|
|
SÜLEYMANİYE KÜTÜPHÂNESİ, ESAD EFENDİ Nr: 3302’DE KAYITLI REŞÎDÜDDİN VATVÂT’A AİT ‘UMDETÜ’L-BÜLE_Â’ VE ‘UDDETÜ’L-FUSEHÂ’ NÜSHASINDA YER ALAN HÂRİZMŞAHLAR’IN MEDHİ İÇİN YAZILMIŞ ARAPÇA KASİDELER Meryem GÜRBÜZ* Kasideler, diğer edebî ürünler gibi tarihçiler için kıymetli yardımcı kaynaklardan biri olmalıdır. Her ne kadar kasidenin “medh” gayesi ile yazılan nazım türü olması, ciddî bir kaynak olarak değerlendirilemez izlenimi veriyor ve bu nedenle tarihçiler tarafından çoğunlukla görmezden geliniyorsa da aslında bu, bir hata veya en azından büyük bir eksikliktir. Bu makalenin kaleme alınma amacı da kasidelerin tarihçi için ne anlam ifade edebileceği üzerine bir deneme çalışmasında bulunmaktır. Böyle bir çalışma için Reşîdüddin Vatvât[1]’a ait kasidelerin seçilmiş olması da tesadüfî değildir. Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşahlar Devleti (490-629/ 1097-1231)’nde üst düzey bir devlet memuru olarak dâhilî ve hâricî resmî yazışmaları da yapan bir münşî, aynı zamanda da devrin meşhur bir edebiyatçısıdır. Ayrıca O, Hârizm hükümdarlarının meclislerinde de bulunmuştu ve Hârizmşahlar Devleti’nin kuruluş döneminin şahidiydi.[2] Kasideler, bir tarihçinin arka planını oluşturacak bir çok öge içinde yer almalıdır. Tarihçi, çalıştığı devrin kültürel seviyesi hakkında yeterli bilgiye sahip değilse yapacağı değerlendirmeler kısır kalacaktır. Şairin yaptığı benzetmelerde kullandığı sıfatlar dahi bize geçmişi anlatır. Şairin yaşadığı devrin kabul gören unsurlarının bildirilmesi anlamına gelmektedir ki, bize dönemin genel anlamda estetiği kadar kıymet gören ifadelerini de yansıtır. Hükümdarlar için söylenen kasideler kesinlikle, birer basit iltifat şiirleri değildir. Örneğin Reşîdüddin Vatvât’ın, ‘Umdetü’l-büle_â’ ve ‘uddetü’l-fusehâ’sında yer alan iki kasidesi bu tespite ulaşmamızı sağlamaktadır. Birincisi Sultan Alâeddin Tekiş’in cülûs merasiminde sunduğu kaside[3], öteki ise Atsız’ın vefatı üzerine söylediği tahmin edilen kasidedir[4]. İlki bize, ortaçağ Türk devletlerinde tahta çıkma töreninde şairlerin sultan huzurunda şiir okuduğunu ve içerik olarak da hükümeti döneminin çok uzun ve başarılı geçmesi temennisinin iletildiğini göstermektedir. Tabiîdir ki bu bir kutlamadır.[5] Hükümdarın vefâtında da bir yas töreni yapılmaktadır. Bizler yeni hükümdarın bu törende taziyeleri kabul ettiğini biliyoruz.[6] Bu tören esnasında şairler de ölen hükümdarın başarılarını anlatan ve yokluğunun ne derin bir acı olduğunu vurgulayan şiirler söylüyorlardı.[7] Bu örnek, en azından devlet protokolünün yas tutma şeklinin bir kısmını göstermektedir. Ayrıca Hârizmşah Atsız’ın medhi için yazılan bir kasidede hükümdarın Ramazan Bayramı kutlanmaktadır[8]. Demek ki bayram kutlamaları için tertip edilen törenler de hükümdarlara kaside sunmak için bir vesile oluyordu. Kaside türündeki mübalağanın, medh etmenin temel gereği olduğunu dikkate alırsak şiirlerin tarihçiler için söyleyecek bir çok sözü olduğunu görebiliriz. Aslında kasideler daha masumdur. Övgü için yazıldıklarını peşinen söylerler. Övgü; güzel kelimeler, vurgulu benzetmeler ve her daim olumlu ifadelerle yapılır. Oysa hepimizin bildiği gibi siyasî olayları anlatan tarihî kaynaklar da çoğunlukla hükümdarlara ithâf edilmiştir ve hükümdarı yücelten ifadelerden başkaca bir tarzda kaleme alınmaları neredeyse imkânsızdır. Gene de devrin tarihini anlatma iddiasındadırlar. Bilim adamları, edip ve şairler hükümdarın veya devletin üst düzey bir görevlisinin himayesine girerek hem çalışmaları için gerekli maddî desteği buluyor hem de güvenliklerini sağlamış oluyorlardı. Ayrıca bu durum onların muasırlarıyla iletişim kurmalarını kolaylaştıran bir yoldu. Bunların karşılığı olarak da eserlerini hâmîlerine takdim ederek hem ödüllendiriliyorlar hem de himayenin devamını güvence altına almış oluyorlardı. Ayrıca ulaşılacak şöhret, daha yüksek mevkilerde bulunan hâmîlerden teklif gelmesini sağlayacağı gibi, hâmîlerini kaybettiklerinde kendilerine kol-kanat gerecek yeni bir koruyucu bulabilmeleri için de şart görünmektedir. Bu tabloya bilim adamları, edip ve şairler arasındaki rekabeti de eklersek daha anlaşılır bir çerçeve çizmiş oluruz. Bu şartlar altında kaleme alınan eserlere her zaman şüpheyle bakmak ve değerlendirmelerimizi buna göre yapmak zorundayız. Aynı zamanda da eleştirmeden devrin bilim ortamının işleyişinin bu şekilde olduğunu kabul etmeliyiz. Reşîdüddin Vatvât’ın kasidelerini de bir tarihçi gözüyle izâha çalıştığımız bu çerçeve dâhilinde sağlıklı değerlendirebileceğimizi düşünüyorum. Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşahlar Devleti’nin kuruluş dönemini, bizzat hükümdarların yakınında bulunarak yaşamıştır. Dönemin en önemli şahitlerinden biridir. Bıraktığı eserler de Hârizmşahlar Devleti tarihi araştırmacıları için paha biçilemez kıymettedir. O, Belh’te tahsil görmüş ve sonra Hârizm’e yerleşmişti. Vatvât, Sultan Sencer dönemi kargaşalarını takip edebilecek bir konumda bulunmuştu. Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşahlar Devleti’nin kurucusu Atsız’ın Dîvân-ı İnşâ’sının başında bulunan münşî sıfatıyla Atsız’dan Sultan Sencer’e gönderilen mektupların da kâtibidir.[9] Hârizmşah Atsız’ın himayesinde Enverî ile ile atışabilen bir şairdir.[10] Sultan Sencer, Katvan’da Karahıtaylar’a mağlup olduğunda (536/1141) Hârizmşah Atsız süratle Selçuklu başkenti Merv’e girmişti. Bu sırada Reşîdüddin Vatvât da Hârizmşah’ın yanında bulunuyordu. Öyle ki, Merv kütüphânesinin boşaltılmasında parmağı olduğu yönündeki ithâmlardan kurtulamamıştır.[11] Hârizmşah Atsız ve Hârizmşah İl-Arslan tarafından hilâfet makamına gönderilen, iktidarın meşruluğunun tasdiki için her türlü çarenin arandığını gösteren ifadelerin yer aldığı mektuplar da Reşîdüddin Vatvât’ın kaleminden çıkmıştır. Bu mektuplar Arapça’dır ve bazıları şiir şeklinde yazılmıştır.[12] Reşîdüddin Vatvât, Arapça ve Farsça’yı ustalıkla kullanabiliyordu. Kendisinden bahsederken “Zü’l-lisâneyn”[13] (iki dil sahibi) lakâbını kullanmaktadır. Şairliğine gelince; Ravendî ondan, “şairlerin efendisi” diye bahsettiği gibi başka şairleri değerlendirirken de Reşîdüddin Vatvât’ı ölçü olarak almaktadır.[14] Ahmed Ateş de Reşîdüddin Vatvât’ın şiirlerinin gücüne dikkat çekerek, onun “murassa yazabilmesine” atıf yapmaktadır.[15] Bunun anlamı bir vezinde Arapça kullanırken diğerinde Farsça yazabilmesidir. Reşîdüddin Vatvât’ın Hadâiku’s-sihr fi dekâyikı’ş-şi‘r adlı eseri onun edebî sanatlar konusunda ustalığını göstermektedir. Ayrıca Reşîdüddin Vatvât bir kasidesinde, şöhretinin yayılmış olduğundan bahsederek, nazım ve nesirdeki ustalığına vurgu yapmaktadır.[16] ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’da yer alan, Hârizmşahlar’ın medhi için yazılan kasidelerin tamamı Arapça’dır. Reşîdüddin Vatvât, mecmûanın girişinde her ne kadar Arapça ve Farsça mektupları topladığını kaydediyorsa da Süleymaniye Kütüphânesi’nde bulunan iki ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ nüshasında da yalnızca Arapça mektup, kaside ve kıt’alar mevcuttur.[17] ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’nın önsözünde Reşîdüddin Vatvât, Sultan Alâeddin Tekiş’in tahta cülûsunda herkes gibi kendisinin de ona bir hediye sunmak arzusuyla bu eserini hükümdara takdim ettiğini anlatmaktadır.[18] Buna göre eserin telif tarihi (567/1172) olmalıdır. Gene eserin girişinde Reşîdüddin Vatvât eserini dört kısım halinde tertib ettiğini açıklayarak, birinci kısımda Arapça mektuplar, ikinci kısımda Arapça kasideler, üçüncü kısımda Farsça mektuplar ve dördüncü kısımda ise Farsça şiirleri topladığını bildiriyorsa[19] da Süleymaniye Kütüphânesi’ndeki nüshalarda Farsça mektup ve şiirler yoktur. Kasideler, mecmûadaki diğer mektuplar ile uygunluk içerisinde, her varakta yirmi bir satır olmak üzere yazılmıştır. Mecmûa 29 Zilhicce 861 tarihlidir[20] ve en son varakta “Ahmed el-Bursavî”[21] adının kaydedilmesi suretiyle istinsâh edeni ve istinsâh tarihini tesbite imkan sağlamaktadır. Kasideler, mecmûanın tanzim esasına göre “İkinci Bölüm”ü oluşturmaktadır. Esad Efendi Nr: 3302’de kayıtlı bu nüsha okunaklıdır. Söz başları kırmızı mürekkepli ve yazı harekelidir. Mecmuanın tamamı 47 varaktır. Kasideler ise 27b-47a varakları arasında yer almaktadır. Yirmi beş tanedir. Bunlardan bir tanesi Sultan Alâeddin Tekiş’e, bir tanesi Harizmşah Kutbeddin Muhammed’e (490-521/1097-1128), üç tanesi Hârizmşah İl-Arslan’a ve diğerleri Hârizmşâh Atsız’a ithafen yazılmıştır. Buna göre Reşîdüddin Vatvât’ın eserini Sultan Tekiş’e sunduğu tarihe (1172) kadar kasidelerden tesbit edebildiğimiz Hârizmşahlar şeceresi şu şekildedir: Tekiş b. İl-Arslan b. Atsız b. Muhammed[22] Kasidelerden elde ettiğimiz bu bilgi tarihî kaynaklarımız tarafından da doğrulanmaktadır. Görüldüğü üzere kasideler tarihçiye “şecere tesbiti” noktasında yardımcı olmaktadır. Mecmûada yer alan kasidelerin, devrin meclislerinde okunduğu veya törenlerde okunmamış olanlar bulunsa dahi hükümdarlar ya da yakınları tarafından görüldüğü muhakkaktır. Bu kasidelerin yazıldığı dönemde yaşayanlar da hükümdarlarının atalarını biliyorlardı. Şüphesiz bu bilgiler bize ne kadar uzaksa o devirde yaşayanlara da o kadar yakındır. Kasidelerde şecereyle ilgili bilgilerde hata ancak istinsâh hatası olabilir. Örnek olarak ele aldığımız‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ kasideleri bize şecere tesbiti için tarihçinin bu edebî türü mutlaka dikkate alması gerektiğini göstermektedir. ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ nın incelediğimiz nüshasında yer alan kasidelerin tamamı Hârizm hükümdarlarına ithâfen yazılmıştır. Bu nedenle de kasidelerde “hükümdar” olgusunun işlenmesi tabiîdir. Tarihçiler, çalıştıkları dönemin teşkilâtını incelerken “hükümdar” başlığı üzerinde haklı ve mecburî olarak dikkatle dururlar. Çünkü hükümdar kavramının, döneminde nasıl algılandığı yalnızca siyasî olayları değil toplumsal hayatı aydınlatmak için de gereklidir. Hükümdarın hangi özelliklere sahip olması gerektiği, görev ve yetkileri bu cümledendir. İşte kasideler bu noktada bize yardımcı olmaktadırlar. Reşîdüddin Vatvât da kasidelerinde bir hükümdar portresi çizmektedir. Kasidelerde her ne kadar Hârizm hükümdarları anlatılıyorsa da şüphesiz şiirlerde “ideal olana”, “olması gereken veya arzulanana” işaret edilmektedir. Yani Hârizm hükümdarlarının mükemmellikleri övülürken aslında, ideal bir hükümdarın nasıl olması gerektiği anlatılmaya çalışılmaktadır. Kaside yazımında övgüler için her ne kadar kalıplaşmış benzetmeler kullanılması bu türün tabiâtı gereği ise de şairin kişisel özellikleri ve yaşadığı muhitin, yazdıklarına etkisinin büyük olduğu da göz önünde bulundurulmalıdır. Reşîdüddin Vatvât’ın kasidelerinden devrin hakimiyet anlayışının nasıl olduğunu tesbit edebildiğimiz gibi bir hükümdarda olması gereken özellikler, hükümdarın sorumluluk ve yetkilerine dair de yeterince bilgi bulabiliyoruz. O, Sultan Alâeddin Tekiş için yazdığı kasidede hükümdarına “Tanrı diyarının Sultanı”[23] diye seslenmektedir. Sultanı başarılarından dolayı övmektedir. Bu övgü içinde hükümdarın neleri başardığı örneklendirilmektedir ki ideal hükümdarda aranan özellikleri bize göstermektedir. Buna göre; hükümdar, “düşmanlarını mağlup edecek, onları kırıp dağıtacak”[24] askerî güce sahip olmalıdır. Cesur olmalıdır. Müslümanlar için çalışmalıdır[25]. Çünkü hükümdar “Tanrı’nın emrindedir ve Tanrı da kullarını ona teslim etmiştir”[26]. Hükümdar halkı ve İslâm dini için çalışmalıdır. Böylece umutlar yayılır ve hayır dualar alınırdı.[27] Hükümdarlar adlarının sonsuza kadar anılmasını arzularlar. Reşîdüddin Vatvât da kasidelerinde bu isteğe vurgu yaparak yukarıda sayılan özelliklere sahip olan hükümdarın “dünya durdukça varlığının anılacağına”[28] işaret etmektedir. Aynı şekilde Reşîdüddin Vatvât’ın Harizmşah İl-Arslan için yazdığı kasidede de hükümdar özelliklerine dair bilgilere ulaşabiliyoruz. Buna göre; “hükümdarın eli ülkenin her yerine ulaşabilmelidir”[29]. “Sorunları çözebilmeli”, “fazilete davet eden olmalı ve böylece ilim peşindekilere şevk vermelidir”[30]. “Affedici olabildiği kadar “caniler için kapısı aşılmaz sur gibi olmalıdır”[31]. Ayrıca “ikramda aşırıya kaçarcasına eli bol”, “engel tanımayacak kadar yürekli”[32] olmalıdır. “Fetihler yapmalı”, “sevenlerine mutluluk dağıtırken düşmanlarına aman vermemelidir”[33]. Bunun neticesinde de “sınırları içinde kalanlar tad alırken dışarıdakiler rahatsız olacaktır”[34]. Hükümdar, “âdil olmalıdır”[35]. “İlime önem vermeli, iyi huylu olmalıdır”[36]. Böyle olunca “zaman dahi hayranlıkla hürmet edecektir”[37]. “Hoşgörülü olmalı ve hayırda yücelik için çalışmalıdır”. Bütün bu özellikler hükümdarda var ise ve gereğini yerine getiriyorsa “tebaa da sefa içinde”[38] yaşayacaktır. Hükümdar “zulmün karşısında durmalıdır”[39]. Öyle ki “zalimleri caydırabilsin”[40]. “Dostluğunun fayda olduğu bilinsin, hışmından kaçınılsın”[41]. “Belirsizliği def etsin ve başkaldıranların cezasını verecek güçte olsun”[42]. Hükümdar, “Karanlıktaki komploculara karşı ok gibi, göğüs göğüse çarpışanların ise kılıcı olmalıdır”[43]. “Gücüyle dört bir yana korku salmalıdır”. “Taraftarları ise gölgesinde huzur içinde yaşamalıdır.”[44] Hükümdar “İslâm’ın hükümlerini uygulamalı, haksızlıkları yok etmeli, nimetleriyle halkı rahat yaşatmalıdır”. “Derdi olanın ilacı gibi olmalıdır”[45]. Ayrıca ülkeyi mamur etmek”[46] de hükümdarın sorumluluklarındandır. Hükümdar, “faziletli olmalıdır”. “Halkına karşı iyi davranmalı ve onları memnun etmelidir ki onlar da sultanın etrafında kalkan olsunlar”[47]. Hükümdar, “verdiği sözü tutmalıdır”, “hoşgörülü olmalıdır ancak, hoşgörüyü zaafa dönüştürmemelidir”[48]. “Himayesindeki halk bereket ve bolluk içinde yaşamalıdır”[49]. Hükümdar “korunmaya muhtaclardan himayesini esirgememelidir”. “İyilikleri ateşe döküldüğünde, ateşi su gibi söndürebilecek kadar çok olmalıdır”[50]. Hükümdar yaptığı uygulamalarla “ordu kumandanından kadısına kadar herkesin beğenisini kazanmalıdır”[51]. “Hak yolunda cihat etmeli ve bunun için de güçlü bir orduya sahip olmalı, cesur süvarileri bulunmalıdır”. Hükümdarın “devleti derya gibi”[52] ve kendisi de “zafere yeminli” olmalıdır.[53] Hükümdarın huzuruna dileklerini iletmek için çıkan ziyaretçiler mesud ve mutlu ayrılmalıdır. Hükümdar, merhametli ve şefkatli olmalıdır.[54] Ayrıca hükümdar, devleti iktisadî yönden de iyi idare etmelidir. Öyle ki “gelir artarsa devlet nimet içinde olur, harcama artarsa eli sıkılaştırıp toplayıcı olmalıdır”[55]. Hükümdar “hayır işleri ile de meşgul olmalıdır, ihsanlarda bulunmalıdır”[56]. Zaten hükümdar anlatılan özelliklere sahip olur ve uygulamalarını da bu doğrultuda yaparsa “fazilet sahipleri kendisine muhalefet etmeyecek ve ondan başka dala tutunmayacaklardır”[57]. Görüldüğü üzere kasideler “ideal bir hükümdar” portresi çizmektedir. Kasidelere göre, hükümdarda olması gereken özellikler arasında en çok vurgu yapılan ve sık sık tekrar edilen nokta askerî güçtür. Hükümdar mutlaka güçlü bir orduya sahip olmalıdır. Ancak bu şekilde ülkesinin güvenliğini sağlayabilir ve topraklarını genişletebilir. Askeri güç aynı zamanda devlet içinde oluşabilecek muhalif hareketleri caydırır veya gerektiğinde etkisiz kılar. Hükümdarda olması en çok arzulanan özelliklerden biri de adaletli olmasıdır. Şüphesiz adalet, her devirde insanın en çok ihtiyaç duyduğu, toplumsal hayatın düzenini temin edebilecek güçtür. Kasidelerde çizilen portreye göre hükümdar güvenlik ve adaletin teminatı olmalıdır. Ayrıca halkının ekonomik olarak refahını sağlamalı, toplumun huzur ve güven içinde mutlu yaşamasını temin için çalışmalıdır. Aslında kasidelerde anlatılan hükümdar özellikleri her devirde insanların yöneticilerinden beklediklerine işaret etmektedir. İnsanın toplumsal hayattaki en temel ihtiyaçları adalet, refah, huzur ve güven değil midir? Kasidelerde hükümdar kavramına dair başka bilgilere de ulaşmamız mümkün olmaktadır. Bilindiği gibi Türk hakimiyet anlayışında hükümdar Tanrı tarafından seçilmiş kişidir. Eski Türkler’de var olan “Kut alma” kavramı, “ikbal sahibi olma” şeklinde, hükümdarın Tanrı tarafından seçilmiş kişi olduğu inancının bir süreklilik gösterdiğine işaret ederek Hârizmşahlar’da da varlığını sürdürmüştür. Bu nedenledir ki hükümdar “Zillullahi’l-fi’l-arz” yani “Tanrı’nın yer yüzündeki gölgesi” olarak algılanmış ve kaynaklarımızda da bu şekilde yer almıştır[58]. Reşîdüddin Vatvât’ın kasidelerinde de bu anlayışı görmekteyiz. “Yüce el giydirmiş kendisini”, “Tanrı’nın en yüce giysisidir o mertebe”[59] şeklinde belirtilen aslında hükümdarın Tanrı tarafından seçilmiş olduğu inancının ifadesidir. ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ kasidelerinden hükümdarların unvân ve lakâplarını tespit noktasında da faydalanabiliyoruz. Bilindiği üzere unvân ve lakâplar hakimiyet alâmetleri arasındadır. Hârizmşahlar Devleti’nin ilk üç hükümdarının unvân ve lakâpları Reşîdüddin Vatvât’ın kasidelerinde şu şekilde gösterilmektedir: Hârizmşah Atsız için, “el-Melikü’l-a’zam”, Tacü’d-dünya ve’d-din”, “Ebu’l-feth”[60], Hârizmşah İl-Arslan için, “el-Melikü’l-azâm”, “Alâe’d-dünya ve’d-din”, “Hârizmşah”, “Ebu’l-muzaffer”[61], Sultan Alâeddin Tekiş için ise, “el-Melikü’l-azâm”, “el-âdilü’l-âlem”, “Alâe’d-dünya ve’d-din”, “Kutbü’l-İslâm ve’l-müslimin”, “Nusretü’l-mülûk ve’s-selâtin”, “Ebu’l-muzaffer”[62] unvân ve lakâpları kullanılmaktadır. Ayrıca kasidelerde, Hârizmşah Atsız’ın babası Kutbeddin Muhammed de, “Hârizmşah”, “Melikü’l-azâm” ve “Alâe’d-dünya ve’d-din”[63] lakâplarıyla yad edilmektedir. Görüldüğü üzere hükümdarları medh etmek gayesiyle yazılan kasidelerden şecere tesbiti, “hükümdar” olgusu noktalarında faydalanabildiğimiz gibi unvân ve lâkapların tesbiti konusunda da yararlanıyoruz. Kasideler incelenirken aslında onların “nasihatnâme” türüne dahil edilmesi gerektiği de anlaşılıyor. Çünkü kasidelerde hükümdar, yaptıkları nedeniyle övülürken sık sık ne yapması lazım geldiği de zarif bir dille hatırlatılmaktadır. Hükümdara örnek bir model sunularak, aslında devleti yönetenin nasıl olması gerektiğine işaret edilmektedir.. Kasidelerde dikkat çekici olan bir başka nokta da hükümdar merkezinden toplumun nasıl algılandığının ve en çok yerilenlerin kimler olduğunun ifadesi ve buradaki mantığın devletin resmî evrak numunelerindeki bakış açısı ile aynı olmasıdır. Reşîdüddin Vatvât, kasidelerinde “fesad” olanlara sert eleştiriler yapar ve keskin bir dille onları uyarır. Hatta tehdit eder. Öyle ki, “sadık olanlar itibar görürken düşmanlık besleyenler”[64] sert tedbirlerle karşılaşacaklarını bilmelidirler. Hükümdara komplo hazırlayanlar cahildirler. Zaten “fazilet sahibi olanlar hükümdara muhalefet etmez”[65]. Bu bakış açısı bize devrin hakimiyet anlayışının nasıl olduğunu göstermektedir. “Mutlak hakim” asla muhalefet istemez ve en küçüğüne bile en ufak bir tahammül gösteremez. Çünkü muhalefet doğrudan kendi otoritesine kastetmektedir. Kasidelerde dış düşmanlar, savaşlar, askerî güç, erdem, bilim ve bilim adamlarının önemi gibi ana konuların altı çizilirken muhaliflere de göz dağı verilmesi boşuna değildir. Bu, devlet merkezinin bakış açısıdır. Aynı mantığı devrin resmî evrak numunelerinde de tam bir uygunluk içerisinde görmekteyiz. Gene Reşîdüddin Vatvât’a ait olan “etraftaki âmillerden birine” yazılan mektupta[66] da aynı bakış açısı ile hareket edilerek “fesadlar” sert bir dille uyarılmaktadır. Mektuptaki ifadelerden toplumun, merkezden üç sınıf halinde algılandığı açıkça anlaşılmaktadır. Buna göre “sadık olanlar” en itibarlı kesimdir. Sakıncalı görülen sınıf ise şu şekilde tanımlanmaktadır: “yüreklerinde hile iki yüzlülük, aldatıcılık, gönüllerinde başkaldırma ve itaatsizlik vardır…Onların bütün hareketleri korkunç ve şüphelidir”[67] Bunlar “fesad”dır. Kasideler ve mektupta açıkça kendini gösteren anlayış “mutlak hakim” olmaya işaret etmektedir. Devrin gereği olan ortamı çok iyi ifade ettiğine şüphe yoktur. İktidar, “muhalif”i ciddiye almaktadır. Hükümdar, “mutlak güç” ve “mutlak hakim” olmasının önünde hiçbir engel istemez. Zaten hükümdara yönelik muhalefet küçük çapta bile olsa sert şekilde cezalandırılır. * Yrd. Doç. Dr., Kocaeli Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü (Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008) ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ Kasideleri
1 Reşîdüddin Vatvât’ın doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak tesbit edilememekle birlikte, (481-487) 1088-1094 yılları arasında doğduğu, (573 veya 578) 1177-8 veya 1182’de vefat ettiği kabul edilmektedir. Bkz. M. N. Şahinoğlu, “Vatvât”, İ.A., C.XIII, s.235 vd.; Ahmed Ateş, “Raşid Al-Din Vatvât’ın Eserlerinin Bâzı Yazma Nüshaları”, T.D., C.X, sa.14, İstanbul 1959, s.1 2 Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşahlar Devleti’nin fiilî kurucusu Atsız (521-551/1128-1156)’ın hizmetine onun Hârizmşahlığından önceki bir tarihte girmişti (1122 civarı). Her ne kadar bir süre Hârizmşah Atsız’ın gözünden düştüğünü sitem dolu bir şiirinden anlıyorsak da bu durumun geçici olduğunu görüyoruz. Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşah Atsız katında itibarlı bir şekilde onun vefatına (551/1156) kadar hizmetinde bulundu. Devletin Dîvân-ı İnşâ’sı ona emanet edilmişti. Reşîdüddin Vatvât, Hârizmşah Atsız’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu İl-Arslan (551-567 /1156-1172) devrinde de mevkiinde kaldı. Hârizmşah İl-Arslan’dan sonra tahta çıkan Sultan Alâeddin Tekiş (567-596/1172-1200)’in ilk dönemlerine de şahitlik etti. Her ne kadar bu tarihte artık çok yaşlanmış olsa da Sultanın cülûsunu kutlamak için bir kaside sunabilmişti. Reşîdüddin Vatvât’a ait münşeât mecmûaları, Hârizmşahlar tarihi çalışmaları için çok kıymetlidir. Devletin resmî evrak numunelerini ihtivâ eden bu mecmûalar özellikle Hârizmşahlar dönemi Türk devlet teşkilâtı araştırmaları için büyük önemi hâiz malzemeler ihtiva etmektedir. Bu mecmûaların İstanbul kütüphânelerinde nüshaları mevcuttur: Ebkârü’l-efkâr fi’r-resâil ve’l-eş‘âr, İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi, Nr: F 424; ‘Arâisü’l-havâtır ve nefâisü’n-nevâdir, Süleymaniye Kütüphânesi, Ayasofya Nr: 4015, 4138; ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, Süleymaniye Kütüphânesi, Esad Efendi, Nr: 3302, Süleymaniye Kütüphânesi, Ayasofya Nr: 4150. Reşîdüddin Vatvât için bkz. Muhammed Avfî, Lübâbü’l-elbâb, C.I, s.80-86 Nşr. E. G. Browne, Persian Historical Texts, Vol. IV, London-Leide 1906, Önsöz ve notlar: Mirza Muhammed Kazvînî; Devletşah, Devletşah Tezkiresi, çev. Necati Lügal, İstanbul 1977, C.I, s.135; Kasım Toyserkânî, Nâmehâ-yı Reşîdüddin Vatvât, Tahran 1338, Mukaddime, s.3-74; Reşîdüddin Vatvât, Hadaiku’s-sihr fi dekâyikı’ş-şi‘r, nşr. Abbas İkbal, Tahran 1342, Mukaddime,s._-_; M. N. Şahinoğlu, agmd., s.235-240; Ahmed Ateş, agm., s.1-24 ; E.G. Browne, A Literary History of Persia, Cambridge 1956, C.I, s.80 vd., C. II, s.299. 3 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, Süleymaniye Kütüphânesi, Nr: 3302, vr. 27b-28a. 4 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 36a-37a. Cüveynî de Reşîdüddin Vatvât’ın, Hârizmşah Atsız’ın cenaze merasiminde uzun uzun ağlayarak bir şiir okuduğunu kaydetmektedir. Alâeddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa, çev. Mürsel Öztürk, Ankara 1988, s.257. 5 Reşîdüddin Vatvât, Sultan Alâeddin Tekiş’in cülûsunda çok yaşlanmış ve yürüyemeyecek bir halde olmasına rağmen bir sedye üzerinde huzura getirilmiş ve sultana bu şekilde tebrik mesajını iletebilmişti. Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa, s.259; Mîr Muhammed b. Seyyid Burhâneddin Hâvendşah Mîrhând, Ravzatü’s-safâ, Tahran 1339, C.IV, s.366. 6 Örneğin, Sultan Alâeddin Tekiş’in ölümü üzerine oğlu Alâeddin Muhammed (596-617-8/1200-1220) bir cenaze merasimi düzenleyerek taziyeleri kabul etmişti. Cüveynî, age., s.277. 7 Reşîdüddin Vatvât’ın, Hârizmşah Atsız’ın ölümü nedeniyle bir yas tutma ifadesi olan ve burada bahsi geçen kasidesi için bkz. Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdatü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, Ayasofya Nr:3302, vr. 36a-37a. 8 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 36a. 9 Bu mektuplar için bkz., Reşîdüddin Vatvât, ‘Arâisü’l-havâtır ve nefâisü’n-nevâdir, Ayasofya Nr: 4015, vr.17b-19a. 10 Cüveynî, age., s.11; Devletşah, age., C.I, s.133-134; Mîrhând, age., C.IV, s.360; Hamdullah Müstevfî Kazvînî, Tarîh-i Güzîde, ed. E. G. Browne, Leyden-London 1910, s.488-489. 11 Cüveynî, age., s.251. 12 Heribert Horst, “Arabische Briefe der Horazmsahs an den Kalifenhof aus der Feder des Rasid ad-Din Watwat”, Zeitschrift der Deutschen Morgenländischen Gessellschaft, C.XVI (1966), s. 25-30. 13 Reşîdüddin Vatvât, ‘Arâisü’l-havâtır ve nefâisü’n-nevâdir, Ayasofya Nr:4138, vr. 1b; Toyserkânî, age., s.2. 14 Râvendî, Râhatü’s-Südûr ve Âyetü’s-Surûr (Gönüllerin Rahatı ve Sevinç Alâmeti), çev. Ahmed Ateş, C.I, s.134-135, Ankara 1957. 15 Ahmed Ateş, agm., s.2 16 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 42b. 17 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdatü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, Esad Efendi Nr:3302 ve Ayasofya Nr: 4150. 18Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 1b-2a., Ateş agm., s. 23. 19 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr.1b-2a, Ateş, agm., s. 23. 20 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 47a. 21 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 47a. 22 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdatü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ , vr. 27b, 28a, 30b, 34a, 35a, 37a, 38a, 42b, 46a. 23 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 27b. 24 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 27b. 25 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 27b. 26 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 27b. 27 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28a. 28 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28a. 29 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28a. 30 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b. 31 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b. 32 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b.
33 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b. 34 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b. 35 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 29a. 36 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 29a. 37 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 29a. 38 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 30b. 39 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 32b. 40 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 32b. 41 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr.32b. 42 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 33a. 43 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 33b. 44 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 34a. 45 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 34a. 46 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 34b. 47 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 35a. 48 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’ vr. 35a. 49 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 35b. 50 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 35b. 51 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 36b. 52 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 38a. 53 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 38b. 54 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 38b. 55 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 40a. 56 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 40a. 57 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 41a. 58 Hârizmşahlar’da hükümdarın Tanrı tarafından seçilmiş ve görevlendirilmiş olarak ülkesini yönettiği anlayışı için bkz. Reşîdüddin Vatvât, Ebkârü’l-efkâr fi’r-resâil ve’l-eş’ar, İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi, Nr. F 424, vr. 31b-32a; Devletşah, age., C.I, s.173-174; Cüveynî, age., s.301. 59 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 32a. 60 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 30b, 35a, 37a, 38a, 42a. 61 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28a. 62 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 27b. 63 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 34a, 35a, 38a, 42a, 46a. 64 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr. 28b. 65 Reşîdüddin Vatvât, ‘Umdetü’l-büle_â ve ‘uddetü’l-füsahâ’, vr.42a. 66 Reşîdüddin Vatvât, ‘Arâisü’l-havâtır ve nefâisü’n-nevâdir, Süleymaniye Kütüphânesi, Ayasofya, Nr: 4138, vr. 59b-60b 67 Reşîdüddin Vatvât, ‘Arâisü’l-havâtır ve nefâisü’n-nevâdir, vr.59b-60b. |