Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

 

Avrupalı Seyyahlar ve İpek Yolu



 

Sunan: Prof. Dr. Erol Mutlu
Konuşmacılar: Doç. Dr. Mehmet Ölmez ve Erkin Arız

 

 

Mutlu: Türkiye’den sevgiler saygılar değerli izleyiciler. Programımızın bu bölümünde Avrupalı seyyahların İpek Yolu bölgesine gezilerini ele alacağız. Programımızın konuklarını takdim etmek istiyorum size. Dr. Mehmet Ölmez Mersin Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi. Ve sayın Erkin Arız Pekin Milletler Üniversitesi Uygur Dili ve Edebiyatı öğretim üyesi. Aslında bu seyyah ya da gezgin dediğimiz kişiler benim hep ilgimi çekmiştir. Çünkü bir anlamda üçüncü tür gibidirler. Yabancıdırlar gittikleri yere. Yani ne düşman ne dost yabancıdırlar. Dolayısıyla büyük bir cesaret de isteyen bir şey bilinmedik görmedik bir yere gitmek. Aynı zamanda dünyadaki kültürler arası ilişkilere baktığımız zaman seyyahların çok önemli bir rol oynadığını görüyoruz. En azından kültür tarihi açısından. Tabii Avrupalı seyyahların İpek Yolu’na gezileri dediğinizde bir anlamda bugünkü anlamıyla batının doğuyla buluşmasını da kastetmiş oluyoruz galiba. Mehmet bey sizden başlayalım. Bu buluşmanın tarihini şöyle bir gözden geçirelim sizin sözlerinizle.
 
Ölmez: Doğu ile İpek Yolu bölgesiyle Avrupalı ya da batının ilk buluşması ne kadar eskiye gider buna kısaca değinecek olursak batıdaki en eski seyyah olarak Marco Polo’yu anabiliriz. Ama Marco Polo’dan önce biliyorsunuz Büyük İskender’in Hindistan’a kadar uzanan bir seferi var. Aslında ticari amaçlı olmayıp savaş amaçlı,  o bölgenin zenginliklerini ele geçirmeyi amaçlayan bir sefer. İpek Yolu ile doğrudan bir ilgisi yok. Büyük İskender’in bölgeye gelmesi beraberinde batıyla ilgili düşünce akımlarını da bir ölçüde bölgeye getirmiş olasıdır. Düşünce akımları ileri yıllarda Hindistan sanatına,  Budist sanatına yansımış. Budist sanata yansıması dolayısıyla İpek Yolu’na bağlayabiliriz İskender’in seyahatini. İskender’den sonra uzun bir süre batılı seyyahlardan söz edemeyiz. Marco Polo’ya gelene değin. Yanılmıyorsam 13. Yüzyılın sonlarına geliyor Marco Polo’nun seyahati. Marco Polo da bildiğiniz gibi ipeği,  İpek Yolu’nun verdiği nimetleri tespit etmek,  o bölgeyi ortaya çıkartmak için ta Çin başkentine kadar uzanan bir sefer düzenlemiştir. Marco Polo’dan sonra Avrupalının ilgisi sürekli olmuş buraya ta Ortaçağa gelene değin. Ortaçağda İpek Yolu’nun önemini kaybetmesiyle batının ilgisi kesilmiş.
 
Mutlu: Önemini neden kaybediyor?
 
Ölmez: Eski İpek Yolu Suriye’ye,  İstanbul’a hatta İstanbul üzerinden Roma’ya kadar uzanıyordu. İpek Yolu’nun önemini kaybetmesi de İstanbul’un Türklerce alınmasıyla ilgili. 1450’lerden sonra İpek Yolu eski önemini kaybediyor. Bildiğiniz gibi batı İpek Yolunun yerine deniz yollarını aramaya başlamış. Çeşitli yollar bildiğiniz gibi keşfedilmiş. Batılı seyyahlar 19. Yüzyıla kadar İpek Yolu üzerinden önemli bir seyahat gerçekleştirmiyorlar. Batının ilgisi ancak 19. Yüzyılın ikinci yarısı tekrar gündeme gelmiş. Özellikle 1875’lerden sonra batılı gezginler,  haritacılar,  seyahatname yazarları İpek Yolu bölgesine çeşitli geziler düzenlemişler. En eski gezginlerden seyahatname yazarlarından Hedin. Ondan sonra arkeologlar bu işe el atmış 19. Yüzyılın sonunda. Özellikle 19. Yüzyılın sonu 20. Yüzyılın başında Fransız,  İngiliz,  Alman arkeologları yöreye düzenli olarak çok sayıda seferler düzenlemiş. Kısaca böyle ele alabiliriz.
 
Mutlu: Bu seferlerin altında yatan başlangıçta özellikle ticari amaçlı,  zenginliklere nasıl daha iyi ulaşabiliriz amaçlı ama giderek daha bilgiye yönelik olmuş galiba değil mi?
 
Ölmez: Deniz yolu aracılığıyla Fransızlar,  İngilizler Uzakdoğu’yu oldukça yakından tanımışlar 19. Yüzyılın sonuna değin. Ama İç Asya,  Orta Asya o kadar yakından tanınamamış. Deniz yolu söz konusu değil. Özellikle İpek Yolu bölgesinde. Coğrafyadan dolayı bölgeye ulaşmak,  bölgeyi tespit etmek oldukça güç. Turfan bölgesi örneğin bildiğim kadarıyla deniz seviyesinin altında. Ve bölgeye ulaşmak o kadar kolay değil. Deniz seviyesinin altında olan bu yerlere ulaşmak için 4000 metre yükseklikteki dağlara çıkmanız gerekiyor. Çok büyük bir engel. Karlı yollardan,  buzlu yollardan geçeceksiniz. Dolayısıyla 19. Yüzyılın sonlarına kadar kalmış bu bölgenin keşfi.
 
Mutlu: Seyyahlara yabancı dedik. Yabancıların o civarda karşılanması nasıl olmuş?
 
Arız: Ben Turfan’da büyümüştüm. Buraya yabancı gezginlerin özellikle bu son yıllarda gelen gezginlerin geldiği üzerinde halk olarak pek çok bir şeyler bilmiyor. Yani son yıllarda 1980’den sonra bununla ilgili önce Çince olarak yayınlar çıktı. Biz yavaş yavaş öğrenmeye başladı onların geldiklerini. Ve onlar geldiğinde kendilerinin yazdıklarına göre çok iyi karşılandığını söylüyor. Gezginlere bizim Turfanlı Uygurlar her zaman kendi evlerini vermiş.
 
Mutlu: Dil problemi falan olmamış mı acaba?
 
Arız: Önce işaret diliyle konuştuğunu yazıyorlar. Sonra yavaş yavaş onlar Uygurca öğrenmeye başlamış. Evlerinde kaldıkları bazı Uygurlara da Almanca öğrettiklerini de yazıyorlar.
 
Mutlu: Burada ilginç olan “ bu adamlar burada ne arıyor” sorusunu acaba kendilerine sormuşlar mı sormamışlar mı diye düşünmek lazım.
 
Arız: Onların buraya gelmesinin amaçları zaten kendi kültürünün kökenlerini araştırmak için gelmiş. Turfan’daki Uygurlar zaten kendisinin önceden Budist olduğunu bile bilmiyor. Bir de onlar ne ararsa,  ne yapacaklarını,  neden istediklerini bile sormamış onların yazdıklarına göre.
 
Ölmez: Yöre halkının seyyahları nasıl karşıladığına dair elimizde fotoğraflar var. Yöre halkıyla çok iyi ilişkiler kurmuş olmalılar ki fotoğraflar dostça. Örneğin bu 20. Yüzyılın başında çekilmiş Turfan bölgesinden bir fotoğraf. Yine Alman arkeologların Turfan bölgesine yaptığı bir başka seferden fotoğraf. Ünlü Alman Türkoloğu ve arkeoloğu A. von Le Coq ve Hint dilleri alimi Grünwedel onların yaptığı seyahatten bir alıntı bu fotoğraf. Yöre halkıyla çok iyi ilişkiler kurmuş olmalı ki samimi resimler kalmış o günden günümüze.
 
Mutlu: Zaten sonuçta dönüp bir şeyler de yazmış bu adamlar öyle değil mi? Onlarda nelerden söz ediyorlar? Yani genel bir yöreyi tanımlayıcı hepsinin üzerinde anlaştığı ortak bir tarif var mı,  yoksa hepsinde farklı farklı tarifler mi geliştirmişler?
 
Ölmez: Ağırlıklı olarak hazırladıkları kitaplar arkeolojik ve linguistik kitaplar. Filoloji üzerine. Örneğin Le Coq İpek Yolu bölgesine en çok dil malzemesi,  eski Uygurca yazmayı Berlin’e taşıyan arkeologdur. Daha çok eski Uygur maniheizmi ve eski Uygur budizmi üzerine netinler yayınlamıştır. Özellikle eski Uygur maniheizmi üzerine. Yedi ciltlik bir kitabı vardır ki kitabın adı “Orta Asya’nın eski Budist Kalıntıları” diye çevirebiliriz. Esas olarak arkeolojik buluntuları burada ele almıştır. Le Coq’un Hoço’ya yaptığı bir seferden 1913’te kalma bir kitap var,  Hoço isimli. O günün tekniğiyle renkli olarak yayınlanmış bir kitap. Kendi seferlerinde tespit ettiği mağaralar,  duvar resimleri. Kitap onlara yer veriyor. Ayrıca kendi seyahatlerini,  anılarını ele alan iki ayrı kitap daha yazmıştır. Ama ben bu kitapları ayrıntısıyla incelemedim. Esas olarak filoloji kitaplarını,  arkeoloji kitaplarını istemiştim. O konuda çok fazla bir şey söyleyemem. Macarların kitaplarından bir şeyler hatırlıyorum o konuda. Macarlardan söz etmek gerekiyor aslında Avrupalı seyyahlardan söz edince. Avrupa’da ilk ilgi Macarlar arasında doğmuş Orta Asya’ya. Macarlar sürekli kendi kökenlerini,  akrabalarını arayan insanlar 19. Yüzyılda. Kendilerini Avrupa’da dil olarak yalnız hisseden bir kavim. Kendilerinin atalarının Orta Asya’dan geldiğini düşünüyorlar. Öyle bir tezleri var.
 
Mutlu: Tez mi yoksa bunun tarihi kanıtları da var mı?
 
Ölmez: Şu gibi bir kanıttan söz edebiliriz. Bugünkü Macaristan Macarların ana yurdu değil. Macarların bilinen en eski yurtları bugünkü Tataristan,  Başkurdistan,  Volga bölgesi. Bizim bildiğimiz en eski Macar bölgeleri bugünkü Rusya bozkırları. Bugünkü Macaristan’a sonradan gelip yerleşmişler. Dolayısıyla doğudan batıya doğru bir yol izliyorlar. Daha da doğuya gideceklerini düşünüyorlar. Kendilerinin Türklerle akraba olduklarını düşünüyorlar ve bunu kanıtlamak için o bölgeye seferler düzenlemek istiyorlar. Ama maddi imkanları yok. Örneğin en ünlü Macar seyyahı Körösi Csoma’dır. Bugün Macaristan’da neredeyse bir ilah gibi sayıyorlar ve biliyorlar Macar bilim adamları. Çok az bir imkanla Orta Asya’ya yola çıkıyor. Esas amacı oradaki Türklerle ve Altay soylu halklarla bir araya gelip onlarla dil akrabalığının veya genetik akrabalığının olup olmadığını araştırmak. Ama maddi bir desteği yok. Ona maddi kaynak sağlayacak bir kurum söz konusu değil. İngilizlerin bir önerisini kabul ediyor. Öneri şöyle: Tibet’e gitmesi ve orada Tibetçe bir dilbilgisi ve gramer kitabıyla sözlük yazması. Sonra elde edeceği parayla Orta Asya’da istediği gibi seyahat edebileceği. Tibet’e gidiyor. Uzun süre Tibet’te kalıyor. Manastırlarda kalıyor. Tibetçe’nin batıda bilinen ilk dilbilgisini ve sözlüğünü hazırlıyor. Bu çalışması bittikten kısa bir süre sonra tam Uygur bölgesine hareket edecekken vefat ediyor. Bir diğer ünlü Macar araştırmacı ki Türkiye’de en çok bu kişi bilinir. Vambery, Bamberg’li demek aslında ama Macarcalaşmış adıyla Vambery. Buhara’ya kadar gitmiş. Buhara’dan öte,  Uygurlar arasında çok fazla kalmamış bildiğim kadarıyla. Daha çok Özbekler arasında kalmış. Özbekistan ve Sovyet Orta Asyasını çok iyi gezmiş. O da akrabalarını aramaya gitmiş. Sadece akrabalarını değil başka amaçları da var. Onunla ilgili Osmanlılar döneminde yayınlanmış kitaplar var. Onu “sahte derviş” “sahte şeyh” ve aynı zamanda casus olarak nitelendiriyorlar. Vambery her konuda bilgisi olan birisi. Hatta Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türkiye’de söylenen bir söz vardı. Aslında bu Vambery’nin bir sözüydü. “Balkanlardan Mançuya’ya kadar Türkçe konuşarak gidebilirsiniz.” Bir ölçüde doğru olan bir söz bu. Tam anlamıyla değil ama bir ölçüde doğru olan bir söz. Belirli bir Türkoloji bilgisi olan bir insan Türk halkları arasında çok büyük güçlük çekmeden seyahat edebilir.
 
Mutlu: Peki Vambery kökenlerini bulabilmiş mi hakikaten?
 
Ölmez: O konuda çok fazla yazmamış ama Orta Asya’da bulduğu yazmalardan Çağatayca yazılan batıda kabul edilen ilk dilbilgisi,  sözlüğü,  textleri içeren bir kitap yazmış. Daha sonra İslami dönem Uygurların yazdığı bizim en önemli kitabımız olan “Kutadgu Bilig” üzerine ilk önemli ciddi araştırmayı yine o yapmıştır. Filolojik çalışmalar yapmıştır daha çok.
 
Mutlu: Peki bu gezginlerin o yöre üzerindeki etkileri neler olmuş acaba?
 
Arız: Zaten bu gezginler üzerinde Çin’de,  bizim bölgemizde özellikle,  bir çok gezginin geldiği bu son zamanlarda bilinen bir şey Uygurlarca. Vanberi’nin geldiğinde Uygurların değil Çinlilerin de pek bir yazdığı şey yok. Ben zaten Türkiye’ye geldikten sonra Dil Kurumunun yayınlanan bir kitap var. “Bilinmeyen İç Asya”. Bu kitabı gördükten sonra Vanberi’nin bizim turpalara kadar gittiğini o kitaptan öğrendim.
 
Mutlu: Yani siz bilmiyordunuz. O zaman bu gezginlerin yöre üzerinde hiçbir etkisi olmamış gibi görünüyor.
 
Ölmez: Belirli gezginlerin herhalde olmuş. Özellikle Aurel Stein çok bilinen bir gezgin. Sir Aurel Stein da aslında Macar kökenli bir gezgin,  arkeolog. Ama İngiliz hükümeti adına çalışmış. Yaptığı çalışmalardan dolayı da “sir” ünvanını almıştır. Özellikle 19. Yüzyılın sonuna doğru Aurel Stein Hindistan üzerinden yöreye üç sefer düzenlemiş. Hindistan üzerinden Turfan’a,  Hotan’a,  Hoço’ya bütün yöreye değişik zamanlarda üç ayrı sefer düzenlemiş. Ve yöreden çok sayıda arkeolojik buluntuyu,  çeşitli yazmaları önce Hindistan’a taşımış,  Hindistan’dan İngiltere’ye yollamış. Bu taşıdığı arkeolojik buluntuların bir kısmı şu anda İngiltere’de bir kısmı Hindistan’da kalmış. Tümü Hindistan’dan İngiltere’ye götürülememiş. Bizi ilgilendiren yönüyse en önemli Uygurca yazmalardan birkaç tanesi British Museum’da bulunmakta. Bu kitaplar 1980’li ve 90’lı yıllarda yayınlandı. Bugünkü yazıya,  Latin yazısına daha yeni aktarıldı. Aurel Stein sadece bu yöreyi gezmekle kalmamış,  gezilerinin sonunda çok ciltli dört beş kitap yazmış. Bu kitaplardan birisi gezilerini anlatan “İnnermost Asia” Kitabı. Kitap dört ciltli olup çok sayıda harita ve fotoğraf içermekte. Yine Hotan’a yaptığı seferleri içeren başka bir kitabı “Ancient Hotan” alanındaki en önemli kitaplardan. Yine dört ciltli. İçerisinde otuza yakın büyük boy harita var. Ayrı bir cilt olarak hazırlanmış. Stein’dan daha çok bu konuda yazmış birisi yok. Bugün dahi Stein kadar bu yöre hakkında yazmış birisi yok. İkinci isim Sven Hedin o bölge üzerine kitap yazmış olan. Öteki araştırmacılar,  gezginler daha çok yörede bulunan filolojik ürünleri yayınlamışlar. Eski Uygur maniheist metinleri bulmuşlar ve yayınlamışlar. Sir Aurel Stain ise sadece arkeolojik buluntuları taşımakla kalmamış,  yörenin coğrafyası ve halkı üzerine de kitaplar yazmış. Pamirler’den nasıl aştığını anlatan,  Turfan’a nasıl ulaştığını anlatan detaylı bilgiler söz konusu. Yöredeki coğrafi adları tek tek aktarıyor. Bugünkü bilgilerimizin bir kısmını Aurel Stein’a borçluyuz. Onun hakkında bugünkü Uygurlar arasında nasıl bir bilgi var hiç bilmiyorum.
 
Arız: biraz önce söylediğim gibi onların bizim bölgemize geldikleri zaman bizde kültür bakımından bir kopukluk olduğu zaman. Yani Uygurlar dışarıya hiç açılmamış zaman olduğu için onlarla ilgili pek bir şeyler söylenmez bizde. Uygurca’da “Hoten ağzı” var. Başka ağızların hepsi de “pemidor” derken domatese Hoten bölgede “tamto” diyorlar. Domatesten gelmiş olabilir. Bana göre bu İngilizce. Yani eski İngilizce değil. O dönemlerdeki İngilizce’den gelmiş olabilir. Yani Stein Hotan’a fazla gelmiş bir gezgin. Bunun bir etkisi olabilir diye düşünüyoruz biz.
 
Ölmez: Bugün Turfan’da domatese ne diyorsunuz,
 
Arız: Pamidor diyoruz. Zaten bizde önceden domates yoktu bizim bölgemizde.
 
Mutlu: Ne zaman geldiği belli mi domatesin?
 
Arız: Belli değil.
 
Ölmez: batılıların bu bölgeye neler bıraktığıyla ilgili çalışmalar yine filolojik çalışmalarla ilgili. Örneğin Hotan ağzı üzerine bir çalışma yapılırsa,  Hoten ağzının söz varlığı Turfan ağzıyla karşılaştırılabilir. Ki bu yakınlarda yanılmıyorsam Hotan ağzıyla ilgili bir sözlük çalışması yapıldı. Orada bu tip şeyler var mı hatırlıyor musunuz?
 
Arız: Ömer Sultan Hoca’nın kitabı. Henüz yayınlanmadı. Henüz baskıda. Eğer o kitap yayınlanırsa belki daha net bilgileri elde edebiliriz. Enteresan bir şey,  her yerde pemidor derken sadece Hoten’in Tibet’le sınırdaş olan bir kasabasında tamto diyorlar. Böyle kelimeler daha fazla olabilir.
 
Ölmez: Bunun dışında ne tür katkıları olduğunu Uygurlara sormak gerekiyor. Ama Uygurlardan bugüne,  daha doğrusu Türk halklarında seyahatname geleneği o kadar eski değil. Çok az seyahatname var bizde. En büyük seyahatnamemiz biliyorsunuz Evliya Çelebi.
 
Mutlu: O zaman şöyle bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. Aslında sizin tarihi geçmişi bile bir batılı seyyahın gözünden okuyarak değerlendirmek durumunda kalıyoruz. Sizin orada yeniden bir tarih çalışması yapılıyor mu acaba? Ve kullanılan kaynaklar hep bu seyyahların yazdıklarından mı ibaret yoksa başka tür çalışmalar da yapılıyor mu?
 
Arız: Bu konuda yapılan çalışmalar son yıllarda,  bu seyyahların çalışmalarından alınmış kaynaklar oluyor. Benim bildiğim kadarıyla 90’lı yıllardan sonra tüm seyyahların kitapları çevrilmeye başlandı. Ve hepsi Çince olarak yayınlandı. Çin de önceden önem vermemiş bu bizim bölgedeki kültür kalıntılarına. Bu yabancı seyyahlar oraları gezdikten sonra onların eserlerine dayanarak bilmişler Çinliler onların kültür değerini. Bu yüzden,  Sven Hedin biliyorsunuz son defa Orta Asya gezisini Çinli bilim adamlarıyla beraber yapmış. Son defası 1940’tan sonra. Demek ki ondan sonra Çinliler oraları bilmeye başlamış. Daha önce öneminin farkında değiller. Tabii ilk önce oraya giden Çinlilerden Hsüang-tzang. O Budist tapınakların çok olduğunu,  Budist kültürünün gelişmiş olduğunu eserlerinde söylüyor. Ama modern olarak bizim oradaki kültür değerlerini doğrusu yabancı seyyahların araştırmalarıyla tanıyoruz.
 
Ölmez: Uygurlar 19. Yüzyılın sonuna gelene değin kendilerini Uygur olarak adlandırmıyorlar. Seyyahların etkisiyle midir bilemiyorum ama yabancı seyyahlar geldikten sonra kendilerine Uygur demeye başlıyorlar. Erkin beyin dediğine göre Uygurlar kendilerini yörelere göre adlandırıyorlarmış.
 
Arız: Bildiğim kadarıyla bir resmi yazılı belgede Uygur adı Uygurların bir etnik adı olarak kullanılmaya başlanmış. Tabii çok eskilerde etnik olarak Uygur adı var. Fakat 17. Yüzyılın sonları,  18. Yüzyılda Uygurlar artık kendilerine Uygur demiyorlar. Mesela yöre adlarına göre Kaşgarlı,  Hotenli,  Kuçarlı,  Üç Turfanlı,  çok ünlü Altı Şehir. Altı Şehir güney bölgesinde genellikle Uygurların yaşadıkları yer olarak tanınıyor. “Altı Şehir” kelimesi çok ünlü bir kelime. Zaten Uygurların yöre adlarıyla adlandırıldığını çok açık öğrenebiliriz buradan.
 
Mutlu: 30’larda değişti diyorsunuz. Peki böyle bir değişmenin kaynağında ne var acaba?
 
Arız: Benim bildiğim kadarıyla Sovyetler döneminde Orta Asya’da Uygurlar üzerinde bir konferans olmuş. Bu konferansta Rus kökenli bilim adamları,  bizim Uygur bilim adamlarıyla beraber Uygurların etnik adı böyle olmalı diye yanlış hatırlamıyorsam 35’ten sonra resmi Uygur adı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ama 30’lardan sonra resmi olarak kullanılmaya başladı diye bu adın önceden de var olmadığı düşünülmemeli. Önceden de vardı. Çok eskiden de vardı biliyorsunuz.
 
Mutlu: Çok eskiden dediğiniz dönemde nasılmış?
 
Arız: Göktürk Hanlığı döneminde. Göktürk Hanlığı’nın içinde Uygurlar vardı. Sonra Göktürk Hanlığını yıkmış Uygurlar. Uygur-Ötüken Hanlığını kurmuş. Uygurlar o dönemden sonra tarih sahnesine Uygur adıyla çıkmış. Sonradan belki 18. Yüzyılda,  biraz önce söyledim,  bizde uyanış hiç olmayan bir devir. Biz kültür bakımından,  medeniyet bakımından en çökmüş dönemimiz olarak sayabiliriz o dönemi. Çünkü dışarısı ile hiçbir ilişkimiz yok.

Mutlu: Böyle bir kapanmanın nedeni ne olmuş acaba? Seyyahlar o kapalılığı biraz bozmuş ama yine de dışarıya karşı bir merak uyandırmamış anladığım kadarıyla.
 
Arız: Bence böyle kapanmanın sebebi şeyle ilgili olabilir. O dönemlerde İslam’ın en etkisi altında kalan dönemler. Öbür taraftan hiçbir kalkınma olmamış bir dönem. Yani bizim yaşam tarzımız da çok düşük bir dönem. Öyle bir ortam içinde dışarıya açılış çok zor olur.
 
Mutlu: İslamiyet en azından haç seyahatiyle dışarı açılma gereksinimi gerektirmez mi?
 
Ölmez: Haç,  18. yüzyılda ancak az sayıda insanın başarabildiği bir vazife. Sıradan Müslümanların yapabildiği bir vazife değil. Özellikle Orta Asya için. O dönem çok fazla üretilen bir şey söz konusu değil. Üretim olmadığı için de batılıların ilgisini çeken bir yer değil Orta Asya. Ulaşmak çok zor. Hindistan üzerinden ulaşmaya kalktıklarında yüksek dağları aşacaklar,  ondan sonra Turfan’a ya da Hotan’a ulaşacaklar. Eğer Orta Asya üzerinden,  Osmanlı üzerinden ulaşmaya kalksalar çok uzun bir yol. Türkiye’den,  İran’dan,  Türkmenistan’dan,  Özbekistan’dan geçmeleri gerekiyor. Oldukça güç bir yol. Ve onları cezbeden herhangi bir şey söz konusu değil. Ama 19. Yüzyılın sonuna yaklaşıldığında çeşitli hükümetlerin,  İngiliz hükümetinin,  Fransız hükümetinin destekleyebileceği bir para ortaya çıkmış o yöreye. Ama en önemli neden o bölgede bulunan ölü diller. Bölgede Sanskritçe yazmalar ortaya çıkartılmış. Sanskritçe yazmalar,  Toharca yazmalar,  Saka diline ait yazmalar bulununca ilgileri söz konusu. Hindistan’da bulunmuş. Hindistan’dan sonra İpek Yolu’nda bulununca ilgileri söz konusu. Çünkü kendi dilleriyle akraba oldukları kesin. Bunlara ait verileri toplayıp kendi dilleriyle karşılaştırmalı sözlükler yapmak istemişler. Bunun için de bir bütçe ayırmışlar. Önce arkeologlar. Sonra arkeolog kökenli filologlar yöreye gelmiş. Bunlardan birisi olarak Sir Aurel Stein’dan söz etmiştik. Bunu izleyenlerse Paul Peliot örneğin. Ülke ülke belirtmek gerekirse Stein İngiliz hükümeti adına gitmiştir. Fransız hükümeti adına da Fransız arkeolog,  sinelog ve aynı zamanda Türkolog Paul Peliot bu bölgeye gelmiştir. İpek Yolu bölgesinden çok sayıda Sanskritçe,  Toharca,  Çince ve Uygurca yazmayı Paris’e taşımış. Onun taşıdığı arkeolojik buluntular,  belgeler Paris’te dört beş yıl önce büyük bir sergide ele alınmıştı. Yöreye arkeologların gelmesiyle birlikte yörenin çehresi de değişmiş. Örneğin size iki fotoğraf göstereceğim. Yörenin 100 yıl öncesine ait bir fotoğraf,  harabe görünümünü veriyor. Bugünkü Bezeklik adını verdiğimiz Buda mağaralarının olduğu bölgeyi gösteriyor. 100 yıl öncesinde bu bölgeye ulaşmak söz konusu değil. Bir yol bile yok. Yabancı arkeologların bu bölgeye geliş gidişiyle birlikte buranın önemi ortaya çıkmış. En azından kültürel ve turistik açıdan önemi ortaya çıkmış ve imar edilmiş. Ve aynı yörenin bugüne ait bir fotoğrafı. Yörenin çehresinin değişmesine önemli bir katkısı olmuş arkeologların seferleri. Turizm önemli bir gelir kaynağı biliyorsunuz.
 
Mutlu: Ne zaman başlıyor bu?
 
Ölmez: Özellikle son on yılda daha çok yatırım yapılmış. Bunu Erkin bey daha iyi bilir.
 
Arız: 1976’dan önce tüm Çin dışarıya kapalı bir ülke olarak sayılıyor. 1978’den sonra açılmaya başladı. 1980’nin son yıllarından sonra bu turistik bölgeler açıldı. Şimdi çok fazla turist geliyor.
 
Mutlu: O zaman turizmden bir gelir sağlanması söz konusu olacak herhalde. Yöre halkına bir faydası oluyor değil mi?
 
Arız: mesela Turfan bölgesi diğer bölgelere göre yani Kaşgar,  Hotan’a göre ekonomik bakımdan daha da gelişmiş. Turist çok gelir. Başkent Ürümçi’ye çok yakın. uçak,  tren,  karayoluyla her yere çok kolay ulaşılabilir. Uygur Özerk bölgesine gelen herhangi bir yabancı ilk önce Turfan’a gidiyor genelde.
 
Ölmez: Başkente en yakın bölge. Taksiyle en çok iki saatte gidebiliyorsunuz. Benim kendi izlenimlerimi anlatabilirim. 2000 yılının Ağustos ayında gitmiştim birkaç günlüğüne. Yöreye gelen turistlerin çehresi de ilginç. Daha çok yöreye Japonya’dan turist geliyor. Ondan sonra Amerika ve Avrupa’dan turist geliyor. Bu bir tür kutsal yerleri ziyaret anlamına da gelebiliyor. Japonlar biliyorsunuz çoğunlukla Budist. Yöreye epey ilgi gösteriyor Japonlar. Genç olanlar tabii dini amaçlı gelmiyorlar. Ama orta yaşın üstü olan kuşak dini bir yeri ziyaret için geliyorlar. Benim bire bir Japonlarla yaptığım konuşmalardan çıkardığım şey bu.
 
Mutlu: Türkiye’den pek giden yok diyorsunuz?
 
Ölmez: Türkle hiç karşılaşmadım. Ama Türkiye’den gelen varmış tek tük sayıda. Son yıllarda artıyor.
 
Mutlu: Yani Türklerin doğuya karşı seyyah olma alışkanlıkları yok. Seyyah olmama şeyi devam ediyor diyorsunuz.
 
Ölmez: aslında varmış örneğin ben bir kitapçıda gezerken on yıl önce yapılmış bir seyahatname buldum. Gerçi kendisi Avrupa’da yaşayan bir Türkmüş Muzaffer Maden. “Kaşgar ve Ötesi” adlı bir gezi kitabı yayınlamış. Yani Türklerden de giden var. Bu kitabı özellikle gösteriyorum. Sadece gitmekle kalmamış. Bir de gezisini kitaba aktarmış. Ama sözüne ettiğim gibi Japonlar için bu bölge çok ilginç. Japonya’da bu bölgeye ilişkin çok sayıda el kitabı var. Yanımda getirdiğim kitaplardan birisi “Buda’nı Yolu” anlamını taşıyor. Arka kapağındaki resim Turfan. Turfan’daki Yalgun Tak yani Alev Dağı’ndan bir görüntü. Bütün İpek Yolu bölgesini,  Dunhuang,  Turfan,  Ürümçi bölgesini ele alan bir kitap. Eğer isterseniz kısaca Alman arkeologlarından da söz etmek istiyorum. Çünkü bu bölgeye en çok düzenli sefer yapanlar Alman arkeologları. 1902’de başlamış 1914’e kadar arka arkaya üç ayrı sefer düzenlemiş Alman arkeologları. Başta Hint dilleri alimi Grünwedel olmak üzere,  onunla birlikte Türkolog Albert von Le Coq üç kez yöreye gelmiş. Ve her defasında hem duvar resimlerinden hem de ipek üzerine yapılmış işlemelerden ve kitaplardan çok sayıda malzemeyi Berlin’e taşımışlar. Bugün bu malzemeler Berlin’de saklanmakta. Ve eski Uygurca üzerinde ilk düzenli kitap yayınları da Berlin’de başlamış. Örneğin Maniheist metinleri ilk defa okuyup Almanca’ya çeviren bize açıklayan Albert von Le Coq olmuştur. Bunu Le Coq’un meslektaşı Müller izlemiş. Sonra o bölgeye gitmemiş olmakla birlikte aynı metinler üzerine çalışan Willy Bang ve Annemarie von Gabain izlemiştir. Hemen aklıma gelmişken Erkin beye bir soru yöneltmek istiyorum. Eski Uygurca metinler üzerine en çok çalışan aynı zamanda seyyah olan Annemarie von Gabain’dir. Seyyah diyorum çünkü Gabain hanım esas olarak filolog,  Türkolog. Ama Pekin’e gitmiş. Yöreye gitmiş. Yöreyi ziyaret etmiş. Pekin’de kütüphanede çalışmış. Nerede eski Uygurca ile ilgili bir şey varsa oraya gitmiş kütüphanelere kapanmış çalışmıştır. Acaba Uygurlar arasında Gabain hanım tanınıyor mu?
 
Arız: Son yıllarda tanınıyor. Çünkü ilk defa bildiğim kadarıyla 1930’larda gitmiş Pekin’e. Çünkü Pekin kütüphanesinde Uygurca el yazmaları var. Onlara çalışmak için gitmiş. İkinci defa gittiğinde yani Çin dışarıya açıldığı ilk yıllarda 1982 yılında Pekin üzerinden Turfan,  Ürümçi gezmiş. Orada bizim üniversitede de bir konferans vermiş. Ben üniversiteye girdim ve ilk defa yabancı biri olarak Gabain hanımın konferansını dinlemiştim Pekin’de. Pekin Milletler Üniversitesinde öğrenciydim ben o dönemlerde. Sonra Ürümçi,  Ürümçi’den Turfan oralarda gezi yapmış. Gabain hanım üzerinde daha da iyi bir yazar vardı şimdi rahmetli oldu,  Sabır diye. 80’li yılların sonlarında Almanya’ya ziyarete gitmiş. Gittiğinde Gabain hanımın yanına gitmiş. Gabain hanım üzerine çok güzel bir yazı yazmış.nasıl bir bayan,  neler yaptı,  eski Uygurca üzerine neler çalıştı. Sabır Hoca yazısında şunu da eklemiş. Demiş ki: bir Uygur kızını beraber getirmiş yanında. Gabain hanım görmüş ki “tam Turfan Uygurları senin gibi olur” demiş o Uygur kızına. Uygur kızı genelde bizim bu güney bölgedeki Uygurlara pek benzemeyen bir kızmış o ve “Turfan Uygurları senin gibi olur” demiş.
 
Ölmez: Benim aklımda kalan bir anı var. Alman Türkolog bir arkadaşım Jens Peter Laut Ürümçi bölgesine gittiğinde,  akşam içki mezesi olan bir lokantaya gitmiş yanında Uygur bir öğrencisiyle. Uygurlarla konuşmak istediğinde Uygurların ilk sorusu “sen Gabain’i tanır mısın” olunca çok şaşırmış. Çünkü Peter aslında Gabain hanımın da öğrencisi sayılır. Yani Gabain hanım Uygurlar arasında bayağı bir tanınır olmuş. Kendisi tam bir seyyah olmasa da şu an Uygurlar arasında bayağı bir tanınıyor.
 
Arız: Evet çok iyi tanınıyor. Özellikle söz ettiğim Zordın Sabır Hoca’nın yazısıyla. Çünkü bu yazı Tarım Dergisi’nde yayınmıştı. Tarım Dergisi bizde en çok satılan aylık edebiyat dergisi. Okur yazar bilen herkes bu dergiyi mutlaka okuyor. Bu yüzden Gabain hanımı herkes biliyor orada. Okul eğitim gören çocukların hepsi Gabain hanımı biliyor.
 
Mutlu: Niye bu kadar şöhret oldu?
 
Ölmez: Şöhret olmasının nedeni eski Uygurca’nın ilk dilbilgisini Gabain hanım yazmıştı. “Eski Türkçe’nin Grameri” adı altında. 1940 yıllarının başında yayınlanmıştır. Üç defa basıldı. Türkçe’ye de çevrildi. Türk Dil Kurumu yayınları arasında Mehmet Akalın’ın çevirisiyle çıktı. İki ya da üç kez de Türkiye’de basıldı Türkçe çevirisi. 1988’de çıkmıştı. 1988’den bu yana arka arkaya en az iki kez belki de üç kez basıldı.
 
Mutlu: Uygurların tarihi herhalde okullarda okutuluyor değil mi? Peki bu tarihin yazımındaki kaynaklar ağırlıklı olarak seyyahlar mı şimdi?
 
Arız: Tarihi kaynaklarda öncelikle siz biliyorsunuz 24 tarihte Çinlilerin sadece Uygurlar hakkında değil tüm Türkler hakkında çok güzel hatırlar var. En eski hatırlar sayılır şimdi yazılı hatırların içinde. Tabii tarih öğretilirken öncelikle hanedan tarihleri. Ama eski Türkçe üzerine yabancı kaynaklar biraz fazla. Çünkü bu yabancılar çok güzel çalışmış. Gabain hanım gibi. Onların çalışmaları öncelikle Çince olarak yayımlandı. Çince’den Uygurca’ya çevrildi. Demek kendilerin eski yazıları üzerinde,  bu yazılarla yazılmış kitaplar üzerinde hep bu yabancı bilginlerin çalışmalarıyla öğrenmiş bulunuyor şimdi Uygurlar. Bu yüzden Gabain hanımı tanıması da böyle bir nedenle olabilir.
 
Ölmez: Aslında aynı şey bizim için,  Anadolu Türkleri için de geçerli. Kendi tarihimizi biz doğrudan kendi kaynaklarımızdan değil batılı kaynaklardan öğrenmeye başladık. 19. Yüzyılın başında onların yazdığı,  başlangıçta Alman tarihçisi Hammer’in “Osmanlı Tarihi” ile öğrenmeye başladı Osmanlı kendi tarihini. Ama şimdi biliyorsunuz 1950’li yıllarla birlikte Türk Tarih Kurumu “Osmanlı Tarihi” adı altında çok ciltli bir eser çıkarttı. Bugün üniversitelerde de devam ediyor Osmanlı tarih çalışmaları. Ama başlangıçta batılılardan tanımaya başlamıştı Türkler de kendi tarihlerini. Ama bizim Türkiye’de yapılan tarih çalışmalarında batı kaynakları biraz göz ardı edildiği için yine batılı çalışmalara sürekli muhtacız. Çünkü Osmanlı tarihiyle ilgili kaynaklar sadece bizde değil. Macar tarihçileri de not almış,  Ermeni tarihçileri de not almış. Bizans kaynakları söz konusu az da olsa. Avusturya kaynakları,  Slav kaynakları var. Onlar Türkiye’de çok fazla göz önünde bulundurulmuyor. O diller ayrı ayrı bilinmediği için.
 
Mutlu: Evet ama burada bu kadar çok sayıda kaynak yok sadece o yörede seyyahların yazdıkları var. Peki kendi öz tarih çalışmaları yapılmaya başlandı mı artık?
 
Arız: Var. Bizim çalışmalarımız da var. Mesela bizim Uygur tarihi üzerine çok güzel bir çalışmamız var Uygurca ve Çince yayımlanan. Uygurca metinler üzerinde çalışan son yıllarda genç bilim adamlarımız çalışıyor. Çok güzel çalışmalar var. Uygurca olarak,  Çince olarak var.
 
Ölmez: 1980’li yıllara gelene değin eski Uygurca üzerine Uygurlar arasında çalışan hemen hemen yok gibiydi. 80’li yıllarla birlikte Uygurlar da eski tarihi dilleri üzerine çalışmaya başladılar. Sayacak olursak Kahar Barat şu an kendisi bildiğim kadarıyla Harward Üniversitesinde. Veya Ürümçi’den İsrapil Yüsüp kendisi hem arkeolog hem filolog. Gençlerden Ablet Semet şu anda Almanya’da. Yine gençlerden Abdurişid Yakub önde Uygurca araştırmacılardan şu anda. Uygurlar eski dilleri üzerinde çalışmaya başladılar ve çok iyi ürünler çıkarmaya başladılar özellikle son yıllarda.
 
Arız: 90’lı yıllardan sonra bu konuda yetişen doktorlar oldu. Yüksek lisanslar oldu. Bunlar hep üniversitelerde belli araştırma yerlerinde çok güzel araştırmalar yapıyorlar. Mesela İsrapil Yusuf,  eski Uygurca çalışan hocalar içerisinde ilk nesil sayılırlar. Onlar Xingian Muzin’de çalışıyor. Orada çok güzel Uygurca el yazmalar var. Onlar üzerinde ilk olarak onlar çalıştı. Kendimizin sonradan bulduğumuz Uygurca metinler üzerinde kendi içimizden yetişen adamlar çalışmaya başladı artık.
 
Ölmez: 2000 yılından itibaren daha farklı olacak. Uygur dili,  edebiyatı,  tarihi üzerine Uygurların yaptığı çalışmalardan sonra tabii daha farklı olacak.
 
Mutlu: Süremiz azaldı. Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı?
 
Ölmez: Yabancı araştırmalar,  seyyahlar ve onların etkisiydi söz konusu olan. Onların etkisinden söz etmek gerekirse,  ben mesela. Ben onların kitaplarını okuyarak yola çıktım. Benim Orta Asya üzerine okuduğum ilk kitap Macar Türkoloğu Lajos Ligeti’nin “Bilinmeyen İç Asya” adlı kitabıdır. Ben bu kitabı okuduğumda hemen ertesi günü yola çıkmak istedim ama kitabı okuduktan on beş sene sonra ben o yöreye gidebildim. Ama beni etkileyen bu yabancı seyyahların kitabıydı. Seyyahlar yeni seyyahlara vesile oluyorlar. Tabii ben seyyah sayılamam. Yapacağım yeni gezilerle belki seyyah olacağımı umuyorum.
 
Mutlu: Sizin son söyleyeceğiniz bir şey var mı efendim?
 
Arız: Bu seyyahların oraya gelip bizim eski kültürümüzle ilgili çok güzel malzemeleri kendi ülkelerine getirdi. Ama şimdi biz onlardan yaralanamıyoruz. Bunu yararlanmak için paraya ihtiyacımız var,  çok şeylere ihtiyacımız var. Bu bakımdan bizim için çok güzel bir şey değil. Ama getirmişte çok iyi yapmış. Eğer kalsaydı başka bir sebeplerden dolayı belki kaybetmiş olabilirdik. Böyle bir düşüncem var benim.
 
Mutlu: Peki çok teşekkür ediyoruz programımıza katıldığınız için. Değerli bu haftaki programımız sona eriyor. Önümüzdeki programda görüşmek üzere hoşça kalın.

pc12.soc.metu.edu.tr   (4.Mart.2001  Ankara)