|
|
İDRİS-İ BİTLİSİ VE ESERLERİ ÜZERİNDE YAPILAN BAZI BİLİMSEL ARAŞTIRMALARA TENKİDÎ BİR YAKLAŞIM Abdüsselam UYGUR * Akkoyunlu Türk sultanı Yakup Şah (1478 – 1490) ve halefleri ile Osmanlı Türk hükümdarı II. Beyazid (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim (1512-1520)’in saraylarında ifa ettiği divan hizmetlerinin yanında, Doğu Anadolu Bölgesi’nin Osmanlı Türk hakimiyetine girmesindeki eşsiz stratejisiyle tarihe mal olmuş ünlü alim, edip ve Türk tarihçisi İdris-i Bitlisi (ölm. 1520) hakkında yaptığımız araştırmalarda müellif ve eserleriyle ilgili yerli ve yabancı pek çok kaynakta bilgi bulunduğunu gördük. Ancak bu kaynakların çoğunda hatalı bilgiler verildiğini, yapılan yanlış tercüme ve yorumların, bizzat İdris-i Bitlisi’nin eserlerine başvurulmadığı için, muahhar araştırmalarda aynen tekrar edildiğini müşahede ettik. İleride değineceğimiz iki değerli araştırmacının kısmî düzeltmelerini hariç tutarsak, şu ana kadar bu konuda hiçbir çalışma yapılmamış, hiçbir ciddî tenkit ortaya konmamıştır. İşte bu yüzden, ilmî bir vecibenin sorumluluğu içinde, bu hatalar ve yanlış kanaatleri burada düzeltmeye gayret edeceğiz. İdris-i Bitlisi ve eserleri hakkında yaptığımız araştırmayla tesbit edilen hataların ve yanlış kanaatlerin, birkaç sebepten kaynaklandığı görülmektedir. Varılan yanlış kanaatler, ya biyo-bibliyografik kaynaklardaki bilgilerin iyi etüd edilmeden, onların referansından hareketle asıl kaynağa ulaşıp bu bilgilerin sıhhat derecesini, verilen adresteki bilgilerle karşılaştırmak suretiyle tesbit etme üşengeçliğinden, yani ikinci ve üçüncü el bilgilere tam bir teslimiyetle güvenmekten, ya da bulunan malzemelerin iyi değerlendirilememesinden kaynaklanmıştır. Üzülerek ifade etmek gerekir ki bu kaynaklardaki yanlış malumata dayanılarak yanlış istidlaller yapılmış, bir takım hayali sonuçlara ulaşılmıştır. Keza hatalar da, mevcut malzemeleri iyi kullanamamaktan, dalgınlıktan, araştırma zahmetine katlanmamaktan, İdris-i Bitlîsî’nin eserlerinin ciddi bir şekilde incelenmemesinden, yanlış tercümelerden ve esefle itiraf mecburiyetindeyiz ki kaynaklardan yararlanma metodunu bilmemekten kaynaklanmıştır. Şimdi burada, yapılan hatalar ile varılan yanlış kanaatleri gruplandırarak vermeğe çalışacağız: A- Doğum Yeri ve Tarihi Hakkında Verilen Yanlış Bilgiler Doğum tarihi ile ilgili verilen tahmini rakamın isabet payı çok yüksek olmakla birlikte, doğum yeri hakkında verilen zannî bilgiler tutmamıştır. Kesin doğum tarihi ve yeriyle ilgili kaynağa ulaşan değerli araştırmacı Başaran1 ise, bulduğu bu değerli malzemeye rağmen, doktora tezinde sadece İdris-i Bitlisi’nin 861 / 1457’de Rey’in Sûlikân nahiyesinde doğduğuna 2 dikkat çekmekle yetinmiş; bu değerli bilgiyi ve Türkçe’ye çevirdiği Heşt Bihişt’in verdiği dikkate şayan ipuçlarını iyi değerlendirerek mevcut hataları tamir edeceği yerde, yanlış kanaat ve yorumları, hazırladığı doktora tezinde aynen paylaşmış; iki sene sonra kaleme aldığı makalesinde ise, bu bilgi (İdris-i Bitlisi’nin 861 / 1457’de Rey’de dünyaya gelişi) ışığında, sadece “Hüsameddin Bitlisi’nin... 1469 yılında değil, bilinmeyen bir nedenle (!) daha önceden İran’a gitmiş olduğu” 3 şeklinde bir düzeltme yapmıştır : Hepsi bu kadar; oysa bulunan bu değerli bilgi ve Heşt Bihişt Hatimesindeki bilgilerle, şimdiye dek eserden esere devşirilen hatalı nakillerin önü kesilebilir ve yeni araştırmacıların, bu hataları kendi çalışmalarına aktarmalarına engel olunabilirdi. Kaldı ki Başaran, bu kaynağa ulaşmasaydı bile, elindeki doktora tezinin metin kısmındaki “Benim ilk gurbet Konağım Rum oldu.” 4 mısraından ve bu mısradan önceki beyitlerden, onun doğum yerinin Diyarbakır veya Bitlis olamayacağı sonucuna ulaşabilirdi; Zira insanın vatanı doğum yeridir; uzun bir süreyi kaplasa bile, avdet edilen doğum yerinin, “gurbet” olarak algılanamayacağını izaha lüzum yoktur. B- Irkı Hakkında İleri Sürülen Mesnetsiz İddialar Bu konudaki gerekli düzeltme, İdris-i Bitlisi’nin değerli bir eserini çok güzel bir dille Türkçe’ye kazandıran Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç tarafından yapıldığı için, burada sadece O’nun tashihine atıfta bulunmakla yetinmek istiyoruz. 5 C – Mehmed Şükrü’nün İdris-i Bitlisî’nin Hac Seyahatiyle İlgili Verdiği Doğru Bir Bilginin6 Bazı Araştırıcılar Tarafından Yanlış Anlaşılması Neticesinde Çıkarılan Yanlış Sonuç Bu hata da, Başaran tarafından düzeltilmiştir7; o sebeple, bu konuda bir tekrar yapmayı da lüzumsuz görüyoruz. D- İdris-i Bitlisi’nin Babası Hüsamüddin Ali (ölm. 900/1495)’nin Tarikatı Hakkında Tekrar Edilen Hatalar “İdris’in babası ........... saygın bir alim, sufi ve Ammar b. Yasir’in müridi idi.” 8 “Bitlisli İdris’in babası Hüsameddin Ali Suhreverdiye tarikatine bağlı Şeyh Ammâr b. Yâsir el – Bidlîsî adlı bir şeyhin müridlerindendir”.9 “Hüsamüddin Ali.... Nurbahşi tarikatinin Kurucusu Seyyid Muhammed Nurbahş’ın (ö. 869/1465) müridi ve halefi idi. Tasavvufta .... şeyh Ammâr-ı Yâsir’e (ö. 597/1201) intisap etmişti.” 10 Yukarıdaki ilk iki alıntının müellifleri kaynak göstermez. Üçüncü alıntının atfedildiği kaynakta ise “intisap etti” biçiminde bir fiile rastlanmaz. Gösterilen kaynaktaki ifade, asıl metinde aynen şöyledir : “Tasavuftaki tarikati, Ammâr-ı Yâsir’e ulaşır.” 11 Bu durumda yukarıdaki cümlelerin öznesiyle yüklemleri arasındaki garabeti, herhalde üç yüz yıllık bir tayy-ı zamanla izah etmek gerekecek. E- İdris-i Bitlisi’nin Akkoyunlu Sarayı’na İntisabı ve Padişah Çocuklarına Lalalık Yaptığına Dair Hatalar “Akkoyonlu hükümdarı Uzun Hasan Bey ve oğlu Yakup Şah zamanlarında divan kâtipliğinde bulunmuş olan..... İdris-i Bitlisi....” 12 İdris-i Bitlis’nin, Hakku’l-Mübin fi şerh-i hakki’l-yakîn adlı eserinin mukaddimesine, çocukluk veya ilk gençlik yıllarına uzanan bazı hatıraları dercedilmiştir. Bu hatıraları içine alan yıllar, 876/1471-72 ile Çaldıran Savaşı’nın bitimi (1514) arasındaki yıllardır. Mukaddimedeki bilgiler ışığında eserin Çaldıran Savaşı’ndan sonra tamamlandığı anlaşılıyor; fakat bizi burada ilgilendiren, Çaldıran Savaşı’na yakın ve bu savaştan sonraki anılar değil, mukaddimede ilk verilen 876/1471-72 13 ile 917/ (hac arifesi olmasına binaen, 1511’in son ayları) arasındaki yıllar için zikredilen anılardır. İdris-i Bitlisi, 876/1471-72 aylarında mürşid olarak bahsettiği babasıyla Mahmud-i Şebusteri (ölm. 720/1320)’ye ait eserleri mütalaa ettiklerini zikrettikten hemen sonra, Tebriz’de ikamet ettikleri sırada aniden Molla Cami (898/1492)’nin de içinde bulunduğu hac kafilesinin Tebriz’e geldiğini haber alır ve bütün ilim ve irfan ehli gibi kendisi ve babası da kafileyi karşılamaya giderler. 14 Molla Cami’nin hac dönüşü Tebriz’e uğradığı tarih 877/1473 olduğuna göre,15 Bitlisi ailesi bu tarihten sonra kesin, 876/1471–72’de ise muhtemelen Tebriz’de ikamet ediyordu. Zaten İdris-i Bitlisi’nin istinsah ettiği bazı eserlerin kayıtlarından da bu açıkça anlaşılıyor.16 İdris-i Bitlisi’nin, bu tarihten sonra Cami ile bir daha görüşemediğinden; ancak, Cami tarafından Akkoyunlu sarayına muhtelif zamanlarda elçiler ve mektupların gelişinden bahsetmesi, 17 Bitlisi ailesinin bu tarihten itibaren Tebriz’de daimi ikametini gösteriyor. İşte İdris-i Bitlisi’nin adı geçen eserinin mukaddimesindeki anıları, O’nun Molla Câmi (898 /1492) ile görüştüğü 877 / 1473 ile, gene kendisinin niyet edip gerçekleştirdiği hac farizasının ifa edildiği 917 / 1511’in sonları arasındaki 39 yılla sınırlı anılardır. İdris-i Bitlisi’nin, bu mukaddimedeki 39 yıl öncesine, yani ilk gençlik yıllarına uzanan nedamet duygularının “Bununla beraber.... bu fakir, bir müddet bencil tabiatın hevasına uyarak zamane padişahlarına kullukla, özgürlük boynunu köleleştirme arzusuna düçar oldu. Nitekim yaklaşık 40 yıldır sürekli kopkoyu bir cehâletle uyum sağlamaktayım...”18 biçiminde aktarılışı noktasından hareketle, Uzunçarşılı’nın kaynaksız bilgisine belki ilk anda itiraz edemeyebiliriz; ancak, şu iki sebepten dolayı, bunun imkânsız olacağını söylemek durumundayız : a- Acaba velûd ve iyi bir meddah olan İdris-i Bitlisi, Sultan Yâkûb (1478 – 1490)’a19, hatta Kâdı İsâ (ktl, 1490 –91)’ya 20 eser ithaf ederken, neden Uzun Hasan (1466 – 1478) adına bir eser te’lif etmemiştir ? b- Menâkıb-ı İbrâhim- i Gülşeni’de şöyle bir vaka anlatılır (olayın geçtiği tarih verilmiyor; fakat ifadeden Sultan Yakub’un ilk saltanat aylarına ait dönem olduğu anlaşılıyor): “Terâkime ulemasından otuz kırk nefer mevali Şeyhe (İbrahim-i Gülşenî’ye) gelip.... arz-ı ahval etmişler ki biz Fârsî bilmeziz ve sadr olan Kadı Îsâ Türki bilmez, bizim ahvalimize ve meratibimize muttali olmağın sabah Vezir-i a’zam Süleyman Beg’e vardık halimizi arz ettikde,... cümleden tevkî’lerimiz için Kadı Îsâ bir kâtip kodı ki her birimizin tevkî’i için merâtibine göre nice bin dirhem olur, deyicek,.... Çun Kadı Sultandan gelir,.... Şeyh buyurur ki mühür ile tevkî’in bana ver ve katibini azledip bir Türkî bilür âdemi katib eyle, deyicek (Kadı), mühür ile tevkî’i öpüp Şeyh hazretlerinin ögünde kor. Şeyh ulemayı getürüp der ki beratlarınız ben bu şartla mühr ve tevkî’ ederim ki bir saat tavakkuf etmeyip yerlerinize gidesiz ve 6 aydan sonra yine divandan muradınızı hasıl idüp bir habbeniz gitmeye ve ol Türki bilmeyen Acem’i azl idüp, bir Türki bileni vaz’ itdük ki ahvaliniz bilüp nesne tama’itmeyüp Kadı’ya arz ide...” 21 Yukarıdaki ifadelerden, Sultan Yakub’un ilk aylarında, edebi eser verecek seviyede Arapça, Farsça ve Türkçe’ye hâkim olan İdris-i Bitlisi’nin, henüz Sultan Yakub’un divan hizmetinde bulunmadığı anlaşılıyor. Ancak, divan kâtipliğine yeni getirilen şahsın kim olduğu bildirilmemekle beraber, ileri sayfalarda İdris-i Bitlisi’nin ismi zikredilerek mesele aydınlığa kavuşuyor : (Gülşeni), “.... Ba’de’l-yevm tarhanlık hükmümü öyle yazasız ki her kanda gidem ve ne yerde konam ve ne işleyem.... kimesne mani olmaya. Pes, Sultana (Yakup Şah’a) arz iderler, (Sultan), Molla İdris’e emr ider ki Şeyh dediği minval üzere bir hüküm yaza....” 22 Bu bilgiler ışığında yukarıda İdris-i Bitlisi’ye izafetle zikrettiğimiz makam hırsıyla ilgili pişmanlık duygularını içine alan 40 yılın tamamını, saraydaki divan hizmetleriyle yorumlamanın her halde isabetli olamayacağı; bu sürenin bir kısmının, saraya girebilme arzu ve ihtirasına matuf olacağı daha mantıki görünmektedir. Biz, şahsen Kadı İsa’ya sunulan eserin, saraya girebilmek için baş vurulan yollardan biri olduğu ve İdris-i Bitlisi’nin sarayla bu yıllardaki irtibatının, bir ilim adamının sarayla irtibatı mesâbesinden öteye geçmediği kanaatini taşıyoruz. “İdris-i Bitlisi, efendisi Kadı İsa’nın ölümünden sonra İstanbul’a gelerek II. Beyazid’in emriyle Farsça Heşt Bihişt’i yazmıştır.” 23 “İdris-i Bitlisi, Akkoyunluların divan kâtiplerinden idi. ÇALDIRAN harbinden sonra Osmanlıların hizmetine girmiş...” 24 Kadı İsa 1490-91’de katledilmiş, Çaldıran harbi 1514’de yapılmış; II. Bayezid’in saltanat yılları 1481 – 1512 yıllarını kapsar ve İdris-i Bitlisi, maalesef hiçbir araştırmacının bu babda bizzat müellifin kendi eserine dayanarak bilgi vermediği 907/1501-2’de Osmanlı Sarayına intisap eder. 25 Bizim buradaki amacımız ise, bu çelişkilere dikkat çekmekten ziyade, yukarıda ancak yorum çerçevesinde muhtemel bir kanaat olarak değerlendirmeye aldığımız Uzunçarşılı’ya ait beyanatın katmerlenerek aslı olmayan şeylerin üretilmesine ve üstelik bu malûmatın, böyle bir bilginin verilmediği başka eserlere de atfedilmesine temas etmekten ibarettir. İşte ilhamını yukarıdaki ilk ifadeden aldıklarını tahmin ettiğimiz birkaç muahhar örnek : “Hakimuddin İdris-i Bitlisi.... Tahsilini ikmal ettikten sonra Uzun Hasan’ın payıtahtı olan Diyarbekir’e yerleşir ve Onun nişancısı olur. Daha sonra da onunla birlikte Tebriz’e intikal eder.” 26 Lutfen burada İdris-i Bitlisi’nin 861/1457’de Rey’de doğduğuna ve Uzun Hasan (871-883/1466-1478)’ın Tebriz’i 1469’da başkent yaptığına dikkat buyrulsun. Kaynak göstermeden Hüsameddin Ali (İdris’in babası)’nin de Uzun Hasan’ın hizmetinde bulunduğuna, Diyarbakır’da O’nun sarayında münşilik yaptığına, Uzun Hasan’ın Tebriz’i başkent yapmasından sonra (1469), Hüsameddin Ali’nin de ailesiyle birlikte yeni başkente göçtüğüne kanaat getiren Bayrakdar da27, muhtemelen Uzunçarşılı’nın beyanından almış ve bu bilgileri alabildiğine genişletmiştir. O, daha da ileri giderek “Daha önce de belirttiğimiz gibi Akkayonlular’ın sarayında bu vazifeyi (nişancılık görevini demek istiyor) daha önce babası Hüsameddin Ali yapmaktaydı. O’nun bu tarihlerde ileri bir yaşta olmasını düşünürsek, O’nun emekliliğinden sonra aynı vazifenin oğluna verilmiş olduğunu kabullenebiliriz.” 28 der. İşin asıl tuhaf tarafı da, bu malûmatın, hiç irdelenmeden muahhar çalışmalara müsellem bilgiler biçiminde aktarılmış olmasıdır. Nitekim şu iki alıntı, tamamen Bayrakdar’ın yukarıdaki yanlış kanaatlerinden mülhemdir : “Babasının bir süre Diyarbekir’de Uzun Hasan’ın hizmetinde bulunduğu göz önüne alınırsa....”29 “Babasından sonra O da Akkoyunlu devletinde münşilik görevini üstlenerek...”30 Müellifin doğum yeri ve tarihini tesbit etmesine rağmen, bu hataları düzelteceği yerde, aynı hatalı kanaati paylaşan Başaran’ın ifadesi de şöyledir : “İdris-i Bitlisi... Uzun Hasan, Sultan Yakub’un... yanında nişancı ve divan kâtibi olarak çalışmış ve .....” 31 Şimdi gelelim lalalık hikâyesine: Hoca Sadettin, eserinin bir yerinde İdris-i Bitlisi’den sitayişle bahsederken “... parlak yazın sanatçıları arasında kalemi incelikle kullanmasını bilen, bilgileri öğretmede gönüller açan konuşmaları beceren, KUTLU MEDRESEDE MÜDERRİS, Bitlis’in aydın soylu kişisi Molla İdris...” 32 ifadelerini kullanır. Hoca Sadettin’in, ulema ve meşâyıha gösterdiği bol ikram ve ihsanı münasebetiyle Molla Câmi (ölm. 898/1492)’nin Fatih Sultan Mehmed (1451 – 1481) için söylediği bir şiirden yaptığı aktarmada da aynı ifadeye rastlıyoruz : “Gerçi anın yurdudur KUTLULUK MEDRESESİ Ana barınak oldu kutsallık tekkesi”33 Yukarıdaki alıntılarda kutluluk atfedilen ve mübarek sayılan “medrese” ilim ve irfan ehlini bünyesinde barındıran, onlara en üst seviyede ilgi gösteren Osmanlı sarayıdır. “Müderris”’le kastedilen de böyle bir ilim, irfan yuvasında baş tacı edilen söz ustaları, tarihçiler, irfan ehli ve ilim erbabıdır. Bu sözlerden lalalık sonucunu çıkarmanın hiçbir mantıkî sebebi olamaz. Bununla birlikte yukarıdaki birinci alıntıdan çıkarılan yanlış sonucun, eserden esere zincirleme bir aktarma seyri takip ettiğini görüyoruz : “ ..... O’nun Kutlu müderris olarak vasıflanması,... lalalığına işaret etmektedir.” 34 “.... Akkoyunlu sarayında hükümdar çocuklarına lalalık yaptığı bazı kaynaklarda belirtilir. Bu görevinden dolayı Hoca Sa’deddin onu müderris diye anar.” 35 “..... bazı hükümdar çocuklarına lalalık da yapmıştır.” 36 “.... hükümdar çocuklarına lalalık hizmetinde bulundu.” 37 Yukarıdaki alıntıların ilk ikisi, yorum karakterli olup Hoca Sadettin’in bahsedilen ifadesine istinad eder. Üçüncü alıntı için verilen kaynaklarda, yukarıdaki ilk iki alıntının ilgili sayfaları (Bayrakdar ve Kırlangıç’ın eserleri) hariç, bu türden bir bilgiye rastlamadık ve mevcut olmayan bir bilgi için bir sürü kaynağa atıfta bulunmaya şahit olmanın şaşkınlığını yaşadık. Yukarıdaki asılsız bilgiden mülhem olduğu besbelli olan son alıntıda ise, hiç kaynak gösterilmemiştir. Anadolu Beylikleri, Karakoyunlu ve Akkoyunlu devletleri için Uzunçarşılı, lalalık konusuna şöyle temas eder : “Vilâyetleri idare etmek ve bu suretle devlet işlerine alışmak için, buralara gönderilecek hükümdar çocukları küçük iseler, yanlarına hükümdarın itimat ettiği BEYLERDEN biri Ata Bey veya Lala ünvanlarıyla tayin olunur ve şehzade yetişinceye kadar, hatta yetiştikten sonra da hükümet işlerini bu lala idare ederdi.”38 der. Akkoyunlular’da “hâce” “mürebbi” ve “atabek” denen lalalığın BEYLER’e verildiğini gösteren pek çok şahidin, yukarıdaki hükmü desteklediğini görüyoruz.” 39 O halde İdris-i Bitlisi için bu görev nasıl düşünülebilir ? Bu bakımdan Bayrakdar, hazırlamış olduğu mezkûr eseriyle İdris-i Bitlisi’ye dikkat çekerek bu ünlü alim ve Türk tarihçisinin eserleri üzerinde değerli yeni çalışmaların yapılmasına vesile olması açısından takdir konumunda olmakla birlikte, çalışmasındaki “Hayatıyla ilgili çeşitli konularda, Bitlisli İdris’in eserlerinde kendisinin verdiği bilgilere öncelik verdik, diğer kaynaklarda verilen bilgilerle onları destekleme yoluna gittik.” 40 şeklindeki ifadesinin aksine bir yol izleyerek, kendisinden sonraki araştırmacıların bir takım yanlış kanaatleri benimseyip onları kendi eserlerine aktarmalarına vesile olmuştur. F- İdris-i Bitlisi’nin Mensup Olduğu Tarikatle İlgili Hatalar Hasan Tavakkoli, İdris-i Bitlisi’nin bir eserinde ortaya koyduğu şahsî duygularından hareket ederek, üstelik bu duyguların adresini de yanlış göstererek 41 “...Geçmiş ve zamandaki bütün sufilerin müridi olduğunu izhar ederdi”42 der. Şimdi burada, evvela Tavakkoli’nin yanlış tercümesini, sonra da kendimize ait tercümeyi vermek suretiyle bu ifadelerden böyle bir sonuç çıkararak bunun, İdris-i Bitlisi’nin herhangi bir tarikate bağlı olmayacağına delil teşkil etme keyfiyetini ilim ehlinin izanına bırakmak istiyoruz : “Bizzat İdris-i Bitlisi” Mir’âtu’l-uşşâk eserinde ki: Bu bende-i hakir ve küçük zerre, Allahın feyzini gözleyen kulu İdris b. Hûsâm al-Din-i Bitlisi... dervişlerin harmanından başak toplayan bu yüce taifenin mahallesinin dilencisidir... Eğer bizzat hakir o makamlar ve hallerin şuhud ve tahakkuk ehlinin zümresinden değilse de o olgun kişilerin olgunluklarını ve sözlerinin hakikatini tasdik eden erbablardandır...”43 İdris-i Bitlisi’nin, Mir’âtu’l- uşşâk değil, Hakku’l mubîn fi şerh-i hakik’l- yakin adlı eserin mukaddime kısmında, Hakku’l-yakin’in şerhine teşebbüs cür’etinin keyfiyeti babındaki kanaatini ihtiva eden metnin doğru tercümesi ise, aynen şöyledir : “Bu risâlenin inceliklerinin tahlili ve şerhi, herne kadar şu zavallının gücünün ötesinde ve ondaki gizli hakikatlerin perdesini aralamak sırf lâf ü güzâfla değil, erbâb-ı keşf ve ehli hâl’e layık ise de; kezâ hakk u yakîn taliplerinin şu en hakiri, gerçekte her ne kadar tahakkuk ve tahkik ehlinden değilse de, hakku’l-yakîn ariflerinin kalplerinden feyezân eden bâtıni hakikatleri ihlas sermayesiyle iz’ân ve tasdik makamına layık görünüyordu...” 44 Şimdi, sadece irfan ehline duyulan derin bir sempatinin izharına delalet eden yukarıdaki ifadelerden ve İdris-i Bitlisi’nin, adı geçen eserin mukaddimesinde zikredlen Molla Cami, Baba Nimetullah-ı Nahçivani gibi nakşi muhakkıklara ve Sadreddin-i Konevi gibi vahdet-i vücudçulara gösterdiği hissi yakınlıktan hareketle Tavakkoli’nin vardığı yanlış kanaat belki ma’zur görülebilir; fakat “Zamanındaki bütün sufilerin müridi olduğunu belirten İdris’in, herhangi bir tarikat şeyhine bağlı bulunmadığı anlaşılmaktadır.”45 diyen araştırmacının yanıldığı anlaşılmaktadır. Zira Hasan Tavakkoli’nin yukarıda verdiğimiz cümlesi burada aynen tekrar ediliyor ve maalesef kaynak gösterilmiyor. İdris-i Bitlisi XV-XVI. yüzyıllarda yaşamış ve yukarıdaki sonucu da Tavakkoli’den başka çıkaran olmamıştır. Maamafih aynı yazarın “.... İbrahim-i Gülşeni’nin hizmetinde bulunan İdris-i Bitlisi...”46 tarzında yukarıdaki kanaatini nakzeden ifadesi, “Menâkıb”ın hemen müteakip sayfalarındaki İdris-i Bitlisi’nin İbrahim-i Gülşeni’ye bağlı olduğu, hatta bir meseleden dolayı tecdîd-i inâbet yaptığı47 hususuna kadar uzanmadığı için, çelişkinin boyutlarını artırmamıştır. G- İdris-i Bitlisi’nin Görüşüp Sohbet Ettiği Tasavvuf Erbâbıyla Alakalı Hatalar Tavakkoli, İdris-i Bitlisi’nin 1510-11’de Sadreddin-i Konevi ile görüştüğünü söyler.48 Akgündüz de bu asılsız bilgiye aldanarak, fakat kaynak göstermeyerek “.... İdris-i Bitlisi, Molla Cami ve Sadreddin Konevi gibi büyük alimlerle sohbette bulunmuştur”49 der. Bir defa Tavakkoli’nin bahsettiği görüşme olayı, İdris-i Bitlisi’nin hac dönüşüne rastlayan tarihtir. 917/1512’deki hac farizasından sonra Yavuz Sultan Selim’in ricası üzerine 918/1512’de İstanbul’a dönmeye karar veren İdris-i Bitlisi, önce Konya’ya gelir ve Mahmud-ı Şebusteri (ölm. 720/1320)’nin “Hakku’l-yakin” adlı eserinin şerhi için manevi feyiz almak üzere bir “erbain müddeti” Sadreddin-i Konevi (ölm. 673/1274)’nin merkadi civarında kalır. 50 Olayın aslı budur; yoksa aralarında asırlarca mesafe bulunan iki şahsın görüşüp sohbet etmesi aklen mümkün değildir. İdris-i Bitlisi’nin 1473’de henüz 16 yaşındayken Molla Cami (ölm. 1492) ile görüşüp sohbet ettiği ise, bizzat müellifin kendi beyanına istinad etmektedir.51 H- İdris-i Bitlisi’nin Eserleri Hakkında Yapılan Hatalar “Mir’âtu’l-cemâl,... Sultan Bayezid adına 907’de başlanmış ve 925 h. yılında tamamlanmıştır.” 52 Münzevi’nin bu yanlış tesbiti, öyle zannediyoruz ki kendisinin ulaşabildiği nüshalardaki-ki bunlar muahhar nüshalardır - müstensihlere ya da okuyuculara ait sonradan ilâve edilmiş yanlış kayıtlardan kaynaklanmıştır; zira bizim tesbit ettiğimiz en eski nüsha (Süleymaniye/Şehid Ali Paşa, 2149), 909 h. Cemadiu’l-evvel / Eylül 1503 tarihini taşıyor.53 “Kanun-i Şehişâh, Sultan Süleyman-ı Kanuni’ye takdim olunmuş, MİRATU’L- CEMAL TARZINDA Farsça siyasi bir eserdir.” 54 “Kanun-i Şehinşâhi..... yazarın Mir’âtu’l – Cemâl adlı eseri TARZINDA yazılmış olup....”55 “Kanuni Şehinşâhi Mir’âtu’l- Cemâl GİBİ.... bir eserdir ki ikisi arasında BENZERLİKLER vardır.... eser, ADINDAN DA ANLAŞILACAĞI GİBİ KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN’IN ADINI TAŞIMAKTADIR ve ONA İTHAF EDİLMİŞTİR.” 56 Yukarıdaki son üç alıntının üçünde de İdris-i Bitlisi’nin bu iki eserinin aynı tarzda olduğu ifade ediliyor. Oysa, her iki eserin konusu aynı olmakla, ahlaki ve siyasi boyutu bulunmakla birlikte, Mir’âtu’l-Cemâl Farsça felsefi nesrin örneklerinden sayılabilecek sembolik bir hikâyedir ki biz bu eseri ayrı bir makalede tanıtacağız. Kanun-i Şehinşâhi ise, müellifin, diğer eserlerine nispeten sade bir dille ahlak felsesini ortaya koyduğu bilimsel bir eserdir. Kanun-i Şehinşahi’nin Kanuni Sultan Süleyman adına yazıldığına ilişkin de, ortada hiçbir emâre bulunmamaktadır. Bu konuda araştırmacıları yanıltan, her iki eserde ortak bir kasidenin yer alışıdır. Kanun-i Şehinşahi’de Yavuz Selim’e takdim edilen Mir’âtu’l-uşşak, vr. 154b- 155a ‘daki 30 beyitlik kasidenin dördüncü beyiti (şehik’eş menkabet hulk-i azîm est-sipehr-i mekremet Sultân Selîm est)57 çıkarılmış, Kanun-i şehinşâhi 93b – 94a’daki kasideye iki beyit daha ilâve edilmiş; hepsi bu kadar. Kânûn-i Şehinşâhi’deki 29. beyit [Şode nâmeş çû Kânûn-i şehinşâh-Şeved destûr- nâme nezd-i her şâh-Mademki ismi “Kıralın Kanunu” olmuş, Öyleyse (bu kitap) her kralın katında bir Kanunnâme (hükmünde)dir]58 ise, eserin Kanuni Sultan Süleyman adına yazıldığına asla delil teşkil etmez. “İdris-i Bitlisi’nin II. Bayezid adına... Kanun’i Şehinşah;, Tuhfe-i dergâh-ı âli... isimlerinde üç eseriyle Yavuz Selim adına... Behâriye, Hazaniye Kasideleri... Vardır.”59 Bayrakdar, eserinde, “Tuhfe-i Dergâh-i Âlî”’nin bulunamadığını söyler.60 Bu, bir eser ismi olmadığı için bulunamaması doğaldır. Çünkü, İdris-i Bitlisi, padişahlara sunduğu eserler için, bu ve buna benzer (meselâ Tuhfe-i dergâh-i şâhî) 61 ifadeler kullanmıştır. “Behâriye” ve “Hazaniye” risalelerine gelince: Bunlar Yavuz’a değil, Yakup şah (1478-1490)’a sunulmuş eserlerdir. 62 Evet, özellikle Hazâniye risalesi zahiren mensur bir kasidedir, fakat eserin sembolik bir hikaye olduğunu şimdiye kadar hiçbir araştırmacı fark edememiştir. “Behâriye” diye zikredilen eserin doğru adı ise “Risâle-i Rebiu’l-ebrar”dır ve eser her ne kadar Kozmografya ile ilgili görünüyorsa da, tıpkı bir seyahatname gibi algılanan Hazaniye risalesi gibi sembolik yönü dikkatlerden kaçan bir eserdir. Biz, her iki eserin yaptığımız yorumlu tercümesini nasip olursa, ileride yayınlayacağız. Şimdi Uzunçarşılı’dan esinlenerek bu eserler hakkında bilgi veren Bayrakdar’ın söylediklerine bir göz atalım : İdris-i Bitlisi’nin eserlerini Konularına göre gruplandırarak veren Bayrakdar, “Risâle-i Hazâniye”yi hem “Tarih ve Seyahatle ilgili eserleri” grubunda veriyor ve eseri bir seyahat kitabı olarak değerlendirip “Akkoyunlu devleti ile ilgili bilgiler içermesi bakımından tarihle ilgili eserlerinden sayabiliriz....”63 diyor, hem de aynı sayfa da “G- Mektupları ve şiirleri” grubunda “Bitlisli İdris’in birçok şiirleri vardır... O’nun Bahariye ve Hazaniye isimli kasideleri.... meşhurdur”64 diyerek çelişkiye düşüyor. “.... İbrahim-i Gülşeni’nin hizmetinde bulunan İdris-i Bitlisi, bu arada İsâ es-Sâveci ile Necmeddin Mes’ud’un DUALARINI toplayarak şeyhe sundu. Ayrıca yazdığı 150 sayfalık şiire karşlık padişahın 500 flori altınla pek çok ihsanına nail oldu.” 65 Özcan’ın yararlandığı bu kaynakta adları zikredilen şahısların “dua” larından değil, “divan”larından söz edilir. 66 Yavuz’a takdim edilen şiir de, Muhyi’nin “157 beyitlik bir ra’iyye kaside” dediği ve sadece 12 beytini verdiği67 bir kasidedir. Bu bakımdan, ruhani kimseler veya tarikat pirleri olmayan ve edebi şahsiyetleriyle temayüz etmiş olan iki önemli devlet adamının divanlarından “dualar” diye söz etmeyi ve kaside nazım şekliyle en fazla kaç beyit veya kaç sayfa şiir yazılabileceğinden haberdar olmamayı, bilimsel bir araştırma için oldukça şaşırtıcı buluyoruz. Buraya kadar yaptığımız tespitlerle, İdris-i Bitlisi ve eserleri üzerinde yapılan akademik çalışmalarda, müellifin eserleri hakkında verilen yanlış bilgiler bir yana, onun doğum yeri, doğum tarihi ve bu münasebetle şahsının ve babasının hayatı hakkında ileri sürülen kanaatlerin büyük kısmının hiçbir ilmi değeri haiz olmadığı, açıktır. Bundan böyle, müellif hakkında yapılacak yeni araştırmalarda gerekli ilmi titizliğin gösterileceğini ve kaynak olarak en başta bizzat müellifin kendi eserlerinin esas alınacağını ümit ediyoruz. * Doç. Dr., Elazığ İl Müftülüğü Eğitim Uzmanı. (Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008) 1 Bk. Dr. Orhan Başaran, İdris-i Bitlisi’nin Heşt Bihişti’nin Hâtimesi, yayınlanmamış doktora tezi (Erzurum 2000), s.14 vd. 2 Bk., a.g. dok. tz., göst., yer. 3 Bk. Başaran, “idris-i Bitlisi Hakkında Bazı Yeni Bilgiler,” Akademik Araştırmalar Dergisi, 2002 – Sayı 14, s.201 vd. 4 Bk. Başaran, a.g., dok. tz., metin s.54, 913a 5 Bk. Dr. Hicabi Kırlangıç, İdris-i Bitlisi – Selim Şâhname-, Kültür Bakanlığı Yayınları / 2562 (Ankara 2001), s.6, vd. 6 Bilgi için bk. Mehmed Şükrü, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu. (Ankara 1934), s.10 7 Bk. Başaran, a.g. dok. tz., s.11 vd. 8 Bk. Cornell H. Fleischer, “Bedlîsi, Mavlânâ Hakîm al-Din Edrîs b. Hosâm al-Din Alî”, Encyclopedia Iranica, IV (New York 1990), s.75 9 Bk. Mehmet Bayrakdar, Bitlisli İdris, Kültür Bakanlığı Yayınları / 1271 (Ankara1991), s.3 10 Bk. Başaran, a.g. dok. tz., s12. Şeyh Ammâr-ı Yâsir’in ölüm tarihi 1201 değil, 1188’dir. Bk. Necmüddin Kübra, Usûlü Aşere/ Risâle ile’l- Hâim / Fevâihu’l- Cemâl, haz. : Mustafa Kara, Dergâh Yayınları (İstanbul 1980), s.14 11 Bk. Emir Şerefhân-ı Bîdlîsî, Şerefnâme (Tahran 1364), s. 448. Krş. V. Veliaminof – Zernof neşri, Farsça’dan Arapça’ya trc.: Muhammed Ali Avnî, Dâru ihyâi’l- Kütübi’l – Arabiyye, I/ 351 (Buradaki Arapça ifade aynen şöyle : Tarîkatuhu fi’t – tasavvuf tasilu ilâ hazreti’ş – Şeyh Ammar Yâsir). 12 Bk. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, TTK Basımevi (Ankara 1988), II / 604 13 Bk. İdris-i Bidlisi, Hakku’l – mübin fi şerh-i hakki’l – yakin, Süleymaniye / Şehid Ali Paşa, 1402/3b 14 Bk. a.g.e., 4a 15 Bk. Ali Asgar Hikmet, Cami- Hayatı ve Eserleri-, MEB Yayınları / 1155 (İstanbul 1991), s.136,144 16 Bk. Başaran, a.g.m., s.203 17 Bk. Hakku’l-mübin, 5a 18 Bk. Hakku’l- mübin, 5b 19 Rebîu’l-ebrâr ve Hazâniye Risâleleri, Süleymaniye / Esad Efendi, F.Y. 1888/6 ve 7 20 Risâle fi ma’rifeti’n-nefs – veya fi ilmi’n-nefs – (Bk. A. Mingana, Catalogue of The Arabic Manuscripts in The John Rylands Library Menchester (Manchester 1934), st. 679 21 Bk. Muhyi-yi Gülşeni, Menâkıb-ı İbrâhîm-i Gülşeni ve Şemlelizâde Ahmed Efendi, Şive-i Tarikat- Gülşeniye, yayınlayan: Tahsin Yazıcı, TTK Basımevi (Ankara 1982), s.67 22 Bk. a.g.e., s.77 23 Bk. Uzunçarşılı, a.g.e., II/604, dipnot 1 24 Bk. a.g.e., II/274 25 Bk. İdris-i Bidlisi, Selim Şahnâme, Süleymaniye/ Lala İsmâ’il, F.Y. 348,Vr. 16b 26 Bk. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnâmeleri ve Hukuki Tahlilleri, Fey Vakfı Yayınları (İstanbul 1991), III/11 27 Bk. Bayrakdar, s.3-5 28 Bk. Bayrakdar, s.6 29 Bk. Kırlangıç, s.7 30 Bk. a.g.e., s.9 31 Bk. Başaran, a.g. dok. tz., s.16 32 Bk. Hoca Sadettin Efendi, Tacü’t-Tevarih, Haz. : İsmet Parmaksızoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları / 301, (Ankara 1992), IV / 246 33 Bk. Hoca Sadettin, II/264 34 Bk. Bayrakdar, s.6 35 Bk. Kırlangıç, s.8 36 Bk. Başaran, a.g. dok. tz., s.16 37 Bk. Abdulkadir Özcan, “İdris-i Bitlisi” md., TDVİA, C. XXI (İstanbul 2000), s.485 38 Bk. İ. Hakkı Uzunçarşılı, Anadolu Beylikleri ve Akkoyunlu, Karakoyunlu Devletleri, TTK Basımevi (Ankara 1969), s.200 vd. 39 Mesela bk,.Muhyî, s.65, 205,215 ve Hoca Sadettin, III/332,335,336 40 Bk. Bayrakdar, s.1 41 Tavakkoli’nin, yaptığı tercüme için gösterdiği adres, “Mir’âtu’l-Uşşak, vr. 153a – 154b’dir. [Bk. Hasan Tavakkoli, İdris-i Bitlisi’nin Kanun-i Şehinşahisi’nin Tenkitli Neşri ve Türkçe’ye Tercümesi, yayınlanmamış doktora tezi, İ.Ü. Ed. Fak. Tarih Bölümü (İstanbul 1974), s.XVI]. Halbuki adı geçen alıntıların kaynağı, gene İdris-i Bitlisi’ye ait “Hakku’l mübin...”, vr.12b vd.’dir. 42 Bk. Tavakkoli, S. XVII 43 Bk. a.g.e, s. XVI 44 Bk. Hakku’l-mübîn, 12b vd. 45 Bk. Özcan, s.486 46 Bk. a.g.md. göst. yer. 47 Bk. Muhyî, s.352-356 48 Bk. Tavakkoli, s.XV 49 Bk. Akgündüz, s.11 50 Bk. Hakku’l-mübin,7a 51 Bk. a.g.e., 4a-b 52 Bk. Ahmed-i Munzevi, Fihrist-i nüshaha-ye hatti-yi Farsi (Tarhan 1349),V/3642 53 Bk. Mezkür nüsha, 101a 54 Bk. Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, haz. : A.Fiki Yavuz- İsmail Özen, Meral Yayınevi (İstanbul 1982), III/69. 55 Bk. Başaran, a.g.dok. tz., s.26 56 Bk. Bayrakdar, s.37 57 İdris-i Bitlisi, Mir’âtu’l-uşşâk, Süleymaniye / Esad Efendi Ktp., 1888/4, vr.154b 58 Ayn. Mlf. Kânûn-i Şehinşâhî, Süleymâniye/Esad Efendi, 1888/2, vr.94a 59 Bk. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II/1604, 1 no’lu dipnot. 60 Bk. Bayrakdar, s.35 61 Bk. Kanun-i Şehinşâhî Süleymaniye/ Esad Efendi, 188/2, vr.94a 62 Bk. Risâle-i Rebiü’l- ebrar, Süleymaniye/ Esad Efendi, 1888/6, vr.234a ve Risale-i hazaniye, Süleymaniye/Esad Efendi, 1888/7, vr.244b 63 Bk. Bayrakdar, s.48 64 Bk. a.g.e., göst. yer. 65 Bk. Özcan, s.486 66 Bk. Muhyi, s.352. vd. 67 Bk. a.g.e., s.353-354 |