Karay Türkleri
Sunan: Prof. Dr. Erol
Mutlu
Konuşmacılar: Dr. Halina
Kobeckaite ve Prof. Dr. Mustafa Canpolat
Mutlu: Türkiye’den
selamlar, sevgiler değerli izleyiciler. Her hafta buluştuğumuz bu saatte,
programımızın bu bölümünde bugün Karay Türklerinin dili, edebiyatı ve sanatı
konusunu ele alacağız. Programın konuklarını size hemen takdim edip konuşmaya
geçmek istiyorum bu ilginç konuyu tartışmak üzere. Konuklarımız Prof. Dr.
Mustafa Canpolat Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Eski Türk Dili
Ana Bilim Dalı Başkanı. Hoş geldiniz efendim. Ve ekselansları Dr. Helena
Kobeckaite Litvanya’nın Türkiye Büyükelçisi. Hoş geldiniz efendim. Değerli
konuklarımızla birlikte sohbete başlarken ilkönce programımızda aslında danışman
olarak da yer alan sayın hocamıza konuya bir giriş yapması için bir pas atmak
istiyorum. Evet efendim, önce bu Karay Türkleriyle ilgili genel bir
değerlendirme yapıp ondan sonra konuya devam edelim, ayrıntılara girelim.
Canpolat:
Karay Türkleri, Kıpçaklar dediğimiz geniş halk kitlelerinin, geniş Türk
topluluklarının bir kolu. Kıpçaklar denildiği vakit tamamıyla kuzeyden Avrupa
içlerine kadar gelen –ki Finlandiya’ya kadar uzanan Kıpçak grupları var- ve yine
güneyden Oğuzlarla karışarak özellikle 15. yüzyılda Memluklar devletinde çok
önemli görevler alan –Kölemenler devleti de deniyor- bu Kölemenler devleti
içerisine yükselerek, bir Arap devleti olan Memluk devletini bir Türk devleti
haline getiren Kıpçak grupları var. Bugün Kıpçak grubu altında incelediğimiz
diller tamamıyla Kazakça, Kazan Tatarcası, Kırgızca’yı bazıları Kıpçak grubuna
dahil ederler, bazıları etmezler ama bana kalırsa ben bir takım
meslektaşlarımdan ayrılarak tamamıyla Kıpçak grubu içerisinde değerlendiriyorum.
Ve tabii Nogayca var. Karay Türklerinin dilleri tamamıyla bu grup içerisine
giriyor. Bu grup çok önceden, daha milat dönemlerinde Avrupa’ya yayılan ve
Avrupa’da özellikle bugünkü Rusya içerisinde önemli devletler kuran, önemli
beylikler kuran ve Bulgarlara isimlerini veren –ki Bulgar ismi aslında bir Türk
grubunun ismidir, bugünkü Bulgarların sonradan adı olmuştur- Bulgarlardan kalan
mezar taşı yazıtları var ki Bulgarların tamamıyla bir Türk kavmi olduğunu ve
bunların dillerinin de Türkçe olduğunu oradan görebiliyoruz. Ayrıca yine bize
Kıpçaklardan kalan Codex Cumanicus adlı çok önemli bir eser var. Bu bugün
Vatikan’da bulunuyor. 1300’lerde yazılmış olması lazım. Üzerinde 1303 tarihi
var. Ama bu sonradan konulmuş bir tarih olabilir. Özellikle Kıpçakların dilleri
ve o dilde birtakım işlemleri ayrıca bulmacaları, çeşitli dini metinleri içeren
iki ayrı bölümdeki bir kitap. Tabii güneydeki Kıpçakların, Memluklar dönemindeki
Kıpçakların yazdıkları çok önemli eserler var. Gramer kitapları ve sözlükler var
ki bunlar üzerinde yine bir Karay Türkü olan Zajackovkski çok çalışmıştır.
Memlük Kıpçakçası üzerine hemen hemen en önemli bilgileri veren odur. Kuzeyde
Altınordu devletinden kalan önemli eserler var. Ve Hüsrev ü Şirin büyük
mesnevisi, bazıları Harezm Türkçesi, bazıları tamamıyla Altınordu dönemine ait
olarak gösterilir ama daha çok Kıpçak lehçesi özellikleri görülüyor. Bir
taraftan Harezm döneminin özellikleri de görülüyor. Bu Türkçe’nin en önemli
özelliği birtakım Türkçe’deki eski sesleri korumaları. Yani birtakım eklerin
başındaki “g” sesleri korunuyor. Ayrıca kelime başındaki “y” sesinin değişmesi
bakımından hemen her lehçede farklı özellikler görülebiliyor. Kazakça’da “j”
oluyor, Kırgızca’da “c” oluyor. Çeşitli değişiklikler görülebiliyor. Kelime
sonundaki “g”lerin düşmesi bakımından Oğuzca’ya benziyor. Daha çok Oğuzca
özellikler gösteriyor. Bizim şimdi kullandığımız “lı, li” eki, eski Türkçe’de
“lıg, lig” biçimindedir. Halbuki Oğuzca’da düşer, Kıpçak lehçelerinde de
genellikle düşer, “lı, li” şekline veya “lu, lü” şekline geçer. Demek ki Kıpçak
lehçeleri içerisinde Karayların bir dili var. Karayların dilinin en önemli
özelliği, ünlülerin belli bir dönemde değişikliğe uğraması ve buna karşılık
ünsüzlerin kalın ve ince biçimlerinin kullanılması. Yani bir “le” sesinin, bizim
“le” şeklinde kullandığımız yerde belki “la” olarak kullanılabiliyor ama ince
bir “la” şeklinde. Kalın bir “a”nın önünde ise “la” şeklinde kullanılıyor. Ve
böylece değişik bir karakteri oluyor. Ayrıca Karay Türkleri küçük gruplar
halinde yaşadıkları ve başka dillerle çevrili oldukları için bu dillerin de
etkileri altında kalmışlar. Özellikle Slavca’nın etkisi altında kalmışlar.
Mesela isim tamlamalarında tamamıyla bizim kullandığımızın tersine bir durum
görülür. Biz “Ahmet’in kitabı” diyorsak “kitabı Ahmet’in” şeklinde kullanılır
ve birazcık yabancı dillerin etkisi altında sentaksta değişiklikler olmuştur.
Yine fiil en sonda kullanılmaz. Özneden hemen sonra kullanılır. O bakımdan bir
takım küçük değişiklikler vardır. Ayrıca tabii bir takım ses değişiklikleri
dikkati çeker. Ama Türkçe’nin yabancı dillerle çevrili olmasına karşın oldukça
saf kalmış olan yani bir Osmanlıca’daki gibi fazlaca Arapça ve Farsça kelimelere
boğulmadan kalmış olan oldukça arı bir Türkçe konuşulur. Bu bakımdan da
Türkçe’nin bugün bizim de unuttuğumuz çok eski bir takım sözcüklerini
bulundurmaları ve hala kullanıyor olmaları bizim eski dil araştırmalarımızda da
daima önemle üzerinde durmamız gereken bir Türk dili oluyor.
Mutlu:
Kapsam olarak ve kullanım bakımından çok yaygın olmamakla birlikte bir
araştırma nesnesi olarak en azından büyük bir hazine gibi ifade ediyordunuz o
zaman. Peki bu Kıpçak lehçeleri ne zaman yazıya geçirilmiş acaba? Hangi
alfabeyle?
Canpolat:
Kıpçak lehçelerinin yazıya geçmesi ile ilgili elimizdeki en eski metinler Arap
yazısıyla olan metinler. Gerçi bir takım metinlerde Uygur yazısıyla olup
sonradan Arap yazısına geçtiği anlaşılan bir takım metinler de var ama asıl
olarak Arap yazısıyla ve Codex Cumanicus doğrudan doğruya Latin yazısıyla
yazılmış. Çünkü o zaten misyonerler tarafından yazılmış bir eser. Bir kısmı
Alman, bir kısmı İtalyanlar tarafından yazılmış. O bakımdan iki farklı biçimi
var. Ama asıl olarak tamamıyla Arap yazısıyla yazılmış ve elimizdeki eserler de
genellikle 14. yüzyılda başlıyor. 15. yüzyıldan kalma eserler var. Ve iki ayrı
alanda hem güneyde Memlük sahasında yazılmış olanlar var hem kuzeyde Altınordu
döneminde yazılmış olanlar var. Karay dilininse yazılı eserler bakımından o
kadar örnekleri yok. Bilemiyorum, en eski örneği kaçıncı yüzyıla çıkıyor?
Kobeckaite:
16. Yüzyıl. Fakat İsveçli Bilimadamı Prof. Gustav Peringer 1679’da Litvanya’ya
gelerek Karayca, Tatarca ve Türkçe konuşmalar üzerine bir makale yazdı.
Avrupa’da ilk defa bu bilim adamı Karay dili hakkında yazdı.
Canpolat:
Hazarlarla Karaylar arasındaki ilişkiler konusunda siz ne düşünüyorsunuz acaba?
Kobeckaite:
Biz Hazarlardan geldiğimizi biliyoruz. 10. Yüzyılda Hazarlar Kavarnak’tan
Kırım’a kadar olan bölgede yaşadılar. Daha sonra 1397 senesinde Litvanya’nın
büyük prensi Vitautas Altınordu ile bir savaştan sonra 380-400 Karay ailesini
Kırım’dan Litvanya’ya aldı. O zamandan beri Karaylar Litvanya’da yaşıyor, yani
600 senedir.
Canpolat:
Litvanya’da yaşıyor, Polonya’da yaşıyor.
Kobeckaite:
Polonya’da ve Litvanya’da aynı Karay soyu yaşıyor çünkü ilk Karay aileleri
Litvanya’nın başkentine çok yakın Trakai şehrinde Litvanya’nın büyük prensinin
çok büyük olan sarayına yakın yaşamışlardır. Daha sonra Litvanya’nın başka
taraflarına da gitmişlerdir. Fakat bu Karaylar ve Polonyalı Karaylar aynı
ailelerden, bizim akrabalarımız, çünkü onlar bu savaştan ya da ikinci savaştan
sonra Polonya’ya gittiler.
Canpolat:
Bu Trakay Karayları üzerine Kovalski’nin bir eseri var, oldukça iyi bir
şekilde Karay Dili'ni işleyen bir eser.
Kobeckaite:
Evet çok önemli bir eser. 1929’da Almanca olarak basıldı. Çok enteresan bir
eserdi. Trakai Karayları hakkında idi ve biz Trakai’ya bizim başkentimiz
diyoruz. Ben de orada doğdum ve benim tüm ailemde orada, Trakai’de idiler.
Canpolat:
Hazar Devleti tarihte fazla bir iz bırakmadan kayboluyor. Altınordu hücumuyla
tamamı ile kayboluyor ve daha sonra Hazar Türkleri çeşitli bölgelere
dağılıyorlar. Bir kısmı kuzeyden Rusya üzerinden Polonya’ya, Litvanya’ya kadar
gidiyor, bir kısmı da İran üzerinden Türkiye’ye geliyor. Daha önce de
Bizansların Hazarlarla iyi ilişkileri var ve tamamıyla Hazarlarla Bizanslar
arasındaki bu iyi ilişki yüzünden bir takım Hazar Türkleri daha doğrusu Karay
Türkleri doğrudan doğruya Bizans içine girip yerleşiyorlar. Anadolu’da çeşitli
bölgelerde tarihsel dönemlerde Karayların yaşadığını biliyoruz daha sonra en
önemli bölgelerden İzmit’te Karaylar yaşıyor, bu Karaylar zamanla daha yakın
olan İstanbul’a gidiyorlar ve İstanbul’da özellikle Karaköy civarında
yerleşiyorlar. Oranın asıl adı Karayköy. Karaylar oturduğu için daha sonra
Karaköy şeklini almış ve orada daha yakın zamanlarda 80 kadar Karay ailesinin
yaşadığını biliyoruz. Oradan yine İstanbul Hasköy civarında Karaylar yaşıyor.
Edirne’de oldukça önemli Karay grupları var ve bunlara ait bir takım mezarlıklar
var. Kiliseleri var ve vaktiyle sırf Edirne’de kaç tane kilise bulunduğunu
biliyoruz. Hasköy’de yine kiliseler bulunduğunu biliyoruz. Eminönü’nde yine
kiliseler bulunduğunu biliyoruz, fakat maalesef bunlar üzerine fazlaca geniş bir
araştırma yok. Şiban Şişman’ın “İstanbul Karayları” diye vaktiyle İstanbul
enstitüsünde yayınlanan makalesi var ve çeşitli bildirileri var ayrıca. O
makalelerden bir parça tanıyoruz ama maalesef bu mezarlar üzerindeki çeşitli
kalıntılar üzerinde yapılacak araştırmalara hala ihtiyaç var. Bunlar tamamı ile
yok olmadan, ortadan kalkmadan ki bir kısmı tamamı ile kaybolmuş, araştırmalar
yapılması lazım. Yine Şişman’ın makalesinden öğrendiğimize göre Karaylara ait
bir takım arazileri vaktiyle devlet başka işler için almak istemiş ve Karaylara
her yıl belli bir para ödemişler bunun için ve bu Osmanlı devleti sürdüğü sürece
de 2623 kuruş gibi bir para Karay cemaatına sürekli olarak ödenmiş. Ama zamanla
Karaylar İstanbul’da da ve Edirne’de de erimişler, yani Türk halkı olduğu için
önce dillerini kaybediyorlar sonra yavaş yavaş dinsel özelliklerini
kaybediyorlar. Çünkü Musevilikle İslam arasında zaten bir takım yakınlıklar var,
üstelik de Karayların Museviliği biraz farklı. Bir defa talmutu kabul
etmiyorlar, kabul etmedikleri için de öbür Musevilerden oldukça farklı. Yine
benim bir okuduğuma göre Hz Muhammed’i de Araplara gelen bir peygamber olarak
kabul ediyorlar ama peygamber değildir demiyorlar.
Kobeckaite:
Muhammed’i İslam Dininin ve İsa’yı da Hırisitiyanlığın peygamberleri olarak
tanıyoruz. Bizim dinimiz Karaylık sadece, belki Karaizm. Bizde sadece ahit var,
başka şeyler yok. Ve eski ahit çok önemli bir şey. Kilisede ayinlerde dualar
sadece Karayca okunur. Litvanya’nın bağımsızlığının ardından, 1993 yılında,
kiliseler yeniden açıldı. Sovyetler zamanında Litvanya’da Trakai’da sadece tek
bir kilise açık idi. Ayinler ve dualar o kilisede yapıldı. Şimdi bağımsızlıktan
sonra 1993’te yeniden açıldı. Litvanya’da Karaylar’dan sadece 267 kişi var,
küçük ama çok güçlü bir topluluk. Çünkü biz kendi dilimizi ve dinimizi
kullanıyoruz. Fakat bu kitapları şimdi size göstereceğim, bunlar son on senede
basıldı, çünkü önceden Sovyetler zamanında basılması mümkün değildi, şimdi
yeniden basıldı. Mesela Karay dilinde yazılmış kol yazıları olan “yalbarma
yergeleri” (dua kitapları) denilen iki kitap bir çok dua ve ayin için
kullanılmaktadır. Birisi ayin için kilisede kullanılır, eski Akit’ten Karay
diline tercümedir. İkinci kitap ise Karay adetleri hakkındadır, bu kitapları
rahmetli eşim yazdı. Eşim geçtiğimiz sene rahmetli oldu. 1992 senesinde din
adamı seçildi. Çok önemli olan Karay dilini gençlerimiz unuttular, bilmiyorlar.
Çünkü okullarda kimse Karay dili okumuyor, sadece ailede kullanılıyor. Bunun
için eşim bir çok enteresan kitap yazdı: “Men Karayca Öğreniyom” bunlardan bir
tanesi.
Mutlu:
Bu kitapların herhangi bir okulda okutulması söz konusu mu?
Kobeckaite:
Hayır değil. Çünkü Karayca eğitim veren okullar yok. Ancak mesela biz Cumartesi
okulu veya Pazar okulu diyoruz, öğleden sonra boş vakitte gidilen.
Mutlu:
Kilisede mi yapılıyor?
Kobeckaite:
Hayır kilisede yapılmıyor. 1990 yılında bağımsızlıktan sonra bir çok küçük
toplantılar yapıldı, kimi gençlerin ve yaşlıların Karayca öğrenmeleri için.
Şimdi de öğreniyorlar, yazın mesela. Fakat ayrıca okullar yok.
Mutlu:
267 dediniz bu demografik olarak nasıl bir yapıya sahip, çocuklar, gençler,
yaşlılar.
Kobeckaite:
Sadece hakiki Karaylar yani annesi ve babası Karay olursa bu sınıfa giriyor.
Babası veya annesi Litvan olsa mesela o zaman Karay olmuyor fakat Karayların
adetlerini ve Karayların dinini isterse çok iyi olur. Her zaman bekliyoruz.
Fakat etnik olarak Karay sayılmıyor.
Mutlu:
Karışma çok oldu mu yani?
Kobeckaite:
Evet çok karışık. Çünkü bu çok küçük bir topluluk, sadece Karay-Karay ile
aileler çok az şimdi. Bunun için asimilasyon oluyor ve Karaylar azalıyorlar.
Mutlu:
O zaman dil de yavaş yavaş silinip gidiyor.
Kobeckaite:
Evet bizim için çok önemli bu dini kitapları korumak ve saklamak. Siz edebiyatı
dediniz var. Ve edebiyat için daha çok neşirler var. Çok şiir kitapları bastık.
Karayca şiirleri Litvan dilinde de bastık.
Mutlu:
Bu halk şiirleri mi?
Kobeckaite:
Halk şiirleri de burada var. Ve profesyonel şiirler de var. Şiirler çok değil.
16’ıncı yüzyıldan bugüne kadar. Bugün kimse Karayca yazmıyor. Son şiirleri 1985
yılında de babam yazdı. Şimdi kimse yazmıyor.
Canpolat:
Peki Litvanca ya da Rusca yazan Karay var mı?
Kobeckaite:
O da yok.
Mutlu:
Çünkü bir romanın ya da bir öykünün yazılması için okuyacak bir kitlenin
olması lazım. O kitabın satılması lazım. Okunması lazım. Halbuki ancak bilim
adamlarının yaptıkları çalışmalar var. Oldukça zengin bir halk edebiyatı var her
şeye rağmen. Masalları var. Bulmacaları var. Atasözleri var. Atasözlerine ben
bir hayli baktım. Bizdeki atasözlerine çok benziyor. Yani yüzde yüz bir yakınlık
var.
Kobeckaite:
Mesela “kızım saya aytam, kelinim sen anla”.
Mutlu:
“Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla”.
Kobeckaite:
Evet bu aynı. Yüzde yüz Türkçe. Şimdi baktım Karayca bir liste var, Karay
atasözlerinden. Çok önemli bir Türkolog olan Aleksandr Dubinski bunu Varşova’da
yazdı. 340 tane atasözü. Daha önceden bizim din adamımız da yazmıştı. Ve şimdi
baktım hangi atasözleri Türk atasözlerine benziyor? Çok var.
Canpolat:
Büyük bir yakınlık var. Tabii bu da aynı kökenden gelmenin, aynı dünyaya bakış
açısının bir sonucu olsa gerek.
Mutlu:
Sosyal ilişkilerin benziyor olması. Özellikle gelinle kız meselesi ailevi
ilişkilerin çok benzerliğini gösteriyor. Öyle bir kültürel ortaklık bulabiliriz
belki.
Kobeckaite:
ikinci olarak mesela “adet yarımı dinnin”. Türkçe var mı?
Canpolat:
Evet. “yarım dindir”. Tam karşılığı yok sanırım.
Mutlu:
Orada da biraz Arapça’nın etkisinde kalmış Arap egemen yani dine böyle “yarım
din”falan gibi şeylerle.
Kobeckaite:
Ben “yarım din” olarak anlamıyorum. Fakat adetler çok önemli. Adetlere bakarsak
o zaman bu aynı din olur. Ben baktım “atın oğlu at”, “itin oğlu it”. Çok yakın,
Türkçe’de de var.
Mutlu:
Bunlar da derlendi diyorsunuz. Peki en azından üniversitelerde falan bir
faaliyet yok mu bu Karay kültürüyle ilgili.
Kobeckaite:
Şimdi var. Litvanya’da bir üniversitede şimdi bir bölüm açıldı. Birisi Türk
dillerinin merkezi ve diğeri azınlıkların kültür merkezi. Buradaki öğrenciler
için Karay tarihi, Karay dili ve Karay kültürü hakkında dersler var. Şimdi kızım
devam ediyor bu derslere. Doktora tezini yapıyor ve aynı zamanda çalışıyor.
Bilim adamları çok var Litvanya’da. Fakat maalesef Karaylar hakkında yazarlar ve
tarihçiler yok.
Mutlu:
Yani dil kullanılmıyor ne sinemada, ne radyoda, ne televizyonda.
Kobeckaite:
Sadece ailede ve kilisede kullanılıyor. Ailede çok az kullanılıyor. Az çünkü
mesela karışık aileler olduğunda kullanılmıyor.
Mutlu:
Yani ekonomi, yaşama şartları da böylelikle dili asimile ediyor.
Kobeckaite:
Evet evet. Kilisede kullanılıyor. Çünkü bu kitaplar çok yardımcı oldu. Çünkü
herkes okuyor. Şimdi bakıyorum, kilisede yayınların bantlarına herkes bakıyor ve
okuyor.
Mutlu:
Türkiye’de şöyle bir moda oldu. Bazı kişiler ailelerinin tarihlerini yazarak
yazar oldular, edebiyatçı oldular. Bu tip eserler yayınlanıyor. Bu tür bir
çalışma olmadı mı hiç Karay Türklerinde Litvanya’da yaşayan. Yani sayıyı
biliyorsunuz. 300-400 aile olarak geldiler dediniz. Belli bir süreç içinde
yaşamışlar yani tarihi en azından roman diliyle ya da tarihi bir dil, tarih
olarak aktaran eserler üretilmedi mi acaba?
Kobeckaite:
Roman yazmadık fakat bilim adamları ve profesörler var mesela A. ZAJANÇKOVSKİ
gibi. Siz biliyorsunuz biz Litvanya’da 1993 yılında konferans yaptık onun
anısına. Burada onunla ilgili bir fotoğraf var. Kendisi Litvanya’da Troh
Karaylarındandır. Troh’da doğmuş ve sonra Vilnius’ta öğrenim gördü. Fakat
KRAKOV’da üniversitede Kovalski’nin bir öğrencisi idi. Ondan sonra Polonya’da
çalıştı. Fakat biz ona Karay Türkolog diyoruz. Ve her zaman onu biliyoruz. Ondan
sonra Alexandr Dubinski, o da Varşova’da. Söz ettiğiniz S. Şişman da
Karaylardandı. Süreya Şapşal ise burada ve Azerbeycan’da çok bilinen bir kişi, o
da Türkolog ve din adamıydı, Litvanya’daydı. Önceden de 16. Ve 17. Yüzyılda
birçok Karay bilim adamları vardı ancak maalesef şu anda çok fazla tarihçi yok.
Canpolat:
Aslında asıl Kırım’daki Karaylar her zaman başka ülkelerdeki Karaylar için
merkez olmuş ve oradan hep gerek din alanında insanlar yetişmiş ve İstanbul’da
hatta dinsel bir lider bulunmadığı için Kırım’dan bir din adamı getirmişler.
Fakat gelir gelmez kısa bir süre içerisinde karısı ölmüş ve adamcağız yalnız
kalmanın üzüntüsünü çekmiş. Ama tekrar dönmesi için Kırım’dan ısrar ettikleri
halde dönmemiş çünkü İstanbul’daki Karayları lidersiz bir din adamı olmadan
bırakmak istememiş. Ve sonunda da İstanbul’da ölmüş yirmi yıl kadar yaşadıktan
sonra. Kırım daima Karaylar için bir merkez olmuş. Ama bu II. Dünya Savaşından
sonra maalesef Kırımdaki bütün Türk ahali gibi Karaylar da sürülünce bir yerde
bir kültür merkezi ortadan kalkmış.
Kobeckaite:
Doğru söylüyorsunuz. Fakat Kırım’a 1918 yılından sonra Bolşevikler geldikten
sonra Karayların dilini ve dinini yasaklıyorlar. Onun için kiliseler Kırım’da,
Odessa’da, Kiev’de her yerde kapatıldı. Ama sadece Litvanya’da ve Vilnius’ta bir
dini merkez oluştu. Mesela Süreya Şapşal, Litvanya’da din adamı seçildi ve 1928
yılında İstanbul’dan Vilnius’a geldi. 1940 yılına kadar din adamı gibi ve aynı
zamanda profesör olarak da çalıştı. Ondan sonra Litvanya’ya Sovyetler geldiler.
Din adamlığı yasaklandı ve o zaman sadece profesör oldu, din adamı değil.
Canpolat:
Biz onu sadece profesör olarak tanıyoruz.
Kobeckaite:
Fakat Sovyetlerin zamanında Karaylar hakkında çok yasak vardı. Resmi gazeteler
basılamadı. Ve kimse yazamadı. Bu elli sene boyunca Karaylar hakkında yazmak
yasak idi. Bu yüzden sadece bağımsızlıktan sonra biraz başladık. Litvanca
Karaylar hakkında fazla bilim eseri yok. Kitaplar yok. Onun için ben kendim
Litvanya’nın Karayları hakkında bir çok küçük kitap yazdım. O da 1997i senesinde
basıldı.
Mutlu:
Litvanca mı bu?
Kobeckaite:
Litvanca. Ben roman yazmıyorum. Fakat bazı roman çevirilerim var. Çünkü Karayca
bildiğimden ve Karayca bir Türk dili olduğundan, Vilnius Üniversitesinden sonra
Taşkent’e gittim. Ve Taşkent’te Özbek dili öğrendim. Bir yıl kaldım Taşkent’te
üniversitede. Ve ondan sonra Özbek edebiyatından Litvancaya 20 kitap çevirdim.
Canpolat:
Herhalde Özbekçe öğrenmek sizin için çok kolay oldu.
Kobeckaite:
Evet. Daha kolay oldu. Şimdi de Türk dili için Özbek dili ve Karay dili çok
faydalı oldu.
Canpolat:
ama siz şimdi Karayca’yı, Özbekçe’ye mi yoksa Türkiye Türkçesi’ne mi daha yakın
görüyorsunuz?
Kobeckaite:
Şimdi burada Türkiye’de ve Ankara’da Türkiye Türkçesi’ne daha yakın oldum ama
rahmetli eşim her zaman derdi “şimdi sen Karayca’yı unuttun”. Çünkü Türkçe
konuşuyoruz. Biraz Karayca da konuşuyoruz.
Canpolat:
Özbekçe’ye yakın tarafları var. Özellikle bu “ge” lerin, -e hali için “ge”
kullanılması.
Kobeckaite:
Fakat Türkçede fonetik olan “hı” sesi, Türkiye Türkçesi’nde kalmadı.
Canpolat:
Türkiye Türkçesi’nde kalmadı ama öbür lehçelerde var.
Mutlu:
Ama Anadolu’da hâlâ telaffuz edenler vardır.
Kobeckaite:
Ben buraya üç sene önce geldim. Sayın Profesör Ahmet Ercilasun ile konuştuk. O
dedi ki sizin Türkçeniz 11. yüzyıldaki gibi çok eskidir. Sizinki doğru dedi.
Çünkü Karay dili Litvanya’da başka diller arasında yaşadı fakat başka Türk
dilleri yok idi. Bunun için Karay dilinde çok eski gramer formları kaldı. Eski
kelimeler de var. Mesela biz “açhıç” diyoruz, “anahtar” için. Çünkü “aç”
“açmak” ‘tan geliyor “açhıç” deniyor.
Mutlu:
Kimliğinizi hala koruyabilmişsiniz herhalde 200 kişi kalmakla birlikte. Bunu
sağlayan ağırlıklı olarak dilin mevcudiyeti oldu herhalde değil mi?
Canpolat:
Dil de, din de.
Kobeckaite:
Evet bu iki şey. Dil ve din. Ve çok önemli: dinde ayin zamanı Karayca konuştuk
ve Karayca dualar ettik. Bu, dil için çok önemli ve çok faydalı idi.
Canpolat:
Tabii. Özellikle ibadetin Karay diliyle yapılması çok önemli. Dilin başka
topluluklar içerisinde dayanmasını sağlıyor. Ayrıca din de başka topluluklarla
karışmasını önlüyor bir yerde. Bir ölçüde tabii. Ama çeşitli yabancı dillerle
çevrili olan yerlerdeki diller daha saf kalabiliyor ve daha eski biçimiyle
kalıyor. Tıpkı Türkiye’deki Yahudilerin dillerinin 15. yüzyıl İspanyolcası
olması gibi.
Mutlu:
Bu değişimin olmamasının sebebi ne? Niye bir değişme olmuyor? En azından
çevrili oldukları dillerin etkisinde.
Canpolat:
Değişim olmuyor değil oluyor. Ama öbür taraftan koptuğu için oradaki değişim
gibi olmuyor. Daha başka değişimler oluyor. Mesela Türkiye’deki Yahudilerin
diline de pek çok Türkçe kelime giriyor. Osmanlıca’dan kelimeler giriyor. Kendi
anlatımları için gerekli olan kelime yoksa o zaman Türkçe’den kelime giriyor. Ve
tabii Türkçe’nin sesi de etki ediyor. Ses yapısında da bir takım değişiklikler
oluyor. Karayca’da da bir takım değişiklikler oluyor. Sentaks bakımından
değişiklikler oluyor. Ünlülerin daha çok kalın sıraya geçmesi gibi değişiklikler
oluyor. Buna karşılık ünsüzlerin kalın ve ince biçimlerinin kullanılması gibi
değişiklikler oluyor. Bu değişiklikler her dilde her zaman olan değişiklikler.
Ama bir takım eski biçimleri korudukları için bu biçimler eski haliyle yaşıyor.
Mutlu:
Korunanlar eski haliyle yaşıyor tam olarak bir değişiklik görmeden.
Kobeckaite:
Şimdi siz çok doğru söylüyorsunuz. Mesela en büyük değişim sentaksta oldu. Çünkü
şimdi Karayca kimse düşünmüyor. Meselen bizim ailemizde biz dört dilde
konuşuyoruz. Karayca, Litvanca, Polonca ve Rusça.
Mutlu:
Başka diller de ilave edebiliyorsunuz tabii.
Kobeckaite:
Evet. Bu dillerin hepsini biliyoruz. Babam da, annem de, kızım da şimdi bu dört
dili biliyoruz. Aynı zamanda İngilizce, belki Almanca ve belki Fransızca. Onları
da bilmek gerek.
Mutlu:
Şimdi bunu kestirebilmek biraz oluyor. Anadilinden farklı dillerle çevrili
bir ortamda yaşamanın ne olduğunu biz kendi anadilimizle çevrili bir ortamda
yaşadığımız için kestirmek biraz zor oluyor ama bunu sanata, güzel sanatlara,
müziğe falan, bu daha çok çevrede olan kültürlerin etkisi altında mı böyle bir
üretim oluyor? Yani Litvanya’da yaşayan Karayların bu tür kültürel faaliyetlerle
ilişkileri nasıl oluyor? Yani diyelim ki onlar Litvan kültürünün sinemasını,
müziğini vs. mi tüketiyorlar yoksa kendi ürettikleri şeyi mi tüketiyorlar yoksa
böyle bir bağ yok mu?
Kobeckaite:
Evet Karay çocuklarımız Litvanca öğreniyor. Ben kendim de mesela Litvança okulda
okudum. Üniversitede de Litvança okudum ama Litvanya’nın kültürü de benim için
çok önemli şimdi. Çünkü mesela Litvanya’nın kültürünü bilmek Özbekçe ve başka
Türk dillerinden Litvanca’ya tercüme için çok önemli. Ve şimdi herkes
Litvanya’nın kültürünü çok iyi biliyor. Karay kültürünü de şimdi bu son on sene
sürecinde mümkün oldu. Bunun için Trakai’da bir Karay müzesi var. Oraya birçok
Karay kültür örnekleri var, çok Türk örnekleri de var. Çünkü Prof. Süreya
Şapşal. Türkiye’den ve başka doğu ülkelerden çok şeyler aldı. Litvanya’ya
getirdi ve 1938’de bu müzeyi açtı. Ondan sonra yeniden kuruldu 1967 senesinde.
Bunun için Karay kültürünü gençler de aileler de çok istiyorlar. Fakat biraz zor
oluyor.
Mutlu:
Tabii müzeye kaldırılmış olan bir kültürü yaşatmak biraz zor olsa gerek.
Fakat şöyle bir soru soracak olursak, böyle bir tespit, böyle bir çalışma var
mı; Karay’ın içinde bulunduğu başka kültüre katkıları neler olmuş? Litvanya
kültürüne ne tür katkısı olmuş tarih içinde ve bugün hala ne tür katkıları
oluyor Karay Türklerinin?
Kobeckaite:
Litvanya kültürüne özel sanatlarda çalışmıyorlar. Mesela ben şu anda yazarlar
birliğinin bir üyesiyim. Kızım muzikolog olarak çalışıyor. Başka yerlerde mesela
çok doktorlar ve mühendisler var.
Canpolat:
267 kişi içerisinde dört tane elçi varmış.
Mutlu:
Ağırlıklı olarak elçi yetiştiriyorsunuz herhalde.
Kobeckaite:
İki tane büyükelçi var. Üç idi. Maalesef birisi öldü. İki tane kaldı.
Mutlu:
Benim aslında sorduğum elit kültüründen ziyade, mutfak kültürü olarak mesela
Litvanya’da Litvan mutfağı üzerinde bir etkide bulundunuz mu, kılık kıyafet
olarak böyle bir etkiyi tespit edebiliyor musunuz?
Kobeckaite:
Evet var. Elitte de var. Mesela şimdi siz dediniz iki tane büyükelçi var. Bakan
da iki taneydi. Önceden avukatlar vardı. Hukukçular. Her şeyden her yerde var
fakat çok az kişi olduklarından büyük şeyler yapmak çok zor. Mutfak konusunda
biraz Karay mutfağı kaldı. Litvanlar da çok seviyorlar. Mesela bir özel börek
var. “Kıbın” diyoruz. Bu çiğ etten. Litvanlar diyorlar “kibinas” çünkü Litvanca
“ı” yok. Onun için çok zor kıbın demek. Kibinas diyorlar fakat kıbın daha doğru.
Bu bir “ay” gibi börek. İçinde çiğ et var. Ve fırında yapıyoruz. Hamurlu. Çok
çok güzel. İsterseniz bir defa yapabiliriz. Biz Litvanya’da da yaptık. Kuzu çok
kullanıyor. Tatlılardan çok güzel “katlama” yapıyoruz. Bu yedi kat yufka ve üç
kat peynir. Tatlı peynir yapıyoruz.
Canpolat:
Peki Litvanya’da başka Türk halklarından var mı? Özbekler var benim bildiğim
kadarıyla.
Kobeckaite:
Özbekler biraz var. Sovyetler zamanında her yerden Litvanya’ya geldiler. Fakat
çok önceden Karaylarla birlikte Kırım’dan Tatarlar geldiler. Ve Litvanya’da
şimdi 5000 Tatar yaşıyor. Dört tane camii var. Vilnius’ta, Kaunas’ta çok güzel
bir camii var. Çok yeni, 1930 senesinde yapıldı. Çünkü Tatarlar bir büyük
savaşta Litvanlar ile birlikte savaştılar ve ondan sonra devlet “teşekkür”
olarak bu camileri inşa etti. Litvanlar Tatarlar’a bu camiyi 1930 senesinde.
yaptılar Sovyet zamanında o da kapatıldı. Şimdi yeniden açıldı. Dört tane cami
var. Vilnius’ta çok güzel bir cami vardı fakat maalesef 1964 yılında yıkıldı. Ve
şimdi belki yeniden yapılacak.
Mutlu:
Litvanca’ya kelimeler var mı?
Kobeckaite:
Mesela “svogunas”. Bu “soğan”dan geliyor. Çok yakın. Ayrıca Karayca “etek” için
biz “sayan” diyoruz. “Sayan” eski bir Türkçe kelime belki. Litvanca’da ise “siyonas”.
O kelimeden geliyor. Karayca’da biz Litvan dilinden de çok kelimeler aldık.
Mesela Litvanca “lor peynir”, “varşke”. Biz ise Karaycada “varşka”. Diyoruz.
Canpolat:
“yoğurt” var mı?
Kobeckaite:
Yogurt kullanıyor fakat biraz farklı. Bu Litvanya’ya özel bir şey, Türklerde
yok.
Mutlu:
Sohbetimiz bitmeyecek ama süremiz doldu. Sohbeti sizin şu yedi katla
bitirseydik iyi olurdu. Tatlı bitirseydik.
Kobeckaite:
Ben kıbını daha iyi yapıyorum. Çiğ börek yapıyoruz. Çiğ börek Tatarlarda var.
Karaylarda da var.
Mutlu:
Mutfağı kaybetmeyince bir etnik grubun varlığı da devam eder gibi
düşünüyorum. Dil kadar önemli yani. Çok teşekkürler efendim bu programa
katıldığınız için. Değerli izleyiciler bu güzel sohbeti burada kesmemiz gerekti
çünkü süremiz doldu ama Türkiye’den yeniden merhaba diyeceğiz size. Hoşça kalın.
pc12.soc.metu.edu.tr
(18 Şubat 2001, Ankara)