|
|
Modernleşmenin Osmanlı İmparatorluğunda ve Orta Asya'daki İlk Göstergeleri Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Mutlu: Türkiye’den merhaba. Bugünkü konuklarımız, Sayın Profesör Doktor İsenbike Togan, O.D.T.Ü Tarih bölümü öğretim üyesi ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Doktor Akşin Somel. Milenyuma girerken geçmişin bize ne getirdiğini konuşacağız. Konumuz, hem burada hem de o zamanki adıyla Türkistan’da, Türkistan Müslümanlığıyla modernleşmeyle ilgili olacak. Bahsedeceğimiz modernleşme, sadece yaşam tarzındaki modern araç gereçlerin kullanılmasıyla, ya da modern davranış modellerinin benimsenmesi ile ilgili değil, önemli olan zihniyetteki modernleşmedir. Önce Osmanlı modernleşmesinden başlayalım isterseniz. Osmanlı modernleşmesinin kökeninden nasıl geliştiğinden bahsettikten sonra, etkileşimli olarak, Türkistan Müslümanlığındaki modernleşmenin nasıl gerçekleştiğinden bahsedelim. Osmanlı modernleşmesi üzerine bir değerlendirme yapmak üzere sözü Sayın Somel’e verelim. Buyurun efendim. Somel: Osmanlı
modernleşmesini anlamak için önce Osmanlı İmparatorluğu’nun kültürel özelliğini
anlamak lazım. Osmanlı İmparatorluğu klasik döneminde 14., 15., 16.yy’larda,
kendine çok güvenen, kendini nizam-ı alemin merkezi olarak kabul eden, kendini
diğer gayri Müslim uygarlıklara göre üstün gören bir siyasal oluşumdu.
Mutlu: Bu genellikle bütün benzeri imparatorluklarda görülen bir hissiyat ve fikriyat değil midir? Somel: Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nda da, Çin İmparatorluğu’nda da aynı duruma rastlanır. İsenbike hocamız daha iyi bilirler. Çin İmparatorluğu kendini arzın merkezi olarak görür. Togan: Çin, orta ülke demektir. Somel: Osmanlı’yı İslamiyet'in şampiyonu olarak kabul edersek, gazaya dayalı bir imparatorluk olarak, kendine İslamiyet’i tüm dünyaya yaymak misyonunu yüklemekteydi. Bu durum, özellikle 1683 Viyana bozgunundan sonra çok radikal bir dönüşüme uğramıştır. Osmanlı İmparatorluğu, 1683-1699 arası on altı yıllık kutsal ittifakla sürdürdüğü savaşların sonunda, karşı karşıya olduğu gayri müslim ülkelerden daha zayıf olduğunu idrak etmiştir. Bu idrak Osmanlı yönetici sınıf açısından çok ciddi zihniyet dönüşümüne neden olmuştur. 1699 Karlofça Antlaşması sonunda Osmanlı İmparatorluğu eski kendini en üstün uygarlık olarak görme duygusunu kaybetmiştir. Bunu kaybetmesinin neticesinde de batıya doğru bakmaya başlamıştır. Öncelikle batıya teknik anlamda bakmaya başlamıştır. Belki Fatih Sultan döneminde ve daha başka padişahlar döneminde de batıdan bir takım aktarımlar olmuştur. Fakat 1699 sonrasında işin mahiyeti biraz daha farklı olacaktır. Osmanlı yönetici sınıfı özellikle de bürokrasi zümresi, Osmanlı modernleşmesini daha ciddi bir çerçeve içine oturtacaktır. Bu anlamda 1699’dan 1789’a , yani 3.Selim’in tahta geçişine kadar olan dönemi bir bocalama dönemi olarak kabul edebiliriz. Yani bu dönemde özellikle 3. Ahmet ve 3.Mustafa dönemlerinde kısmi bazı okullaşma süreçleri olmuştur. Baron De Bonebal’in yardımıyla kurulan mühendis hane okulu veya 1773- 74’te açılan Mühendishane-i Bahri Hümayun gibi bir takım eğitim konusunda modernleşme örneklerine rastlamaktayız. Ama 1789’a kadar bu modernleşme çabaları kısmi ve belli bir program çerçevesinde olmayan çabalardır. 1789’da 3. Selim’in tahta geçmesinden sonra, bu süreç değişecektir ve Nizam-ı Cedit denen daha kapsamlı, daha kurumsal, imparatorluğun bütününe yönelik modernleşme programına başlanacaktır. Peki niçin 3. Selim döneminde böyle bir dönemeçten geçilmiştir. 1768-74 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla birlikte Osmanlı İmparatorluğu kendi maddi imkanlarıyla Osmanlı toprak bütünlüğünü koruyamayacak durumda olduğunu görmüştür. 1774’ten sonra Osmanlı İmparatorluğu fiilen büyük bir Avrupa devleti olmaktan çıkmıştır. Bunun içindir ki Osmanlılar kendi varlık koşullarını Batı Avrupa diplomasi dengelerine dayandırmak zorunda kalacaktır. Mutlu: O zaman 1700’lerde Türkistan Müslümanlığında da galiba bir takım modernleşme yönünde çalışmalar var. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz hocam ? Togan: 18. yy orada da önemli bir dönüm noktasıdır. Ama bizim bugün anladığımız anlamda modernleşme açısından değil, politik yapılarda meydana gelen değişiklikler açısından bir dönüm noktasıdır. 1730’larda bir taraftan Kazakların Rus idaresi altına girmeye başlaması söz konusu. Zaten İdil- Ural bölgesi 16.yy’da Ruslar’ın idaresi altına girmişti. Ama Nadirşah Afşar’ın Orta Asya üzerine yaptığı sefer sırasında 18. yy’da orada siyasi parçalanma görülüyor. Özellikle Özbekistan’ı ve kısmen de Türkistan’ı içine alan yerlerde siyasi parçalanma söz konusudur. Böylece siyasi meşruiyet açısından büyük bir değişiklik olmuştur. Bir açıdan bunu modernleşme olarak algılamak mümkün. Çünkü daha önce sadece Cengiz ailesinden insanlar hükümdar olabiliyorken, Nadirşah Afşar’ dan sonra beyler de hükümdar olmaya başlamışlardır. Bunlar arasında Buhara Emiri gibi “han” unvanı alanlar da var, alamayanlar da. Tüm bunlar 20. yy’daki değişikliklere bir ön hazırlık gibi oluyor. Çünkü Türk tarihine bir bütün olarak baktığımızda Göktürkler’e de Aşinalar var. Karahanlılar da kendilerinin Aşina’dan yani Afrazyaptan olduğunu düşünüyorlar. Bu dönem çok tanrıdan yönetme saadetine sahip kişilerin yönetici olduğu dönem 1200’lerde bitmiş oluyor ve 1200’lerde Cengiz han kendi yönetimini kurunca Cengiz han’in kardeşinin çocukları bile yönetici olamıyor. Sadece Cengiz han’ın çocukları, torunları han olabiliyor. Bunun en güzel örneği Timur’dur. Timur han unvanını almaz emir Timur’dur. Kimin han olacağı kesin bir şekilde bellidir. Bu Amualar arasında da böyle, 15.yy’da İsen han olmaya hakkı olmadığı halde han unvanını alıyor ve bu yüzden öldürülüyor. 18. yy’ da ise artık bu yüzden kimse öldürülmüyor. Beyler han unvanını alabiliyorlar. Örneğin Hiva’da Kongrat hanları Cengiz’le aynı aileden gelmemektedirler. Bilakis bunlar, Cengiz’in evlendiği Korgrat kabilesinden gelmektedirler. Tüm bu değişiklikler olurken onlar dış dünyada neler olup bittiğiyle pek ilgili değillerdi sanıyorum. Mutlu: Ama Rusya’yla çoğu kez olumsuz anlamda bir ilişki var değil mi o dönemde ? Togan: 18. yy’da o
sıralarda olumsuz anlamda bir ilişki yok kanımca. Çünkü Kalmuklar dediğimiz,
Batı Moğolları 1600’ler ve 18. yy’in başında Orta Asya’da büyük bir imparatorluk
kurma telaşındaydılar. Onlar aslında Rusya’yla Çin arasındaki ticareti ellerinde
tutuyorlardı. Bir rivayete göre Rus elçisi Kalmuklu’ya Çin ne kadar uzakta diye
sorar . Kalmuklu da oraya ulaşmak için üç yıllık yol gitmek lazım. Malınızı bize
verin biz ulaştıralım demiştir. 1698’de Rusya’yla Çin Amur Nehri’nde
buluşmuşlardır. Nelçinski Antlaşması yapılır ki bu antlaşmayla Kalmuklar’ın
aracılığına gerek kalmamıştır. 1734’te Kahta Antlaşması yapılır. Bu Rusya’yla
Çin arasındaki doğrudan ticaret antlaşmasıdır. Sınır ticaret şehirleri kurulur.
1759’da da Kalmuklar ortadan kaldırılır. Çihennum imparatoru Kalmukları ortadan
kaldırır. Çünkü onlar Tibet’i, Doğu Türkistan’ı da ellerine almışlardır. Ayrıca
Kazaklar’ın Rus idaresini kabul etmeleri Kalmuklar’la olan mücadelelerinde çok
zayıf düşmüş olmalarıyla da ilintili. Yani ilişkiler kötü değil o sırada. 18. yy
gerçekten büyük değişiklikler dönemi. Siyasete baktığımızda bahsettiğimiz
anlamda bir modernleşme henüz yok. Eğitimdeki modernleşme daha çok 19.yy’ın
ikinci yarısında başlıyor.
Somel: Sanırım bu eskiye oranla daha da artıyor. Çünkü fiziki gücü zayıfladıkça bundan sonra sembolik ya da manevi gücü daha da arttırmaya yönünde hilafet müessesesinin altını çizmeye başlıyor. Mutlu: Peki bu Türkistan civarıyla Osmanlı merkezi, payitahtı arasındaki ilişkiler ne şekilde gelişiyor o dönemde ? Somel: 18. yy için çok fazla bir şey bilmediğimi söylemem gerek. Ancak 19.yy Osmanlı kültürel modernleşmesi esnasında.......(DOLMABAHÇE YADA HİDİV KASRI) Mutlu:Sanırım o bilmiyorum dediğiniz dönemde galiba kendi işleriyle o kadar uğraşıyorlardı ki dışarıyla pek ilişkiler kurmuyorlardı. Somel: Belki şu şekilde ilişki var denebilir: 18. yy’da İran daki Nadirşah gerek Osmanlı’nın gerekse Buharalılar’ın ortak düşmanıydı. Bu nedenle ortak seferler düzenlendi. 19. yy’da özellikle Osmanlı kültürel modernleşmesi ve Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkması ile birlikte Osmanlı Türkiyesi’nde Orta Asya’daki Türkler’e yönelik kültürel bir ilgi başlıyor. Örneğin, Ahmet Vefik Paşa 18.yy’da Ebul Gazi Bahadır Han’ın Şecere-i Türki’sini Türkiye Türkçesi’ne çevirmiştir. Togan: 19. yy’da yazılmış yeni bir tarih kitabında, bu günkü tarih kitaplarına benzer bir şekilde Uygurlar’la yeni Asya’nın eski tarihiyle ilinti kurulmuştur. Bizim şu anki eğitim sistemimizde 19. yy’in ikinci yarısından sonraki bilgiler daha çok batıdan öğrenilmiştir. Batıda yazılanlar Osman Gazi tarafından bilinmiyordu. Ama 19.yy’da Fransızlar’ın 1859’larda yazdıkları kitaplar Osmanlıca’ya çevriliyor. Bir taraftan da kökenleri o tarafa bağlamak isteğiyle gelişiyor bu ilgi. Somel: Çok uluslu bir imparatorluk olarak Osmanlı Imparatorluğu’nda Türk unsuru yönetici zümrenin bir kesimiyle sinirliydi. Ama, Osmanlı Türkçesi imparatorluğun resmi dili olması dolayısıyla en azından dil bazında bir etnik bilinçten söz etmemiz mümkündür. Sanırım, Osmanlı’nın çok eski dönemlerinde de, daha sonraki dönemlerinde de Orta Asya’dan geldikleri bilincini hiç kaybetmemişlerdir. Biz bunu Aşık Paşazade’de ve Vakayinameler’de görmekteyiz. Bu bir anlamda Orta Asya’ya olan bir ilgiden ziyade, bir tür kimlik bilincini yansıtan bir gösterge. Togan: Galiba bu bağ İslami çerçevede kuruluyor. 19. yy’da İslamiyet öncesi Türkler’den de bahsedilmeye başlanıyor. Mutlu: Peki sarayda bu tür değişmeler var mı ? Somel: Var. Bu bilinç her zaman söz konusu. Osmanlı İmparatorluğu ile Orta Asya arasındaki 18.yy ve 19.yy’daki ilişkilerini bilmiyoruz. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun Kırım Hanlığı ile çok yakın ilişkileri vardı. Kırım Hanlığı’nı Rusya Müslümanlığının içinde düşünürsek, Osmanlı İmparatorluğu’nun Orta Asya’yla belki doğrudan tek bağlantısı Kırım Hanlığı idi. Kırım Hanlığı Osmanlı İmparatorluğu’nun bir küçük ortağı durumundaydı. Osmanlı İmparatorluğu’na bağımlı olmakla birlikte kendi ordusuna sahip, kendi diplomasisi olan bir monarşiydi. Karlofça Antlaşması’na kadar Rusya ile Moskova Çarlığı arasındaki bağlantıyı da Kırım Hanlığı sağlamaktaydı. Moskova Çarlığı, Kırım Hanlığı’na 1700 İstanbul Antlaşması’na kadar sürekli haraç ödemekteydi. Kırım Hanlığı’nın bu önemli konumu daha sonra da devam edecektir. Togan: 17. yy’da bir süre Osmanlı ülkesinde bulunan Dimitri Kantimir kitabında bir dipnotta Kantimir isminin Timur’la ilgili olduğunu belirtmiştir. Kendi şeceresini Emir Temür’e götürüyor. Ailesinin bir kısmının Müslümanlığı kabul ettiğini, kendisinin ise Besarabya’ya gelen Hıristiyanlığı kabul eden kısmından olduğunu belirtiyor. Kitabında o günkü koşullarda Asya tarihini anlatıyor. Kalmuklar’ı anlatır ki, Kalmuklar bu günkü tarih kitaplarında yoktur. Dimitri Kantimir Hazar ötesinde neler olduğuna dair gayet bilinçli haberler veriyor. Mutlu: Acaba Orta Asya’nın Osmanlı’ya bu anlamda bir bakışı var mıydı? Togan: (ALİŞİR NEVAİ)16.yy’da Özbekistan’da Şeybani Han, kendi eşyasının içinde Ahmedi’nin İskendernamesini bulunduruyor. Ahmedi 1390-1405 arasında yazdığı eserini Aydınoğlu, Germiyanoğlu ve Osmanoğlu’nu dolaşarak tamamlamıştır. Kitap, Eski İran hükümdarlarını, Cengiz Han’ı ve Anadolu beyliklerini içeren Osmanlı tarihine dair yazılmış ilk kitaptır. Ali Şir Nevai ve Ahmedi’de gördüğümüz üzere bu tür ilişkileri edebiyattan da çıkarmamız mümkündür. Tabii ayrıca, tarikatlar yoluyla da her zaman bir ilişki olmuştur. İstanbul’da Özbek tekkeleri var. Bursa’daki Emir Külal için yazılmış bir kitap var. Bunun için bir anekdot anlatılır. Bir genç adam hiç selam vermeden Emir Külal’in meclisine gelip oturuyor, sonra yine hiç selam vermeden gidiyor. Herkes neden öyle yaptığını soruyorlar. O da, ben Rum’dan geliyorum, Emir Külal bizim oralarda çok iyi tanınır. O benim niçin geldiğimi zaten biliyor, der. Dini edebiyat olarak görüyoruz ama demek ki o da sosyal terbiyenin, sosyal hayatın bir parçası. Kitap 1450’lerde yazılmış demek ki Emir Külal'ı o devirlerde çok meşhur. Hatta daha sonra Özbekistan Bilimler Akademisinden Prof. Bahtiyar Babacanov’dan öğrendiğime göre klişeleşmeye bile başlamış. Göçlerin de olmasıyla tarikatlar arasındaki fikir alış verişi devam ediyor. İnsanlar bu değişik tekkelerin yerini biliyorlar. Ticaret çerçevesinde de bir kopukluk yok. Sanırım birisi Tarsus’taki Türkistan tekkeleri hakkında bir makale yazdı. Somel: 14-15. yy’larda Orta Asya Türk uygarlığı Osmanlı uygarlığına göre çok daha üstün bir uygarlıktı. O dönemde Uluğ Bey,(ULUĞ BEK MEDRESESİ YADA RASATHANE) Ali Kuşçu gibi astronomlar vardı. İlk Osmanlı medresesi kurulduğunda 14.yy da Manastır Medresesi, Osmanlı uleması Semerkant’tan matematik dersi almıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminin sonuna kadar Osmanlı uleması Orta Asya’ya entelektüel olarak bağlı kalmışlardır. Divan edebiyatı açısından bakacak olursak, Orta Asya’daki Çağatay dili 15. yy’da Osmanlı yazı diline göre çok daha rafine çok daha yerleşik bir dildir. Osmanlı uygarlığında Divan edebiyatının yerleşik hale gelmesi daha sonra olmuştur. O yüzden Osmanlı İmparatorluğu’na Çağataylar tarafından 15-16. yy’a kadar cihadın, gazanın olduğu bir tampon bölge olarak bakılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisini bir uygarlık olarak ispat etmesi daha geç olmuştur. Togan: 19. yy’in sonra sanırım bu tersine dönmüştür. Okumak için herkes İstanbul’a gitmek istemiştir. Hacca giderken İstanbul’a uğramak, kitaplar almak adet haline gelmiştir. Mutlu: Dilerseniz, 18. yy’in sonunda bıraktığımız modernleşme konusunda Türkistan’la Osmanlı arasındaki alışverişe geçelim. Somel: Osmanlı modernleşmesini imparatorluğun kendisini korumak için geliştirdiği bir refleks hareketi olarak algılayabiliriz. Dolayısıyla Osmanlı modernleşmesini Osmanlı bürokratik yapısından ayırmak pek kolay değildir. Osmanlı modernleşmesinin itici gücü Osmanlı bürokrasisi veya kalemiye unsuru olmuştur. Çünkü 1699’dan sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun kendini ispat edemez hale gelmesiyle diplomasi daha da önemli hale gelmiştir. Yazışma artık bir takım ilişkilerde bulunulmasını gerektiren bir unsur olmuştur. Mutlu: Osmanlı İmparatorluğu’nun güce dayalı bir geçmişi var. Böylesine zaferlere alışmışken bu tür mecburi modernleşmeye geçmek zorunda kalmak, bir zamanlar yendiği bir coğrafyadan bu tür yenilikler almak zorunda kalmak aşağılık duygusuna neden olmuş mudur? Somel: Aşağılık duygusu ne derece tarif eder bilmiyorum. Osmanlı İmparatorluğu öyle kendine güvensiz bir hale gelmişti ki, 1711-12 Prut Savaşı’nda Büyük Petro’nun orduları Baltacı Mehmet Paşa tarafından kuşatıldığı halde Osmanlı askeri gücünü kullanamamıştır. Bu travmatik bir süreçtir. Belki hala içimizde vardır. Osmanlı için önemli olan kendi kimliğini koruyarak modernleşme sürecini tamamlamaktı. Fakat bu nasıl olacaktı? Bir taraftan bazı objektif gereklilikler söz konusuydu, bir takım kurumların değişmesi, okulların açılması gerekiyordu. Öte taraftan ise mevcut dinsel çerçeve buna bir direnç teşkil ediyordu. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun eskiden beri şöyle bir avantajı vardı. Osmanlı İmparatorluğu her ne kadar İslami bir imparatorluk idiyse de bu İslamiliği hiç bir zaman başat olmamıştır. Daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu’nda, devlet hikmetine, devletin icracılığına dayalı ayrı, bağımsız bir kompartıman olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda İslam uleması devletin hizmetinde olmuştur. Padişahın kanun yapma yetkisi vardır. Gerçi kanunların şeriata aykırı olmaması gerekiyordu, ama kanunlar kökenini İslam’dan almıyorlardı. Bu anlamda geçmişten gelen İslam dişi bir yürütme geleneği söz konusuydu. Özellikle 18. , 19. yy modernleşmesinde bu gelenek çok önemli bir taban oluşturmuştur. Belki bu durum Türk laikleşmesinde de önemli bir unsur oluşturmuştur. Yani devletin İslam cemaatinin çıkarı aynı zamanda dine de uygundur. Mutlu:Osmanlı modernleşmesi ile Türk-İslam modernleşmesi arasındaki etkileşim ne zaman ve nasıl başladı, nasıl gelişti? Togan: İdil-Ural dahil olmak üzere bütün Orta Asya, Türkistan bugünkü cumhuriyetlerin olduğu Başkurdistan ve Tataristan’ın olduğu bölgelere bakacak olursak, buralarda tam bir modernleşme mahiyetinde olmasa bile yenilikçi hareketler üç türlüdür. İdil-Ural sahasında 18. yy’da Kursavi, 19. yy’da Mercani, 20. yy’da Musa Cenova gibi İslam ulemaları gayet açık fikirliydi. Özellikle de eskiden korunmuş olan bazı tutucu öğeleri temizlemeye çalışma gayreti içindeydiler. Sözünü ettiğimiz İslam ulemalarının daha aydın olmalarını yaşadıkları yerin Rusya’ya daha yakın olmasıyla açıklayanlar var. Böyle düşünenler yenilikçi eğilimlerin hep en yakın batıdan geldiğini düşünürler. Muhakkak bir takım alış verişler olmuştur. Ancak kendi uygarlıklarından kaynaklanan bazı unsurlar vardır. Biraz önce bahsedilen devlet din ayrımı Altınordu sahasında da vardır. Burada daha önce yazılmış eserlere baktığımızda bir devamlılık göze çarpıyor. Demek ki 18. yy’da ortaya çıkan yenilik hareketlerini değişik kurallara bağlayabiliriz. Öbür taraftan bu günkü Özbekistan kısmen Kırgızistan taraflarında meydana gelen hareketler doğrudan doğruya İslam ulemasına karşı olmuştur. Kazaklar arasında ise 18. yy’da Rus idaresi ile başlayan ilişkiler, 19. yy’da Rus eğitim sistemiyle tanışılmasını sağlamıştır. Cengiz han’ın torunlarından Çohan Cengizoviç ve Nihanov Rus okullarına gitmişlerdir. Bahsettiğimiz kişiler koloniyal okula giderken bile kendi halklarını anlama isteğindeydiler. Bu amaçla Doğu Türkistan’a giderken destan malzemesi toplamışlardır. Kazaklar arasında mollalara karşı veya mollaların taraftarı diye bir şey yok. Çünkü orada böyle bir problem yok. Demek ki Rusya Müslümanlığına bir şekilde bakmak mümkün değildir. Siz Osmanlı modernleşmesinin Osmanlı’nın kendi varlığını koruma çabasından kaynaklandığını söylemiştiniz. Öbür tarafta ise modernleşme kendini özerklik hareketleri olarak göstermiştir. Türkiye’yle yayınlar bazında bir alış veriş vardı. Mesela Zeki Velidi Togan “Hatıralar“da Arif Bey’in “Başımıza Gelenler“ isimli kitabından bahseder. Bu kitap Balkan Harbi sırasında uğranılan malubiyetle ilgili olarak Arif Bey’in duyduğu yeisi anlatmaktadır. 19. yy’in ikinci yarısında İsmail Bey’in hem orta Asyalıya hem Osmanlı’ya yakın hem de diğer yerlere yakın olan Kırım’da yeni usul-ü cedit ile okul başlaması bütün bu hareketleri ceditçilik olarak adlandırmamıza neden olur. Kadimciler ve Ceditçiler olarak ikiye ayırıyoruz. Kökenleri farklı olan hareketler birleşiyor ve aralarında irtibat oluşuyor. 17 ihtilali öncesi ve sonrasında. Buradan İstanbul’a gidilip geliniyor. Ziya Gökalp de bir esin kaynağı oluşturmuştur. Mutlu: Eğitimdeki modernleşmenin ilişkilerin yoğunlaşmasıyla bir ilgisi var mı ? Somel: Osmanlı’da eğitimin modernleşmesi bağımsız bir süreç. Özellikle 19. yy’in ikinci yarısından itibaren Rusya Çarlığı’ndan gelen Müslüman Türk aydınları eğitim modernleşmesinden faydalanıyorlar. Mizan-ül Fırat gibi şahsiyetler, Osmanlı kültürel ve entelektüel gelişmesine katkıda bulunan kişilikler olarak karşımıza çıkabilir. Osmanlı’da eğitimin modernleşmesini 1847’den itibaren açılan Rüştiye mektepleriyle anlamamız mümkün. Tabii eğitim modernleşmesinin kökü 18 .yy’da açılan askeri okullara dayanır. Sivil okulların, ortaokul seviyesindeki rüştiyelerin 1840’lardan itibaren açıldığını görüyoruz. Mutlu: Osmanlı bürokrasinin düşünüp geliştirdiği bir model mi bu rüştiyeler? Somel: Rüştiyeler, 1830’lara kadar mevcut olan Selahattin-i İhzam denen üst düzey kuram mekteplerinin daha da gelişmiş hali. Yani bir takım matematik, coğrafya, Türkçe dilbilgisi, ahlak gibi yeni dersler konarak daha da geliştirilmiş halidir. Rüştüne ulaşmış insanların mezun olacağı bu okullara tarih derslerinin konması ise 1870 gibi geç bir tarihte olmuştur. Togan: Takriben aynı tarihlerde usul-ü cedit okulları tarih ve coğrafya dersleri verilmeye başlanmıştır. Hatta o zamanlarda tarih okutmak günah mıdır, değil midir , tartışmaları yapılıyordu. Mutlu:Tarihe yönelik günah mı değil mi tartışması neden yapılıyordu? Togan: Usul-ü Cedit mekteplerinde eskiden verilen dini terbiyenin yanında matematik, coğrafya, tarih, Arapça gramer gibi dersler veriliyordu. Bu tarihe bakışta da bir problem yaratıyor, bizim tarihimizi kim yazacak soruları da çıkıyor ortaya. Somel: Tarih dersi çok kritik bir konu. Çünkü tarih dersi, bir siyasi sistemin kendini meşrulaştırmasının bir aracıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nda ikinci meşrutiyete kadar tarih kitapları hanedan merkeziyetçi olmuştur. Bunun tek istinası 1870-1908 arasında gerçekleşen Selim Sabit Efendi’nin yazdığı kuramsal bir tarih denemesi olan “Muhtasar Tarihi Osmani“ ders kitabıdır. Togan: Sadece Osmanlı tarihi mi var orada ? Somel: Rüştiye mekteplerinde evet. Ama daha sonraları İdadi mektepleri açıldığında Tarih-i Umumi veya Tarihi-i İslam gibi derslerin okutulduğunu görüyoruz. II. Abdülhamit dönemi ders kitaplarında Mezopotamya, Hint uygarlıklarından bahsedilirken 1902’de ilk kez Orta Asya uygarlıklarından bahsediliyor. Togan: Zeki Velidi Togan 1912’de ilk Türk-Tatar tarihini yazıyor.Edward Allworth’in sözleriyle ilk kez Türkler açısından tarihe bir bütün olarak bakmak söz konusu olabiliyor. 1912’de yazdığı tarih kitabı, Hunlar’dan başlayarak tarihi bir bütün olarak ele almaktadır. Böylece merkezi otoriteye bağlı olmadan da aydınlar tarafından kabul görmüştür. Mutlu: Programımız burada sona eriyor. Katıldığınız için teşekkür ederiz. İyi günler sevgili izleyicilerimiz. pc12.soc.metu.edu.tr (05 Aralık 1999, Ankara) |