla her yönden karşılayabilecek canlı bir dil durumu yaratılamamış. Çıkan kitaplar, yazılan sözlükler iyi düzeyde çalışmalardır. Ancak, dil toplumun dili haline gelememiş, giderek kendi kullanım alanını daraltmaya başlamıştır. Çünkü devletin iki dili var: Rusça ve Kırgızca. Rusça dünyanın beş büyük dilinden biridir ve çok iyi bir edebi geleneği, gelişmiş bir grameri vardır. Yeni gelişmelere uygun sözcükler hemen üretilebiliyor. Bu durumda Kırgızca ile Rusça eşit olamaz. Mutlu: Peki Kırgızca’nın gelişmesi için çalışan dil uzmanları yok muydu o dönemde. Cumakunova: Çoktu. Ama onlar nedense hayata geçirilmedi, kullanılmadı. Sadece kitaplarda kaldı. Çünkü Rusça’nın tesiri çoktu. Büyük şehirlerde genelde insanlar Rusça konuşuyorlardı. Mutlu: Gazeteler hangi dilde çıkarılıyordu? Radyo, Televizyon yayınları hangi dilde yapılıyordu. Halkın dili kullanması konusunda medya daha önemli üniversiteye göre. Cumakunova: Kırgız dilinde de, Rus dilinde de ayrı ayrı gazeteler vardı. Televizyon programlarının yarısı Kırgızca, yarısı Rusça’ydı. Okullarda dilin kullanımından bahsedecek olursak, büyük şehirlerde Kırgızca eğitim veren bir okul vardı. Siz çocuğunuzu Rus anaokuluna verdiğinizde çocuk Rus arkadaşlarından da etkilenerek küçük yaşta Rusça öğrenmeye başlıyor. Daha sonra da Kırgızca bir okulda zorluk çeker düşüncesiyle çocuğu Rus okuluna gönderiyorsunuz. Sonuç olarak iyice Ruslaşmış bir çocuk sahibi oluyorsunuz. Mutlu: Bişkek dışında başka yerlerde okul yok muydu efendim? Cumakunova: Bişkek dışında da büyük şehirlerde de öyleydi. Ama köylerde eğitim Kırgızca’ydı. Tamamıyla Kırgız diline yabancı, milli duygusu sıfıra inmiş bir nesil yetişti büyük şehirlerde. Bunun yanı sıra köyden Kırgız çevresinde yetişmiş, şehirlerdekiyle aynı müfredatı almış bir nesil yetişiyor. Bu iki tür Kırgız’dan biri Kırgızca hiç konuşmuyor, köyden gelenler de Rusça konuşamıyor. Bazıları konuşabiliyor. Ama konuşamayanlar çoğunlukta. Mutlu: Dilin bu şekilde müdahale ile bir ulusu ikiye bölmesi gibi bir sonuç çıkıyor. Barutcu Özönder: Dille beraber kültür
de çok önemli. İkisini beraber öğreniyoruz. Peki bugün son on yılda, Kırgızistan
Sovyetler Birliği’nden ayrılıp bağımsızlığını ilan ettiğinden beri Kırgızlar’ın
hem devlet hem de halk olarak Kırgızca’ya olan bakışlarında, dil tutumlarında
bağımsızlık öncesi döneme bakılarak bir fark oldu mu?
Mutlu: Bugünkü durumu, sokakta, kahvede, restoranda yaşayan durumu tespit edebilir misiniz? Rusça eğitim veren okul kapandı mı? Cumakunova: Rusça eğitim yapan okullar azaldı. Kırgızca eğitim yapan okullar çoğaldı. Üniversitelerde okul kitapları yazılmaya çalışılıyor. İş toplantılarında mümkün olduğunca Kırgızca konuşuluyor. Fakat bu çalışmalar yetersiz. Hatta ilk yıllardaki heyecan da dindi diyebilirim. Bunun sebebi de dilin hemen yapılabilecek bir şey olmamasıdır. Devletin özel bir programı, dil siyaseti olması gerek. Zaten bu bir süreçtir. Mutlu: Zaten dilde radikal çalışmalar pek bir sonuç vermiyor galiba. Barutcu Özönder: Radikal sonuçlar verir. Tabii akışının dışına çıkartmamak suretiyle dilde radikal adımlar atılabilirse tutar da. Yani devletler İsrail dilini yaratabilirler. Mutlu: Çok teşekkür ediyorum değerli konuklara. Türkiye’den bugünlük bu kadar, önümüzdeki programda görüşmek üzere hoşça kalın.
pc12.soc.metu.edu.tr
(16 Ocak 2000, Ankara) |