|
|
Kosova 1389: Kimin Zaferi? Feridun M. Emecen Prof. Işın Demirkent, Kosova savaşının 600 yıldönümü dolayısıyla yapılan bir seminerde, Kosova savaşına kadar Balkan yarımadasında Bizans hakimiyetinin mahiyetinden söz ederken Osmanlı kaynaklarının Rumeli tabiriyle andıkları bu topraklardaki siyasi gelişimin XIV. yüzyıla kadar genel görünüşünü ele alarak bu karışık dönemin iyi bir panaromasını çizmiş ve bunu Kosova savaşıyla noktalamıştı[1]. Sözkonusu sempozyumun amacı, aynı yıl yani 1989 senesinde dönemin eski Yugoslavyası’nda doğrudan Kosova savaşını konu alan ve ve buna dayalı olarak Kosova üzerinde oluşturulan milli bilinci daha da takviye etmeyi hedefleyen geniş çaplı toplantılara karşı Türk tarihçilerinin bununla ilgili görüşlerini açıklamaktı. Zira bir süre sonra gelişecek olan parçalanma sürecinin temellerinin böyle bir tarihi olaya dayalı olarak milli şuuru artırmak suretiyle başlatılacağı, bir avuç tarihçinin katıldığı bu sempozyumda siyasi mahiyeti itibarıyla değil ama tarihi zemini itibarıyla kavranarak, farkedilmişti. Ne yazık ki bu farkediş, her zamanki alışılmış sun’i gündemlerle beslenen genel yayın organları tarafından kamuoyuna duyurulamamıştı. Buna karşılık Belgrad televizyonu geniş çaplı programlar yapmakla kalmayıp Türkiye’ye gelerek bu hususta içlerinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyelerinin de bulunduğu bir gurup tarihçi ile muhtelif röportajlar yaparak görüş almış ve bunları kendi kamuoyuna yansıtmıştı. Kosova meselesi, Yugoslavya’nın dağılmasına ve ardından elim bir iç savaş yaşanmasına yol açan hadiseler serisinde hiç şüphesiz önemli bir yere sahip olup bugün de hâlâ siyasi bir çekişme mevzuu olmayı sürdürmektedir. Bu noktada her şey neredeyse bu meselenin tarihi temellendirmesinin başlangıcı olarak “tasvir ve tahayyül” edilen 1389’daki Osmanlılar ile Sırplar ve müttefiklerinin karşı karşıya geldikleri bir ortaçağ savaşında adeta düğümlenmektedir. Kosova savaşını neticeleri ve anlayış, bakış açıları bakımından akisleri zamanımıza kadar canlılığından hemen hemen hiçbir şey kaybetmeksizin süren nadir hadiselerden biri olarak tanımlamak mümkündür. Bu savaşa muharebe taktik ve teknikleri, askeri niteliği dışında böylesine önem kazandıran husus, bir milletin devlet olma bilincini ve bu bilinçle büyük hedeflere ulaşma yolunda son derece sert ve keskin bir siyaset izlemesini temellendirmiş bulunmasıdır[2]. Aslında örneklerine tarihte çok rastlanan fazla önemli sayılmayacak bir meydan savaşının -siyasi gelişmelere sonucu neredeyse medeni dünyanın bütün alaka ve müdahalesine yol açacak derecelerde- zamanımıza kadar unutulmaksızın canlılığını koruması, ona benzerlerine nispetle oldukça farklı bir tarihi değer kazandırmıştır. Bir bakıma tarih belki de hiç bu kadar abartılı şekilde milli fikirlere vasıta edilmemiştir. Burada meseleyi ilginç kılan bir başka husus, söz konusu milli bilincin mağlubiyete dayalı olarak teşekkül etmiş olmasıdır; yani bir mağlubiyetin “muhteşem bir zafer” olarak telakkisiyle tarihî bir çarpıtma yapılıp etnik üstünlüğün bunun üzerine inşa edilmesidir. Bu hadise netice itibarıyla parçalanmış ortaçağ Sırp feodal teşekkülleri için bir ilerleme ve hayatiyet sağlamış olsaydı, bunu anlamak kolay olabilirdi. Ancak 1389 Kosova savaşı Sırp prensliklerinin hayatlarını idame ettirmekten ziyade onların XV. yüzyıl ortalarına kadar kat’i ilhakına zemin hazırlayan bir dönüm noktası özelliği taşımaktadır. Şu halde bu anlaşılmaz gibi gözüken kavrayış, hangi saiklere dayanır? Bu konuda ne gibi iddialarda bulunulmuştur? Askeri ve siyasi sonuçları tamamen Osmanlıların lehine gelişen bu savaş niçin Sırp folklöründe ve hatta tarihçiliğinde bir zafer olarak algılanır? Kosova’nın bugünkü sınırları itibarıyla durumu, geçmişte aynı coğrafi tanımlama içerisinde mütalaa edilmediği Osmanlı idari teşkilatı bünyesinde, herhangi bir ayrıcalık ifade etmez. Askeri açıdan Osmanlılar’ın Bosna’ya ve Kuzey Arnavutluk’a hakim olabilmek için buraya büyük önem verdikleri fikri, dönemin Osmanlı idari teşkilatının yapısına bakıldığında pek bir değer taşımaz. Ancak bugünkü Kosova sınırları düşünüldüğünde belirli bir anlam kazanır[3]. Sırp tarihçileri ve diğer bazı araştırmacılar tarafından imparatorluk olarak telakki edilen Stefan Duşan’ın kurduğu siyasi birlik, bu coğrafyayı da içine alan bir vüs’atte, ideal bir hedef olarak tanımlanır[4]. Bu birliğin idealize edilmesinin altında hiç şüphesiz bugüne yönelik ciddi bir siyasi hedef yatmaktadır. Duşan’ın kurduğu Sırp çarlığının sona erişiyle birlikte Lazar’ın ortaya çıkışıyla yeniden toparlanmaya çalışan gücün 1389’da dağıtılmasının ve Osmanlı hakimiyetine yol açacak süreci hızlandırmasının Sırp tarihçiliğini ve münevver kesimini derinden etkilemiş olduğu açıktır. Tarihi kayıtlar 16 Nisan 1346’da Üsküp’te tac giyen Duşan’ın aldığı imparatorluk unvanıyla ortaya çıkışı ve 1355’te ölümü ile kurduğu siyasi birliğin dağıldığını ve devletin küçük müstakil feodal beyliklere bölündüğünü ortaya koyar[5]. Bunlardan biri olan ve Morova nehri etrafında hakimiyet kuran Lazar’ın giderek ön plana çıkışı, 1371’de Duşan’ın oğlu ve halefi Kral Uroş’un ölümünün ardından gerçekleşmiştir. Duşan’ın oluşturduğu bağımsız Sırp patrikliğinin desteklemesiyle gücünü daha da artıran Lazar, zaman içerisinde belirli bir siyasi birlik oluşturacak kudreti elde etmiştir[6]. Bu gelişmelerde 1371’deki Çirmen savaşının da önemli bir yeri vardır. Söz konusu savaş Türklerin Balkanlara yerleşmesi açısından 18 yıl sonra vuku bulacak Kosova savaşından daha etkili rol oynamıştır[7]. Ancak hem Osmanlı hem de Sırp ve Batılı kaynakların Kosova savaşına odaklanmasında, Sırbistan’ı yeniden ihya edeceği düşünülen Lazar’ın ve Balkanlar’daki hızlı Osmanlı ilerleyişini sağlayan I. Murad’ın ölümleri neredeyse bütün bir mücadeleyi gölgede bırakacak derecelerde etkili olmuştur. Şimdi 1389 yılı arifesine dönerek gelişen olayları hatırlatıp nihai bir çarpışma ile noktalanacak -veya sonraki tartışmalar nazarı itibara alınırsa belki de noktalanmayacak- olan dönemi anlamaya çalışalım. Hemen hemen birçok modern incelemede, I. Murad’ın Lazar’ın üzerine yürümesine sebep olarak, 1388’de Ploçnik adlı yerde bir Osmanlı birliğinin uğradığı yenilgi gösterilir. Son yapılan bir araştırmada, bu yerleşmiş bilgiye karşı çıkılarak, 1386’da Niş’in Osmanlılar tarafından fethinden Kosova savaşına kadar geçen devrenin iyi bir kronolojisini yapılmıştır[8]. Buna göre Niş’in kuzeybatısındaki Ploçnik’te Osmanlı kuvvetleriyle Sırp birlikleri karşılaşmışlarsa da her iki taraf arasında ciddi bir çarpışma olmamış; bunu hemen ardından da I. Murad 1386 Ekiminde Niş’i ele geçirmiştir. Sırp kroniklerinin bu konudaki karışık bilgileri, bunları tahlil etmeksizin kullanan bazı araştırmacıları yanıltmış, yanlış okuma ve değerlendirmelerin bir sonucu olarak böyle bir kanaat oluşmuştur. Halbuki 1388 Ağustosunda Osmanlı kuvvetlerinin ağır yenilgiye uğraması, Bleka adlı yerde Bosna kralı Tvrtko önderliğindeki Bosna ordusu karşısında olmuştur. Bu sebeple Lazar’ın bu savaşla herhangi bir ilgisi veya rolü olmamıştır. I. Murad’ın Lazar üzerine yürümesi onun Tvrtko ile işbirliği yaptığı kanaatine sahip olmasının bir sonucudur. Zira I. Murad, Sırp prenslerinin birbirleriyle olan dostane yahut hasmane ilişkilerinden haberdar değildi ve bütün faturayı olayla doğrudan ilişkisi olmayan Lazar’a çıkarmıştı. Bu kronoloji Osmanlı kaynaklarının esaslı şekilde tahlili ve yerli kaynakların yardımıyla geniş ölçüde doğrulanabilir; ancak I. Murad’ın tamamen yanlış kanaatlerle hareket etme düşüncesi, tarihi çerçeveye pek uymamaktadır. Zira uçlarda Osmanlılar’ın çok iyi haber alma kaynaklarının bulunduğu bilinmektedir. Lazar ile Tvrtko arasındaki ilişkinin mahiyeti hakkında ciddi bir istihbarat alınmış olabilir. Öte yandan Lazar’ın bu dönemde hiçbir vakit Osmanlı vasali olmadığı yolundaki iddialar da dayanıksızdır. Bu konuda Osmanlı kaynakları, hususiyle Neşri’nin bu olayları anlatırken kullandığı ve I. Murad dönemini tafsil eden bir gazavatnamenin bilgileri farklı bir tablo çizer[9]. Burada isyan eden bir vasalin cezalandırılması motifi hakimdir. Bundan dolayı Lazar’ın I. Murad ile olan eski bağını göz ardı etmemek yerinde olur. Ancak bunun bir vasalin isyanından ziyade Osmanlı sınırlarında baş göstermesi muhtemel bir tehlikenin bertaraf edilmesi şeklinde yorumlanabileceği düşüncesi genel hatlarıyla doğrudur. Aslında vasallik bağı sanıldığının aksine I. Murad döneminde hiçbir zaman çok kuvvetli olmamıştır[10]. Bu tür bağlar özellikle Yıldırım Bayezid zamanında daha katı bir şekle dönüşmüştür. Bundan dolayı vasallik sisteminin tek bir olgu olarak ele alınmaması ve zaman dilimleri içindeki değişiminin gözden kaçırılmaması gerekir. 15 Haziran 1389’da vuku bulan Kosova savaşında iki tarafın neredeyse birbirine eşit kuvvetler halinde (yaklaşık 30.000 kişi) karşı karşıya geldikleri, Osmanlı ordusunun bir müdafaa savaşı yaptığı, ilk süvari saldırısını Sırp ve Bosna ordusunun gerçekleştirdiği dönemin kaynaklarının tahlilinden anlaşılmaktadır. Bundan sonra savaşın üç önemli dönüm noktası mevcuttur. Bunlar ilk saldırıdan sonraki gelişmeler sonucu a) müttefik Sırp ordusunun dağılması, b)Lazar’ın damadı ve önemli bir Sırp gücünü kumanda eden Vuk Brankovic’in savaş meydanından çekilmesi, ayrıca Bosna kuvvetlerinin de benzeri şekilde savaşa girmemesi, c) nihayet Lazar’ın öldürülmesi ve I.Murad’ın suikasta maruz kalmasıdır[11]. Savaşın sonucunu bu olaylar belirlemiş, hatta bunlar mücadelenin nasıl ve kimin zaferiyle neticelendiği konusundaki tartışmalara da zemin hazırlamıştır. Sırp kaynaklarından bir bölümü savaş sırasında Vuk Brankovic’in ihanet edip Lazar’ı yalnız bıraktığını yazarlar. Bir Katalan kaynağı ise Lazar’ın damadı Brankovic’in Lazar’ın ölümü üzerine savaşın kaybedilmiş olduğunu düşünerek bir an önce beyliği eline geçirebilmek için savaş meydanından çekilip kendi topraklarına döndüğünü belirtir[12]. Bundan dolayı savaşın kaybı bir kısım araştırıcılar tarafından Vuk’un ihanetine bağlanır[13]. Aslında öyle anlaşılıyor ki Vuk Brankovic çekildiğinde zaten her şey bitmiş gibiydi ve Lazar ölmüştü. I. Murad’ın şehadetinden de Brankovic’in haberi yoktu. Sırp kaynakları konuya I. Murad’a suikastta bulunan Miloş Kobiliç’i de dahil edip Lazar ve Vuk Brankovic’in onu Türk taraftarı olarak suçlaması üzerine Miloş’un Murad’ı öldürme yemini ettiğini de belirtirler. Bu ise epik bir kahramanlık hikayesiyle metni dramatize etme anlayışının bir sonucu olsa gerektir. Burada karşımıza çıkan bir başka kilit şahsiyet hiç şüphesiz Miloş’tur. Osmanlı kaynaklarında savaşın sonuna doğru yahut sonunda I. Murad’ın uğradığı suikasttan sonra öldüğü, esir düşen Lazar’ın ise I. Murad’ın vefatının ardından idam edildiği bilgisi esas alınır. Savaşın sonucunu da Yıldırım Bayezid tayin etmiştir. Kısaca bu kaynaklarda yer verilen görüşler özetlenecek olursa: Çekilen Sırp kuvvetlerini takibi dolayısıyla Murad’ın yanında çok az adam kalmış, ölüler içinde gizlenen bir yaralı asker, padişaha bir isteğinin olduğunu söyleyip yanına gelerek gizlediği hançerle onu şehit etmiştir. Genel olarak Ahmedi, Şükrullah, Karamani Mehmed Paşa, Âşıkpaşazade gibi ilk Osmanlı müverrihleri[14] küçük farklarla bu bilgilere yer verirlerken onlarla çağdaş Enveri çok farklı bir rivayeti kaydeder. Ona göre Miloş (bu ad metinde zikredilir) daha önce sultanın kulları arasında bulunmuş, bilahıre kaçıp yeniden Hıristiyan olmuş ve babasının yerine geçerek beyler arasına girmiştir. Bundan dolayı Murad’ın yanına kadar gelebilmiştir[15]. Yani Miloş, ölüler arasına gizlenen bir yaralı değil Lazar’ın tutulmasının ardından padişaha itaat etmek üzere gelen bir Sırp beyi olarak takdim edilir. Bu bilgi, olayların seyri yanında Sırp ve Katalan kaynaklarındaki karışık rivayetlerle karşılaştırıldığında olaya dikkat çekici bir boyut kazandırır. Sırp ve bazı batı vekayinameleri, Murad’ın ölümünü çarpışmanın ortalarında düzenlenmiş ve önceden tertiplenmiş bir saldırının sonucuna bağlama eğiliminde olup kahraman 12 şövalye, bir başkasına göre 9 şövalye, içinde bulunan Miloş’un mızrakla I.Murad’ı yaraladığı gibi bir motifi ortaya atarlar. Böylece Murad’ı öldürmeye and içmiş soylu fedai gurubunun sistemli bir saldırısı şeklinde inandırıcılıktan uzak epik/destani hikaye oluşmuştur. Bir Katalanlı kronikçi, daha da ileri gidip Murad ile göğüs göğse çarpışmaya and içmiş bir Macar şövalyenin atını mahmuzlayıp sultana ulaştığını, Murad’ın ona bir ok savurduğunu, fakat buna aldırış etmeksizin mızrağını fırlatıp sultanı yaraladığını yazar[16]. Bu konuda daha pek çok destani hikaye, epik şarkı ve şiirler mevcuttur[17]. Bütün bu meselede şurası açıklıkla belirtilmelidir ki, Osmanlı ordugahında en iyi korunan yer padişahın bulunduğu merkezdir. Buraya ulaşabilmek için çok güçlü bir saldırının yapılması gerekir. Ancak kaynaklar böyle güçlü bir saldırıyı ima etmezler. Murad’ın yanındakiler savaşın kazanıldığını gördükten sonra savunma zincirini gevşetmiş ve bu sırada ya tertibli ya da münferit bir suikast gerçekleşmiş olmalıdır. Bu noktada Enveri’nin yazdıklarının doğru bir bilgiye dayanma ihtimali ortaya çıkar. Ayrıca diğer Osmanlı kaynaklarının da böyle bir senaryo uydurmaları, yani Murad’ı gaflet içinde gösterecek derecede olayı tasviri pek beklenemez. Şayet göğüs göğse bir çarpışma vaki olsaydı bu çok şerefli bir kahramanlık olarak tebşir edilirdi. Bu arada konuyla ilgili bir başka ilginç iddia, Murad’ın suikasta uğramasında yerine geçmek isteyen oğlu Yıldırım Bayezid’in parmağı olduğudur. Bezm ü Rezm adlı eserin müellifi olan ve Bayezid’in amansız düşmanı Kadı Burhaneddin’in tarihini kaleme alan Esterabadi, Bayezid’in babasını öldürttüğü şeklinde bir rivayetin kulaktan kulağa yayıldığını belirtir[18]. Bundan hareketle daha sonraki Osmanlı-Sırp ittifakını da dikkate alınarak Bayezid’in Sırp dostlarıyla anlaştığı, savaş sırasında bu suikastin gerçekleştiği, hatta Lazar’ın ölümünde onunla anlaşan Vuk Brankovic’in rolü olduğu üzerinde durulur. Fakat bu iddiayı destekleyecek argümanlar çok zayıftır. Öncelikle Bezm ü Rezm’deki bilgi, Osmanlı karşıtı bir kaynak olması dolayısıyla güvenilir değildir. Öte yandan Vuk Brankovic’in hıyaneti konusu da yukarıda temas ettiğimiz gibi bir karıştırma mahsulüdür. Bundan dolayı bu iki zayıf bilgiyi birleştirerek böyle bir iddiayı ileri sürmek doğru bir yaklaşım olmamalıdır. Lazar’ın ise esir düştükten sonra Murad’ın uğradığı suikastın ardından idam edilmiş olduğu açıktır. Onun savaş sırasında Osmanlı kumandanlarından Eyne Bey subaşı ile çarpışırken öldürüldüğü bilgisi, yine ona kahramanlık rolü biçme gayretinin bir sonucu gibi görünmektedir. Bütün bunlardan sonra bu makalenin başında belirtilen soruya dönelim. Savaşı kim kazandı? Böyle bir sual oldukça garip karşılanabilir. Zira Kosova üzerine dikkat çekici bir araştırma yapmış olan N. Malcolm’un ifadesiyle, “..Sırp tarihinin bu en meşhur yenilgisiyle ilgili olarak böyle bir sorunun sorulması oldukça tuhaftır…”[19]. Savaşın Sırplar tarafından kazanıldığı kanaati Sırp dini metinleri ve halk kültüründe yaygın olduğu gibi bazı tarihçiler tarafından da benimsenmiş gözükmektedir. Daha temkinli olanları ve bazı Batılı tarihçiler ise burada savaşın galibi veya mağlubunun bulunmadığı görüşünü ortaya koymuşlardır[20]. Kaynaklara inildiğinde Osmanlı kroniklerinde tereddüde mahal verilmeksizin burada kazanılan zaferden söz edilir. Ancak bazı kaynakların -mesela Ahmedi ve Âşıkpaşazade- ilgilerini I. Murad’ın suikastine çevirip savaşın sonucu hakkında bir ifade kullanmamaları tamamen özet anlatımın bir sonucu olup bundan mesele ile ilgili bir netice elde edilemez. Neşri’nin kaynağı ve Enveri çok açık olarak bunu bir Osmanlı zaferi şeklinde belirtmişlerdir. Buna mukabil savaşın hemen sonrasında Bosna kralı Tvrtko’nun Floransa senatosuna yolladığı mektupta, Kosova savaşını Türklere karşı kazanılmış büyük bir zafer olarak takdim etmiş olması dikkat çekicidir. 1 Ağustos 1389’da senatoya yollanan bu mektup bugüne ulaşmamıştır. Ancak Floransa senatosunun 20 Ekim 1389 tarihli cevabi mektubunda Tvrtko’dan alınan haberler tekrarlanarak bundan duyulan memnuniyet ifade edilmiştir[21]. Aslında Tvrtko savaşa katılmamıştı ve çekilen Bosna kuvvetlerinden aldığı haberlerde Murad’ın ölümünü duyunca bunu bir zafer olarak bildirmeyi tercih etmişti. Çünkü önemli olan büyük bir rakibin bir şekilde hayatını kaybetmesiydi ve o tamamıyla Murad’ın öldürülmesi hadisesine odaklanmıştı. Savaştan birkaç yıl sonrasına ait bir Fransız kaynağında da buna benzer bilgiler aktarılmıştır. Yine ilk dönem Sırp dini metinlerinin bazılarında Murad’ın yenildiği belirtilmiştir[22]. Anlaşılacağı üzere burada da Murad’ın ölümü motifi ön plandadır. Yani Osmanlı padişahının savaş sırasında beklenmeyen ölümü, hadiseyi daha çok şahıslara ve tabii liderlere indirgeyen tarihçilik anlayışının veya algılayış biçiminin bir yansıması olarak, büyük bir zafer şeklinde telakki edilmiştir. Gerek Osmanlı gerekse diğer kaynaklar savaşın oldukça zorlu geçtiğini ve her iki tarafında önemli kayıplar verdiğini doğrular; ancak neticenin Osmanlı lehine olduğuna şüphe edilemez. Hatta N. Malcolm, erken dönem bir dini metinde “iki taraf tükendiği için savaş sona erdi” ifadesinin önemine dikkat çekerek, günümüz tarihçilerinin çoğunun savaşın esas olarak bir galibinin bulunmadığını, ama iki önemli vasıf taşıdığını belirtir. Ona göre bunlardan biri askeri bakış açısıdır ve bu da buradaki mücadelenin Osmanlı zaferi olarak nitelenebileceğini ortaya koyar. Çünkü dağılıp kaçan taraf Sırplar’dır. İkinci olarak Sırplar bütün askeri güçlerini harcamışlar ve bir daha toparlanamamışlardır. Buna karşılık Türkler her seferinde büyük kuvvetlerle Balkanlara gelmeyi sürdürmüşlerdir ve bundan dolayısıyla uzun vadede bu yine Sırpların aldığı önemli bir yenilgiye dönüşmektedir[23]. Lazar’ın oğlunun yanında bulunan Konstantin 1430’larda savaşı kat’i olarak Türklerin kazandığını açık şekilde belirtmiştir[24]. Bundan da anlaşılacağı üzere bugüne ulaşan Kosova mitosunun beslenme kaynakları Lazar’ın şahsında tecessüm eden Sırp Ortodoks kültüdür. Zamanımızda da Sırp düşüncesi bu mitosun sarsılmaz etkisi altında bulunmaktadır. Netice olarak Kosova’daki savaşın galibinin kim olduğu yolundaki sorunun anlamsızlığını vurgulamak ve bu husustaki tartışmaların bir “fikir idmanı” yapmanın ötesinde bir faydasının bulunmadığını belirtmek hatalı olmasa gerektir. Bu konuda herhangi bir tereddüde düşmek anlamsızdır. Eğer savaş ileri sürüldüğü gibi kat’i bir neticeye ulaşmamış olsa dahi burada askeri açıdan önemli olan savaş meydanında kimin kaldığıdır. Ne de olsa bir savaşın galibi ve mağlubu, savaş meydanında en son kimin kalmış olmasıyla belirlenir. (Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008) 1 “14. Yüzyıla Kadar Balkan Yarımadasında Bizans Hakimiyeti”, I.Kosova Savaşının 600. Yıldönümü Sempozyumu (26 Nisan 1989). Bildiriler, Ankara 1992, s. 1-11. 2 Bunun için bk. N. Malcolm, Kosova: Balkanları Anlamak İçin, trc.Ö.Arıkan, İstanbul 1999, giriş kısmı. Burada şu ifadeler meselenin güncel boyutları itibarıyla dikkat çekicidir: “Yugoslavya bunalımı Kosova’da başladı, Kosova’da bitecek”. 3 Kosova’nın coğrafi konumu ve tarihi boyut için bk. M.Aktepe, “Kosova”, DİA, XXVI, 216-219. 4 Ekonomik potansiyeli askeri yapısı itibarıyla Balkanlar’da 1354’te sahnedeki en büyük devlet Duşan’ın Sırp çarlığı idi ve Türklere karşı koyabilecek tek lider olarak görülmekteydi. Gözünü İstanbul’a diken Duşan, Bizans dünyasında yeni bir Sırp idaresi kurmak istiyordu ve ülkeyi de Sırbistan ve Romania (Yani Romalıların ülkesi) şeklinde ikiye ayırmıştı (Bk.D.Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları (1261-1453), trc.B.Umar, İstanbul 1999, s. 272). 5 D.Nicol, Bizans’ın Son Yüzyılları, s. 272-273; G. Ostrogorsky, Bizans Devleti Tarihi, trc. F. Işıltan, Ankara 1981, s. 481-490. 6 Lazar’ın faaliyetleri için bk. R. Mihaljcic, Lazar Hrebeljanovic: istorija, kult, predanje, Belgrad 1984. 7 Çirmen savaşında büyük bir Sırp ordusu bir gece baskını ile neredeyse bütünüyle yok edilmişti. Osmanlı kaynaklarında yer almayan bu savaş muhtemelen Sırp Sındığı savaşı ile karıştırılmıştır (Bk. C. Jirecek, Geschichte der Bulgaren, Prag 1876, s. 329-331; amlf, Geschichte der Serben, I, Gotha 1911, s. 438-39; Gibbons, Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ankara 1998, s.120-121; F.Başar, “Çirmen Savaşının Balkan tarihindeki Yeri”, Güneydoğu Avrupa Araştırmaları Dergisi, XII, 1998, s. 51- 55). 8 S.W.Reinert, “Niş’ten Kosova’ya: I.Murad’ın Son Yıllarına İlişkin Düşünceler”, Osmanlı Beyliği (1300-1389), ed.E.Zachariadou, İstanbul 1997, s. 183-230. 9 Neşri Tarihinde yer alan bu kısım (Kitab-ı Cihannüma, nşr, Unat-Köymen, Ankara 1987, I, 210-310), H.İnalcık’a göre Ahmedi tarafından kalema alınmış “Gazanâme” adlı eserdir (Bk. “Ahmedi’s Gazaname on the Battle of Kosovo”, Kosovo, Paris 2000, s. 21-26; “I. Murad”, DİA, XXXI/2006, s. 161,163). 10 Bk. F.M.Emecen, İlk Osmanlılar ve Batı Anadolu Türkmen Dünyası, İstanbul 2005, s. 44. 11 Savaşın cereyan tarzı ve gelişmeler ile ilgili bk. F.Emecen, “Kosova Savaşları”, DİA, XXVI/2002, 221-223; M.Braun, Kosovo. Die schlacht auf dem Amselfelde in geschichtlicher und epischer Überlieferung, Leipzig 1937; G.Skrivanic, Kosovska Bitka (15 June 1389), Cetinje 1956; T. Emmert, Serbian Golgotha, Kosovo 1389, New York 1990; Y.Halacoğlu, “Kosova Savaşı”, I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu, Ankara 1992, s. 29-34; N.Malcolm, Kosova, s. 86-111. 12 “Bey olmak için kendi topraklarına döndü” (bk.Malcolm, Kosova, s. 95’teki alıntı). 13 1601’de yazılmış bir eserde onun savaştan önce Türklerle gizli gizli görüştüğü ve kendi komutanına ihanete razı olduğu belirtilir (Ragusalı Mavro Orbini’nin eserinden nakleden Malcolm, Kosova, s. 95). Bu bilgi daha sonra taammüm etmiştir. 14 Bunların tamamı için bk. Osmanlı Tarihleri I, İstanbul 1949, s. 20-21 (Ahmedi); s.55-56 (Şükrullah); s. 133-134 (Aşıkpaşazade); s.347 (Karamani Mehmed Paşa). 15 Fatih Devri Kaynaklarından Düsturname-i Enveri: Osmanlı Tarihi Kısmı (1299-1466), haz. N.Öztürk, İstanbul 2003, s. 32-33. 16 Bunun için bk. Malcolm, Kosova, s. 101. 17 Bunlarla ilgili olarak bk. R.J.Gorup, “Kosovo and Epic Poetry”, Kosovo: Legacy of Medieval Battle, ed.Vucinich-Emmert, Minneapolis, I, 1991, s.109-122; keza diğer yazılar. 18 Bezm ü Rezm, trc. M.Öztürk, Ankara 1990, s. 354. 19 Kosova, s. 105. 20 T.Emmert, “The Battle of Kosovo: Early Reports of Victory and Defeat”, Kosovo, I, 19-40; a.mlf, Serbian Golgotha, s. 60. 21 T. Emmert, “The Battle of Kosovo”, s. 22-23; a.mlf, Serbian Golgotha, s.45-47. 22 Bu kaynaklar için bk. T. Emmert, Serbian Golgotha, s. 42-79; a.mlf, “aynı makale”, s. 23. Ayrıca, R. Bogert, “Paradigm of Defeat or Victory ? The Kosovo Myth Vs. The Kosovo Covenant in Fiction”, Kosovo, I, 173-187. 23 Kosova, s. 106-107. Ayrıca savaşın kısa ve uzun vadedeki sonuçları için bk. F.M.Emecen “I. Kosova Savaşının Balkan Tarihi Bakımından Önemi”, I. Kosova Zaferinin 600. Yıldönümü Sempozyumu, s. 35-44. 24 Metin için bk. Emmert, Serbian Golgotha, s. 82; ayrıca Malcolm, Kosova, s. 107. Kostantin Filozof 1411’den beri Lazar’ın oğlunun yanındaydı ve onun faaliyetlerini kaleme almıştı. Bundan dolayı yazdıkları önem kazanmaktadır. |