Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

Turkish History under the Light of Chinese Resources

 

 

Çin Belgeleri Işığında Türk Tarihi

english

Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Prof. Dr. İsenbike Togan ve Prof. Dr. Pulat Otkan

 

Mutlu: Türkiye'den sevgiler, saygılar. Türklerin tarihini, kültürünü, dilini incelediğimiz bu program dizisinin bu bölümünde Çin kaynaklarında Türk tarihini konu alacağız. Danışman konuğumuz Sayın Prof. Dr. İsenbike Togan O.D.T.Ü Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, konuğumuz ise A.Ü D.T.C.F Sinoloji Ana bilim Dalı Başkanı hoş geldiniz efendim. Çin kaynaklarında Türk tarihi konusuna nasıl girmemiz gerekiyor hocam?
 
Togan: En eski kaynaklar arkeoloji dışında daha çok Çince kaynaklardan olduğu için biz dünyada bu alanda Çince kaynaklar nasıl kullanılmaya başlandı bu oldukça önemli bir mesele. Sizin Sinoloji Ana bilim Dalı açısından Türk tarihi ile ilgili çalışmalarınızı göz önüne alırsak bize genel bir tanıtım yapabilirsiniz.
 
Otkan: Genel olarak tarihle coğrafya arasında belli bir ilişki var. Bu ilişki özellikle insan topluluklarının büyük ölçüde doğaya bağımlı oldukları dönemlerde daha bir belirgin. Eski çağlarda özellikle Asya denen büyük kara parçası belli doğal özellikler gösteriyor. Bu doğal özellikler belli yerlerde belli insan topluluklarının gelişmesine, belli tarihsel alanların oluşmasına olanak sağlamış. Bu çerçevede bakıldığında Asya denen bu büyük kara parçası doğal koşullara göre bir kaç bölgeye ayrılıyor. Bu bölgeler aynı zamanda Asya'nın tarihsel alanlarını da belirliyor. Özellikle büyük ırmak boylarında, Doğu'da Sarı Irmak, Güney'deki Yangtse Irmağı boylarında, tarıma elverişli topraklarda, belli bir uygarlık ortaya çıkmış. Buna genellikle "Doğu Asya tarihsel ve kültürel alanı" adı veriliyor. Güneyde Hindistan'da Ganj, İndus Irmakları boylarında yine aynı şekilde belli bir tarihsel alan oluşmuş. Hindistan merkezli. Batı Asya'da Dicle, Fırat Irmakları dolaylarında "Batı Asya tarihsel alanı" adı verilen bir tarihsel uygarlık gelişmiş. Bunların dışında bir de "İç Asya tarihsel alanı" var. Bu da aslında diğerlerinden farklı bir dünya. Buradaki insanlar daha çok doğa koşulları gereği ırmak boylarında, vadilerde ya da vahalarda tarımla ve hayvancılıkla uğraşan insanlar. Doğu Asya dediğimizde, biraz önce belirttiğim gibi, Çin merkez olmak üzere, Vietnam, Kore ve Japonya'yı kapsayan bir bölge anlaşılıyor. Bu bölgeye aynı zamanda "Çin yazısı kültür alanı" ya da "Kofuçyüsçü kültür alanı" adı veriliyor. Bu tarihsel alanlar tarihsel süreç boyunca birbirlerinden bağımsız kalmamışlar, birbirleriyle gerek kültürel, gerek ekonomik, gerek siyasi alanda yakın ilişki bir içinde olmuşlar. Birbirlerinden hem almışlar, hem vermişler. Bu kültürel ve tarihsel alanların kendilerine özgü yapıları olmakla birlikte, birbirlerinden esinlenerek kendi tarihlerini, kendi kültürlerini, kendi ekonomilerini geliştirdikleri de görülüyor. Çin merkezli Doğu Asya tarihsel alanı dünyada bilinen en eski uygarlıklardan birine sahip. İlk Çince yazıya günümüzden aşağı yukarı 5500 yıl önce rastlandığı söyleniyor. Yazıyı çok eski çağlarda geliştirme imkanı bulmuş olan Çin'in binlerce yıldan beri birikmiş binlerce ciltlik, edebiyatla, tarihle, felsefeyle ilgili pek çok yazılı birikimi var. Dolayısıyla Sinoloji alanında Çin'in bu birikimini inceleyebilmek için çok büyük gayret sarf etmek icap ediyor. Batılılar bu işe büyük ölçüde 15.-16.yy'da başlamışlar. Bunlar daha çok Avrupa'daki Hıristiyanlığı yaymak amacıyla Cizvit misyonerler. Çin'de bulundukları sırada çeşitli Çin kaynaklarını incelemişler. Yavaş yavaş Çin tarihini, kültürünü, edebiyatını Batı dillerine çevirerek bunu Batı dünyasına tanıtmaya başlamışlar. Böylece Batı dünyası için de çok farklı olan bir dünyanın tanınması, Avrupa'da da büyük ölçüde etkili olmuş, Avrupa'da kimi kurumların değişmesine, gelişmesine büyük ölçüde etki etmiştir. Örneğin, özellikle 13.yy'da Moğol İmparatorluğu'nun kurulması sonucunda, Doğu ile Batı arasındaki ticaret yolları bir güvenlik sistemine kavuşmuş. Güvenlik sistemine kavuşulması sonucunda insanlar Doğu'ya daha çok ve daha kolay gidip gelebilme olanağını bulabilmişler. Marco Polo, kendisi Güney İtalya'da oturan bir kaşif. Bununla ilgili çok ilginç bir saptama var. Marco Polo bir-iki defa Çin'e gitmiş ve öldüğü zaman iki kızına belli bir miras bırakmış. Bu mirasın tutarı yetmiş kilogram altın değerinde. Bu da çok büyük bir para. Marko Polo gibi bir tüccar iki defa Çin'e gidip gelmekle böylesine büyük bir gelir sağlamış oluyor. Marko Polo'dan sonra pek çok tüccar da doğuya gitmiş. Dolayısıyla bu ticaret sonucunda Venedik, Floransa gibi kent devletçikleri birden bire zenginleşimiş, bu zenginleşme sonucunda, buralardaki yöneticiler saraylar, heykeller, resimler yaptırmışlardır. Dolayısıyla Rönesans'ın gelişmesinde ticaret yoluyla oluşan zenginlik çok büyük katkıda bulunmuştur. Sadece bununla da kalmıyor: İtalya'daki zenginlik ortaya çıkınca, kimi tüccarlar Doğu'ya değil Avrupa'nın içlerine gidelim diyorlar. Böylece Orta Çağ'ın oluşturduğu duvarlar tüccarların serbest dolaşımıyla aralanmış oluyor. Böylece, bir bakıma Avrupa Birliği'nin ilk adımlarının o zaman atıldığı öne sürülüyor. Bu ticaretle birlikte Avrupa'nın içinde belli toplumsal değişiklikler oluyor. Bunun dışında Çin'den gelen taze kan, ki düşünce alanında da olabiliyor, buluşlar alanında oluyor, Avrupa'yı Rönesans'a hazırlayan, hatta daha sonra 18.yy Aydınlanması!na hazırlayan önemli bir alt yapı oluşturuyor. Dolayısıyla, Çin'in Doğu-Batı ilişkileri açısından oynadığı önemli bir rol var. Avrupa'da Orta Çağ'ın yıkılmasında, barutun Çin'den Avrupa'ya getirilmesinin önemli bir rolü olduğu söyleniyor; kalelerin yıkılması açısından. Barutun mucidinin Çinliler olduğu söyleniyor. Bu aslında yarı doğru bir görüş olarak düşünülebilir. Çünkü Çinliler barutu topun içinde kullanmamışlar. Dolayısıyla barut ancak topun içine girdikten sonra barut olmuştur. Onun fonksiyonu kaleleri yıkmak ve silah olarak kullanmak olduğuna göre bunu Batılılar yapmışlar. Barutu barut yapan böyle bir sentezi sağlayan Batılılar olmuşlardır.
 
Mutlu: Fitili ilk tutuşturan da Çinliler olmuş.
 
Otkan: Batı büyük ölçüde kendi köhnemiş birikimini Doğu'dan aldığı taze kanla canlandırıp, kendisini yenileyebilmiş, aydınlanmayı sağlayabilmiş.
 
Mutlu: Çin'in Batının gelişmesi üzerindeki etkisi bu şekilde. Bizim tarihimiz açısından Çin'in önemi ne?
 
Togan: Sanırım Sinoloji alanında ilk çalışan Avrupalılar olmuş. 1759'da De Guignes'in eseri çıkıyor Türklerin, Moğolların, Tatarların tarihi adı altında. Bunu yazarken Çince kaynakları Fransızca'ya çevirisinden yararlanıyor. Fransız İhtilali öncesi koşullarda böyle bir çalışma yapılıyor ben bunun nedenini çok iyi bilemeyeceğim ama çok önemsiyorum. 18.yy'a gelmeden önce Fatih ya da Orhan Gazi Türk Tarihi'nin Çince kaynakları gibi bir olgudan habersizlerdi. 18.yy'ın ortalarından itibaren Çince kaynakların bir kısmı Osmanlıca'ya çevrilmeye başlanıyor. Bu Çince kaynaklar önce Çince'den Fransızca'ya geçiyor. Çince isimler hem Çince hem de Türkçe. Sizin adınızı Çince söyleyecek olursak “e-lo-lu” deriz. Erol e-lo-lu oldu Fransızca'ya, Fransızca'dan Osmanlıca'ya geçti, Arap harfleri ile yazılmış oluyor. İşte bu şekilde dilimize kazandırılan De Guines’in eseri 1980'lerde Büyük Türk Tarihi ismiyle Latin harfleri ile çıktı.
 
Otkan: Avrupa'daki Sinoloji araştırmaları: 16.yy'da özellikle kilisenin gücünü yitirmesi sonucunda, Papa'nın gücü sarsılıyor. O arada Moğol İmparatorluğu sayesinde belli bir ulaşım yolu açılmış. Papa diyor ki, "Doğu'da Hıristiyan olmayan çok insan var. Batıda gücümüzü yitirdik. Hıristiyan olmayan bu büyük nüfusu Hıristiyanlığa sokarsak biz eski gücümüze kavuşuruz". Bunun üzerine misyonerler Uzakdoğu'ya gitmeye başlıyor. Bu çerçevede Cizvit misyonerler Çin'e gidiyorlar. Hıristiyanlığı yaymak için önce Çinlilerin neye inandıklarını tespit ediyorlar. Onların tarihlerini, felsefelerini inceliyorlar. Misyonerlerden Çin'de yirmi, otuz yıl kalanlar var. Çevrelerine pek çok Çinli alimi de topluyorlar. Bunlar Çin felsefe ve tarih kitaplarını Batı dillerine çevirmeye başlıyorlar. İlk çevirileri yapanlar Portekizliler. Bu kitaplar daha sonra diğer Batı dilerine de çevriliyor İspanyolca'ya, İtalyanca'ya, Fransızca'ya. Dolayısıyla Batı Çin'i bu Cizvit misyonerler aracılığıyla tanımaya başlıyor. "Sin", Çin anlamına gelen Latince bir sözcük. "Sinoloji" "Çin Bilimi" anlamına geliyor Türkoloji gibi. Sinoloji büyük ölçüde 16.yy'dan itibaren Cizvit misyonerlerin yaptıkları çevirilerle başlıyor. Daha sonra, daha çok batılının Çin'e girmesi sonucunda Sinoloji araştırmaları çok büyük gelişmeler gösteriyor. De Guignes'in 18.yy'da yazdığı kitap bir bakıma Türk tarihiyle ilgili toplu olarak yazılmış en önemli yapıtlardan bir tanesi sayılıyor. De Guignes'in kendisi aslında Çince bilmiyor, ama o zamana kadar Cizvit misyonerlerin yaptıkları çalışmalardan yararlanarak Türklerin, Moğolların, Tatarların tarihini yazmıştır. Bizde Hüseyin Cahit'in çevirisi, "Türklerin, Moğolların, Tatarların Tarih-i Umumisi" diye yayınlanmıştır; sanıyorum dört cilt.
 
Togan: Latin harfli olanı sekiz cilt.
 
Otkan: Eskimiştir ama o zamanki birikimi yansıtması açısından önemlidir.
 
Mutlu: Peki bizde çalışmalar nasıl oldu? Biz ne zaman gidip de Çin kaynaklarına bakmaya karar verdik?
 
Otkan: Pek çok konuda olduğu gibi Cumhuriyetin kuruluşundan sonra, Atatürk'ün ileri görüşlülüğü sonucunda.
 
Mutlu: Bundan önce Batıların yaptığı Türk tarihine ilişkin olarak Çin kaynaklarından yararlanılarak yapılmış başka çalışma yok mudur?
 
Otkan: Batılıların pek tabii ki daha sonra pek çok çalışmaları var. Hem Çin tarihi ile ilgili olarak, hem de Çin'in komşuları ile ilgili olarak. Bu bilgilerin büyük çoğunluğu daha önce Avrupa'da yapılan çevirilerin çevirisi niteliğinde olduğu için çok fazla bir ağırlık taşımıyor. Daha sonra kimi bilim adamları Fransız Pelliot, Maspero gibi kişiler Çin'de uzun yıllar bulunuyorlar. Çin'de özellikle felsefe ile ilgili olarak, tarihle ilgili olarak, kimi yazmalarla ilgili olarak, çok önemli çalışmalar yapıyorlar. Hem Çin tarihinin çeşitli yönlerinin, hem de bir bakıma Türk tarihinin çeşitli yönlerinin aydınlatılmasına çeşitli katkılarda bulunuyorlar.
 
Mutlu: Binlerce eser var dediniz. Çin tarihi ve kültürü içindeki bu kaynakların büyük bölümü yabancı dile çevrilmiş mi o dönemlere kadar?
 
Otkan: Hayır bugün bile çevrilmiş değil.
 
Mutlu: Nerede bulunuyor bu eserler?
 
Otkan: Önemli olan Çinlilerin bir gazeteci titizliğiyle olayları günü gününe tutma alışkanlıkları. Ansiklopedi orada çıkmıştır diyebiliriz. 17.yy'a gelindiğinde Çin'deki kitap sayısı tüm dünyadaki kitap sayısının iki üç katı. Bu kadar büyük bir birikimi var.
 
Togan: Baskı çok erken gelişiyor teknik olarak.
 
Otkan: Kimi buluşları Çin'in göz kamaştırıcı nitelikte; matbaa gibi. İlk kağıt para orada kullanılmış. Mısır'da papirüs var ama, o gerçek kağıt değil. Bitkinin bir tortusunun kurutulmasıyla elde edilen kağıt, ilk Çin'de kullanılmış. Çin yazısı diğer yazılar gibi gelişmiş resim yazıdan çıkmış bir yazı sistemi. Bütün yazı sistemleri önce resim yazıdır, ondan sonra idiogramlara dönüşmüştür. Hece alfabesinden sonra ses alfabesine doğru gelişme göstermiştir. Çin yazısı da başlangıçta böyle bir gelişme göstermiş ama bir noktada durmuş orada büyümüş. Günümüzde Japonların yaptığı Japonca-Çince sözlük var. Bu elli bin tane im, Çince karakter içeriyor. Karakter denen Çince'nin özelliğinden biraz bahsetmek lazım. Kaynakları anlatabilmek için. Kabaca Çince işaretler trafik işaretleri gibidir. Yaya geçidini anlatan işarette bir kişi yürüyordur. "U" dönüşü yapılmaz işaretinde, "U" biçiminde bir ok ve üzerinde bir çizgi vardır. Dünyanın neresine giderseniz gidin bu işaretlerin anlamını aynıdır. ama söylenişleri farklıdır. Çin yazısı da bir işaretler sistemidir. Onun için Japonca, Korece, Vietnam dili gibi başka bir dil grubuna giren diller de bu yazı sistemini kullanabilmişler. Hatta bir zamanlar Çinli olmayan Orta Asya sakinleri de kullanmışlar. Buna biz de dahiliz, Türkler olarak. Dolayısıyla, bu işin zorluğu çok sayıda trafik işaretinin anlamını bilebilmek. Elli bin tanesini bilmek tabii ki mümkün değil. Her şeye rağmen, Çin yazısı bundan iki bin yıl önce nasıl yazılıyorsa bugün de büyük ölçüde öyle yazılıyor. Dolayısıyla iki bin yıl önceki kaynakları bugün okumak imkanı, anlamak imkanı var;  yazıda devamlılık olduğu için. Dil yaşayan bir şey olduğu için, Çince'de de belli değişimler oluyor. O zamanki Çince, Klasik Çince olarak tanımlanıyor. Bugünkü modern Çince'ye kıyasla belli farklılıkları var. Zorlukları da kimi noktalarının ölmüş olması. O zamanın kültürünü, tarihini bilmeden kimi sözcüklerin anlamını bilmek de zordur.
 
Togan: M.Ö 2000'lerde koyunların kürek kemiğinin ateşte çatırdama izlerine göre fal bakılıyor. Kimi soruların cevapları işaretlerle kürek kemiğinin üzerine yazılmış. Demek ki en eski yazılı belgeler bu şekildeymiş. Başlangıçta insanlar değişik trafik işaretleri kullanabiliyorlar. M.Ö 200'lerde merkezileşme olunca yazıda da standardizasyona gidiliyor. Her işaret bir heceyle söyleniyor. Halbuki Çince yazılarda bazı işaretler üç kalem darbesi isteyebilir. Kalem darbesinin artması heceyi uzatmıyor. Bizim Türkçe'yi algılayış tarzımız tamamen farklı. Bizde bir şey uzadı mı ses de uzuyor. Çince'de bazen iki kelime birleşip bir kelime meydana getiriyor ama yine bir hecede kalıyor. O yazı standart kaldığı için nasıl trafik işaretleri her memlekette farklı söyleniyorsa Çin'in değişik yerlerinde de farklı söylenebiliyor. Ama yazıyı görünce herkes ne olduğunu anlayabiliyor.
 
Mutlu: Türk tarihinin Çince kaynaklarını burada nasıl tespit ediyoruz o konuda biraz bilgi rica edelim.
 
Otkan: Türkiye'de Sinoloji'nin başlangıcı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin 1936'da öğretime başlamasıyla olmuştur. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi''nde ilk kurulan on üç kürsüden bir tanesi Sinoloji Kürsüsü. Eski Türk tarihini, asıl kaynaklarından bizim bilim adamlarımızın incelemesi amacıyla, Atatürk'ün öngörüsüyle kurulmuş. Çince, Türk tarihi için büyük bir kaynak dili.
 
Togan: Eberhard o zaman mı geliyor?
 
Otkan: Eberhard'dan önce Von Gabain geliyor. 1940'larda. İlk kurucuları, bir zamanlar Türkiye'ye gelen Alman bilim adamları. Yetişmiş elemanımız yok o zamanlar. Türk tarihi ile ilgili kimi tarih kitaplarını Hüseyin Cahit çevirmiş Fransızca'dan. Annemarie Von Gabain, Wolfram Eberhard gibi bilim adamları Türkiye'deki Sinoloji araştırmalarını ilk kez başlatıyorlar. İlk yılların heyecanıyla, Eberhard'ın Çin kaynaklarından yararlanarak hazırladığı çalışmaları var. O belli bir alt yapıyı oluşturmuş. Ondan sonra da Prof. Eberhard'ın öğrencileri, bunların arasında benim hocam Prof. Muhaddere Özerdim var, Prof. Bahaeddin Ögel var, Prof. Mustafa Köymen var, Prof. Dr. Rıza Bekin var. Özellikle 40'lı yıllardan sonra Türkiye'de batılı anlamda Sinoloji araştırmaları başlamıştır.
 
Mutlu: Biz bu Çince kaynaklarda nasıl görünüyoruz sorusuna gelebiliriz.
 
Togan: Önce kaynaklar nedir diye düşünmeliyiz. En belli başlıları resmi tarihlerdir. Çin'de yirmi dört sülale var. O sülalerin her birinin bir önceki dönemin tarihini resmi tarih olarak yazmışlardır. Resmi tarihlerden başka bir sürü edebi kaynak da var. Pulat Beyle biz resmi tarihler üzerinde çalışıyoruz. Eski devirlerin bilgisi bu tarihlerde ne şekilde bulunuyor bunu Türkçe'ye aktarmaya çalışıyoruz. Bu konuda bazı güçlüklerle karşılaşıyoruz. Bunların hepsini burada söylemenin imkanı yok ama genel havası hakkında belki konuşabiliriz.
 
Otkan: Çinlilerin binlerce yıldır birikmiş edebiyat, tarih, felsefe eserinin olduğunu söyledik. Çinlilerin tarih çalışmaları çok eski yıllarda başlıyor. M.Ö birinci bin yıldan itibaren tarih çalışmaları Çin'de var ama M.Ö birinci yüz yıla kadar anonim nitelikte yapılar, yazarı belli olmayan, daha çok birinci bin yıldaki olayları anlatan yapıtlar. İlk kez resmi hanedanlık kayıtları biçiminde ele alınması M.Ö birinci yüzyılda. Ünlü bir tarihçi var, Si-ma Qian'in adında, ki bizim tarihimiz açısından da çok önemli bir kişi kendisi. İlk kez "Tarihçinin Kayıtları" şeklinde çevirebileceğimiz bir yapıt ortaya koyuyor. Aslında Çin'deki Han Hanedanı'nı anlatmayı planlıyor. Bu bir bakıma genel Çin tarihi. Çincesi "Shiji" olan "Tarihçinin Kayıtları" isimli yapıt, yüz otuz ciltten oluşuyor ve M.Ö 1700 yıllarından yaklaşık M.Ö 100 yıllarına kadar Çin tarihini kapsıyor. Bu yapıt Çin'de ilk hanedan kayıtları olarak biliniyor. Ondan sonra bir gelenek halinde, her hanedanın kendi resmi hanedan kayıtları oluşturuluyor. Tarihçinin Kayıtları isimli yapıtın ortaya konmasından önce de Çin'de zaten hükümdarlık sarayında bir tarih dairesi, arşiv var. Burada hükümdarın konuştukları, neredeyse ağzından çıktığı gibi yazılıyor. Olaylar aynı şekilde kaydediliyor. Ülke dışında gelişen olaylarla ilgili olarak da, savaşlarda generallerin verdiği raporlar var, tüccarların getirdiği bilgiler var.
 
Mutlu: Her şeyi kaydetme hevesi nereden ileri geliyor?
 
Otkan: Yazılı şeye çok önem verirler. Bizde ekmek yere düştüğü zaman yerden alınıp bir kenara konur. Çin'de bu saygı kitaba karşıdır ne kitabı olursa olsun, yere konmaz, üstüne oturulmaz. Bu saygının yanı sıra okurlar da. Saraylarında zaten bir arşivleri var. Si-ma Qian adı verilen tarihçinin yaptığı şey mevcut arşivlerdeki bilgileri derlemek olmuş. Bu daha sonraki dönemlerde bir gelenek haline gelmiş. Bundan böyle her hanedan kendi resmi tarihini yazmaya başlamış. Tabii eski çağlardan itibaren belgelere dayanarak yazılan yapıtlar olduğu için tarihi değeri var, gerçekçi yanı güçlü, içinde çok fazla doğa üstü güçlerden bahsedilmiyor. Adeta bir dönemi her yönüyle ele alan yapıtlar bunlar. İçinde ekonomiyle ilgili bölümler var, astronomiyle ilgili bilgiler var. Kuyruklu yıldızın yetmiş yılda bir dünyamızdan görüldüğünü bilim adamları çok sonraları bu Çinlilerin yazdığı kayıtlardan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla çok dakik tarihleri var, olaylar ayrıntıları ile anlatılıyor. Sadece Çin ile ilgili olarak da değil, Çin'in ilişki içinde olduğu komşuları ile ilgili olarak da Çinlilerin böylesine dakik kayıtları var. Özellikle Türk tarihi ile ilgili olarak Si-ma Qian'in yapıtında Hunlar ile ilgili olarak ayrı bir bölüm var. Bu tarih yapıtları genellikle biyografik ya da monografik biçimde ayrı ayrı  bölümler halinde düzenleniyor. Eğer kişilerin yaşamıyla ilgili olaylar anlatılıyorsa biyografik yöntemlerle, bir kabile, bir ülke, bir kavim anlatılıyorsa monografik anlatım biçimiyle ortaya konuyor. Hunlarla ilgili olarak da en eski bilgiler burada. Eğer Si-ma Qian bu yapıtını ortaya koymamış olsaydı, biz bugün Hunlar hakkında hemen hemen hiç bir şey bilmiyor olacaktık. Birincisi M.Ö I. Yüzyılda tamamlanmış olan, bu "Shi Ji" adlı yapıt. Sonuncusu da 17.yy'a kadar geliyor. Mançuların kurduğu son Qing Hanedanı'nın da var. Ama bu "Yirmi Dört Tarih" içinde ele alınmıyor. 16.yy'a kadar olan dönem içinde Türklerle ilgili olarak, Orta Asya tarihiyle ilgili olarak çok geniş bilgiler var. Göktürklerle ilgili olarak da çok bilgi var. Önceki Tang Hanedanı Tarihi ve Sonraki Tang Hanedanı Tarihi diye iki yapıt var. Eğer bu Tang Hanedanı'yla ilgili yapıtlar olmasıydı, bizim Göktürklerle ilgili bilgilerimiz sadece yazıtlardaki metinlerle sınırlı olacaktı.
 
Togan: Bizans kaynakları da var ama Doğu Göktürklerle ilgili bilgi yok tabii onlarda.
 
Mutlu: Bu kaynaklar sadece vaka mı anlatıyor yoksa o toplulukların yapısı, ilişkileri ile ilgili de bilgi var mı?
 
Togan: Kaynağa göre değişiyor. Bazı kaynaklarda meşhur efsaneler anlatıyor. Çadırların kapısının ne tarafa yönelik olduğundan bahsediyor. Antropolojik bilgiler de var. Bazı kaynaklar demin Pulat Bey'in bahsettiği eski ve yeni TANG tarihi gibi kaynaklarda antropolojik bilgi yok. Kaynaklar bir yerde Çinli bürokratlar geçmişte ne olmuş öğrensinler bazı sorunlar nasıl çözümlenmiş öğrensinler diye yapılmış olduğu için dönemine göre değişebiliyor, belli konulara önem verilebiliyor. Dış ilişkilerde özellikle kendilerini ilgilendiren kısımlara daha çok önem vermiş oluyorlar.
 
Otkan: Çinliler büyük ölçüde kendileri dışındaki insanlar hakkında bilgi verdiklerinde kendilerinde olmayan şeyleri kaydediyorlar. Tabii o farklılıklara bakılarak bir şey söylemek güç. O zaman Çin nasıldı, onu da bilmek gerekiyor.
 
Mutlu: Bizim onlardan farklılığımız neymiş?
 
Otkan: Çinlilerin Hunlarla ilgili olarak verdikleri çarpıcı örneklerden bir tanesi, baba öldükten sonra kardeşlerin ya da çocukların yengeleri ya da üvey anneleriyle ile evlenmeleri. Bu Çin için olağan dışı bir şey. Bu steplerde yaşayan insanlar için bir bakıma bir güvence. Dul kadınların açıkta kalmasını önlemek için yapılıyor. Hunlar'ın hayvanları Çinliler için ilginç. Hele ilk zamanlarda, Çinliler at üzerinde insan görmemişler hiç. İlk kez at üzerinde insan gördüklerinde, bir takım efsaneler ortaya çıkmıştır. Çizimlerde yabancıları yarısı insan yarısı at olarak çiziyorlar. Çünkü atın üzerinde insanı görünce, uzaktan yarısı at yarısı insan zannediyorlar. Çin'de olmayan kimi hayvanlar da onlar için ilginç olmuş.
 
Togan: Yaşlılara önem verip vermeme konusunda eski kaynaklarda özellikle belirtilen şeyler var değil mi?
 
Otkan: Çin'de Konfüçyüsçü düşünce hakim. Orada katmanlı hiyerarşik bir yapı öngörülüyor. Baba ile oğul arasındaki ilişki, hükümdar ile tebaa arasındaki ilişki; bunlar hep birbirini tamamlayan bir ilişkidir. Hayırlı evlat olma ilkesi Konfüçyüsçülüğün en önde gelen ilkesi. Göçebe toplumlarda güçlü ön plana çıkıyor. Kadın-erkek ilişkilerinde de Çin'de olduğu gibi bir ayırım yok. Yerleşik bir toplum olan Çin için farklı dünyaları olan insanların yaşam biçimleri ilk başta farklı geliyor.
 
Mutlu: Münasebetler giderek yakınlaşıyor zannediyorum.
 
Otkan: Çin'de tarih boyunca bilinen yirmi beş, yirmi altı tane hanedan kurulur. Bunların içinde süre olarak baktığımızda, Çin uzunca bir süre yabancılar tarafından yönetilmiştir. 1600'lü yıllardan 20.yy'ın başına kadar Qing Hanedanı diye bir hanedan var. Bunlar Mançular,  Çinli değil. Yine göçebe kökenli bir kavim. Çin'in böyle, zaman zaman parçalanma dönemleri var. Bunların içinde, kimi zaman yabancılar Çin'i fethediyorlar. Bunlara "fatih hanedanlar" deniyor. Çin sarayının yönetimini ele geçiriyorlar. Moğollar'ın Yuan Hanedanı gibi. Bunun dışında "sızma hanedanlar" var. Bunlar daha önce Çin topraklarına sığınıp zamanla hanedanı ele geçiriyorlar. Böyle olduğu için, zamanla belli bir kaynaşma var. Dolayısıyla Çin'in gelenek göreneklerinde pek çok değişim de oluyor. Çin bu yabancılardan büyük ölçüde yeni kanlar kazanıyor. Bu mimaride görülüyor. Mesela, Tang Hanedanı zamanında kimi önemli mimarlar var, bunlar aslında Orta Asya kökenli insanlar. Kimi hekimler var, kimi ziraatçılar var. Dünyanın en eski, tarım ve hayvancılık kitabı Çin'de yazılmıştır, M.S 5-6.yy'larda. Bu kitap yabancılardan elde edilen bilgilerle yazılmıştır. Çinlilerin, özellikle Tang Hanedanı zamanında, hükümdarların evlilik yoluyla Türklerle bağlantı kurduğu görülür. Çin hükümdarlarının pek çoğunun annesi Türk'tür. Çinli hükümdarlar içinde günlük yaşamında Türkçe konuştuğu söylenenler vardır. Böylesine iç içe bir yaşam söz konusudur.
 
Mutlu: Kaynaklara da yansımış mı bu?
 
Otkan: Tabii, bunların hepsi yazılı kaynaklarda ayrıntılarıyla anlatılır. Yazılı kaynakların içinde tabii siyasi olaylar da söz konusu. Bunun dışında eğer monografi biçiminde belli bir kavimin durumu anlatılıyorsa ,bu kavimle ilgili olarak, inanç sistemi, evlilik sistemi, yaşam biçimleri,  gelenek görenekleri gibi konular da anlatılıyor.
 
Mutlu: Bugün yapılan çalışmalar ne durumda hocam?
 
Togan: Bizim ortak çalışmamızda bizim grup Göktürklerle ilgili kaynakları Pulat Bey'in grubu da Hunlarla ilgili kaynakları Türkçe'ye kazandırmaya çalışıyoruz. Demin Pulat Bey'in bahsettiği gibi sadece kaynağı değil kaynağın meydana getirildiği dönemi de iyi bilmek gerekiyor. Böylece dönemleri anlamaya çalışmak önemli oluyor.
 
Mutlu: Şimdiye kadar yaptığınız çalışmalarda ulaştığınız sonuçlarla ilgili neler söyleyebilirsiniz?
 
Togan: Bunu söylemek zor. Ben daha önce 16-17. yy'larla ilgili çalışmalarda bulunmuştum. Her dönemin kendine göre problemleri var. Mesela 17-18.yy'larda Orta Asya'dan çok elçi geliyor. Çinliler de siz bu kadar elçi istemeyiz diyorlar. İki bin civarında elçi geliyor çünkü ticaret sadece elçiler yoluyla yapılabiliyor. Halbuki Göktürklerle ilgili dönemde bu tür problemler yok daha çok hakimiyet mücadeleleri, tabiat koşullarıyla mücadele ve jeopolitik noktalar üzerindeki hakimiyet gibi farklı problemler çıkıyor kaşımıza. Dönemine göre değişiyor Çin'in komşuları ile olan ilişkileri. Çin'de bir sürü hanedan Çin asıllı değil zaten Çin toplumu da tarihte gittikçe genişlemiş ve başka etnik kimliktekileri de kendi kültürü içerisinde eritmiştir. Etnik ayırım tarih kitaplarında görülmüyor.
 
Mutlu: Bu kaynakları başka kaynaklarla karşılaştırıp doğrulama şansı oldu mu?
 
Togan: Moğollar devri için söz konusu. Batı Göktürkleri İran kaynaklarıyla karşılaştırmak mümkün. Başka kaynaklar varsa karşılaştırmak mümkün. Eğer yoksa da Çince başka kaynaklarla karşılaştırmak mümkün olabiliyor.
 
Mutlu: Bu kaynaklar bugün Çin'de nerelerde bulunuyor?
 
Togan: Basıldığı için her yerde var. Tarih Kurumu kütüphanesinde, Sinoloji kütüphanesinde bizde var. 20.yy'da Tayvan'da basıldı, Pekin'de yeni baskıları yapıldı. Eski kaynaklar noktasız yazılırdı. Cümlenin nerede bittiğini bilmezdiniz. Şimdi noktalanmış, paragraflara ayırılmış baskıları çıktı Pekin'de. Çinliler durmaksızın bunların üzerinde çalışmışlardır çünkü kendi tarihlerinin parçasıdır bunlar. Uzun zamandır süregelen bir gelenek var metin üzerinde çalışma geleneği.
 
Mutlu: Çok teşekkür ediyorum programa katıldığınız için. Değerli izleyiciler önümüzdeki hafta bir başka programda buluşmak üzere hoşça kalın. 

pc12.soc.metu.edu.tr  (2.Temmuz.2000 Ankara)