|
|
BÜYÜK SELÇUKLULAR’DA UNVAN VE LAKAPLAR Abdülkerim ÖZAYDIN* Arapça’da kitap, mektup ve yazı başlığı anlamına gelen unvan Türkçe’de bir kimsenin payesini gösteren veya durumunu, memuriyet rütbesi ve görevini belirten söz, lakap demektir1. Yine Arapça bir kelime olan lâkap ise bir kimseye esas isminden ayrı olarak sonradan takılan ikinci ad, şeref payesi, halife ve sultanların hâkimiyet alâmeti anlamında kullanılmaktadır2. Bununla birlikte genel olarak Türkçe’de her iki kelimenin de aynı manayı ifade etmek üzere eş anlamlı olarak kullanıldığı görülmektedir. Unvan veya lakap kullanmak Türkler, Araplar ve İranlılarda çok eski bir gelenektir. Kaşgarlı Mahmud, Türkler'de lakap takmak anlamında “at atamak” tabirinin kullanıldığını kaydeder3. Araplar lakap kelimesini nebez ve na‘t karşılığında kullanmışlardır. Nebez birine bir ayıp veya kusuruyla hitap etmek, na‘t ise kişiyi yücelten ve onurlandıran sıfat demektir. Bundan dolayı Arapça’da lakap hem yergi hem de övgü ifade eden bir isim olarak kullanılmıştır4. Kelime Türkçe’ye de aynı anlamlarıyla geçmiştir. İnsanlar doğal olarak kötü lakaplarla anılmaktan hoşlanmazlar. Kur‘ân-ı Kerim de insanların birbirlerini hoşlanmadığı lakaplarla çağırmalarını yasaklamaktadır5. Bir kişiyi aynı ismi taşıyan başkalarından ayırmak, onu sahip olduğu güzel vasıflarla tanıtmak için lakap takmakta sakınca görülmemiştir. Ancak aşırı övgü içeren, insanın gurura kapılmasına sebep olan unvan ve lakaplar hoş karşılanmamıştır. Ortaçağ’da halifeler daha veliaht tayin edildikleri tarihten başlayarak çeşitli unvan ve lakaplarla anılmışlar; hilâfet makamına geçtiklerinde ise daha şatafatlı unvan ve lakaplar almışlardır. Halifelerin kullandıkları unvan ve lakapların çokluğu ve bunların ihtişamıyla gururlandıkları görülmektedir. Bazı Fâtımî halifelerinin yarım sayfa tutan unvan ve lakaplara sahip oldukları bilinmektedir. Sultan ve halifeler tarafından taltif ve mükâfatlandırmak niyetiyle verilen6 unvan ve lakapların devletlerarası yazışmalarda büyük bir önemi olduğundan yazışmaları kusursuz gerçekleştirmek için kâtiplerin kimlere ne şekilde ve hangi lakaplarla hitap edileceğini bilmeleri gerekirdi. Bu sebeple erken tarihlerden itibaren Edebü’l-kâtib türü eserler kaleme alınmış ve kâtiplere örnek teşkil etmek üzere münşeât mecmuaları hazırlanmıştır. Bundan dolayı bazı tarihçiler dîvân-ı inşâ’nın İslâm tarihindeki önemine işaret etmişlerdir7. Hz. Peygamber de devlet başkanlarına gönderdiği İslâm’a davet mektuplarında Resulullah (Allah’ın elçisi) unvanını kullanmıştır. Hükümdarlar halifelerden aldıkları unvan ve lakaplara büyük değer verirlerdi. Nitekim Gazneli Sultanı Mahmud halifenin vereceği lakabı canı gibi aziz tutacağını belirtmiştir. Halife ve hükümdarlar muhteşem unvan ve lakapları almak hususunda adeta birbirleriyle yarışmışlardır8. Mesela Gazneli Sultan Mahmud tahta çıkınca Abbâsî Halifesi Kadir-Billâh’tan kendisine lakap verilmesini istemiş, o da yeminü’d-devle (devletin uğuru, sağ kolu) lakabını tevcih etmiş; Sultan Mahmûd daha sonra çok geniş bir alanda hâkimiyet tesis edince lakaplarının arttırılmasını istemiş ancak halife bu teklifi kabul etmemiş, sultan iki defa daha elçi gönderip isteğini tekrarlamışsa da sonuç alamamıştır. Sultan Mahmûd halifeye bir elçi daha gönderip Karahanlı hükümdarlarına zahîrü’d-devle (devletin yardımcısı), muînü halifetillah (Allah’ın halifesinin yardımcısı), melikü’ş-şark ve’s-Sin (doğunun ve Çin’in sultanı) gibi unvan ve lakapların verilmesine rağmen putperest ülkelerde İslâmiyeti yaymak için fetihler gerçekleştiren, halife adına kılıç kuşanan biri olarak kendisinden bu unvan ve lakapları esirgemesinden duyduğu üzüntüyü dile getirmiş ve uzun süren bir mücadeleden sonra halifeden yemînü’d-devle’ye ilâveten emînü-l-mille (dinin güvenilir şahsiyeti) lakabını almayı başarmıştır9. Hûzistan ve Basra emîri Hezaresb de Abbâsî Halifesi Kaim-Biemrillah’a elçi gönderip kendisine melik unvanı verildiği takdirde 100.000 dinar gönderebileceğini söylemiş, ancak halife unvanın sadece Selçuklu sultanlarına has olduğunu bildirerek bunun ancak Kirman Meliki Kavurd ile yapacağı mücadelede başarılı olması halinde söz konusu olabileceğini söylemiştir10. Selçuklu sultanları genel olarak Abbâsî halifeleri tarafından tevcih edilen unvan ve lakapları kullandıkları gibi kendileri için uygun gördükleri es-sultânü’l-a‘zam (en büyük sultan), es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan), şâhânşâh (şahlar şahı), melikü’l-mülûk (hükümdarlar hükümdarı) gibi bazı unvan ve lakapları da kullanmışlardır. Daha kuruluş yıllarından başlayarak İslâm dünyasının maddî kuvvet ve kudretinin temsilcisi olarak kabul edilen Büyük Selçuklu sultanları her türlü iç ve dış tehditlere karşı müslümanları koruma görevini üstlenmişlerdir. Abbâsî halifelerini Sünnî İslâm dünyasının manevî lideri kabul eden Selçuklu sultanları genellikle onlara saygıda kusur etmemeye özen göstermişler; halifelerin saltanatlarını tasdik edip kendilerine unvan ve lakap tevcih etmelerini büyük bir şeref telâkki etmişlerdir. Büyük Selçuklu veziri Nizâmü’l-mülk lakapların önemini vurgulayarak lakabın insanların şeref ve itibarını arttıracağını, lakapta liyakatin esas olduğunu, lakabın onu taşıyan kişiye uygun olması gerektiğini söyler11. Nizâmü’l-mülk ayrıca çoğalan her şeyin değeri nasıl azalırsa lakapların çoğalmasıyla da lakabın değerinin azalıp itibarının kalmayacağını ifade eder12. Nizamü’l-mülk eserinde kimlerin hangi lakapları kullanabileceğini belirterek bunun adalet teşkilâtı ve sosyal hayat için ne kadar önemli olduğunu açıklar. Ona göre Türk emîrleri, kumandanları, iktâ sahipleri “hüsâmü’d-devle (devletin keskin kılıcı), seyfü’d-devle (devletin kılıcı), cemâlü’d-devle (devletin güzelliği), zahîrü’d-devle (devletin yardımcısı) ve şemsü’d-devle (devletin güneşi)”13, vezirler, tuğrâîler, müstevfîler, ârız-ı sultanlar, amîdler, âmiller, “amîdü’l-mülk (devletin temeli, direği), zahîrü’l-mülk (devletin yardımcısı), şemsü’l-mülk (devletin güneşi), kıvâmü’l-mülk (devletin temeli), kemâlü’l-mülk (hükümdarlığın kemali), şerefü’l-mülk (devletin şerefi)”, ulema ve kadılar “mecdü’d-din (dinin şerefi), şerefü’l-islâm (İslâm’ın şerefi), seyfü’s-sünne (sünnetin kılıcı), zeynü’ş-şerîa (İslâm’ın süsü) ve fahrü’l-ulemâ (âlimlerin iftihar kaynağı)” lakaplarını kullanmalıdır. O, sultan ve halifelerin lakap konusunda özen gösterdiğini çünkü memleketin şerefini korumanın bir yolunun da lakap, rütbe ve dereceleri korumak olduğunu söyler. Sıradan insanların lakaplarıyla devlet adamlarının lakapları arasında mutlaka fark olması gerektiğini belirtir. Lakapların gelişigüzel kullanılmasının devletin itibarını sarsacağına dikkat çeken vezir, lakaplarının rastgele kullanılamayacağına işaret ederek şöyle der: “Soysuz kişiler kendilerine padişah ve vezirin lakabını vermekten çekinmez, eğer kendisine on lakap verseler daha fazlasını isterler. Fakat lakapların fazlası gülünç olur. Kimse bu lakaplara layık olup olmadığını sormaz, siviller askerlerin askerler de sivillerin, çeşitli gruplar da âlimlerin ve din bilginlerinin lakaplarını alırlar. Sultan adına ferman verilir ve kargaşa çıkar, hukuk tanınmaz, halk fermanlara itaat etmez.”14. Din, İslâm, sünnet ve ilim bilginler ve din âlimleriyle ilgili olduğu için meşhur bilginler ve sultanlar ilmi olmayan kişilerin bu lakapları kullanmalarına izin vermemelidir. Hatta bunlar haddini bilsinler diye cezalandırılmalıdır15. Din ve İslâm kelimeleriyle birlikte kullanılan lakaplar âlimlere, devlet ve mülk’lü lakaplar hâcelere aittir. Din ve İslâm lakaplarını kullananlar başkalarına ibret olsun diye cezalandırılmalıdır16. Gazneli Sultan Mesûd, Çağrı Bey, Tuğrul Bey ve Mûsa Yabgu gibi Selçuklu liderlerine kuruluş döneminde 426 (1035) tarihinde gönderdiği menşûrlarda “dihkan” unvanıyla hitap ediyordu17. Abbâsî Halifesi Kâdir-Billâh da kendisinden Horasan’da yerleşmek üzere bir şehir isteyen Selçuklu reislerinden Tuğrul Bey’e gönderdiği mektupta ed-Dihkanü’l-celîl (büyük toprak sahibi, reis) Muhammed b. Mikâil” diye hitap ediyordu18. 429 (1038) tarihinde ülkenin doğusunda ise Çağrı Bey adına melikü’l-mülûk (hükümdarlar hükümdarı) unvanıyla hutbe okunuyordu19. Çağrı Bey, 435 (1043-1044) tarihinde Herat’ta basılan bir sikkede el-melikü’l-mansûr (muzaffer hükümdar) Çağrı Bek Davûd20, 444 (1055-1056), 446 (1054-1055), 447 (1055-1056), 448 (1056-1057), 450 (1058-1059), 451 (1059-1060) tarihli sikkelerde ise “melikü’l-mülûk Çağrı Bek” unvanıyla anılmaktadır21. Çağrı Bey’in oğlu Kavurd’un 450 (1058-1059) ve 451 (1059-1060) tarihlerinde Berdesîr’de bastırdığı sikkelerde de aynı unvanla anıldığı görülmektedir22. Selçuklu reislerinden Mûsa Yabgu ise 435 (1043-1044) yılında Herat’ta basılan bir sikkede el-melikü’l-âdil (adaletli hükümdar) ve nâsırü’d-dîn (dinin yardımcısı) unvanlarını kullanmıştır23. Selçuklu kuvvetleri Nişabur’u ele geçirince Tuğrul Bey “es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan)” unvanıyla kendi adına hutbe okutmuştu (Şaban 429/Mayıs 1038)24. Tuğrul Bey, Dandanakan Savaşı’ndan (23 Mayıs 1040) sonra kurulan saltanat çadırında bir tahta oturmuş ve Horasan Emîri unvanıyla tebrikleri kabul etmişti25. Önceleri “emîr (bey)” unvanını kullanan Tuğrul Bey, 437 (1045-1046) yılından sonra “sultan” unvanını kullanmaya başlamıştır26. Selçuklular’da unvan ve lakaplar hâkimiyet alâmetlerinin başında gelir. Devlet kurulduktan sonra Tuğrul Bey, Abbâsî halifesine elçi gönderip hükümdarlık şanına uygun unvan ve lakaplar istedi. Ancak halife bu isteği yerine getirmek hususunda geç kaldı. Nihayet Tuğrul Bey Isfahan’ı kuşattığı sırada (442/1050) zor durumda kalan halkın ısrarlı ricası karşısında sultana kuşatmaya son vermesi için çeşitli hediyelerle birlikte gönderdiği mektupta ona “meşrû hükümdar, Müslümanların sığınağı ve Rüknü’d-dîn Sultan Tuğrul Bey” unvanı ve lakaplarıyla hitap ediyordu27. Tuğrul Bey lakaplara teşekkürlerini bildirmek üzere halifeye cevabî bir mektup, çeşitli hediyeler ve 10.000 dinar gönderdi (Ramazan 443/Ocak 1052)28. Tuğrul Bey bu unvan ve lakapları daha sonra mühürlerine de kazdırmıştır29. Abbâsî Halifesi Kaim-Biemrillâh’ın veziri Reîsü’r-rüesâ Ebû’l-Kasım Ali b. Hüseyin b. Müslime (İbnü’l-Müslime) Büveyhiler’in hizmetine girmiş olan Türk asıllı emîr Arslan Besâsîrî’nin tehditlerinden rahatsız olup Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet ettiği mektubunda sultana “el-emîri’l-celîl rüknü’d-devle (büyük emîr, devletin temeli, esası)” diye hitap ediyordu.30 Tuğrul Bey, Bağdat’a geldikten (25 Ramazan 447/18 Aralık 1055) sonra Abbâsî Halifesi Kaim-Biemrillah kendisine rüknü’d-devle ve’d-din (devletin ve dinin temeli), yeminü emîrü’l-mü‘minîn (halifenin sağ kolu), melikü’l-İslâm ve’l-müslimîn (Müslümanların ve İslâm’ın hükümdarı), bürhânü emîri’l-mü‘minîn (halifenin kesin delili)31 lakaplarını verdi. Tuğrul Bey, Besâsîrî’ye karşı düzenlediği birinci seferden muzaffer olarak dönünce Halife Kaim-Biemrillah, Dârü’l-hilâfe’de tertip edilen törende sultana bir kılıç kuşattıktan sonra yukarıdaki unvan ve lakaplara ilâveten “şâhanşâh (şahlarşahı), melikü’l-meşrık ve’l-mağrib ( şarkın ve garbın hükümdarı)” unvanını da tevcih etti (Zilkade 449/Ocak 1058)32. Tuğrul Bey üvey kardeşi İbrahim Yınal’ın isyanını bastırdıktan sonra 451’de (1059) Halife Kaim-Biemrillah’ın Bağdat’a ve makamına iade edilmesi için Kureyş b. Bedrân’a gönderdiği mektupta “şâhanşâhü’l-muazzam (en büyük şahlarşahı), melikü’l-meşrık ve’l-mağrib (doğunun ve batının hükümdarı), rüknü’d-din (dinin temeli, esası), gıyâsü’l-müslimîn (Müslümanların feryadına yetişen), sultânu bilâdillâh (Allah’ın ülkesinin sultanı), muğîsü ibâdillâh (Allah’ın kullarının yardımcısı)” unvan ve lakaplarını kullanmıştı33. Tuğrul Bey, Halife Kaim-Biemrillah’ın kızı Seyide Hatun ile evlenmekte ısrar ettiği için halife ile araları bozulmuş ve iki devlet arasındaki yazışmalara son verilmişti. Bu yüzden Tuğrul Bey, Kadı’l-kudât’a 454 (1062) yılında yazdığı mektupta yukarıda geçen unvan ve lakaplarına ilâveten “muhyi’l-islâm (İslâm’a yeniden hayat veren), halifetü’l-imâm (halifenin vekili), yeminü halifetillâh emîri’l-mü‘minîn (halifenin sağ kolu)” unvan ve lakaplarını kullanmıştır34. Halife Kaim-Biemrillâh da baskı ve ısrarlara dayanamayarak kızının Tuğrul Bey ile evlenmesine izin verdiği 13 Şaban 454 (22 Ağustos 1062) tarihli tevki‘inde “şahanşâhü’l-muazzam (en büyük şahlarşahı), melikü’l-meşrık ve’l-mağrib rüknü’d-dîn (dinin temeli, şarkın ve garbın hükümdarı)” unvan ve lakaplarını kullanmıştır35. Tuğrul Bey’in inşâ divanında çalışmış olan ünlü devlet adamı ve tarihçi İbn Hassûl (ö. 450/1058) Kitâbü Tafzîli’l-etrâk adlı eserinde sultanın unvan ve lakaplarını şöyle sıralar36: “sultânü’l-âlem (cihan hükümdarı), melikü’l-islâm (İslâm hükümdarı), şâhânşâhü’l-ecellü’l-a‘zam (şahlarşahının en ulusu), rüknü’d-dîn (dinin temeli), gıyâsü’l-müslimîn (Müslümanların feryadına yetişen), bahâû dinillâh (Allah’ın dininin güzelliği), sultânü ibâdillâh (Allah’ın kullarının hükümdarı), muğisü ibâdillâh (Allah’ın kullarının yardımcısı) Tuğrul Bey”. Tuğrul Bey’den sonra onun veliahdı olarak sultan ilân edilen Süleyman b. Çağrı Bey’in lakap ve unvanı “müeyyidü’d-devle emîrü’l-ümerâ (devleti destekleyen beylerbeyi) Ebû’l-Kasım” idi37. Tuğrul Bey sikkelerde ise el-emîrü’l-ecell (büyük emîr), el-emîrü’s-seyyid (ulu emîr), es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan), şâhanşâh (şahlarşahı), Ebû Tâlib, şâhânşâhu’l-ecell (büyük şahlarşahı), rüknü’d-dîn (dinin temeli), melikü’l-meşrık ve’l mağrib (şarkın ve garbın sultanı)” unvan ve lakaplarını kullanmıştır38. Nişâbur’da 437 (1045-1046) yılında basılan paralarda “el-emîrü’l-ecell” unvanına yer veren Tuğrul Bey’in 438 (1046-1047)’de Rey’de basılan bir parada “es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh (büyük sultan, şahlarşahı)” unvanını kullandığı görülmektedir39. Alp Arslan’ın meliklik devrinde basılan, yer ve tarihi belli olmayan bir sikkede kendisi için “el-emîrü’l-ecell (büyük emîr)”, Tuğrul Bey için ise “es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan) unvanına yer verdiği görülmektedir40. Kirman Meliki Kavurd adına Şiraz’da basılan 455 (1063) tarihli bir sikkede Tuğrul Bey için “es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan) Tuğrul Bey rüknü’d-dîn (dinin temeli)” unvanı kullanılmıştır41. Sultan Tuğrul Bey’in bastırdığı sikkelerde ise aşağıda belirtilen unvan ve lakapları kullandığı görülmektedir:433-437 (1041-1046) yılları arasında Nişâbur’da bastırdığı sikkelerde “el-emîrü’l-ecell (büyük hükümdar)”42, 435 (1043-1044) ve 437 (1045-1046)’de Rey’de basılan iki sikkede “el-emîrü’s-seyyid” (ulu hükümdar)43, 438 (1046-1047), 439 (1047-1048), 444 (1052-1053), 445 (1053-1054) yıllarında Rey’de; 438 (1046-1047), 439 (1047-1048) ve 440 (1048-1049) yıllarında Nişâbur’da, 445 (1053-1054)’te Isfahan’da darbedilen sikkelerde “es-sultânül-muazzam şâhânşâh (büyük hükümdar, şahlarşahı), 450 (1058-1059)’de Rey’de basılan bir sikkede şâhânşâh rüknü’d-dîn (şahlarşahı, dinin temeli)44, 449 (1057-1058)’da Medinetü’s-selâm’da (Bağdat) basılan bir sikkede “es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh” (büyük hükümdar, şahlarşahı)45, 442 (1040-1041), 444 (1052-1053) 446 (1054-1055), 447 (1055-1056) 448 (1056-1057), 449 (1057-1058), 451 (1058-1059), 452 (1059-1060) yıllarında Nişâbur’da basılan sikkelerde “es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh el-ecell rüknü’d-dîn (büyük hükümdar, en büyük şahlarşahı, dinin temeli)46, 446 (1054-1055)’da Isfahan, 453 (1061)’te Rey şehrinde basılan iki sikkede “es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh rükne’d-dîn)47, 447 (1055-1056)’de Rey ve Isfahan, 448 (1056-1057)’de Ahvaz ve 449 (1057-1058)’da Basra’da basılan sikkelerde “es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh (büyük sultan, şahlarşahı) Ebû Talib” unvan ve künyesini48, 448 (1056-1057)’de Isfahan, 452 (1060)’de Rey, 453 (1061) ve 455 (1063)’te Medinetü’s-selâm’da basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh rükne’d-dîn Ebû Talib49 ve 455 (1063)’te Medînetü’s-selâm’da basılan diğer bir sikkede ise şahânşâh melikü’l-meşrık ve’l-mağrib (şahlarşahı, şarkın ve garbın hükümdarı)50. Abbâsî Halifesi Kâim-Biemrillâh 456 (1064) yılında Sultan Alp Arslan’ın saltanatını tasdik edip hilatler verdikten sonra gönderdiği menşûrda dünyevî yetkilerini de devrettiği sultana şu lakap ve unvanlarla hitap ediyor ve hutbelerde bunlara yer verilmesini istiyordu: “el-veledü’l-müeyyed (Allah’ın te’yidine mahzar olmuş genç), şâhanşâhü’l-a‘zam (en büyük şahlarşahı), melikü’l-meşrık ve’l-mağrib (şarkın ve garbın hükümdarı), melikü’l-Arab ve’l-Acem (Arapların ve Acemlerin hükümdarı), seyyidü mülûki’l-ümem (milletlerin hükümdarlarının ulusu), ziyâü’d-dîn (dinin ışığı), gıyâsü’l-müslimîn (Müslümanların feryadına yetişen), melikü’l-islâm (İslâm hükümdarı), zahîrü’l-imâm (halifenin yardımcısı), kehfü’l-enâm (insanlığın sığınağı), adudü’d-devleti’l-kahire el-Abbâsiyye (karşı konulmaz Abbâsî Devleti’nin pazusu, yardımcısı), tacü’l-milleti’l-bâhire (parlak, göz kamaştırıcı dinin tacı), sultânü diyâri’l-müslimîn (İslâm ülkelerinin sultanı) ve burhanü emîri’l-mü‘minîn (halifenin kesin delili), es-sultânü’l-a‘zam (en büyük hükümdar) (es-sultânü’l-muazzam) Ebû Şüca (çok cesur) Alp Arslan”51. Ayrıca halife Ani’nin fethinden sonra Alp Arslan’a Ebû’l-Feth (büyük fatih) lakabını vermişti (456/1063-1064)52. Alp Arslan, babası Çağrı Bey’in 451’de (1059) ölümünden sonra bastırdığı bir sikkede “el-emîrül’l-ecell (büyük emîr)” unvanını kullanırken sultan olduktan (1063) sonra bastırdığı sikkelerde ise şu unvan ve lakaplara yer vermiştir: 455 (1063), 457 (1064-1065) ve 461 (1068-1069) yıllarında Rey’de, 457 (1064-1065)’de Herat ve Kâşân’da, 457 (1064-1065) ve 465 (1072-1073)’te Nişabur’da, 458 (1065-1066) ve 463 (1064-1065)’te Merv’de, 459’da (1066-1067) Isfahan’da bastırdığı sikkelerde es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh melikü’l-islâm (büyük sultan, şahlarşahı, İslâm hükümdarı)53, 457 (1064-1065)’de baskı yeri okunamayan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan) şâhinşâhü’l-a‘zam (en büyük şahlarşahı) melikü’l-meşrık ve’l-mağrib (şarkın ve garbın hükümdarı)54, 457 (1064-1065)’de baskı yeri okunamayan ve 462 (1069-1070)’de Merv’de basılan bir sikkede şâhânşâh melikü’l-İslâm (şahlarşahı, İslâm hükümdarı)55, 465 (1072-1073)’te Herat’da basılan bir sikkede melikü’l-islâm (İslâm hükümdarı)56, 461 (1068-1069) ve 462 (1069-1070) yıllarında Medînetü’s-selâm’da basılan iki sikkede adudü’d-devle (devletin yardımcısı)57, 453 (1061)’te Merv, 455 (1063)’te Herat’ta basılan sikkelerde adudü’d-devle tacü’l-mille (devletin yardımcısı, dinin tacı)58, 458 (1065-1066) ve 460 (1067-1068) yıllarında Herat’ta basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam şâhinşâhü’l-a‘zam (büyük hükümdar, en büyük şahlar şahı)59, baskı yeri ve tarihi olmayan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh rüknü’d-dîn (büyük hükümdar, şahlarşahı, dinin temeli)60, baskı tarihi olmayan Urmiye’de basılmış bir sikkede es-sultânü’l-muazzam melikü’l-islâm (büyük sultan, İslâm hükümdarı). Alp Arslan oğlu Melikşah’ı 458’de (1066) veliaht ilân etmiş ve Halife Kaim-Biemrillâh’a haber gönderip oğlunun veliahtlığının tasdik edilmesini istemişti61. Halife de, Melikşah’a “celâlü’d-devle (devletin ulusu) ve cemâlü’l-mille (dinin güzelliği)” Alp Arslan’ın oğullarından Ayaz’a “el-emîr şihâbü’d-devle (devletin parlak yıldızı), kutbü’l-mille (dinin önderi)” lakap ve unvanlarını vermişti62. Sultan Melikşah tahta geçtikten sonra Bağdat şahnesi Sa‘dü’d-devle Gevherâyin’i Halife Kaim-Biemrillâh’a gönderip saltanatının tasdik edilmesini istedi63. 2 Safer 466’da (7 Ekim 1073) düzenlenen merasimle Sultan Melikşah’a “Kasîmü emîri’l-mü‘minîn (halifenin ortağı)” lakabına ilaveten “yemînü emîri’l- mü‘minîn (halifenin sağ kolu), muizzü’d-dünya ve’d-dîn (din ve dünyayı yücelten, sağlamlaştıran), celâlü’d-devle ve’d-dîn (din ve devletin ulusu), Ebül-Feth (büyük fatih)” lakaplarını verdi64. Ayrıca es-sultânü’l-a‘zam (en büyük hükümdar) ve es-sultânü’l-âdil (adaletli sultan) unvan ve lakaplarıyla anılan Sultan Melikşah, sikkelerde aşağıda belirtilen unvan ve lakaplara yer vermişti: 481 (1088-1089) ve 484 (1091-1092)’te Rey’de basılan iki sikkede es-sultânü’l-muazzam (büyük hükümdar), şâhânşâh (şahlarşahı), muizzü’d-dîn (dini yücelten), rüknü’l-İslâm (İslâm’ın temeli), Ebü’l-Feth (büyük fatih)65; 485 (1092-1093)’te Medinetü’s-selâm’da basılan bir sikkede rüknü’d-dîn (dinin temeli), celâlü’d-devle (devletin ulusu) 66, 481 (1088-1089)’de Rey’de basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam (büyük hükümdar), rüknü’l-islâm (İslâm’ın temeli), şâhânşâh (şahlarşahı), muizzü’d-dünya ve’d-dîn (din ve dünyayı yücelten)67, 465 (1072-1073)’te Nişabur’da basılan bir sikkede celâlü’d-devle Ebû’l-feth (büyük fatih, devletin ulusu)68, Isfahan’da basılan tarihi olmayan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam şâhânşâh (şahlarşahı, büyük sultan)69, 482 (1089-1090)’de Nişabur’da basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam rüknü’l-islâm (Büyük Sultan İslâm’ın temeli), 475 (1092-1093), 476 (1093-1094 ve 485 (1092-1093)’te Nişabur’da basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam (büyük sultan), rüknü’l-islâm (İslâm’ın temeli), Ebû’l-Feth (büyük fatih)70, 472 (1079-1080), 475 (1082-1083), 477 (1084-1085) ve 480 (1087-1088) yıllarında Rey’de basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam, şâhânşâh, muizzü’d-dîn ve rüknü’l-islâm71, 486 (1093-1094)’da Medînetü’s-selâm’da celâlü’d-devle72, Serahs’ta (tarih okunamıyor) basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, şâhânşâh ve rüknü’l-islâm73, 475 (1082-1083)’te Isfahan’da basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, şâhânşâh, muizzü’d-dîn, Ebû’l-Feth74, 469 (1076-1077)’da Dârâ’da basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, muizzü’d-dîn, rüknü’l-islâm75, 473 (1080-1081)’te Rey’de basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, şâhânşâh, muizzü’d-dîn76, 465 (1072-1073) (baskı yeri yok) tarihli bir sikkede es-sultânü’l-muazzam77, Nişabur’da (tarih okunamıyor) basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, rüknü’l-islâm78, 466 (1073-1074), 470 (1077-1078), 471 (1078-1079), 479 (1086-1087) yıllarında Nişabur’da basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, rüknü’l-İslâm, Ebü’l-Feth79. Sultan Melikşah 480 (1087) yılında veliaht ilân ettiği oğlu Ebû Şücâ Ahmed’e “melikü’l-mülûk, adudü’d-devle ve tâcü’l-mille, ‘uddetü emîri’l-mü‘minîn (halifenin desteği, halifenin teçhizatı” unvan ve lakaplarını vermişti80. Terken Hatun, Sultan Melikşah’ın vefatından sonra Halife Muktedî Biemrillâh’ı tehdit etmiş o da henüz beş yaşındaki oğlu Mahmûd’a “nâsıru’d-dünya ve’d-dîn” lakabını vermişti81. Mahmûd adına 486 (1093)’da Medînetü’s-selâm’da basılan bir sikkede ise onun bu lakabına ilaveten “es-sultânü’l-muazzam” unvanıyla da anıldığını görüyoruz82. Aynı sikkenin diğer yüzünde ise Terken Hatun ile ittifak yapan Azerbaycan Emîri İsmail b. Alp Sungur Bey, es-sultânü’l-a‘zam, muhyi’d-dünya ve’d-dîn (din ve dünyaya yeniden hayat veren büyük sultan) unvan ve lakaplarıyla anılmaktadır. Melikşah’ın ölümünden sonra Nizâmü’l-mülk’ü destekleyen kumandan ve adamları (Nizâmiyye) tarafından 485 (1092) yılında Isfahan ve Rey’de sultan ilân edilen Berkyaruk 486 (1093) yılı sonlarında Bağdat’a gelmiş ve Halife Muktedî Biemrillâh’tan saltanatının tasdik edilerek adına hutbe okunmasını istemiş, halife onun isteğini kabul ederek 14 Muharrem 487’de (3 Şubat 1094) adına hutbe okutmuş ve kendisine rüknü’d-dîn lakabını vermiştir83. Sultan Berkyaruk’un kaynaklarda yer alan diğer lakap ve unvanları da şöyle sıralanabilir: “şihâbü’d-devle, mecdü’l-mülk, burhanü emîri’l-mü‘minîn, rüknü’d-dünya ve’d-dîn, yeminü emîri’l-mü‘minîn, rüknü’d-devle, Ebü’l-muzaffer (büyük zaferler kazanmış), es-sultânü’l-muazzam84. Sultan Berkyaruk 486 (1093)’da Rey’de basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, melikü’l-islâm, Ebü’l-muzaffer, aynı tarihte Ahvaz’da, 488 (1095)’de Rey, 489 (1096) (baskı yeri yok), 494 (1100-1101) ve 495 (1101-1102)’te Rey, 495 (1101-1102)’te Zencan, 487 (1094)’de Rey, 488 (1095)’de Isfahan’da basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam, rüknü’d-dünya ve’d-dîn, melikü’l-islâm ve’l-müslimîn, Ebü’l-muzaffer, 487 (1084), 492 (1098-1099) ve 493 (1099-1100) yıllarında Medînetü’s-selâm’da basılan sikkelerde muizzü’d-devle el-kahire (karşı konulmaz devleti yücelten), 490 (1096-1097)’da Rey’de basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, rüknü’d-dünya ve’d-dîn, 487 (1094)’de Nişabur’da basılan bir sikkede es-sultânü’l-muazzam, melikü’l-islâm, 489 (1096)’da Medinetü’s-selâm’da basılan bir sikkede adudü’d-devle el-kahire (karşı konulmaz, devletin yardımcısı), 489 (1096)’da Isfahan’da basılan bir sikkede rüknü’d-dünya ve’d-dîn, melikü’l-islâm, Ebü’l-muzaffer gibi lakap ve unvanlarla anılmaktadır85. Sultan Berkyaruk’un ölümünden sonra Halife Mustazhir-Billâh onun oğlu Melikşah’a dedesi Melikşah’ın da kullandığı celâlü’d-devle lakabını vermiştir86. Muhammed Tapar meliklik döneminde ağabeyi Sultan Berkyaruk’a karşı saltanat davasıyla ayaklanmış ve 492 (1099) yılında kumandanlardan yeterli destek görünce Sa‘dü’ddevle Gevherâyin’i Bağdat’a gönderip Halife Mustazhir Billâh’tan kendi adına hutbe okutmasını istemişti. Halife de bu isteğe uyarak 27 Zilhicce 492 (14 Kasım 1099) Cuma günü Muhammed Tapar adına hutbe okutmuş ve kendisine gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn lakabını vermiştir87. Sultan Muhammed Tapar’ın, kaynaklarda gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn’e ilaveten Ebû Şücâ, kasîmü emîri’l-mü‘minîn lakaplarıyla da anıldığını görüyoruz88. Muhammed Tapar’ın sikkelerde ise şu unvan ve lakaplarla anıldığını görüyoruz: 493 (1099-1100)’te Âve, 494 (1100-1101)’te Zencân, 506 (1112-1113) ve 509 (1115-1116)’da Isfahan’da basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam, gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn, Ebû Şücâ, 499 (1096)’da Rey, 500 (1106-1107), 501 (1107-1108) ve 502 (1108-1109) yıllarında Medinetü’s-selâm’da, 503 (1109-1110) ve 504 (1110-1111) yıllarında Isfahan’da basılan sikkelerde es-sultânü’l-muazzam, gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn, Medînetü’s-selâm’da 503 (1109-1110) ve 506 (1112-1113) tarihlerinde basılan sikkelerde gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn, baskı yeri ve tarihi belli olmayan bir sikkede ise es-sultânü’l-muazzam, melikü’l-İslâm, gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn, Ebû Şücâ89. Sultan Sencer’in meliklik döneminde Horasan’ın Merv şehrinde basılan bir sikkede “melikü’l-meşrık nâsırü’d-dîn (şarkın sultanı, dinin yardımcısı)” unvan ve lakabını kullandığı bilinmektedir90. Sultan Sencer ile yeğeni Mahmûd b. Muhammed Tapar arasında yapılan anlaşmaya göre Sencer “es-sultânü’l-a‘zam ve sultânü’s-selâtîn (en büyük sultan, sultanlar sultanı)”, Mahmûd ise “es-sultânü’l-muazzam ve seyyidü’s-selâtîn (büyük sultan, sultanların efendisi)” unvanlarını kullanacaktı91. Save Savaşı’ndan (513/1119) sonra Bağdat’ta okunan hutbede Sencer “şâhinşâh adudü’d-devle”, Mahmûd ise “şâhinşâh celâlü’d-devle” unvan ve lakabıyla zikredilmiştir92. Sultan Sencer’in Gurlular’a karşı düzenlenen bir sefere katılması için Sistan Meliki Tâcü’d-dîn Ebû’l-Fazl Nasr b. Halef’e gönderdiği bir fermanda “es-sultânü’l-a‘zamü’l-mağribî ve’l-meşrıkî İskenderü’s-sânî (şarkın ve garbın en büyük sultanı ikinci İskender)” unvan ve lakaplarına da yer verdiği görülmektedir93. Gazneli Sultanı Behramşah da Sistan Meliki Tâcü’d-dîn’e gönderdiği 547 (1153) tarihli cevabî mektupta metbûu Sencer’den “sultân-ı a‘zam ve şehinşâh-ı muazzam” unvanlarıyla söz etmektedir. Aynı unvanlar Sultan Sencer’in Harîzm’in fethiyle ilgili bir fermanında da yer almaktadır94. Sultan Sencer’in diğer kaynaklarda geçen unvan ve lakapları da şöyle sıralanabilir: “es-sultânü’l-muazzam, hudâvend-i âlem (cihan padişahı), Ebü’l-hâris (en büyük muhafız), muizzü’d-dünya ve’d-dîn, nâsırü’d-dîn Ebû’l-hâris, melikü’l-islâm ve’l-müslimîn, imâd-ı âl-i Selçuk (Selçukoğullarının temel direği), yeminü emîri’l-mü‘minîn, şâhinşahü’l-a‘zam sultan-ı Horasan, melikü rikâbil-ümem, seyyidü selâtîni’l-Arab ve’l-acem, nâsıru dinillah, mâlikü ibâdillah, hâfızu bilâdillah, sultanu arzillah, muînü halifetillah, kehfü’l-İslâm ve’l-müslimîn, adudü’d-devle el-kahire, tâcü’l-milleti’z-zâhire, gıyâsü’l-ümemi’l-bâhire.”95. Sultan Sencer’in sikkelerde ise şu unvan ve lakapları kullandığını görüyoruz. Sultan Sencer’in meliklik döneminde basılan (baskı yeri ve tarihi okunamıyor) bir sikkenin ön yüzünde es-sultânü’l-muazzam, rüknü’d-dünyâ ve’d-dîn Berkyaruk b. Melikşah, arka yüzünde ise melikü’l-meşrık, adudü’d-devle Sencer, Belh’te (baskı tarihi okunamıyor) basılan bir sikkenin ön yüzünde rüknü’d-dünya ve’d-dîn Berkyaruk, arka yüzünde el-melikü’l-muzaffer, adudü’d-devle Sencer, Merv’de (baskı tarihi okunamıyor) basılan bir sikkenin ön yüzünde es-sultânü’l-muazzam, gıyâsü’d-dünya ve’d-dîn Ebû Şücâ Muhammed, arka yüzünde nâsırü’d-dîn, melikü’l-meşrık Sencer, 496 (1102-1103)’da Nişabur’da basılan bir sikkenin ön yüzünde es-sultânü’l-muazzam, Ebû Şücâ Muhammed, arka yüzünde melikü’l-meşrık Sencer, 498 (1104-1105)’de Nişabur’da basılan bir sikkede ise el-melikü’l-muzaffer Sencer unvan ve lakaplarına yer verilmektedir. Sultan Sencer’in hükümdarlık dönemine ait baskı yeri ve tarihi okunamayan iki sikkeden birinde es-sultânü’l-muazzam, muizzü’d-dünyâ ve’d-dîn Ebû’l-hâris, diğerinde ise es-sultânü’l-muazzam, şâhânşâhü’l-a‘zam, Ebû’l-hâris unvan ve lakaplarının kullanıldığı görülmektedir96. Sultan Sencer’in Mazenderan valiliğine tayinle ilgili bir fermanında ise hüdâvend-i âlem (cihan padişahı), padişâh-ı benî Âdem (Ademoğullarının padişahı), hudâyigân-ı rûyi zemin (yeryüzünün en kuvvetli hükümdarı), muizzü’d-dünya ve’d-dîn, bürhân-ı emîrü’l-mü‘minîn, hudâyigân-ı cihan, sultân-ı şark ve garb unvanlarına yer verilmiştir97. Büyük Selçuklu sultanlarının mutlak vekili ve devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı Dîvân-ı a‘lâ’nın başkanı olan vezirler de genel olarak sâhib-i ecell (büyük vezir), el-müeyyed (Allah’ın te‘yidine mahzar olmuş), el-mansûr (galip), el-muzaffer, mecdü’l-mille ve’d-dîn (dinin şerefi), sadr (başkan, reis), sadru’l-islâm ve’l-müslimîn (Müslümanların ve İslâm’ın reisi), nizâmü’l-mülûk ve’s-selâtîn (sultanların ve kralların nizâmı), kıvâmü’l-mülk ve’l-ümme (milletin ve devletin temeli), tacü’l-memâlik ve’l-mille (dinin ve ülkelerin tâcı), safiyyü’l-imam ve mecdü’l-enâm (halifenin halis dostu ve halkın şerefi), seyyidü’l-vüzerâ fi’l-âlemîn (yeryüzündeki vezirlerin ulusu, efendisi), hâce (efendi, vezir), hâce-i buzurg (büyük vezir), sâhib, sâhib-i dîvân-ı devlet, sâhib-i dîvân-ı saltanat ve destûr (nizâm, yasa) gibi unvan ve lakaplarla anılmaktaydı. Bununla birlikte vezirlerin sahip oldukları şöhrete paralel olarak bunların dışında kendilerine tevcih edilen unvan ve lakapları da vardı98. Bunları şöyle sıralayabiliriz. Sultan Tuğrul Bey’in vezirleri: Ebû’l-Feth Râzî99; Ebû’l-Kâsım Ali b. Abdullah el-Cüveynî sâları Bûzcân (Bûzân orduları komutanı)100; Reisü’r-rüesâ (reisler reisi) Ebû Abdullah Hüseyn b. Ali b. Mikâil101; Nizâmü’l-mülk Ebû Muhammed Hasan b. Muhammed ed-Dihistânî102; Seyyidü’l-vüzerâ amîdü’lmülk (devletin direği) İmâdü’d-dîn Ebû Nasr Muzaffer Mansûr b. Muhammed el-Kündürî103. Sultan Alp Arslan’ın vezirleri: Amîdü’l-mülk el-Kündürî’den sonra vezir tayin edilen Ebû Ali Hasan b. Ali b. İshak et-Tûsî, Nizâmü’l-mülk, hâce-i buzurg, seyyidü’l-vüzerâ, sadru’l-islâm, kıvamü’d-devle ve’d-dîn, gıyâsü’d-devle (devletin imdadına yetişen), şemsü’l-mille, radıyyü emîri’l-mü‘minîn (halifenin hoşnut olduğu kişi), kıvamü’l-mülk, nizâmü’d-dîn, sadr-ı ecell, şemsü’l-küfât (kudretli ve yeterli kişilerin güneşi), müeyyüdi’d-dîn ve’d-dünya (din ve dünyayı teyit eden), melâzü’l-ümem (milletlerin sığınağı), el-âlimü’l-kâmil (mükemmel âlim), vezir-i kebîr (büyük vezir), tâcü’l-hazreteyn (halifenin ve sultanın tâcı), atabeg, atabekü’l-cüyûş (orduların atabeyi)104. Sultan Mahmûd b. Melikşah’ın vezirleri: Tâcü’l-mülk Cemâleddîn Ebû’l-ganaîm (çok ganimet elde eden) Merzûban b. Husrev Firûz-i Şîrâzî105. Sultan Berkyaruk’un vezirleri: İzzü’l-mülk (devletin kudret ve itibarı) Ebû Abdullah Hüseyin b. Nizâmü’l-mülk106, Müeyyidü’l-mülk imâdü’d-dîn, şihâbü’d-dîn, zahîrü’d-devle, nasîrü’l-mille (dinin yardımcısı), hâce-i buzurg, Ebû Bekir Ubeydullah b. Nizâmü’l-mülk107, Fahrü’lmülk (devletin iftihar kaynağı) hâce-i buzurg nizâmü’d-dîn, kıvamü’l-mille ve’d-devle (dinin ve devletin temeli), Ebû’l-Feth Muzaffer Ali b. Nizâmü’l-mülk et-Tûsî108, Şemsü’d-dîn müeyyidü’d-devle mecdü’l-mülk ebû’l-fazl (fazilet sahibi, erdemli) Es‘ad b. Muhammed el-Balâsânî109, Eazzü’l-mülk (devletin en güçlüsü, en kıymetlisi) nizâmü’d-dîn Ebû’l-mehâsîn (hayır ve hasenat sahibi) Abdülcelil b. Muhammed ed-Dihistânî110, Hatirü’l-mülk (devletin çok önemli şahsiyeti) Ebû Mansûr Muhammed el-Meybüzî el-Yezdî111. Sultan Muhammed Tapar’ın vezirleri: Müeyyidü’l-mülk (daha önce Sultan Berkyaruk’un vezirliğini yaptı), nasîrü’l-mülk (devletin yardımcısı) Muhammed b. Müeyyidü’l-mülk112, Sadü’l-mülk (devletin bahtı) nasîrü’d-dîn Ebû’l-Mehâsîn Sa‘d b. Muhammed-i Âbî113, Ziyâü’l-mülk (devletin ışığı), kıvamü’d-dîn sadrü’l-islâm, hâce-i buzurg, Nizâmü’l-mülk Ebû Nasr Ahmed b. Nizâmü’l-mülk114. Hatirü’l-mülk (daha önce Sultan Berkyaruk’un veziri idi). Enûşirvan b. Hâlid-i Kâşânî (Sultan Muhammed Tapar devrinde naip vezir)115. Rebibü’d-devle (devletin dostu), İmâdü’d-dîn Ebû mansûr (muzaffer) Hüseyin b. Ebû Şücâ Muhammed el-Hemedânî116. Sultan Sencer’in vezirleri: Meliklik döneminde Mücîrü’d-dîn (dini himaye eden) mücirü’l-mülk (devleti himaye eden) kiyâ (büyük) Ebû’l-Feth Ali b. Hüseyin el-Erdistânî, Fahrü’l-mülk b. Nizamülmülk (Sultan Berkyaruk’a da vezirlik yaptı), Sadreddîn Muhammed b. Fahrü’l-mülk, Sencer’in veziri olarak görevlendirilmişlerdi117. Sencer Büyük Selçuklu sultanı olduktan sonra kendisine hizmet eden vezirler ise şunlardır: Şihabü’l-islâm şemseddîn, kıvâmü’d-dîn, Ebû’l-Mehâsîn Abdurrezzak b. Abdullah b. İshak et-Tûsî118. Şerefü’d-dîn vecihü’l-mülk (devletin şerefli ve itibarlı kişisi) Ebû Tâhir Sa‘d b. Ali el-Kummî119, Nizâmü’d-dîn Muizzü’d-devle Muhammed b. Süleyman el-Kaşgarî120, Muinü’d-dîn nâsirü’d-devle, muhtassü’l-mülk (devletin yetkili ve sorumlu şahsiyeti) Ebû Nasr Ahmed b. Fazl b. Mahmûd el-Kâşî121. Nasîrüddîn el-Azîm Ebû’l-Kasım Mahmûd b. Muzaffer b. Abdülmelik b. Ebû’t-Tevbe (tevbekâr) el-Mervezî122, Kıvamü’d-dîn zeynü’l-mülk (devletin süsü), imâdü’d-devle Ebû’l-Kasım Nâsır b. Hüseyin el-Enesâbâdî ed-Dergüzînî123, Nâsırüddîn Ebü’l-Feth Nizâmü’l-mülk Tâhir b. Fahrülmülk b. Hâce Nizâmülmülk124. Ortaçağ’da kurulan Türk ve İslâm devletlerinde unvan ve lakaplar egemenliğin adeta ayrılmaz bir parçası kabul edilmiş hem halifeler hem de sultanlar hutbe ve sikkelerde bu unvan ve lakaplara yer verilmesine büyük bir önem atfetmişlerdir. Büyük Selçuklu sultanları da Ortaçağ’a hâkim olan bu geleneğe uyarak hem Abbâsî halifeleri tarafından kendilerine tevcih edilen unvan ve lakaplara hem de bizzat aldıkları unvan ve lakaplara büyük önem vermişler ve bunları egemenliklerinin bir sembolü olarak kullanmışlardır. Selçuklu hükümdarlarının vezirlere, diğer devlet adamlarına ve ulemaya taltif amacıyla tevcih ettikleri unvan ve lakaplar da hem muhatapları hem de halk tarafından büyük bir şeref telâkki edilmiş ve bu unvan ve lâkapların geleneklere uygun olarak sadece erbabı tarafından kullanılmasına özen gösterilmiştir. * Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Ortaçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı. (Prof. Dr. Işın Demirkent Anısına, Dünya yayınları, Şubat 2008) 1 el-Mu‘cemü’l-vasît, “anvene” md.; İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Redaksiyon ve Etimoloji Ahmet Topaloğlu, İstanbul 2005, III, 3241. 2 el-Mu‘cemü’l-vasît, “el-Lakap” md.; Nebi Bozkurt, “Lakap”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XXVII, 65. 3 Kaşgarlı Mahmûd, Dîvânü Lugâti’t-Türk, (trc. Besim Atalay), Ankara 1992, III, 250. 4 Nebi Bozkurt, “Lakap”, DİA, XXVII, 65. 5 “ve hiç biriniz başka birini karalamasın, birbirinizi (yaralayıcı, incitici) lâkaplarla aşağılamayın.” (Hucurat Suresi 49/11). 6 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, (trc. Mehmet Altay Köymen), Ankara 1982, s. 193-202. 7 Zülfikâr Tüccar, “Edebü’l-kâtib”, DİA, X, 410-411. 8 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 201. 9 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 202. 10 Sıbt İbnü’l-Cevzî, Mir‘âtü’z-zamân fî târîhi’l-a‘yân, (nşr. Ali Sevim), Ankara 1968, s. 105. 11 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 194, 203. 12 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 192. 13 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 203. 14 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 180, 192-194, 203-204. 15 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 203. 16 Nizâmülmülk, Siyâsetnâme, s. 204. 17 Mehmet Altay Köymen, Tuğrul Bey ve Zamanı, İstanbul 1976, s. 9. 18 İbnü’l-İmrânî, el-İnbâ‘ fî tarihi’l-hulefâ, (nşr. Kasım es-Sâmerrâî), Leiden 1973, s. 186. 19 Hüseynî, Ahbârü’d-devleti’s-Selcukiyye, (trc. Necâti Lugal), Ankara 1943, s. 6-7; Krş. Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi, I, Kuruluş Devri, Ankara 1979, I, 264; Mükrimin Halil Yınanç, “Çağrı Bey”, İA, III, 325; Ali Sevim, “Çağrı Bey”, DİA, VIII, 184; Osman Gazi Özgüdenli, Ortaçağ Türk-İran Tarihi Araştırmaları, İstanbul 2006, s. 53. İbnü’l-Esîr (el-Kâmil fi’t-tarih, (nşr. Tornberg), Beyrut 1386/1966, IX, 480), Çağrı Bey’in 428 yılı Receb ayının ilk Cuma günü (22 Nisan 1037) Merv’de kendi adına hutbe okuttuğunu kaydeder. 20 Özgüdenli, s. 79. 21 Alptekin, “Selçuklu Paraları”, Selçuklu Araştırmaları Dergisi (SAD), Ankara 1971, III, 554; Özgüdenli, s. 78. 22 Özgüdenli, s. 103-104. 23 Özgüdenli, s. 79. 24 Hüseynî, s. 7; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fî’t-târîh, X, 481; Râvendî, Râhatü’s-sudûr ve ayetü’s-sürûr, (trc. Ahmet Ateş), Ankara 1957, I, 95-96. 25 Köymen, Tuğrul Bey, s. 16. 26 J. H. Kramers, “Sultan”, İA, XI, 24-28. 27 İbnü’l-İbrî (Bar Hebraeus), Abû’l-Farac Tarihi, (trc. Ömer Rıza Doğrul), Ankara 1987, I, 305. 28 İbnü’l-Esîr, IX, 580; İbnü’l-İbrî, I, 305. 29 İbnü’l-İbrî, I, 305. 30 İbnü’l-İmrânî, s. 188. 31 İbnü’l-İmrânî, s. 191-192; Râvendî, I, 104; Krş. İbrahim Kafesoğlu, “Selçuklular”, İA, X, 366-377. 32 İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam fî târîhi’l-mülûk ve’l-ümem, Haydarâbad-Dekken 1359, VIII, 182; Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 25. 33 İbnü’l-Cevzî, VIII, 203; Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 56. 34 İbnü’l-Cevzî, VIII, 223. 35 İbnü’l-İmrânî, s. 199. 36 İbn Hassûl, Kitâbü Tafzîli’l-etrâk alâ sâiri’l-ecnâd, (Nşr. Abbâs el-Azzâvi), Belleten, , IV, (Ankara 1940), Arapça metin, s. 43, (Türkçe trc. Şerefeddîn Yaltkaya), s. 261. 37 İbnü’l-İmrânî, s. 199. 38 Coşkun Alptekin, SAD, III, 443-467. 39 Özgüdenli, s. 58. 40 Alptekin, SAD, III, 469. 41 Özgüdenli, s. 77. 42 Alptekin, SAD, III, 443-446. 43 Alptekin, SAD, III, 444-445. 44 Alptekin, SAD, III, 463. 45 Alptekin, SAD, III, 462. 46 Alptekin, SAD, III, 452-465. 47 Alptekin, SAD, III, 456-465. 48 Alptekin, SAD, III, 457-461. 49 Alptekin, SAD, III, 460-466. 50 Alptekin, SAD, III, 467. 51 İbnü’l-Cevzî, VIII, 234; İbnü’l-İmrânî, s. 199; Bundârî, Zübdetü’n-nusra ve nuhbetü’l-usra, (nşr. M. Th. Houtsma), Leiden 1888, Türkçe trc. Kıvameddin Burslan, Irak ve Horasan Selçukluları Tarihi, İstanbul 1943, s. 26; Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 113, 116; Hüseynî, s. 20, 21, 24, 27; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, XII, 91. 52 İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 52; İbnü’l-İbrî, I, 317. Hüseynî (Ahbâr, s. 37), bu lâkabın Malazgirt zaferinden sonra verildiğini kaydeder. 53 Alptekin, SAD, III, 470-483. 54 Alptekin, SAD, III, 473. 55 Alptekin, SAD, III, 474, 480. 56 Alptekin, SAD, III, 481. 57 Alptekin, SAD, III, 477. 58 Alptekin, SAD, III, 469-470. 59 Alptekin, SAD, III, 474-477. 60 Alptekin, SAD, III, 482. 61 İbnü’l-Esîr, X, s. 50, 71; Bundârî, s. 48. 62 Sıbt İbnü’l-Cevzî, s. 114. 63 İbnü’l-Esîr, X, 90. 64 İbnü’l-Cevzî, VIII, 298, IX, 69, 73, 130; İbnü’l-İmrânî, s. 200, 204, 205; İbnü’l-Esîr, X, 549; Bundârî, s. 48, 68; İbn Kesîr, el-Bidâye, XII, 107-108. 65 Alptekin, SAD, III, 493, 496. 66 Alptekin, SAD, III, 496. 67 Alptekin, SAD, III, 494. 68 Alptekin, SAD, III, 497. 69 Alptekin, SAD, III, 498. 70 Alptekin, SAD, III, 489, 497. 71 Alptekin, SAD, III, 486, 488, 490, 493. 72 Alptekin, SAD, III, 499. 73 Alptekin, SAD, III, 487. 74 Alptekin, SAD, III, 488. 75 Alptekin, SAD, III, 485. 76 Alptekin, SAD, III, 473. 77 Alptekin, SAD, III, 465. 78 Alptekin, SAD, III, 499. 79 Alptekin, SAD, III, 484, 485, 486, 492, 500. 80 İbnü’l-Esîr, X, 162. 81 İbnü’l-Cevzî, IX, 62; İbnü’l-Esîr, X, 214; Reşîdüddîn, Câmi‘u’t-tevârîh, (nşr. Ahmet Ateş), Ankara 1960, II/V, 56; Anonim Selçuknâme’de (s. 10) Mahmûd’un lâkapları şöyle sıralanır: “adudü’d-devle, muizzü’d-dünya ve’d-dîn, melikü’l-Arab ve’l-acem”. 82 İbrahim Artuk, “Selçuk Sultanı Mahmûd b. Melikşah’a Âit Bir Dinâr”, Tarih Dergisi, İstanbul 1983, V/8, s. 141-144; Alptekin, SAD, III, 501, 503. 83 İbnü’l-Cevzî, IX, 80; İbnü’l-Esîr, X, 229; İbnü’l-İbrî, Târihu muhtasari’d-düvel, Beyrut 1890, s. 338. 84 İbnü’l-Ezrâk el-Fârıkî, Tarihü’l-Fârıkî (Tarihu Meyyâfârıkîn ve Âmid), (nşr. Bedevi Abdüllâtif Avad), Kahire 1959, s. 229; İbn Hallikân, Vefeyâtü’l-a‘yân, (nşr. İhsan Abbas), Beyrut, Darusâdır, ts., I, 268; Bundârî, s. 82/Trc. 83; Râvendî, I, 138/Trc. 135; Hüseynî, s. 52. 85 Alptekin, SAD, III, 502-516; Ahmed Tevhîd, Meskûkât-ı Kadîme-i İslâmiyye Kataloğu, Konstantiniyye 1321, IV, 62-64, no. 88-90; İbrahim Artuk-Cevriye Artuk, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Teşhirdeki İslâmî Sikkeler Kataloğu, İstanbul 1971, I, 346. Krş. Abdülkerim Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi (485-498/1092-1104), İstanbul 2001, s. 27, 181. 86 İbnü’l-Esîr, X, 294. 87 İbnü’l-Cevzî, IX, 109; İbnü’l-İmrânî, s. 211; İbnü’l-Esîr, X, 289; İbn Hallikân, V, 71; İbnü’l-İbrî, Abu’l-Farac Tarihi, II, 341. 88 İbnü’l-Kalânîsî, Zeylü Tarihi Dımaşk, (nşr. H. F. Amedroz), Beyrut 1908, s. 193; Bundârî, s. 88; İbnü’l-Esîr, X, 289; İbnü’l-İbrî, Abu’l-Farac Tarihi, II, 341; Râvendî, I, 148; Hüseynî, s. 55. 89 Alptekin, SAD, III, 516-524. 90 Mehmet Altay Köymen, Büyük Selçuklu İmparatorluğu Tarihi II, İkinci İmparatorluk Dönemi, Ankara 1984, s. 25. 91 İbnü’l-İmrânî, en-İnbâ, s. 211. 92 İbnü’l-Cevzî, IX, 216; Köymen, a.g.e., s. 19. 93 Mehmet Altay Köymen, “Selçuklu Devri Kaynaklarına Dair Araştırmalar I, Büyük Selçuklu İmparatorluğuna Ait Münşeat Mecmuaları”, AÜ DTCFD, VIII/4’ten ayrı basım, s. 571-572. 94 Köymen, aynı makale, s. 573, 587. 95 Müntecebüddin Bedî, Atebetü’l-ketebe, (nşr. Abbas İkbal), Tahran 1329, s. 4; İbnü’l-Kalânisi, s.284; İbnü’l-İmrânî, s. 211-212; Bundârî, s. 121; Hüseynî, s. 44, 59. İbnü’l-Esîr (el-Kâmil, X, 549), Sencer’in meliklik döneminde Nâsırüddîn, sultanlık döneminde ise babası gibi Muizzüddîn lâkabını kullandığını söyler. 96 Alptekin, SAD, III, 525-535. 97 Müntecebüddin Bedî, Atebetü’l-ketebe, s. 14-15. Krş. E. Merçil, Selçuklularda Hükümdarlık Alametleri, Ankara 2007. 98 Bundârî, s. 17/ Türkçe Trc., 15; Abbas İkbal, Vezâret der ahd-i selâtin-i Buzurg-i Selcûkî, Tahran 1338 şemsî, s. 25-26; H. Horst, “Selçuklu Devri Türk Tarihi Araştırmaları II, Selçuklu Devri Devlet Teşkilâtına Dair Yazılmış Bir Eser Münasebetiyle”, (trc. Mehmet Altay Köymen), Tarih Araştırmaları Dergisi, Ankara 1964, sayı: 2, s. 321; İbrahim Kafesoğlu, Sultan Melikşah Devrinde Büyük Selçuklu İmparatorluğu, İstanbul 1953, s. 145; Abdülkerim Özaydın, Sultan Berkyaruk Devri Selçuklu Tarihi ((485-498/1092-1104), İstanbul 2001 s. 193; Aydın Taneri, “Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nda Vezirlik”, Tarih Araştırmaları Dergisi, V, Ankara 1967, sayı: 8-9, s. 145. 99 Hinduşah en-Nahcivânî, Tecâribü’s-selef, Tahran 1357 hş., s. 260-261; Diğer kaynaklarda onun Tuğrul Bey’in veziri olduğuna dair bir bilgi yoktur (Abbas İkbâl, s. 37-39). 100 Abbas İkbâl, s. 39; Carla L. Klausner, The Seljuk Vezirate, A Study of Civil Administration 1055-1194, Harward-Cambrridge 1973, s. 105. 101 Abbas İkbâl, s. 39-40; Klausner, s. 105. 102 Abbs İkbâl, s. 40; Klausner, s. 105. 103 Bundârî, s. 18./ Türkçe Trc., s. 17; Taneri, s.144; Abdülkerim Özaydın, “Kündürî”, DİA, XXVI, 554-555; 104 Bk. Bundârî, İbnü’l-Esîr, Hüseynî, Râvendî, İbnü’l-İmrânî indeks. Krş. Abbas İkbâl, s. 46-53, Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, Nesâimü’l-eshâr min letâimi’l-ahbâr der târih-i vüzerâ, (nşr., Mîr Celâleddîn Hüseynî-i Urmevî), Tahran 1959, s. 49-51; İbrahim Kafesoğlu, “Nizamü’l-Mülk”, İA, IX, 329-333. 105 Bundârî, s. 60-63./ trc., 59-63; Abbas İkbâl, s. 93-100; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 148. 106 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 56; Abbas İkbâl, s. 106-108; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 140. 107 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 52; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 149-150; Abdülkerim Özaydın, “Müeyyidülmülk”, DİA, XXXI, 490-491; Abbas İkbâl, s. 105, 124-147; Klausner, s. 52. 108 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 57-58; Abbas İkbâl, s. 105; Abdülkerim Özaydın, “Fahrü’l-Mülk”, DİA, XII, 99-100; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 149-150; Klausner, s. 106. 109 Bazı müellifler müstevfî, bazıları da vezir olarak gösterirler, bk. Abbas İkbâl, s. 109-114; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 151-152. 110 Bundârî, trc., s. 60; Abbas İkbâl, s. 105,0115-116; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 152-153. 111 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 55-56; Abbas İkbâl, s. 105, 150-154; Özaydın, Sultan Berkyaruk, s. 153-154. 112 Abbas İkbâl, s. 148-149. 113 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 54; Abbas İkbâl, s. 155,162; Klausner, s. 106. 114 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 53-54; Abbas İkbâl, s. 163-170. 115 Abdülkerim Özaydın, “Enûşirvan b. Halid”, DİA, XI, 256-257. 116 Abbas İkbâl, s. 171-174.n Münşî-i Kirmânî, s. 57-58; Klausner, s. 107; Abbas İkbâl, s. 195, 203, 226. 117 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s.57-58; Klausner, s.107; Abbas İkbal, s.195, 203, 206. 118 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 58-59; Abbas İkbâl, s. 242-248; Klausner, s. 107. 119 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 59-60; Abbas İkbâl, s. 249; Klausner, s. 107. 120 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 61-63; Abbas İkbâl, s. 252-253; Klausner, s. 107. 121 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 64-69; Abbas İkbâl, s. 254-260; Klausner, s. 107. 122 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 69-72; Abbas İkbâl, s. 263-264; Klausner, s. 107. 123 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 74-76; Abbas İkbâl, s. 265-274; Klausner, s. 107. 124 Nâsıruddîn Münşî-i Kirmânî, s. 79; Abbas İkbâl, s. 275-278; Klausner, s. 107. |