|
|
Arap Seyahatnamelerinde
Türkler Sunan: Doç. Dr. Serpil
Bağcı
Togan: Ben 1960-64 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Tarih öğrencisiydim. O zaman bölüm halinde değildi. Babam Zeki Velidi Togan’dan Genel Türk Tarihi dersleri alıyordum. O zaman babam aynı zamanda Edebiyat Fakültesi’nde İslam Tetkikleri Enstitüsü müdürü idi. Ramazan Şeşen’i hem sınıftan hem enstitüye girer çıkarken hatırlıyorum. Aynı dersleri aldık bunun yanısıra aynı mekanları paylaştık. Ben daha ortalama bir öğrenciydim. İyi bir öğrenciydim ama o zaman bir bilgin halim yoktu. Ramazan Bey’e her zaman imrenerek bakardık. Her zaman meşgul ve dilleri de biliyordu. Onu hem derslerden hem de o zamandan bugünleri gösteren davranış biçimlerinden gayet iyi hatırlıyorum. Öğrenciler amfide babamın bir evladının olduğunu biliyorlarmış ama sınıfa girip kim diye baktıklarında Ramazan’ın, babamın çocuğu olduğunu düşünüyorlarmış. Bağcı:Siz herhalde Zeki Velidi Togan’ın çalışkanlığını almış bir evladısınız Ramazan Bey. Şeşen: Zeki Velidi Togan benim hocam oldu aynı zamanda çalışmalarıyla bana örnek teşkil etmiş bir hocadır. Çok dil bilirdi aynı zamanda literatüre hakim bir kişiydi. Eski yazma literatürü olsun yeni yayınlar olsun hepsini takip eden araştıran bir kişiliğe sahipti. Arapça, Farsça, Türkçe’ nin lehçeleri, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça’yı çok iyi bilirdi. Bizim üniversitelerde çok kişinin ihmal ettiği dış ilişkilerinde çok faal bir kişiydi. Dünyada yazışmadığı, haberleşmediği, yayınlarını takip etmediği bir dış üniversite yok gibiydi. Onlara mektuplar gönderir, yeni yayın varsa ister, Enstitüye ve kendi bölümündeki kütüphaneye alırdı. Zaman zaman dışarıdan hocalar çağırır onlara konferans verdirirdi, ders yaptırırdı. Üniversitenin dışsal faaliyetlerinde çok önemli rol oynayan bir kişiydi. Aynı zamanda İslam Araştırmaları Enstitüsünün Kütüphanesi’nin zenginleşmesinde çok büyük yardımı olmuştur, literatürü iyi bildiği için oraya çok kıymetli kitap almıştır ve bunların çoğu bugün Türkiye’de zor bulunan tarih sahasındaki araştırmacılara gerekli olan, bilhassa Türk Tarihi alanındaki kitaplardır. Hocam bu bakımlardan bana örneklik yapmıştır. Bağcı:Size bir bakımdan daha örneklik yapmış anladığım kadarıyla. Zeki Velidi Togan’ın doktora tezini oluşturan konu İbn-i Fadlan’ın seyahatnamesi, daha sonra sizin tarafınızdan yeniden tercüme edilerek yayınlandı. İbn-i Fadlan’ın seyahatnamesine geçmeden önce İsenbike Hanım sizden bize genel olarak seyahatnameler ve seyahatnameler literatürü hakkında biraz bilgi vermenizi rica edeceğim. Togan: Ben Orta Asya tarihi ile meşgul olduğum için Orta Asya çerçevesinde iki türlü seyahatname söz konusu özellikle bir doğudan batıya gidenler bir de batıdan doğuya gidenler. Bunlardan biri Çin’in batıya yayılması diğeri de Arap dünyasının daha genişlemesi İslamiyet’in yayılmasıyla ilgili Orta Çağ döneminden bahsettiğimiz zaman. Hatta doğudan batıya olan yani Çin kaynaklı seyahatnameler milattan önceye kadar dayanıyor. Bir yerde siyasi yapıların genişlemesi ve yeni coğrafyalarla karşı karşıya kalınması çerçevesinde veya ilgilendikleri alanlarda bilgi edinmek istemeleri nedeniyle bu seyahatnameler ortaya çıkmış oluyor. Daha sonra 18.,19. yüzyıllarda Batılı seyahatnameleri de görüyoruz. Seyahatnamelere bu gözle bakınca seyahatnameler eğer basılmış yayınlanmışsa tarihçiler için çok önemli bir kaynak. Öbür taraftan seyahatnameyi yazanla anlatan farklı olabiliyor. Onun nerelerde doğmuş ve büyümüş olduğu, kendisini neyi yadırgadığı veya uygun gördüğü onlar da bilinmesi gereken şeylerden. O açıdan Orta Asya Tarihi ve Türklerin Tarihine baktığımız zaman sadece seyahatnamelerin kendisine bakmamız bizim için yeterli olmuyor. Arap Dünyasında Orta Çağ’da Çin’de olmayan bir şekilde seyahat eserleri ortaya çıkmış. Seyahatnamelerin bize verdiği bilgilerin yanında bir de coğrafya eserleri var. Çin’de coğrafya eserlerinin 18.,19. y.y.’ larda ortaya çıktığını görüyoruz. Bağcı:Oldukça geç. Togan: O Çin’deki kolonizasyonla ilgili. Daha sonraki dönemlerde yazılmış olan bazı coğrafya kısımları var ama hiç bir zaman Arap coğrafya eserlerine benzer şekilde ayrıntılı değil. Bir de bu seyahatnamelerin yanında aslında yapılmamış seyahatler hakkında fikir veren eserler de var. Bunlardan biri sizin üzerinde çalışmış olduğunuz İskendername, İskender’in Çin seferleri bunlar bir bakıma yapılmamış seyahatlerdir. Hayali seyahatnameler hem batıdan var İskendername’de gördüğümüz gibi hem de Çin’den var. Onlar da Orta Asya’yı ve Türk Dünyasını ya aydınlatıyor ya hayal ediyor. Bağcı:Özellikle Çin’deki seyahat yazarlarından bahsedildiği zaman bu kişilerin kimlikleri nelerle belirleniyor, siyasi olarak, kültürel olarak? Bu insanlar görevlendiriliyorlar mı yoksa bu işi yapmaya kendi karar verip uygulayanlar da var mı? Togan: Her ikisi de var. Mesela ilk seyyahlardan biri görevlendirilmiş. Bunların büyük bir kısmı İbn-i Fadlan’da olduğu gibi elçilik raporlarıdır. İbn-i Fadlan M.Ö. 130’larda elçilikle görevlendirilmiş. M.S 7.yy’da Orta Asya’ya gitmiş olan bir Budist rahip var, o görevlendirmeden kendisi Budizm ile ilgili kitapları ve literatürü yakından tanımak istediği için Hindistan’a gitmiş. Rahip hacca gitmiş gibi uzun bir seyahate çıkıyor. Her iki türlü seyahat de söz konusu. Bağcı:Ramazan Bey Arap seyahatname yazarlarının ilk örnekleri hangi yıllarda yaşamış? Onların bu işlere soyunmalarındaki temel motivasyon neydi? Bu konuda bizi aydınlatabilir misiniz? Şeşen: Teşekkür ediyorum. Orta Asya’ya giden Arap seyyahları da Çin’dekiler ile bir benzerlik arz etmektedirler. Bir kısmı görevli olarak elçi olarak gitmiştir, bir kısmı da kendileri gitmiştir. İlk gönderilen elçi Türk Hakanı’na Emevi halifesi Hişanübbi Abdülmelik’in 730 yıllarında Türkleri İslamiyet’e davet etmek için gönderdiği elçidir. Elçinin bazı hatıraları bize kadar gelmiştir, hatıralarından bir kısmı kaydedilmektedir bazı kitaplarda. Bundan başka Abbasilerin Mehdi zamanında yine Türklere elçiler gönderilmiştir. Bunlardan birisi Temümübbil Mubabbul Mütavihi’dir. Bu zat hatıralarını kitap haline getirmiş, fakat bu kitap bize kadar gelmemiş, ancak kitabından bazı parçalar coğrafya kitaplarında bulunmaktadır. Bunlardan başka günümüze yaklaştığımız zaman coğrafyacılar başlıyor. Bu coğrafyacılar genellikle posta işlerinde çalışan kişilerdi veya tüccardılar. Aynı zamanda kendileri de uzun seyahatlara çıkıyorlardı. Bunların ilklerinden birisi Süleyman Tacir’di. Doğu Çin’e kadar gitmiştir. Abbasiler’in ilk zamanlarında 9.yy’ın ortalarındadır söz konusu seyyahın gidişi. Aynı zamanlardaki coğrafyacılar Mavera-ün Nehir ve Batı Türkistan bölgelerini gezmişlerdir. 10.yy’ın coğrafyacıları daha fazla bölgeyi gezmişlerdir. Hazar Denizi’nin etrafını, Olga Bulgarları’nın bulunduğu bugünkü Kazan bölgesini gezmişlerdir. Aynı zamanda Batı Türkistan ve Mavera-ün Nehir bölgelerinde uzun zaman bulunmuşlardır. Mesela coğrafyacı Maktisi ile İbn-i Havkal bunlardan birisidir. Bunlar on sene kadar Mavera-ün Nehir, Batı Türkistan bölgelerinde bulunmuşlardır. Orada bulundukları sırada yaptıkları incelemelere dayanarak yazmışlardır. Bağcı:Bugünkü modern antropologların yaptığı gibi. Şeşen: Bu seyahatnameler ve coğrafya eserleri şu bakımdan önemlidir: Tarihçiler genellikle siyasi ve askeri tarihi verirler kitaplarında sosyal hayattan, fiyat hareketlerinden, iktisadi hayattan, ziraattan pek bahsetmezler. Halbuki seyahatname yapanlar aynı zamanda sosyal hayatı anlatırlar, şehirlerden bahsederler, konuşulan dillerden, şehirlerin yapılarından, nelerin ekildiğinden, kaça satıldığından, hangi tür ölçülerin kullanıldığından bahsederlerdi. Sosyal hayatın bütün yönlerini anlatırlar ki bu bizim için belki siyasi tarihten daha önemli. Siyasi tarihçilerin ihmal ettiği bazı noktaların yanı sıra devlet şekilleri, kanunları hakkında bilgi de verirlerdi İbn-i Fazlan’da olduğu gibi. Bu bakımdan bu seyahatnameler tarih kitaplarını tamamlar. Mesela İbn-i Fazlan’ın verdiği bilgilerin bir çoğu hiç bir başka kitapta verilmektedir. Bu da onun seyahatname olmasından ileri gelmektedir. Eğer bir tarih kitabı olsaydı o verdiği bilgileri içermezdi sadece kendi geldikleri noktaya nasıl geldiler onu anlatırdı. Bağcı:Arap coğrafyacıları Akdeniz’den Batıya doğru da gitmişler mi acaba? Şeşen: Arap coğrafyacıları dediğim gibi İbn-i Havkal Maktisi, Ebu Zeydil Belhi büyük coğrafyacılardır. Bunlar Kaşgar’a kadarki bölgelere gitmişlerdir. Hazar Denizi etrafını dolaşmışlardır. İbn-i Fazlan Kazan bölgesine Buhara’dan, Batı Türkistan’dan ve Harezm Bölgesi’nden geçerek gitmiştir. Yalnız Arap coğrafyacılarının ihmal ettiği nokta şudur: Doğu Türkistan ve Çin hududuna yakın bölgelerdeki Türkler hakkında pek bilgi vermezler. Çin hududuna yakın bölgelerdeki Türkler hakkındaki bilgileri Çin kaynakları verir. Batıdaki Türkler hakkında bilgi vermezler. Yani Arap coğrafyacılarının verdiği bilgilerle Çinli seyyahların verdiği bilgiler bu bakımdan birbirini tamamlar. Aynı zamanda Arapça coğrafya edebiyatının en kuvvetli olduğu asır 10.yy’dır. Daha sonraki coğrafyacıların çoğu bilgilerini bu kaynaklardan almışlardır, kendileri çok az şey eklemişlerdir. Bağcı:Kendi gezdikleri yerler hakkında daha önce yazılmış olan yazıların derlemesini yapmışlar. Şeşen: Tek tük ilaveler yapmışlardır. Asıl dayanakları 10.yy coğrafyacılarıdır. Bağcı:Bu coğrafyacıları veya seyyahları okurken demin İsenbike Hanım’ ın da belirttiği gibi yazarların kendi kültürel, siyasal konumları, geçmişleri gördükleri şeylere şaşırma miktarlarında farklılıklar yaratıyor. Mesela İbn-i Fadlan’ın çok şaşırdığı bir şeye diğer coğrafyacılar o kadar şaşırmıyordur. Nasıl algıladıkları onların kendi kimliklerine göre değişiyor galiba. Şeşen: Şüphesiz. Yalnız bu coğrafyacılar kültürlü kişiler, çok kitap okumuş, kültürü geniş kişiler ve baktıkları şeyin sebeplerini, sonuçlarını tayin edebilen, yorumlayan kişiler. İbn-i Fadlan enteresan bulduğu şeyleri oradaki kişilere sorar niçin böyle yapıyorsunuz, niye buna inanıyorsunuz diye, İzahat ister ve bu izahatları kitabında yazar. Bunun yanında bazı mübala yaptıkları konular da vardır. Bir de şunu söylemek isterim Batı ve Doğu Türkistan bölgeleri eskiden milletler arası büyük ticaret yollarının geçtiği bölgelerdi. Medeni bakımdan o bölgelerde dünyanın ileri ülkelerindendiler. Hatta İbn-i Havkali olsun Maktali olsun bu coğrafyacılar Mavera-ün Nehir ve Batı Türkistan bölgelerini anlatırken o zamanki dünyanın en ileri bölgesi olduğunu söylemektedirler. Ticaret bakımından, sanayi, madencilik, sosyal hayat bakımından dünyanın hem en zengin hem en ileri ülkeleri olduğunu söylemektedirler. Bağcı:Bu seyahatname metinlerinde benim en çok merak ettiğim şey çok kolay anladıkları şeyler değil de daha çok kültürler arasındaki farkları bize açıkça söyleyen çok şaşırdıkları şeyler olmuştur. Mesela Çinli seyyahların ya da coğrafyacıların Uygurlar hakkında ya da daha uzakta yaşayan kültürler hakkında en çok onları şaşkınlığa düşüren şeyler neler? Togan: Benim ilk aklıma gelen şey, koyun ağacı. Pamuğu gördükleri zaman onun bir bitki olduğunu bilmiyorlar ona koyun ağacı diyorlar. Bir de İbn-i Batuta Antalya’ya geldiği zaman yörük hanımları ona ayran ikram ederler. Bu hanımlar örtünmüyor der ve şaşırır. Beklentisinin dışında bir olguyla karşılaştığı zaman onu bu şekilde dile getiriyor. Bağcı:Bu coğrafyacıların ya da seyyahların bize bıraktıkları metinlerde bazı şeyleri anlayamıyoruz. Mesela İbn-i Batuta’nın Kırım’da bir kilisenin içerisinde Hz. Ali’nin bir resmini gördüğünü söyleyen bir bölüm var. Hz. Ali’nin o dönemde resminin yapılması pek anlayamadığımız bir şey, ayrıca bu resmin bir kilisede ne işi var bu da anlayamadığımız bir konu. Sadece metnin bu bölümü için bir çok araştırmacı uğraşıyor. Sizin de karşınıza böyle metinler içerisinde kendi bağlamı içerisinde algılanması zor şeyler çıkıyor mu? Şeşen: Arada bir çıkar. Bunun sebebi sosyal hayatın değişmesidir. Orada anlatılan şey bilinmeyen bir şey oluyor, geçmiş kültürlerden bize açık olarak gelmemiş. Bir meseleyi izah edecek bir dayanak bulmak lazım. Eğer bunlar olmazsa bir metin izah edilemez, metinde anlaşılamayan bir kısım kalır. Bir de İbn-i Batuta önce Alanya’ya gelir. Anadolu’ya Türkiye der. Viladi Türkiye’ye geldim der. Togan: Arap coğrafyacılar ilk ne zaman Türkistan tabirini kullanmaya başladılar? Belki Türkistan diye tabir etmeyenler de vardır. Şeşen: Türkistan diye tabir edenler de vardır. Genellikle Türk ülkeleri şeklinde, diyar-ı Türk olarak telaffuz edilir. Tabii Türk derken Orta Çağdaki Araplar olsun, İranlılar olsun Türkleri çok geniş bir saha içerisinde gösterirler. Rusları, Slavları ve bazı Kafkas milletlerini de Türklerden sayarlar. Ruslar, Slavlar tabii Türk değiller ama Türkler ile çok karışmışlar. Bir de Kafkasya’da gerçekten Türk halkları vardı Alanlar, Avarlar bu Türk halkalarından. Hatta El Biruni, Alanlar’ın, Avaralar’ın esas ülkeleri önce Hazar Denizi’nin doğusunda, Batı Türkistan’da, Türkmenistan’da olduğunu sonra batıya geçip Kafkasya’da yerleşmiş olduklarını söylüyor. Togan: Biz bugün hem Rus kelimesini hem de İngiliz kelimesini genele olarak kullanıyoruz. Oysa İskoçya’da yaşayanlar kendilerine İngiliz demiyorlar. Dışardan bakan ise hepsine bir bütün olarak İngiliz deme eğiliminde. Hatta ben Avustralyalılara bile İngiliz diyen gördüm. Demek ki o zamanki bakış açısında da Türkler meğfer olarak alınmış. Şeşen: Türkler tarihte çok büyük rol oynamış bir millet. Yeryüzünde Türkler kadar tarihte büyük rol oynamış dört beş millet vardır. Türkler Pasifik’ten Atlas Okyanusu’na kadarki sahada Orta Çağ’da rol oynamışlardır. Bir taraftan Moğollarla Pasifik kıyılarına gitmişler, bir taraftan Atilla ile Paris’in batısına gelmişler ve daha sonra Eyyubilerle ve Osmanlılarla Fas bölgesine kadar gitmişledir. 12.yy’ın sonunda Fas orduları içerisinde Uz birlikleri var, Osmanlı askerleridir bunlar. İdris’te Estonlar dahi Türk olarak geçmektedir. Bağcı:Türk lehçeleri arasındaki ayrımlar da bu metinlerde karşımıza çıkıyor mu? Yazarlar Türkçeler arasındaki farklara işaret ediyorlar mı? Togan: Kaşgarlı Mahmut’un belirttiğini söyleyebiliriz de Arapça başka metinlerde de belirtiliyorsa benim haberim yok. Şeşen: Lehçeleri en iyi anlatan Kaşgarlı Mahmut’tur. Kendisi bir prens, Türk ülkerlerini çok dolaştığını, dillerini ve tarihlerini öğrendiğini söylüyor. Divan-ı Lugat-it Türk’te hangi kabilelerin nasıl Türkçe konuştuklarını anlatıyor. En beğendiği Türkçelerin Oğuz Türkçe’si ve Hakani Türkçe’si ( Karahanlılar’ın Türkçe’si ) olduğunu söylüyor. Diğer taraftan da Volga Vadilerindeki Burdaslar ve Bulgarlar’ın Türkçelerinin de çok temiz olduğunu söylüyor. Oysa bazı coğrafyacılar Hazarlar’ın dili Türklerin diline benzemez derler. Bunu söylemeleri biraz da lehçe farkı oluşundan kaynaklanıyor. Çuvaşça’ya daha yakın bir lehçeyle konuşuyorlardı belki o yüzden böyle bir değerlendirme yapmış olabilirler. Kaşgarlı Mahmut ise Hazarların dilinin sağlam Türkçe olduğunu söylemektedir. Bağcı:Kültür tarihinde bizim sorabileceğimiz sorulara nasıl cevap verebiliyorlar? Mesela bu topluluklar arasında okur-yazarlık ne durumdaydı, ne tür kitaplar okunuyordu gibi sorulara cevap bulabiliyor muyuz acaba? Şeşen: Batı Türkistan ve Doğu Türkistan bölgesi için Karahanlılar’da alimler yetişmiş. Batı Türkistan’da Selçuklular ve Gazneliler zamanlarında medreseler vardı. Çöller bölgesindeki veya çok kuzeydeki Türkler arasında okuma-yazma var. Hazarlar Yahudi hakan sülalesi onlarda da okuma-yazma var. Diğerleri de ya Müslüman, ya Hıristiyan ya da putperest. İslam coğrafyacıları Türkleri ikiye ayırırılar bir göçebeler bir de medeni olanlar derler medeni olanlar şehirlerde oturanlardır, medeniyet kelimesi de şehirden gelmektedir. Bunlarda okuma - yazma var, Göktürk Abideleri buna en güzel örnek. Sonra Uygurlarda alfabe var ancak Uygurlar bu alfabeyi kendileri icat etmemiş, Arami alfabesinin gelişmiş şekli İran’a geçmiş oradan da Uygurlara geçmiş. O yüzden Uygur yazısı Arap yazısına benzer. Türklerde okuma-yazma şehirlerde ya da şehirlere yakın oturanlarda var. Göçebeler arasında ise oldukça az. Yerleşiklik arttıkça okuma-yazma artıyor. Bir de bu coğrafyacıların en çok tuhaflarına giden şeyler Türklerin inanışları, ibadet şekilleridir. Bunlar hakkında da kitaplarında bilgiler verirler. Bir müslümana biraz tuhaf geliyor o inanışlar. Puta tapınma ve ölü gömme adetleri müslüman yazarlara tuhaf geliyor. Türklerin adetlerine göre ölü gömülüyor, etrafına balballar dikiliyor. Çok değişik inanışları ve ibadet şekillerini hayret ederek anlatırlar. İslam HALİFLERİ Türk derken daha çok müslüman olmamış Türkleri kastederler. Onlar müslüman olmamış milletleri müslüman dairesinde kabul ettikleri için Türk, İranlı diye ayırmazlar müslüman ya da değil diye bahseder. Bağcı:Çinli coğrafyacılar yok dediniz, Çinli seyyahlar ya da görevliler, elçiler Türk grupları arasında onların ibadet şekilleri, dilleri ile ilgili yorumlar yapıyorlar mı? Togan: Tabii gelenek göreneklerden bahsediyorlar. Ben coğrafyacılar yok dedim Arap coğrafyacılarına benzer şekilde değiller. Mesela yıllıklarda coğrafi bölgeler hakkında toplanmış bilgiler bir arada bulunuyor. Arap coğrafyacılarda gören birisinin gözüyle yazılmış olduğu belli oluyor sözünü ettiğim yıllıklarda ise bilgi toplanmış şekilde var. Her ikisinde de inanışlar hakkında bilgiler var. Mesela ne tarafa doğru yönelerek dua ediyorlar, ölü törenlerinde neler yapıyorlar, kendilerinden farklı gördükleri şeyleri özellikle belirtiyorlar. Ancak müslüman Türklerin ortaya çıktığı dönemlerde müslüman olan ya da olmayan Türkler arasındaki ayırımı belirtmiyorlar. Onlar daha çok bir şehir ve memleket bazında bahsediyorlar kendileri yerleşik oldukları için. İkincisi de tabii bu göçebe halkları yakından tanıdıkları için onları Karluklar, Uygurlar diye ayırmışlardır. Dini bazda farklılıkları gösteren bir çalışma aklıma gelmiyor ama o halktan ya da o bölgeden bahsederken neye inandıklarından bahsediyor. Bağcı:Genel olarak seyahatnamelerle ilgili konuştuk. Aklımıza sorular gelirse yine genel olarak seyahatname yazmak, seyahatname okumak ve anlamakla ilgili sorularımızı sorarız. Şimdi dilerseniz İbn-i Fadlan ya da Fazlan’a geçelim. Ramazan Şeşen İbn-i Fadlan’ın seyahatnamesini bugünkü Türkçe’ye çevirip yayınlamış. Sadece bir metin tercümesinden ibaret değil bu kitap, metnin çok yoğun bir irdelemesini içeriyor. Deminden beri söylediğimiz bir metnin okunması için gerekli olan bilgileri de bize dip notla sunuyor. O yüzden gerçek anlamda bilimsel anlamda değerlendiren bir yayınlama biçimi. Şimdi öncelikle sizden her iki şekilde de hem İbn-i Fadlan hem de İbn-i Fazlan olarak telaffuz edebildiğimiz bu kişinin kimliği ve ne zaman yaşadığı hakkında biraz bilgi alalım. Şeşen: İbn-i Fazlan’ın hayatı hakkında kendi seyahatnamesinde verdiği bilgiden daha fazla bilgimiz yok. Ancak daha sonra bu seyahatnameden alıntılar yapan bazı yazarlar var onların verdiği bilgi de seyahatnamedekinden fazla değildir. İbn-i Fazlan 9.yy’ın ikinci yarısıyla 10.yy’ın ilk çeyreğinde yaşamış Bağdatlı bir alim ve katip bir kişidir. Kendisi hem devlet bürokrasisinde çalışmış hem de dini bilgi sahibi. Bu kişi Bağdatlı İbn-i Fazlan ailesinden geliyor. İbn-i Fazlan ailesinden daha sonraki yüzyıllarda da kitaplarda bahsedilir. 900’lerde bugünkü Kazan’ın güneyindeki Orta Volga bölgesindeki Bulgar hükümdarı Almış Müslümanlığı resmen kabul ediyor. Bazıları ilk İslamiyet’i kabul eden Türk hükümdarının bu olduğunu söylerler. Tabii bu biraz büyük devlet anlamındadır. Halbuki daha önce Cürcen bölgesinde Emevi döneminin ortalarında bugünkü Türkmenistan’ın güney ucundaki Sul Prensliği kabul etmiştir. Daha sonra Mehdi zamanında Karluk yabgusu Müslüman olmuştur. Müslümanlık daha önce Türkler arasında yayılmıştı. Bulgar hükümdarı müslüman olunca Bağdat halifesine elçiler gönderip müslüman olduğunu haber veriyor. O dönemde bir de Hazarlar var bugünkü Volga’nın Hazar Denizi’ne döküldüğü yerde başşehirleri Etilvar bulunmaktaydı. Hazarlarla Bulgarlar’ın arası açıktır. Bulgarlar müslüman olunca düşmanlıkları artıyor Hazarlar’ın. Hazarlara karşı bir kale yaptırmak isteyen Bulgar hükümdarı halifeden yardım istiyor. Kitabında söylediği gibi bu yardımı istemesi para olmadığı için değil de halifenin parası daha bereketli olduğu içindir. Yani hem para hem uğur istiyor. Bulgar elçilik heyeti 920 yılında Bağdat’a geliyor. Elçilik heyeti gelince halife de elçilik heyetine bir cevap vermek istiyor. O zaman Nezirli Harami diye bir saray ağası var onu elçilikle görevlendiriyor halife fakat Abbasiler’de görev verilen kişi kendisi gitmez başkalarını gönderiri o da kendi gitmiyor, Parisi Saklani ve Sersenü Rassi’yi gönderiyor. Elçilik heyetinde İbn-i Fazlan da bulunuyor. Şimdiki Tahran bölgesinden geçerek Buhara’ya varıyorlar. Oradan Harezim’e Dönüyorlar, Harezim’de kalıp kışı geçirerek Kuzeye şimdiki Kazakistan’ın batısından Hazar bölgesinin güneyindeki Bulgar Devleti’nin bulunduğu yere vrıyorlar. Oraya giderken Oğuzlar, Peçenekler, Başkırtlar, Hazarlar arasından geçiyorlar. İbn-i Fazlan geçerken gördüğü şeyleri devlet yönetme şekillerini, inanışlarını, yaşayışlarını anlatıyor bu kitapta. Oradaki Bulgarlar’ın yaşayışları, adetleri nasıldı, hükümdar nasıl karşıladı bu gibi meselelerden bahsediyor. Kitapta diyor ki kadınlar, erkekler hepsi çırılçıplak nehre girer yıkanırlar, müslüman oldukları halde. Orada görevini yaptığı esnada gördüğü enteresan şeyleri de anlatıyor. O arada bilhassa Volga kıyısında bir çarşı var ki daha sonra Bulgar şehri arada kuruluyor. O çarşıya gelen Ruslar la da görüşüyor. Hatta orada bir Rus prensinin ölü düğününü de anlatıyor. Bağcı:Cenaze töreni mi? Şeşen: Cariyelerinden birisiyle evlendiriliyor bu prens. Hatta buluğa ermeden ölen çocuklar dahi evlendirilirdi sonradan bu Moğollar’da da vardır, Türkler’de de vardır. Ölü düğününü ayrıntılarıyla anlatmıştır. Düğünün nasıl yapıldığını soruyor Ruslar’a tercüman vasıtasıyla. Orada işlerini bitirdikten sonra Bağdat’a dönüyor. Bu gördükleri hakkında halife ve Nezirli Harami İbn-i Fazlan’dan bir rapor istiyorlar. Bu eserini o maksatla yazıyor. Bu eserden bir çok kişi faydalanmış alıntılar yapmış, sonra kaybolmuş. Onu şimdi mi anlatayım, daha sonra mı? Bağcı:İsterseniz daha sonraki programımızda eser hakkında derinlemesine bilgi verin. Bu arada esas olarak İbn-i Fazlan’ın eseri 16.yy’da nasıl Venedik’ten İstanbul’a gelen elçiler Venedik senatosunu ya da dukasını bilgilendirmek üzere raporlar yazıyorlarsa onun gibi bu da aslında hükümdar için yazılmış bir rapor. Şeşen: İbn-i Fazlan 920 yılında Bağdat’a dönüyor yine geldiği yoldan fakat ondan sonraki hayatına dair de bir şey bilmiyoruz. Bağdat’a dönüşünü de anlatmıyor. Hazarlar hakkında bir bilgi veriyor. Bu bahisle kitabı kesiliyor. Belki kitabının tam nüshası vardı da bize ulaşmadı. Bağcı:Bu kitap her halde yazıldığı andan itibaren basılmaya başlandı. Muhtemelen bir çok önemli kişinin de kütüphanesinde önemli bir yer edindi. Hangi dillere çevrilmiş kısaca bilgi verir misiniz? Şeşen: İbn-i Fazlan risalesi Ruslar ve Türkler hakkında en eski bilgileri veren kaynaklardandır. En sağlam bilgileri vermektedir. Bunun için bu kitap 19.yy’ın başlarından itibaren başta Rusya’daki Müstehcitler olmak üzere çok kişi tarafından çalışılmıştır ve bir çok dile tercüme edilmiştir Japonca bile dahildir buna. Bağcı:Ramazan Bey bu metni bugün konuştuğumuz Türkçe’ye kazandıran bir kişi olarak size yeniden teşekkür ediyoruz. Gelecek programda bu kitabın içeriği ve diğer seyahatnameler hakkında yeniden görüşmek üzere yeniden teşekkür ederek hoşça kalın diyoruz hem sizlere hem de seyircilerimize. pc12.soc.metu.edu.tr (5.Kasım.2000) |