|
|
Ahıska Türkleri ve Çeçenler özelinde, Güney ve Kuzey Kafkaslara Genel Bir Bakış
Mutlu: Türkiye’ den bakıldığında Orta Asya, Kafkasya ve civarının nasıl görüldüğünü ele alan programımızın bu bölümünde Orta Asya’yla Anadolu arasında her anlamda ekonomik, coğrafi, tarihsel anlama bir köprü görevi görmüş olan Kafkasya’yı ele alacağız. Kafkasya’yı ele alırken özellikle Ahıska Türkleri, Çeçenler ve Kuzey Kafkasya’nın özel durumları üzerinde duracağız. Konuklarımız bu konunun uzmanı olan ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Görevlisi sayın Oktay Tanrısever ve ODTÜ Sosyoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Sayın Ayşegül Baydar Aydıngün, hoş geldiniz efendim. Programımıza başlarken, önce Kafkasya’yı bir tanıyalım. Tanrısever: Kafkasya’yı en iyi anlatacak bölge Balkanlardır. Kafkasya nın ki önemli karakteristiği Balkanlar’da da olduğu gibi, dağlık ve birden çok etnik grubun bir arada yaşadığı bir bölge olmasıdır. Kafkasya’nın dağlık olmasının etnik kimliklerin korunmasında ve bugüne kadar taşınmasında çok önemli rolü olmuştur.Bunu sanıyorum sonra konuşacağız. Etnik grupları tanıtmak gerekirse, önce Kafkasya’yı bir bütün olarak değil de iki bölge olarak düşünmek lazım, Kuzey Kafkasya ve Trans Kafkasya olarak da bilinen Güney Kafkasya. Bu bölgelerin ekonomik, sosyal hatta politik anlamda da iki bölge olarak farklılaştığını görüyoruz. Güney Kafkasya hakkında genel olarak konuşacak olursak, Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’dan oluşan bu bölgede kuzeye göre etnik çeşitlilik fazla değildir. Azeri ve Ermenilerden başka Gürcüler, Gürcülerin yanında Acar etnik grubu, Abhaz ve Osetler, Güney Kafkasya’nın önemli etnik gruplarıdırlar. Tarih içinde sürülmüş olan Ahıska Türkleri’ni de bu çerçeve içinde sayabiliriz. Kuzey Kafkasya etnik olarak çok daha karmaşık, aynı zamanda coğrafi olarak da daha dağlık bir bölgedir. Bu bölgenin sayısal olarak en önemli grubu Çeçenlerdir. Dağıstan Cumhuriyeti nüfus olarak daha fazladır, ancak Dağıstan etnik bir mozaiktir. En çok nüfusu olan Avar etnik grubudur. Avarlar da Çeçenlerden daha fazla değildirler. O anlamda İnguşlar, Dağıstan’da ki Lezgin, Dargın gibi diğer etnik grupların yanı sıra Kuzey Kafkasya’da bulunan Oset Karaçay, Çerkez, Balkar, Kabardin ve Adıgey ulusları bu bölgenin halklarını oluşturmaktadır. Bu çerçevede belirtmemiz gerekir ki Güney Kafkasya’ya göre Kuzey Kafkasya’da daha çok Rus yerleşik olarak bulunmaktadır. Önemli bir grup ta Kazak(Cossack)lardır. Bunların Kazakistan’daki Kazaklarla karıştırılmaması gerekir. Bunların yanı sıra önemli bir Rus nüfusu da bölgede yaşamaktadır. Mutlu: Balkanlar ile benzerlik kurduğumuzda bu şu anlama geliyor; Balkanlar’dan söz ettiğimizde bir karışıklığı her zaman düşünmemiz gerekiyor. Bir istikrarın oluşturulmasında ortaya çıkan güçlükler de stabilize bir durum. Bu benzerlik de var mı Balkanlarla? Tanrısever: Evet, günümüz politikasına baktığımızda bu gerçek görülmekte. Aynı zamanda tarihsel olarak baktığımızda ikinci bir benzerlik, Kafkasya, Balkanlar gibi imparatorluklar arası bir mücadele alanı olmuştur Kafkasya da o anlamda Rus, İran, Pers İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu arasında bir mücadele alanı olmuş ve hiç bir imparatorluk kesin bir hakimiyet kuramamıştır. Bu bölgeler her zaman bir geçiş alanı olmuştur. Aynı şekilde Balkanlar’da Osmanlı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu arasında ve daha önceleri de Osmanlı ve Bizans arasında mücadelelere sahne olmuştur. Bu tarihsel miras günümüze kadar etkisini sürdüre gelmiştir. Mutlu: Peki sizin ekleyecekleriniz var mı bu tespitlere Ayşegül Hanım? Baydar Aydıngün: Arkadaşımızın da gayet güzel bir şekilde ifade ettiği gibi Kafkasya yüzlerce etnik grubun bir arada yaşadığı, yüzlerce dilin konuşulduğu ve farklı dönemlerde de farklı imparatorlukların ilgisini çeken, birçok açıdan da son derece stratejik bir bölgedir. Mutlu: Bu etnik farklılaşma aynı zamanda din, inanç alanında da görülüyor mu? Baydar Aydıngün: Tabii, çok farklı dinler kimi zaman barış içerisinde bir arada yaşamış, kimi zaman da büyük çatışmalar içine girmişlerdir. Konumuza bir geçiş olması itibariyle Ahıska Türkleri ve Çeçenlere ilişkin önemli bir noktayı vurgulamak isterim. Bilindiği gibi Ahıska Türkleri de, Çeçenler de II. Dünya Savaşı sonunda Stalin tarafından Orta Asya’ya ve Sibirya’ya sürülmüşlerdir. Tabii buradaki bir fark, Çeçenlerin 1956’da Khruschev’in tanımış olduğu hakla kendi topraklarına dönebilmiş olmalarıdır. Ahıska Türkleri ise bu sürgünün ardından Gürcistan’ın güneyinde olan topraklarına, bizim Ahıska diye bildiğimiz bölgeye dönememişlerdir. Mutlu: II. Dünya Savaşı’ndaki bu sürgünden önce Çarlık Rusya sı döneminde nasıl bir durum sergiliyorlardı? Baydar Aydıngün: Bölge iki yüz elli yıl
kadar da Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içerisinde kaldı. Dolayısıyla
Sovyet dönemine kadar, Ahıska Türkleri Osmanlı tebaası olarak yaşadılar. Bir
kısmının çok daha eski tarihlerden beri o bölgede yaşadığı söyleniyor. Bir
kısmının ise Osmanlı İmparatorluğu bölgede egemenken, Anadolu’dan oraya geçmiş
Türkler olduğu belirtiliyor. Yani etnik olarak Ahıska Türkleri’nin Anadolu
insanından hiçbir farkı yoktur diyebiliriz. Çeçenlerle aralarındaki farkı ortaya
koymak istersek, tabii iki grup ta sürgün olayını yaşamışlardır ve sürgünde
oldukları süre boyunca da çeşitli etnik ayırımcılıklara maruz kalmışlardır.
Tabii aralarında şöyle bir fark vardır; Çeçenler, Sovyet rejimi tarafından
tanınmış bir milliyettir. Bu onların kendilerine ait topraklarının olması
anlamına geliyor. Oysa ki Ahıska Türkleri Sovyet rejimi tarafından tanınmamış
bir etnik gruptur. Hem vardırlar hem de bir anlamda yokturlar. Dolayısıyla bu
onların kendilerine ait bir toprakları olmadığı anlamına geliyor ki bunun çok
ciddi sonuçları vardır. Dolayısıyla Ahıska Türkleri Sovyet rejiminin farklı
etnik gruplara tanıdığı pozitif ayırımcılıktan, Çeçenlerin aksine, istifade
edememişlerdir. İkinci bir önemli nokta da, tabii ki iki etnik grup da genel
olarak bölgenin etnik hassasiyetini dikkate aldığımızda, farklı dönemlerde çok
önemli sorunların ve çatışmaların öznesi olmuşlardır. Gerçi biz son dönem
üstünde çok durmayacağız, son dönemlerde de Çeçenlerin durumu hepimizce malum.
Ahıska Türkleri’nin de halen sürdürdükler kendi topraklarına dönme
mücadelesinin, bölgenin stratejik öneminden dolayı neden olduğu çeşitli sorunlar
ve anlaşmazlıklar söz konusudur. Tabii kültürel olarak bu iki grubu
karılaştıracak olursak, iki grubun da kendi geleneklerini, dinini, dilini her
şeye rağmen, yani ortak paydaları olan Sovyet sosyalizasyonuna rağmen, kendi
kültürel özelliklerini çok büyük ölçüde muhafaza ettiklerini söyleyebiliriz.
Tanrısever: Ben Çeçenlerin tarihine girmeden önce genel olarak bölgenin geçirmiş olduğu tarihsel evrim hakkında bir iki şey söylemek istiyorum. Bu tarihsel geçmişin bölgedeki etnik grupların farklılaşmasında çok önemli rol oynadığı ortada. Arkadaşımızın da belirttiği gibi Ahıska Türkleri tarihin bir kazası sonucu içine düştükleri imparatorluklar arası bir mücadelenin sonuçlarını, bir etnik grup olarak sıkıntı çekerek ödemişlerdir. Ben bu çerçevede genel olarak bölge halkının Rus hakimiyetinden, özellikle bu hakimiyetin Sovyet dönemindeki uygulanma biçiminden önemli şekilde etkilendiğini söylemek istiyorum. Çünkü, Rus hakimiyeti o bölgede 19. y.y.’da kurulana kadar bu insanlar bu dağlık bölgede kendi içlerine dönük olarak barış içinde yaşıyorlardı. Çünkü, dönemin ekonomik ve sosyal yapısı buna müsaitti. Bu zamanlarda Kafkasya ciddi çatışmaların olmadığı, daha çok belki toprak tecavüzleri gibi daha sivil sorunların yaşandığı bir bölgeydi. Ne zaman ki imparatorluklar arası mücadele ortaya çıktı ve Rus imparatorluğu daha sonra da Sovyetler Birliği bölgede hakimiyetini tesis etti, bu bölgenin etnik, sosyo-ekonomik yapısını kökünden değiştirdi. Bu süreç çok kalıcı bazı sonuçlar yarattı. Mutlu: Çarlık Rusya sı ne kadar süreyle orada hakim olabildi? Tanrısever: Çarlık Rusya’sının bölgeye tam olarak yerleşmesi süreci 1859’de tamamlanmıştır. Çeçenistan bölgesindeki isyanın ortadan kaldırılması da aynı tarihe rastlar. Ancak her zaman için değişik isyan hareketleri gerçekleşmiştir. Sorunsuz bir hakimiyeti 1922’den sonra Sovyetlerin gerçekleştirdiğini bunun da 70’lerin, 80’lerin sonuna kadar sürdürdüğünü görüyoruz. Ancak o aralarda da periyodik olarak isyan hareketleri olmuştur. Sovyet ulus inşa politikaları Ayşegül Hanım’ın da belirttiği gibi, Çeçen toplumuna bir süre için kendi ulusal kimliğini koruma ve geliştirme imkanı sağlamışsa da Ahıska Türkleri’nde olduğu gibi bazı etnik gruplara bu şansı tanımamıştır. Bu tamamen Stalin’in ulus tanımından kaynaklanan keyfi bir uygulama olmuştur. Niçin Çeçenler etnik grup olarak tanımlanıp, otonom cumhuriyet statüsü almıştır da Baltık cumhuriyetleri gibi birlik cumhuriyeti statüsü almamıştır? Bu statü sorunu hep tartışıla gelmiştir. Günümüzdeki tartışmaların bir kısmı da bu sorunla ilgilidir. Ancak Sovyet döneminde bütün bu etnik gruplar bazı açılardan gelişmiştir de. Kültürel anlamda ve ekonomik anlamda bir modernleşme sürecinden geçmişlerdir. Kültürel açıdan baskıya da uğramışlardır ama, modernleşme açısından eğitim ve teknik açısından bir gelişme söz konusu olmuştur. Baydar Aydıngün: İzin verirseniz ben de bu noktada bir şey söylemek istiyorum. Oktay Bey’in de ifade ettiği gibi son derece keyfi olarak, aslında Sovyet etnologlarının kurgusuna göre etnik gruplar Sovyetler Birliği’ nde inşa edilmiştir, kimileri de yok edilmiştir. Dolayısıyla elde ettikleri çeşitli statülere bağlı olarak da farklı haklara sahip olmuşlardır. Bu Sovyet rejimin keyfi bir düzenlemesidir ama, kabul etmek gerekiyor ki, bu düzenleme kök salmıştır. Yani bir ölçüde başarılı olmuştur. Mutlu: Bu keyfi olamaz herhalde, birtakım politik stratejilere, düşüncelere, mülahazalara dayalı olması lazım. Baydar Aydıngün: Gayet tabii. Örneğin Ahıska Türkleri’ni düşünecek olursak, özellikle sınır bölgesinde, Türkiye sınırı üzerinde bir Türk nüfusun varlığı rejim tarafından istenmemiştir. Sürgünün de en önemli nedenlerinden birisi budur. Bu etnik grubun rejim tarafından tanınmamasının nedenlerinden birisi de budur. Çok uzun süre, Ahıska Türkleri Azeri etnik grubuna dahil edilmeye çalışılmıştır. Birçoğunun kimliklerine de Azeri yazılmıştır. Zaten uzun bir müddet kimliklerine, Sovyet deyimiyle pasaportlarına, Türk olduklarını yazamamışlardır. Tanrısever: Ben bir iki ekleme yapacak olursam, diyebilirim ki temel olarak Sovyetlerin bu politikasının özü, hakim çoğunlukta olan ve baskın karakter oluşturabilecek olan etnik grupları zayıflatmaya, yok olmaya yatkın olan veya jeopolitik anlamı olmayan küçük etnik grupları güçlendirmeye dayanmıştır. Örneğin Gürcistan’da Acaristan Cumhuriyeti kurulmuştur.ama, bu otonom bölge statüsünü almışken Stalin’in de bağlantısının olduğu etnik grup olan Osetler için Osetya otonom cumhuriyeti kurulmuştur. Ayrıca, Abhazya cumhuriyet olarak ilan edilmiştir. Ancak Çeçenler çeşitli kademelerden geçmiştir. Önce özerk bölge daha sonra özerk cumhuriyet, daha sonra bu cumhuriyet tamamen lâğvedilmiştir. Bunlar yapılırken bölgede istikrarın nasıl kurulacağı sorunu esas alınmıştır.. Oysa temel ilke olarak bir milyonun üzerindeki etnik gruplara birlik cumhuriyeti statüsü verilmesi gerekiyordu, en azından teorik olan birlik cumhuriyeti statüsü öyle tanımlanmıştı. Bu konudaki en önemli örneklerden birisi Kazan Tatarlarıdır. Şu anda Tataristan Cumhuriyeti’nde bulunan bu etnik grup otonom cumhuriyet statüsü almışken, sayıları Tatarlara göre çok daha az olan Ermeniler ve daha sonra birliğe katılmış olan Letonya, Litvanya gibi cumhuriyetlere birlik statüsü verilmiştir. Bu kararları tamamen keyfi görmek gerekir çünkü yapay olarak hiç bir ilkeye dayanmadan yapılmıştır. Dediğiniz gibi bu bir stratejik anlayışı da yansıtmaktadır. Mutlu: Yani yeni yeni milletler çıkarmak gibi. Siz modernleşmeyle bağdaştırdınız bunu, modernleşmenin temel özelliklerinden biri millilik olarak ortaya çıktı. Zaten Sovyetler Birliği’nin çağdışı kalmasının sebebi de bu tür bir modernizasyonla gelen millilik durumuna imparatorluk tarzı örgütlenmenin uygun düşmemesi olarak da değerlendirilebilir. Bu şu anlama da geliyor. Bu tür bir düzenleme milli hislerin uyarılması anlamına da geliyor. Bunun sonuçları nasıl oldu? Bu istenmeyen bir sonuçtur elbette ki rejim tarafından ama, bu nasıl ortaya çıktı, bu bölgelerdeki örnek olaylarımızdan hareketle açıklar mısınız? Baydar Aydıngün: Sovyetlerin dağılmasını düşünecek olursak, görüyoruz ki Sovyet rejiminin kurgulamış olduğu uluslar gerçekten bunu benimsemişlerdir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından hemen milliyetçi hareketlerle karşı karşıya kaldık. Bu hareketlerin dağılmanın sebebi olduğunu söylememiz mümkün değil ama, önemli sonuçlarından bir tanesidir. Varolan karmaşık etnik yapının da, bu yükselen milliyetçi hareketlerle çok önemli sorunları beraberinde getirdiğini 1991’den, yani dağılmadan sonra görebiliyoruz. Bunun yansımaları Çeçenler ve Ahıska Türkleri üzerinde de son derece önemli olmuştur. Tabii kendisine ait bir bölgesi olan etnik gruplar, bağımsız cumhuriyetler, buralardaki o cumhuriyetin adını taşıyan etnik gruplar kendi ülkelerinde artık başka etnik grupların, kendilerinden farklı grupların, ki bunlara Ruslar da dahildir, varlığını istememeye başlamışlardır. Dolayısıyla görüyoruz ki, sürgün edilmiş Çeçenler ve Ahıska Türkleri gibi Orta Asya’ya sürülmüş olan Almanlar ve Kırım Tatarları, Volga Almanları ve Yahudiler dağılma sonrasında her zaman direkt bir şekilde olmasa da çeşitli milliyetçi hareketlerin saldırısına maruz kalmışlardır. Birçoğu da kendi ülkelerine geri dönmüşlerdir. Örneğin Almanlar Almanya’ya geri dönmüşlerdir.Bir milyon civarında Yahudi, Sovyetlerden İsrail’e göç etmiştir. Çeçenler zaten kendi topraklarına doğru iyice kaymışlardır. Ancak Ahıska Türkleri’ne baktığımızda Sovyetler Birliği sınırlarında kendilerine ait bir toprak olmadığı için böyle bir şansları olmamıştır. Yaşamakta oldukları cumhuriyetler içerisinde yaşamlarını bir şekilde devam ettirmeye çalışmışlardır ya da Türkiye’ye göç etmeye başlamışlardır. 1991 sonrasında, Özal döneminde, yasal bir düzenleme yapılarak, çok az sayıda Ahıska Türkü Türkiye’ye getirilmiş,Iğdır’a yerleştirilmiş ve vatandaş olmuşlardır. Türkiye’ye kendi olanakları ile göç eden Ahıska Türkleri’nin büyük çoğunluğu ise Bursa’ya yerleşmiştir. Halen vatandaş olamamış bu Ahıska Türkleri ise, her türlü haktan yoksun bir şekilde yaşam mücadelesi vermektedirler. Mutlu:
Sovyetler Birliği’ndeki sürgün öncesindeki demografik duruma bakabilir miyiz
Ahıska Türkleri’nde? Bir arada mı yaşıyorlar yoksa diğer etnik grupların içinde
dağınık olarak mı yaşıyorlar? Mutlu: Kendilerini nasıl tarif ediyor o sırada Ahıska Türkü diye mi? Baydar Aydıngün: Dinin rolü son derece önemli ama, Türklük belki de daha önemli. Yani Türklükleri’ni her zaman vurgulamış bir grup, özellikle sürgünden sonra daha da güçlü bir şekilde vurguluyorlar. Sovyet rejiminin de uygulamaya çalıştığı hiçbir asimilasyon politikasını da kabul etmiyorlar. Sürgünden çok önce,1930’larda Türkçe eğitim veren okullar tamamen kapatılıyor.Ona rağmen bugün Ahıska Türkleri hepimizin rahatlıkla anlayabileceği bir Türkçe’yi konuşuyorlar. Kars’ta ya da Erzurum’da konuşulandan çok farklı bir dil değil konuştukları. Sadece eski kelimeleri bizden daha çok muhafaza etmişler. Belki teknolojinin getirdiği birkaç Rusça kelime de karışmış olabilir. Ancak, kendi dilinde okumadan, bunca yıl kendi dillerini, geleneklerini, ve dini pratiklerini muhafaza etmişlerdir. Ahıska Türkleri bilindiği gibi Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’a sürülüyorlar. Özbekistan’a sürülenler 1989’daki milliyetçi hareketlenme neticesinde, milliyetçi bazı Özbeklerin saldırılarına maruz kaldılar. O da onlar için ikinci bir sürgün oldu. Bu sefer Rusya’ya, Azerbaycan’a, Çeçenistan’a, ve Sovyetler Birliği’nin birçok farklı yerlerine göç etmek zorunda kaldılar, birçok yerde ise vatandaşlık haklarına dahi sahip olamadıklarını görüyoruz. Bu insan hakları boyutu olan bir durumdur. Bu durum, özellikle Krasnodar bölgesinde kendilerine yönelik uygulanan ayırımcı politikalar düşünüldüğünde açıkça görülmektedir. Mutlu: Bir de aynanın öbür yüzüne bakalım. Aynanın iki ayrı yüzü gibi diyoruz ama, iki ayrı tarafı olan bir kağıt gibi daha çok. Tanrısever: Kafkasya’nın kuzeyinde gerçekleşen tarihsel tecrübeye baktığımızda Çeçenlerin 1944’de gerçekleşen göçe zorlama uygulamasından daha farklı bir şekilde etkilendiklerini, bazı konularda Ahıska Türkleri’ne benzer, bazı konularda da farklı tepkiler geliştirdiklerini görüyoruz. Mutlu: Böyle bir sürgün ya da göçe zorlamanın nedeni ne orada? Tanrısever: Sovyet idarecileri tarafından öne sürülen gerekçe, Çeçenlerin topluca işgal gücü olarak tanımlanan Nazilerle işbirliği yaptığıdır. Ancak tarihçilerin yaptığı araştırmalara göre Çeçenlerin çoğunlukta olduğu bölgeler Naziler tarafından işgal edilmemiştir. O anlamda bölgelerine gelmeyen güçlerle Çeçenlerin nasıl bir işbirliği yaptığı hala tartışılmaktadır. Evet, Çeçenistan’ın bazı bölgelerinde, özellikle Mongolbek bölgesinde Naziler bulunmuştur ama, bu bölgelerde daha çok Ruslar yaşamaktaydı. Bu konu hala tartışılmaktadır. Sonuçta Sovyet yöneticilerinin verdiği idari bir kararla bir gecede Çeçenler trenlere doldurulup, bir kısmı Kazakistan’a bir kısmı Sibirya’ya gönderilmiştir. Çeçenlerin oralardaki ilişki biçimlerine ve kimliklerini koruyuş biçimlerine baktığımızda, asıl belirleyici olanın Çeçenlerde şu anda da etkili olan ‘teyp’ ismi verilen örgütlenme biçimi olduğunu görüyoruz. Bu gelenek ilişkilerinden gelen bir örgütlenme biçimidir. Aynı zamanda kendi kimliklerini korumalarında ve gelenekselliği yeniden üretmelerinde büyüklere saygı olarak bilinen, ak sakal olarak tanımlanan gelenek Çeçenler arasında da yerini bulmuştur. Geleneğe ve büyüklere saygıyı içeren geleneksel toplumsal ilişkilerin Çeçenler arasında da da yürütüldüğünü görüyoruz. Sovyet yöneticilerin bu konuda bir şey yapması mümkün değildi. Çünkü, bu kamusal alanda cereyan etmeyen bir ilişki biçimiydi. Mutlu: Modernleşme süreci o özel alana girememiş, bunu nasıl koruyabilmişler acaba? Tanrısever: Bu konuda iki farklı teori var. Teorilerden birine göre Çeçenler dinlerine, kültürlerine bağlı bir milletlerdi, ve kimliklerini o yüzden koruyabildiler. Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Her ne kadar Çeçenler kültürel kimliklerini korumuş olsalar da modernleşme ilişkisi içinde bir dönüşüm de gerçekleşmiştir. Kimlikler modern alanda ve kamusal alanda yeniden tanımlanmıştır; ancak modernizasyon politikaları yapılırken özel alanın ihmal edilmemesi gerekirdi. Sovyet yöneticileri bu özel alanı, yani ‘private sphere’ denilen alanı ihmal etmişlerdir. Mutlu:
Okul yapılırsa, kafa da değişir, fabrika yapılırsa zihniyet değişir tarzı bir
modernleşme anlayışı güdülmüş. Baydar Aydıngün: Aslında kamusal etnik kimlikle, özel etnik kimlik arasında bir ayırım da yapabiliriz. Ahıska Türkleri’ne baktığımızda kamusal alandaki ilişkileri diğer etnik gruplarla o alanın kaideleri dahilinde devam etmiştir. Özel alana baktığımızda ise kendi geleneklerinin gerektirdiği ilişki biçimleri aynı şekilde devam ettiğini görürüz. Çok büyük ölçüde de diyebiliriz ki, kamusal alandaki ilişkiler özel alana pek karışmamıştır. İki farklı alan, iki farklı mekanda süregitmektedir. İki farklı etnik kimlik var diyebiliriz. Bir taraftan Sovyet rejimin kendilerine empoze etmek istediği etnik kimlik, ki buna kamusal etnik kimlik diyebiliriz belki, diğer taraftan da kendilerinin kültürlerinin gerektirdiği farklı bir kimlik. Bu iki kimliği benim gözlemlediğim kadarıyla Kırgızistan’da ve Kazakistan’da aynı anda yaşamaktadırlar Ahıska Türkleri. Mutlu: Kamusal alana katılımdan söz ettiniz ama, bunu topluluk ilişkileri olarak da algılamak gerekiyor. Buraya edebi ürünler, sanat, eğitim gibi konular giriyor. Bu anlamda sürgün sonrasında bu alanlarda Ahıska Türkleri’nin durumu nasıldı acaba? Baydar Aydıngün: Dediğiniz gibi kendi kültürlerinin kamusal alana taşınmasını ben Ahıska Türkleri örneğinde görmedim. Çoğunlukla kırsal bölgelerde yaşayan Ahıska Türkleri’nin çok yaşlıları hariç büyük çoğunluğu, Sovyet rejiminin sunduğu on-on bir yıllık bir zorunlu eğitimi almışlardır. Dolayısıyla Türkiye ortalamasının çok üzerinde bir eğitim düzeyine sahipler. Kültürel faaliyetler anlamında Ahıska Türkleri’nde büyük bir gelişmeden söz etmemiz mümkün değil. Bunun nedeni hem çok dağılmış olmalarıdır, hem de sürgünde ve sürgün öncesinde, Ahıska Türkleri’nin entelektüellerinin öldürülmüş olmalarıdır. Ayrıca Ahıska Türkleri sürgünden 1956’ya kadar yer değiştirme hürriyeti olmaksızın, özel yerleşim bölgelerinde hayatlarını sürdürmek zorunda kalmışlardır. Mutlu: Başlarından çok önemli bir şey geçiyor. Sürgün, sonuç olarak, toplulukların rızası hilafıyla bulunduğu yerden bir başka yere zorla götürülmesidir. Bu süreç elbette ki insanların olsun, toplulukların olsun, ulusların olsun hayatlarında çok önemli bir travmaya tekabül eder. Siz sözlü edebiyat yok dediniz ama, bu travmatik süreçlerin en azından sözlü olarak hikaye edilmiş olduğunu düşünüyorum. Böyle bir hikayeyi derleme düzenleme çalışmaları var mı acaba? Baydar Aydıngün: Ben özellikle şiirlere rastladım. Yazılmış olan şiirleri derleyen bazı kitaplar var. Sürgün olgusu bu grupların kendi değerlerine, kendi kültürlerine daha fazla sarılmalarına ve kendilerini koruma ihtiyacı hissetmelerine neden olmuştur. Bu anlamda da dayanışma gerek Çeçenlerde gerekse Ahıska Türkleri’nde son derece güçlüdür. İçten evlilik (endogami) Ahıska Türkleri’nde son derece yaygındır. Başka bir gruptan biriyle evlenmiş bir Ahıska Türküne zor rastlarsınız. Bu da kültürün muhafazasını mümkün kılmıştır. Mutlu: Özellikle kırsal yörelere yerleştirildiği zaman zaten bu korumanın da daha da imkanlı olduğunu görüyoruz. Şimdi ben aynı soruları sayfanın öbür yüzüne dönerek sormak istiyorum. Böyle bir sürgün sonrası demografik- durum neydi? Böyle bir sürgün sonrası bu tür edebi, kültürel, sanatsal durumu sormak istiyorum. Çünkü insani dramlar bu tür kanallarla dışa vurulur. Tanrısever: Çeçenlerin daha doğrusu hiçbir ulusun 1944 travmasını atlatabilmesi hiç de kolay bir şey değildir. Bu travma nasıl kültür kanalıyla taşınmıştır dersek, bu sadece Çeçen kültürel kaynaklarıyla olmamış, aynı zamanda Rus kültürel kaynaklarıyla da olmuştur. Nobel ödüllü büyük Rus yazarı Alexander Soljenitsin’in ‘Gulak Takımadaları’ kitabında Çeçenlerden övgüyle bahsetmiştir. O anlamda Çeçenler, hem bu tarz edebi eserlerle hem de kendi içlerinden yetişmiş yazarlar tarafından sürgünde yaşadıklarını nesilden nesile aktarabilmişlerdir. Bununla birlikte Çeçen büyüklerinin, yaşlılar konseyine üye olan Çeçen topluğunun değer verdiği büyüklerin tutukları bazı yazılar vardır. O yazılar içinde de nesilden nesile Çeçenlerin nereden gelip, nereye gittiklerini ve tarih içindeki tecrübelerini aktarmışlardır. Bu anlamda sürgünün travması nesilden nesile taşınmıştır. Hatta çok belirleyici bir örnek vermek isterim: İlk Sovyet sonrası Çeçen lideri General Cohar Dudayev’de küçükken Kazakistan’a sürülmüştür. Dudayev her ne kadar Sovyet eğitiminden geçmiş olsa da, Sovyetlerin Kızıl Ordusunda en önemli rütbelere yükselmiş olsa da bu travmayı yaşadığını belirtmiştir. O anlamda da Sovyet sonrası radikalizmde de sürgünün de belirli bir etkisi olabilir. Mutlu: Gönderildikleri yerlerde mevcut topluluklarla ilişkilerini nasıl düzenlemişler? Tanrısever: Çeçen örneği diğer örneklerden biraz daha farklı. Teyp formasyonundan dolayı Çeçenler kendi içlerine kapalı olmuşlardır. O anlamda da içinde bulundukları topluluklarda gerek Kazakistan’da olsun gerek Sibirya’da yerel halk tarafından sempatiyle karşılanmamışlar. Hatta mafya aktivitelerinin içinde bulunmakla suçlanmışlardır. Hem Çeçenler kendilerini bu toplumlardan ayırmışlar, hem o toplumlar da Çeçenleri dışlamışlardır. Bir anlamda Khruschev’in Çeçenleri geriye gönderme arzusu da Sovyetlerin bu entegrasyonu gerçekleştirememiş olmasından kaynaklanıyor olabilir. Mutlu: Bu Ahıska Türkleri için de aynı şekilde mi? Baydar Aydıngün: Büyük ölçüde aynı şey. Tabii bu etkileşim meselesidir. Yani bir etnik grup eğer sürüldüğü yere entegre olmak istese de, bu kendi başına yapabileceği bir şey değildir. Bu, ancak oradaki yaşayan yerel halkın kabulüyle mümkün olabilir. O anlamda ben de Oktay Bey’in dediğine tamamiyle katılıyorum. Sürülmüş olan halklar Ahıska Türkleri ve Çeçenlerin yanı sıra birçok başka halklar gittikleri, yaşamak zorunda bırakıldıkları topraklarda, istenen milliyetler olmamışlardır, benimsenmemişlerdir. Dolayısıyla iki taraflı etkileşimin neticesi olarak, sürülen halklar hep kendi içlerine kapalı bir şekilde yaşamak durumunda kalmışlardır. Ahıska Türkleri de Çeçenler gibi birçok konuda direnç göstermişlerdir. Sovyet rejiminin baskılarına rağmen bazı konularda direnmişlerdir. Bunlardan bir tanesi de grubun ismidir. Türkiye’de ‘Ahıska Türkleri’ diye adlandırdığımız grup, batıda ‘Meskhetian Turks’ olarak adlandırılmakta ve bilinmektedirler. Gürcüler ise grubu ‘ Meskhetians’ olarak, Türk kelimesini kullanmadan, adlandırmaktadırlar. Bizatihi grubun adlandırılmasında bile bir sorun söz konusudur. Bunun arkasında son derece önemli politik, sosyal birtakım nedenler yatmaktadır. Mutlu: Çeçenlerden Kızıl Ordu’ya eleman alınıyor. Acaba Ahıska Türkleri’nde de böyle bir uygulama var mıdır? Sovyet toplumunda öne çıkmış kimlikler var mı Ahıska Türkleri’nden? Baydar Aydıngün: Var. Yani tek tük
yaşadıkları cumhuriyetlerin önemli makamlarına gelen insanlar var. Çeçenlerle
karşılaştırdığımızda şöyle bir farklılık vardır ; Ahıska Türkleri resmen
tanınmamış bir halktır. Önemli mevkilere gelmiş Ahıska Türkleri^nin kimliklerine
bakarsanız Azeri yazdığını görürsünüz. Özellikle bu ayırımcılıktan şu şekilde
etkilenmişlerdir. Üniversitelere giriş, eğer siz Türk olarak kayıtlıysanız, çok
büyük ölçüde imkansız olmuştur. Azeri olarak kimliğinizi değiştirdiğinizde
Azerilere tanınmış olan pozitif ayırımcılık kanalıyla üniversiteye girebilmeniz
mümkün olmuştur. Birebir konuştuğum insanlardan da örnek verebilirim. Örneğin,
defalarca aynı üniversiteye Türk kimliğiyle başvurup alınmayan bir kimse,
kimliğini Azeri olarak değiştirdiğinde kabul edildiğini ifade etmiştir.
Dolayısıyla Ahıska Türkleri tamamiyle, tanınmamış bir etnik grup olmaları
nedeniyle, rejimin farklı etnik gruplar arasında bir eşitlik sağlayabilmek için
uygulamış olduğu pozitif ayırımcılıktan yararlanamamışlardır. Bu nedenle, Sovyet
toplumunda öne çıkan Ahıska Türkü sayısı oldukça düşüktür.
Baydar Aydıngün: Kesinlikle evet. Biraz önce de konuştuğumuzu anımsayacak olursak, özel alanla kamusal alan arasındaki farklılıkları anımsayacak olursak, pasaportunda ne yazdığının hiçbir zaman bir önemi olmamıştır. Çünkü, her zaman kendilerini Türk olarak tanımlamışlardır. Kaldı ki muhatap oldukları farklı etnik gruplar da kendilerini her zaman Türk olarak kabul etmişlerdir. Mutlu: Kentte durum nasıl? Ahıska Türkleri kentli bir nüfus mu? Baydar Aydıngün: Hayır, Ahıska Türkleri çoğunlukla kırsal bölgelerde bir arada yaşamaktadırlar. Kentleşme oranı çok düşük . Ahıska Türkleri’nin çok azı kentlerde yaşıyor. Buna ilişkin bir rakam vermek çok güç çünkü, bunu konu alan bir araştırma yok elimizde. Mutlu: Bu Çeçenler için de aynı mı? Tanrısever: Çeçenler açısından da bazı benzerlikler var. Rusya’daki diğer etnik cumhuriyetlerle karşılaştırıldığında Çeçenler arasında kentleşme oranının çok düşük olduğunu, kırsal nüfusun hakim olduğunu,ve ekonominin daha çok tarıma dayalı olduğunu görüyoruz. Endüstriyel üretim olmuşsa da bu petrol alanında olmuştur. Petrol endüstrisinde de genellikle Çeçenistan’da ikamet eden ve buranın vatandaşı olan Rus halkı etkin olmuştur. Bu anlamda ekonomik bir işbölümünden söz etmek mümkündür. Bu gelişmelerde kültürel değerlerin nesilden nesile nasıl taşınması kadar Sovyet ulus inşa politikalarındaki çelişiler de önemli bir rol oynamıştır. Biraz önce belirttiğimiz gibi birlik statüsü olan cumhuriyetlerde kimliklerin yaşanması özerk cumhuriyetlerden daha farklı olmuştur. Çeçenistan da buna dahildir.Bu açıdan Çeçen kimliği biraz daha dezavantajlı konumda olmuştur. Çeçenler bu ayırımcılıktan dolayı da kimliklerini korumuşlardır. Mutlu:
Bağımsız gibi olan cumhuriyetlerde, birlik cumhuriyetlerinde milliyetçilik daha
etkin gibi görünürken, bu tür özerk cumhuriyetlerdeki etnik kimlik daha
ağırlıklı. Konu geniş ama, süremiz bitti. Ben size teşekkür ediyorum
katıldığınız ve fikir verdiğiniz için. Hoşça kalın efendim.
|