|
|
|
|
HAKAS TÜRKLERİ'NİN GELENEKSEL İNANCI KAMLIK, DÜNÜ VE BUGÜNÜ TİMUR B.DAVLETOV Kısa
Tarihçeli Giriş Hakas Türkleri, günümüzde
coğrafik olarak Güney Sibirya’da, uzunluk bakımından dünya çapında en büyük
nehirlerinden biri olan Yenisey ve onun kolu Abakan’ın başladığı ve etrafı
Altay, Sayan (Kögmen) ve Kuznetsk Alatau dağlarınca çevrili doğa güzeli
bir alanda eski zamanlardan beri yaşamlarını devam ettirmektedirler. Bu bölgenin çok eskilere
dayanan bir geçmişi var. Nitekim, yaklaşık olarak 400 milyon yıl önce
denizin dibi olan bu topraklarda ilk insan (daha doğrusu, insanoğlunun ataları
olan Neaderthal veya Paleoanthrop’lara ait) yerleşimlerinin 300 bin yıl öncesine
ait olduğu tespit edilmektedir.[1]
Yapılan radyokarbon tahlillerin neticesinde ilk Homo Sapiens (bilim dünyasında
evrim yolunda Paleoanthroplardan sonra gelen ve modern insanın atası olarak
kabul edilen “Akıllı insanlar”) insanları tarafından kurulan yerleşimin
yaklaşık olarak 34 bin yıl öncesine ait olduğu tespit edilen Hakasya’nın
dahil olduğu Güney Sibirya topraklarında, araştırmaların sonucunda elde
edilen kalıntı ve buluntulardan hareketle 40-100 bin yıl öncesinde ılıman
ve kurak bir iklimin hakim olduğu ve ilk insan yerleşimlerinin Buzlanma döneminin
içerisinde meydana gelen bir iklim yumuşaması dönemine rastladığı düşünülmektedir.[2] Hakasya’daki en büyük su
damarları olan Yenisey (Ene say – Ana çay) ve Abakan nehirlerinin yanı sıra
Taştıp (Taş Dip, yani dibi taş olan bir nehir anlamında), Ashıs, Töö, İs,
Pii, Üüs, Taşib, vs. büyük ve küçük ırmak ve çaylar akmaktadır.
Yani, günümüzde Hakas topraklarının toplam yüzölçümü sadece
62.000 km2 olmasına rağmen burada üç yüzden fazla nehir ve çay,
dört yüzden fazla göl ve gölcük mevcuttur. Bu itibarla hem tatlı hem de
tuzlu suyun bol olduğu Hakasya özellikle yaz mevsiminde çok güzeldir. Hakas Türklerinin bu gün yaşadığı
toprakların daha önceleri, Hakasların ataları olan Yenisey Kırgızlarının
(Güney Sibirya’ya geliş tarihlerinden itibaren M.Ö. III. yy – M.S. XVIII.
yy) yanı sıra Okuneff (MÖ 3. binyıldan itibaren), Afanasyeff (M.Ö. III. –
II. binyıllar), Andronoff (M.Ö. II. binyılın ortası), Karasuk (MÖ XIII. yy
– VIII. yy), İskit-Sarmat (Tagar Dönemi MÖ VII. yy – II. yy) ve Hun (Taştık
Dönemi MÖ III. yy – I. yy) dönemlerinde yaşayan milletlerin de yurduydu. Bu kadar yoğun bir kültürel
etkileşim ile kaynaşımın yaşandığı bir yer ve farklı kökenli
medeniyetlerin geçiş kavşağı olan bu topraklar üzerinde bütün kültürlerin
katkı ve izlerinin hissedildiği ve bulunduğu zengin bir mozaik medeniyet
ortaya çıkmıştır ve yaşanmıştır zamanında. Buralarda yaşamış bir
ulus tarafından bir diğeri için miras olarak bırakılan bu kültür değerleri
hep büyük titizlikle ve özveriyle korunarak kuşaklar ve milletler arasında
aktarılarak günümüze kadar gelmiştir. Aynı topraklarda zamanın çeşitli
kesitlerinde yaşamış ve arkasından kendine özgü kültürel izler bırakmış olan bütün bu
milletlerin arasındaki devamlılık örneği olarak da, Okuneff döneminin
insanları tarafından dikilen ve dünyaca meşhur olan Pasifik Okyanusunda
bulunan Paskalya adasındaki zamanında Kızılderililer tarafından dikilmiş
olan balballardan en az 2 bin yıl daha yaşlı olup ataları olarak kabul
edilen yüzlerce balbalın bu topraklarda daha sonraları yaşayan kavimlerin
meydana getirdiği kültürler için de bir uygulama alanını oluşturduğu gösterilebilir.
Kültürler arasında söz konusu bu balbal örneğindeki devamlılık, ya da başka
bir ifadeyle kültür dönemleri arasındaki zamana adeta meydan okuyan bu
‘balballar köprüsü’ M.Ö. dört-üç bininci yıllarda başlayıp
nerdeyse XX. yy’a kadar süregelmiş ve bu sürecin içerisinde İskitler,
Hunlar, Kırgızlar, Hooraylar (XV-XVIII yy.), Yenisey veya Min-Su [Ming-Su,
yani Hayat suyu ya da sonsuz yaşam veren su anlamına gelen Bengü-su] ya da
Abakan Türkleri (XVIII-XX. yy.) ve Hakaslar (1917’den beri) yer alarak bu
medeniyetler arası ilişkilerin devamlılığa katkıda bulunmuşlardır. Bunun
dışında Hakas kuşakları ile Hakas topraklarında yaşamış ulusların ve
zamanların arasındaki bağı ve ilişkiyi gösteren üzeri yazı, resim ve
tamgalarla kaplı kutsal kayalar geleneği mevcuttur.[3] Merkezi Asya’da en köklü
halklarından biri olan ve öz tarihi binlerce yılı bulan atalarımız Yenisey
Kırgızları, işgalci Rus ordularına karşı öz yurtlarını savunurken o
savaşın başlangıç dönemindeki Koray (Hongoray ya da Kırgız) topraklarının
toplam genişliği 500 bin km2’den çok daha genişti. XVII. yy başlarında
o zamanki Kırgızların yaşadığı Hongoray topraklarını işgal ve istila
amacıyla gelen Rus orduları hiç de beklemedikleri sert bir mukavemetle karşılaşmıştır.
Kırgızlar, sayı bakımından kendilerinden bir hayli büyük ve o zamanın en
son savaş teknolojisiyle donatılmış olan işgalci kuvvetlerine karşı başarılı
bir savaş sürdürerek yurtlarını korumuştur. Ne var ki hem sayı hem de
sahip oldukları savaş teknolojileri çok daha zayıf olan Kırgızlar Batıdan
gelen düşman kuvvetlerine boyun eğmek zorunda kalmıştır. Bununla birlikte Kırgızlar
tüm olumsuz koşullara rağmen öz vatanlarını neredeyse 150 yıla yakın bir
süre boyunca yiğitçe savunmuştur. Bu ise; birçok bilim adamının iddia
ettiğinin tam aksine o zamanki, yani tarih biliminde tartışmasız bir biçimde
“Kırgız devlet üstünlüğü dönemi” olarak kabul edilen IX.-XII. yüzyıllardan
çok daha sonraki zamanda, yani XIV.-XVIII yüzyılların zarfında Güney
Sibirya’nın bu topraklarında dönemin en güçlü ordularından sayılan Rus
işgalci askeri güçlerine karşı yüz yıldan çok daha uzun bir süre
boyunca vatanını teslim olmadan koruyabilir derecede oldukça yüksek
organizasyonlu ve sağlam temelli bir
devletin varlığına kuvvetli bir şekilde işaret etmektedir. İşgal ve istila edilen
yurdumuz Çarlık yönetimi altına düşmüş ve zaman içerisinde bir çok bölgeye
parçalanmıştır. 1930’larda Hakas Ulusal Bölgesi oluşturulurken daha önceleri
parçalanarak farklı eyaletlere bağlanmış olan bu toprakların bir kısmı
tekrar bir araya getirilmişse de Hakas Özerk Bölgesinin, bu gün ise Hakas
Cumhuriyeti ülkesinin toplam yüzölçümü sadece 62.000 km2 teşkil
etmekte buranın yerli halkı olan Hakas Türkler ise toplam nüfusun içerisinde
ancak yüzde 12’lik bir orana sahip bulunmaktadır. Hakas
Cumhuriyetindeki İnançlar
Hakas Cumhuriyetinde toplam nüfus
600 bin dolayındadır. Bunun içerisinde Rus asıllı nüfus yüzde 80’ine
sahip olduğu için burada, yani Hakaseli’nde inanan kitlesinin büyüklüğü
bakımından başat konumda bulunan Rus Ortodoks Hıristiyanlığı inancı vardır.
Bunun yanında, özellikle Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin 1990’ların
başındaki yıkılışından itibaren olmak üzere, Hıristiyanlığın diğer
mezhepleri de yayılmaya başlamıştır. Cumhuriyetimizde Budist ve Müslüman
nüfusu da yaşamaktadır. Bazı inançlar ya da inanç mezhepleri diğerlerine
nazaran son zamanlarda ortaya çıkmış olmalarına rağmen çok daha hızlı
bir biçimde inananların (takipçilerin) sayısını artırmaktadır. Bu süreçte
ise sık sık maddi yönden ilgi toplama yöntemlerine başvurulduğundan
insanlar mevcut zor ekonomik koşulların içerisinde bu tür misyonerlik
faaliyetlerine kendilerini kaptırmaktadır. Burada dikkat edilmesi gereken bir
nokta var, o da Rus Ortodoks Kilisesinin bile Batıdan gelen yeni Hıristiyan
misyonerlerce önerilen maddi destek ve yardımla rekabet edecek güce sahip
olmamasıdır. Örneğin İsveç Hıristiyan Kilisesi kullanılmış giysiler
vs. dağıtarak ve bunu da inançları konusunda aydınlatma ve yanlarına çekme
konuşmalarla takviye ederek kısa sürede inanan kitlesini genişletmiştir.
Yani, görüldüğü kadarıyla, sözü edilen hem eskiden var olan Rus Ortodoks
Kilisesi hem de göreceli olarak Hakas Cumhuriyetinde daha geç ortaya çıkan Hıristiyanlığın
diğer mezhepleri geniş çapta misyonerlik faaliyetinde bulunmaktadır. Hatta
anılan bu mezhepler misyonerlik yarışında birbirleriyle rekabet
halindedirler. Yalnız, Rus Ortodoks Kilisenin arkasında Rusya devleti bulunduğu
için bu rekabet süreci, maddi olarak misyonerlik faaliyetinin her zaman sürdürmeye
istemeyen veya bunun için maddi altyapıdan yoksun olan Rus Hıristiyan
Kilisesinin bulunduğu konumdan doğan kimi hak ve hukukları kullandığı ve
bunlara başvurduğu eşitsiz bir yarış biçiminde sürmektedir. Doğal olarak
bu misyonerlik yarış sürecinde Rusya’da başat olan Ortodoks Kilisesiyle eşitsiz
bir zemin üzerinde bulunmalarının tamamen farkında olan yeni inanç
mezhepleri mümkün olduğu ölçüde hukuk çerçevesinde hareket etmek
durumunda kalmaktadırlar. Bununla birlikte toplam nüfusun yüzde 80’ini oluşturan
Rusların mensup olduğu inanç mezhebi olan Rus Ortodoks Hıristiyanlığı, başka
ülkelerdeki başat dinlerin yapmaya çalıştığı gibi ülkedeki başat
konumunu korumaya yönelik olarak her türlü olanak ve yola başvurmak durumda
kalmaktadır. Devlet de belli bir takım nedenlerden ötürü Rus Ortodoks Hıristiyanlığına
öncelik tanımaktadır ki, zaman zaman bu Rusya Federasyonu ülkesinde resmi
olarak tanınmış bulunan İslam ve Budizm inançlarının arka planda kalmasına
ya da tutulmasına yol açmaktadır. Öte yandan bu yeni inançların
ya da inanç mezheplerinin yayılmasını kolay kılan, Rusya’da özellikle
1990’ların başındaki ve devamındaki yıllarda yaşanan ekonomik kriz ve
çöküşten ötürü Rusya vatandaşlarının yaşamlarını sürdürmek ve
kolaylaştırmak amacıyla kendilerine uzatılan her hangi bir yardım koluna
cankurtaran simidine sarılır gibi sarılmalarına yatkın olmalarıdır. Tabii
ki bu olaya yansız bir bakış bu yatkınlığın temelinde devletin vatandaşına
insan gibi yaşam koşullarını sağlamaktaki acizliği ve güçsüzlüğün
yattığına dair bir düşünceye yol açabilmektedir. Tarih
Perspektifinden Hakasların Geleneksel İnancı Kamlık
Rusya Federasyonunda genelde
ve Hakas Cumhuriyetinde özelde yukarıda anılan bütün süreçler yaşanırken
Hakas Türklerinin atalarından kalmış öz inançları olan Kamlık (Şamanlık)
tarih boyunca bu topraklarda başat konumdaydı. Hatta bir zamanlar, daha doğrusu
eski Türk dönemindeki Kırgız kağanlığında devlet dini olma özelliğine
sahip olan Kamlık toplumsal yaşamda oldukça önemli bir rol oynamaktaydı. Çeşitli
dönemlerde yabancı devlet ve milletlerin Kırgız topraklarına getirmeye çalıştıkları
dinler asla buralarda yerleşemediği gibi hep Sayan ve Altay dağlarının öbür
tarafında kalmaya zorlanmaktaydı. Kamlığın bu statüsü yurt dışından
gelen her türlü tehlikeye karşı güçlü devlet sayesinde devam
ettirilmekteydi yüzyıllar boyunca. Ancak XVII. yüzyılda Kırgız (Hakas)
topraklarını istila ve işgal etmek amacıyla ülkemize saldıran Rus orduları
tarafından Kırgız halkının öz yurtlarını düşmana karşı savunmak uğruna
yaklaşık yüz elli yıl boyunca gösterdiği bir mukavemete rağmen istila
edilen Hakaseli’nde ilk önce korkunç kıyımlar yapıldı, daha sonra ise
buralar iyice işgal edildiğinde zorla Hıristiyanlaştırma eylemleri başladı. İlk
Rus Hıristiyan Ortodoks kiliseleri, Kırgız topraklarını işgal ederek yerleşen
Rus Kozakları tarafından kurulan askeri kalelerin içinde açılmıştır.
Bunun altında yatan neden ise güvenlik meselesidir, çünkü bahsedilen bu
XVII. yüzyılın ilk yarısında Kırgız topraklarının içine doğru
girmeyip Hongoray ülkesinin en uç bölgelerinde yerleşmeye ve daha sonra da
yayılmaya çalışan Rus Ortodoks Kilisesi için en sağlam ve güvenli yer
olarak yalnızca askeri kaleler olabilirdi. Kaleler dışında da kurulabilirdi
kiliseler, ama kurulmadı, çünkü özellikle ilk zamanlarda yerli halkın
tepkisinden çekinilmekteydi. Böylece savaş ve barış ortamında karışık
bir biçimde devam eden Rus istilasının devam ettiği XVII. yüzyılda ilk
kiliseler Tomsk, Krasnoyarsk, ve Karaulnıy askeri kalelerinin içerisinde açılmıştır. Ülkelerinin
bağımsızlığı uğruna yüzyıldan fazla bir süre boyunca çarpışan
Yenisey Kırgızları savaşta Rus ordularına yenik düştüğü XVIII. yüzyılın
içerisinde Rus Ortodoks Hıristiyanlığı artık Hakasya’nın her yanına
yayılmaya başlamaktadır. Böylece Hakas topraklarında XVIII. yüzyılda Hıristiyan
kiliseleri 1760’larda Ujur’da, 1771’de Askiz’de, ardından da XIX. Yüzyılın
içerisinde 1809’da Tes’te, 1814’de Pii ve Uzun-Çul’da vs. yerlerde
kurularak yerli halka yönelik misyonerlik faaliyetleri için açılmıştır.[4] Aslında
bu zorla Hıristiyanlaştırma eylemleri eğer uygulanmalarındaki gerçek amaç
Hıristiyanlığı hakikaten yaymaksa Çarlık Rusya’sı tarafından girişilen
bu insanlık ayıbı eylemler tam olarak hedefine ulaşabildiğinden söz etmek
oldukça zordur. Bunun nedeni ise, bir yandan o zamanki Hongoray (Hakasya) ülkesinde
yaşayan Kırgızların Rusça bilmemeleri, dolayısıyla ne onlara zorla
verilen adları ne de onlara yönelik Hıristiyanlık propagandası içerikli
hitapları anlamaları olanaklı değildi. Bu durum özellikle Rus işgalinin
ilk dönemi için geçerli olduğu söylenebilir, ama zaman içerisinde Hakasların
daha fazla oranı Rusça’ya vakıf olmaya başlayınca bu süreç, yani Hıristiyanlığa
girme süreci az da olsa hızlanmış olabilir. Ancak yine de Hakaslar arasında
o dönemde Rusça bilme oranı oldukça düşüktü, ve bu oran XX. yüzyılın
başında bile, daha doğrusu 1910 yılındaki istatistik bilgilerine göre
Hakas halkının içerisinde Rusça bilen kitlenin oranı yalnızca %30 civarındaydı.[5] Bir
başka taraftan da, her ne kadar bu toplu Hıristiyanlaştırma eylemleri yapılmışsa
da bunların temelindeki ön-sebep yeni işgal edilen Kırgız topraklarında
konumlanmış Rusya’nın yerel valilerin merkezin önünde puan kazanabilme dürtüsü
yatmaktaydı. Dolayısıyla esas amaç yerli halka Hıristiyanlığı hakikaten
yaymak değildi, nihai amaç böyle eylemlerin yapılmış ve tutanakların
tutulmuş olmasıydı. Ancak Hıristiyanlığın yayılması yolunda da önemli
etmenler mevcuttu o zamanlarda. Bunlar; savaşlardan yorgun düşen Kırgızların
(Hakasların) sayı olarak çok kritik sınırlara kadar düşmüş olmaları
(birkaç bin kişi) ve yine bu işgal edilen toprakların eski sahibi Kırgızlar
üzerinde Hıristiyanlık konusunda özellikle XIX. yüzyılda olmak üzere sürekli
olarak uygulanan baskı ve Hıristiyanlığa geçişi özendirmek amacıyla
vergi vb. gibi konularda tatbik edilen çeşitli kolaylıklardır. Örneğin,
zorla Hıristiyanlaştırma kampanyalardan birine XVIII. yüzyılın 30’lu yıllarında
tanık olmuş İ.E. Fischer olayı şöyle anlatmaktadır: “[Vaftiz] töreni kışın
yapılmaktaydı. Buzlanmış nehirdeki buz kırılarak delik açılmakta, vaftiz
edilecek adaylar karın seviyesine kadar suda durmaktaydı, papaz ise onları başlarından
tutarak üç defa suya batırıp çıkarmaktaydı. Bunun ardından onların
[vaftiz edilenlerin] boynuna haç asılmaktaydı; ancak [vaftiz edilenler] yine
de bu haçın yapımında kullanılan malzeme ve metale göre para ödemek
durumundaydı”.[6] Bunun dışında da Hıristiyanlığa
geçişi yerli halkın arasında özendirmek amacıyla Rusya’da birçok kanun
çıkarılmıştır. Bunun bir örneği de, Deli Petro tarafından 1 Eylül 1720
tarihinde çıkarılan ve daha sonraları defalarca yeniden uzatılan bir
kanundur. Bu kanuna göre yeni vaftiz edilmiş yerliler üç yıl süreyle
“yasak” denen o zamanki inorodets’lerden
(Rusya’nın içerisinde yaşamalarına rağmen yabancı, daha doğrusu devlet
tarafından soyu yabancı olarak adlandırılan halklardan) toplanan bir tür
vergiden (Hakasça - Alban)
muaf tutulmaktaydı.[7] Bunun yanı sıra, 11 Eylül
1720’den itibaren vaftiz edilmiş veya gönüllü olarak Hıristiyanlığı seçmiş
yerli Hakaslara bakırdan yapılmış haç, gömlek, çizme, yelek, kadınlara
ise Rus kadın giysilerinden dağıtılmaktaydı. Bunun haricinde de vaftiz olan
15 yaşından büyük her erkek - 1,50 Ruble, 10 yaşından küçük erkekler ve
12 yaşını doldurmayan kızlara - 0,50 Ruble, diğerleri de 1’er Ruble
almaktaydı. Bir aile tamamen, yani ailenin bütün fertleri vaftiz oldukları
takdirde bu çeşit aileye her hangi bir ödemeden muaf tutularak “Kurtarıcının”
[Hz. İsa] ve yahut ta “Meryem ananın” ikonunun verilmesi öngörülmekteydi.
Elbette, tüm bu öngörülenlerin vaftiz edilen yerli Hakaslara verildiğini düşünmek
tam olarak doğru olmaz ve gerçekleri yansıtmazdı. Nitekim, Rus Ortodoks
Kilisesinin arkasında Çarlık Rus devletinin bulunduğundan çok iyi
yararlanan Rus papazların oluşturduğu ruhban kesimi devletin kolluk
kuvvetlerini kullanarak yerlilere bin bir zulüm etmekteydi. Üstelik, vaftiz
olmakla da aslında Hakaslar için zor ve çetinliklerle dolu yaşam koşulları
bitmemekteydi, tam tersine daha önce kıçın soğuk nehirde zorla vaftiz
edilme ve bunun sonunda asılan haç parasının zorla ödenmesinin istenmesi
olayında değinildiği gibi, vaftiz edilen Hakaslar bu sefer nihai amacı Rus
ruhban tabakasının beslenmesini sağlamak olan her türlü kilise vergilerini
de ödemek zorunda bırakılmaktaydı.[8] Rusların geldiği ve istila
yoluyla işgal ettiği Hakas topraklarında hemen XVIII. yüzyılın ilk çeyreğinden
itibaren çeşitli yöntemler vasıtasıyla yoğun bir şekilde zorla Hıristiyanlaştırma
süreci başlatılmıştır. Daha XVIII. yüzyılın sonuna gelmeden o zamanki
toplam Hakas nüfusunun yüzde 25’i vaftiz edilmiş. Gerçi verilen bu rakam
oldukça aşırı abartılmış olduğunu hesaba katarsak sayısı birkaç bine
düşmüş Hakas Türklerine yönelik olarak Çarlık Rus devletince girişilen
bu denli yoğun Hıristiyanlaştırma kampanyasının neticesinde ortaya çıkan
bu yüzde oranı Hakasların kendi öz inançları olan Kamlığa bağlılıklarını
bir kez daha teyit eder niteliktedir. Öte yandan da Rus devletinin
baskısına dayanamayıp Ortodoksluğa geçen Hakasların arasında da Kamlık
inancı ve bağlamdaki gelenekleri güçlü bir biçime korunmakta ve yaşatılmakta
idi. Yani, bu vaftiz edilmiş Hakaslar hem Hıristiyanlık inancındaki dini
vecibeleri yerine getirmekteydi hem de atalarının inancı olan Kamlık’tan
gelen gelenek ve göreneklerini devam ettirmekteydiler. Şöyle ki, Pazar günleri
ayin için kiliseye giden Hakas Türkleri bu günün haricinde gündelik yaşamlarında
hep Kamlıkla ve onun dini gerekleriyle iç içeydi. Kilisede papazın vaazlarını
dinleseler de Hakasların çoğu Rusça pek anlamadığından bu Hıristiyan
ayinler onlar için sıkıcı ve hatta ilgilerini soğutucu geldiği söylenebilir.
Ve belki de bu onların, başta gördükleri baskı ve zorlamalar dahil olmak üzere
içerisinde yaşadıkları tüm olumsuz koşullara rağmen kendi öz Kamlık
inancını korumaları (zaman zaman gizli olsa dahi) ve yaşatarak devam
ettirmelerinin temelinde yatan nedenlerden biri olabileceğini düşündürmektedir.
Böylece, Hakas Türkleri, daha doğrusu Hıristiyanlığa geçmiş olan Hakas Türkleri
yine de bir tür dinsel senkretizmi, yani hem Kamlığın hem de Hıristiyanlığın
içerisindeki kimi dini öğelerin uyumlu bir biçimde birleştirilmesinin
temelinde ortaya çıkan bir karma inanca mensup olmuştur. Bu karma inanç ise
Hıristiyanlığın yanı sıra geleneksel Türk Kamlığındaki dağ (tağ), su
(suğ), orman (arığ), ev (ib) vs. sahip ruhların, ya da başka bir ifadeyle
iyeler (eeler) kültünün bulunduğu bir sistemdir. Bu karma inanç sisteminin
daha iyi anlaşılabilmesi için, Hakas Türklerinin dünya çapında ilk bilim
adamı, Türkolog, dilbilimci, doğubilimcisi, Rus İmparatorluk Coğrafya ve
Arkeoloji Cemiyeti Asıl Üyesi, Kazan Üniversitesi Profesörü, Karşılaştırmalı
Dilbilimi Doktoru, Nikolay Födoroviç KATANOV’un (Hakasça adı Kızıl olğı
Pora Katan – Kızıl oğlu Pora Katan)*
kendi özgeçmişindeki anlatımına bakılabilir, örneğin: “...Ana babam gibi ben de
Ortodoks mezhebine mensup bir Hıristiyanımdır. Ana-babam ve bütün atalarım,
Abakan vadisine XVIII. yüzyılda getirilen Hıristiyanlığa mensup olmalarının
yanı sıra Kamlık ayinlerinin gereklerini de: Dağ, Su, Ateş ve Gök
iyelerine adanan kurban ayinlerine katılarak ve insanlarla evcil hayvanları
koruyan bu ruhlara dua ederek açıkça [hiç çekinmeden] yerine getirmekteydi.
...Jimnazyumda okumaya başlamadan önce ben ana babamla birlikte dağda ve evde
düzenlenen kurban [adak sunma] ayinlerine katılmakta ve tıpkı onlar gibi,
insanlarla evcil hayvanların koruyucusu olan Ateş, Dağ, Su ve Göğe birçok
kez dua ederek ibadet etmekteydim. Yine ana babamın izinden giderek [onları
takip ederek] ben de “Rus Hudayı’nın (yani, Tanrısı’nın) gökte yaşadığına”,
yani “Rusların gökyüzü ruhuna taptığına” inanmaktaydım. Mensubu olduğum
kabilemdeki Türklerin Gök ruhunun dışında
Ateş, Dağ ve Su ruhlarını [iyelerini] da kabul ederek tanıdıklarından
ötürü ana babam ve soydaşlarım gibi ben de, hem Kamlığın hem de Hıristiyanlığın,
içlerindeki her bir ruhun bir diğerinin yetki alanını ihlal etmeden insan ve
evcil hayvanlara yalnızca belirli konularda yardım eden koruyucu iye-ruhlara
ibadet edilmesinin yer aldığı ortak [benzer] bir hedefe götürdüğünü düşünerek
aynı zamanda hem Şamanist hem de Hıristiyan olunabileceğini
benimsemekteydim. Ana babamla birlikte ben kamların ayinlerinde bulunarak
duaları dinlemekte ve okudukları kimi dualardaki bazı şeyleri zaman zaman
anlamadığıma rağmen [geleceğe dair] kehanetlerine tamamen inanmaktaydım.
Ayin esnasında üzerine kötü ruhların saldırdığından ve gittiği hedefe
ulaşmasını engellediğinden dua okuyan Kam’a tüm kalbimle acımaktaydım...”.[9] XVII. yüzyılın ilk yıllarında
başlayıp XVII. yüzyılın içerisinde istila yoluyla Hongorai topraklarının
işgaline yol açan Kırgız-Rus savaşının ardından Çarlık Rusyası az da
olsa yukarıda değinilerek anlatıldığı gibi yoğun dinsel politikalara girişmiştir.
Bu politikanın temelinde birçok neden yatmaktaydı. Bunlardan birisi de fiziki
olarak boyunduruk altına alınmaya çalışılan Kırgız Türklerini (ve genel
olarak da Sibirya’daki diğer etnik halkları), onlara Hıristiyanlığı çeşitli
yollardan benimsetmek ya da benimsettirmek suretiyle manevi veya ruhsal alanda
da kendilerine, yani Rus devletine bağlanmalarına yönelik siyasettir.[10]
Ancak o dönemde devlet tarafından sarf edilen tüm çabalara rağmen
Hakas Türkleri kendi öz Kamlık inancından asla vazgeçmemiş, onu korumuş
ve yaşatmıştır. Uygulanan baskıya dayanamayan ya da ağır yaşam koşullarını
biraz da olsa hafifletmek amacıyla vaftiz olan Hakaslar, daha evvel
bahsedilenlerden de görüldüğü kadar yine de kendi öz inancını korumuştur. Bunun dışında, aslında oldukça
kısa sayılabilecek bir zaman içerisinde zorla vaftiz edilmek sureti ile Rus
Ortodoks Hıristiyanlığına sokulmak istenen Abakan Türkleri (Yenisey Türkleri),
işgalciler tarafından getirilen ve daha sonra devlet desteğiyle yaygınlaştırılmaya
çalışılan bu yeni dinin dilini anlamamalarının yanı sıra, Rus Ortodoks
Kilisesi tarafından konulan birçok yasağa rağmen kendileri kalkıp bu dinin
temsilcileri olan Ortodoks Kilise papazları tarafından anlatılanların gerçek
olup olmadığını sınamak-yoklamak üzere ve bu yeni tanıştıkları dini
araştırmak amacıyla kendileri de zaman zaman harekete geçmekteydi. Bu bağlamda
1897 yılının yaz aylarında toplam altı tane Kırgız’ın (Hakasın)
toplanarak bu Hıristiyanlık dini nedir diye yoklamak üzere Orta Doğuya o
zamanlar İsrael olmadığından henüz, Osmanlı İmparatorluğu ülkesinin
dahilinde bulunan Filistin topraklarına doğru yola çıkması olayı çok
ilginçtir. Adı ve soyadı İ.İ. Kokov olan bir Hakasın başkanlık yaptığı
ve aralarında F. Taçeyev, N. Spirin, P. Botin, P. Troşkin ve adını tespit
edilemeyen bir altıncı Hakasın da katıldığı bu Ortodoks Hıristiyanlığı
dinini araştırma seyahatinin güzergahı Güney Sibirya’daki Hakasyanın başkenti
Abakan’dan taa İsrail toprağındaki Jerusalem (Kudüs) şehrine kadar uzanmıştı.
O dönemde yapılan bu yolculuğun neticesinde, daha önceleri Rus papazları
tarafından Ortodoks Hıristiyanlık konusunda kendilerine anlatılanların doğrulanmadığından
ötürü olsa gerek, ama ata-yurtlarına geri dönen bu altı Hakas yalnızca
kendileri Hıristiyanlığın karşısında yer almakla yetinmeyip başkalarına
da gördüklerini anlatmak suretiyle Hakas Türklerinin içerisinde, zorla
getirilen bu Rus inancına karşıt-uyanışın gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.[11] Objektif olmak için burada aslında
bu Hıristiyanlığı yayma faaliyetini yürüten misyonerlerin yaygın bir biçimde
Sibirya’da okullar açtıklarını da belirtmek gerekir. Bu okullarda din alanının
dışında da eğitim verilmekteydi. Aslında bu ruhban ya da kiliselerin bünyesinde
açılan okullar birçok Sibirya halkına mensup insanların büyük bilime doğru
attıkları ilk adımın gerçekleştiği ya da atılması için elverişli
ortamın sağlandığı bir eğitim yerleriydi. Dolayısıyla, zamanla bilimin
üst zirvesine tırmanacak ve Hakas Türklerinin ilk bilim adamı olacak Nikolay
Katanoff, ünlü Altay Türklerinden ressam G.İ. Gurkin, ve diğer birçoğu uçsuz
bucaksız bilim dünyasıyla ilk tanışmaları bu okulların içerisinde olmuştur.
Yine daha önceleri bir takım tarihsel gelişmelerin sonucunda yazılı dil
sisteminden yoksun kalan Sibirya Türklerinden o zaman itibariyle önemli bir
kesimi (Yenisey Kırgızları ise, kimi Rus tarihçilerine göre her zaman yazılı
dile sahip idi; ilk önce onlar eski Türk dilinin Kırgız yazısına, sonra Moğol
harflerine dayanan bir yazıya, ardından da Kiril harfli yazıya sahip olmuştur[12])
yeni Rus harflerinde dayanan yazılı dillerine, bunun yanı sıra da Rusça
bilgisine bu misyonerlik faaliyetleri çerçevesinde bölgeye gelen ruhban sınıfına
mensup insanların gayretleriyle (amacı ne olursa olsun) ve emekleriyle kavuşturulmuştur.
Bu ise yerli halkların genelde ve Yenisey Kırgızlarının (Hakasların) Rus kültürüyle
tanışmak suretiyle dünya kültürüyle tanışmalarına yol açmıştır. Ama Hakas Türklerinin özelde ve Sibirya halklarının genelde Hıristiyanlaştırılmasına yönelik olarak Çarlık rejimi tarafından yürütülen misyonerlik faaliyetinin konusunda bir genelleme yapmak gerekirse bu sürecin bir tek renkle açıklanmasının mümkün olmadığının farkında olarak yine de bu sürecin olumsuz tarafının daha ağır bastığı söylenebilir. Faaliyetlerin temelinde bir zorlama hususunun, daha doğrusu zorlayıcı iradenin bulunması ile yerli halkın insan yerine konulmamasını düşündüren muamelelere tabii tutulması bu olumsuzluğun ağır gelmesine yol açan nedenlerinden bazıları olabilir. Üstelik Sibirya halklarına sözde aydınlık getirecek olan bu misyonerlerden büyük çoğunluğu iyi eğitimi ve kültürü yüksek olmayan insanlardan oluşmaktaydı.[13] Bunun yanı sıra genel olarak zorlama yöntemleriyle yürütülen Hıristiyanlaştırma süreci açıkça ifade edildiği gibi Türklerin de dahil olduğu Sibirya’daki gayri Rus halklarının Ruslaştırılması ve böylece bir milliyet olarak ortadan silinmesini nihai hedef olarak taşımaktaydı. Nitekim, kimi misyoner öğretilerinde “.. Sibirya’daki tundra ve bozkırlarımızın bu yarı yaban olan göçebeleri... tıpkı Çüd, Merya, Vyatiçler vb. [halkların] eski zamanlarda soyu tükenerek Rus halkıyla tamamıyla bütünleştiği gibi Ortodoks* dinimizi kabul ederek kendileri de [yer yüzünden silinerek] Ortodoks [Hıristiyan mezhebine inanan] Rus insanlarına dönüşemezler mi...” diye bu konuda genel düşünce trendini belirleyen öğüt ve yönlendirici tavsiyeler yer almaktaydı.
Bu gerçekleri 1889’da çıkartılan Yeniseyskiye Eparhialnıye Vedomosti [Yenisey Ruhban Mecmuaları]’nin
6. Sayısında [s. 174] bularak bunları su üstüne ünlü Hakas bilim adamı,
Hakaselinde Hakasça çıkan tek bir yayın olan “Hakas Çiri” (“Hakas
Yeri”) gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği görevinde bulunmuş olan,
Felsefe Bilimleri Doktoru, Profesör Gavril G. KOTOJEKOV çıkarmıştır[14] Böylece yukarıda tüm
bahsedilenlerden hareketle, XVIII. yüzyılda meydana gelen ve devamındaki yüzyıllarda
sürdürülen tarihsel gelişmelerin içerisindeki zoraki Hıristiyanlaştırma
sürecinin aslında Hakas milleti ve sahip olduğu dünya görüşünün bütünlüğü
için oldukça çetin ve kritik “bir sınav” niteliğini taşıdığı söylenebilir.[15]
Ve Hakas Türkleri, bu sınava katılmalarının koşulları ideal olmaktan çok
uzakta olmasına ve hazırlıkları için zamanlarının bulunmamasına rağmen
neredeyse üç yüz yıl süren zorlama, yıkım ve kıyımların altında dahi
öz kimliklerini koruyarak kendi özgün kültürlerinin güçlü birikimlerine
dayanan sağlam alt-yapısından genetik olarak vazgeçirilemediler.[16] Çarlık Rusya’da Hakaslara yönelik
olarak din alanında tüm bunlar olurken XX. yüzyılın ilk çeyreğinin ikinci
yarısında 1917 tarihli Ekim Bolşevik devrimi meydana çıkıvermiştir. Daha
sonra Komünist Partisine dönüşecek olan Bolşevikler tarafından Vladimir İlyiç
Lenin (Ulyanoff) yönetiminde gerçekleştirilen bu devrimle birlikte Sovyet
Rusya’sında din olayı üzerine “halk için afyondur” diye bir sünger çekilmiştir.
Sovyetler Rusya’sında daha sonra ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde
(SSCB) kiliseye karşı yapılan yalnızca din ile devlet işlerini bir birinden
ayırmaktan ibaret olmayıp bizzat dini kurum ve uygulamaların tamamen
yasaklanması, yerine de dinsiz (daha doğrusu, tanrı-tanımaz, yani, ateist)
bir toplumun yetiştirilmesi süreci uygulanmıştır. Uygulanan bu sürecin
neticesinde her halde en çok Hıristiyan ve Müslüman inanç mezhepleri zarar
ve hasar görmüştür. Bununla birlikte Budist ve Şamanist inançları da
telafisi oldukça zor ve hatta mümkün olmayan darbeyi almıştır. Hakas Kamlık inancına gelince,
Sovyetler zamanında uygulanan dönemdeki dine yönelik politikalardan ölümcül
bir biçimde yaralanan Kamlık inancının özünü oluşturan Kamların tamamı
sistem tarafından rejim için tehlike ve engel oluşturuyorlar gerekçesiyle öldürülmüştür.
Bu nedenledir ki, günümüzde Hakaselinde gerçek ve tam Şamanlar yoktur
denilse her halde yanlış ya da abartılmış olmaz. Bütün Kamlar Sovyetlerin
o korkunç ve ölümcül kasırgaların yaşandığı ilk yıllarda rejim tarafından
adeta avlanarak yok edilmiştir. Her ne kadar asosyal bir yaşam tarzını sürdürseler
dahi Kamlar, o dönemdeki rejim için bir engel oluşturuyorlar bahanesiyle baskı
altına alınarak sosyalist devlet tarafından yok edilmekten kurtulamamıştır. Bu bağlamda söylenebilir ki, Çarlık
Rusya’sında ardından da Sovyetler döneminde Hakas Türklerinin Kamlığına
yönelik olarak uygulanan baskıcı ve hatta yok edici politikaların
neticesinde yüzyıllarca halkımızın toplumsal yaşamının ayrılmaz bir parçası
olan ve hastalıklara karşı sürdürülen mücadelede (eskiden çağdaş
anlamda tıp henüz yokken) başlıca kahramanlar olan kamlar çeşitli yollarla
yok edilmiştir. Çok acı olan bu durum gerçekten de telafisi mümkün olmayan
halkımıza karşı sistem tarafından işlenmiş bir suçtur. Kamların yanı sıra Hakas halkı da büyük kayıplar vermiştir o dönemlerde, batıdan gelen zorba rejime boyun eğmez bir biçimde. Üstelik, Hakas Türkleri 1920’lerde ülkeye Proletarya diktatörlüğünü silah zoruyla ve kan dökerek hızla yayan Bolşeviklere karşı yurtlarını savunmak uğruna savaşa girişince, yeni sistem onları oldukça ağır bir biçimde soykırıma uğratarak cezalandırmıştır. Sözü geçen dönemde Hakas Türklerinde, bu husus dünyada, Rusya tarafından yaratılan “resmi tarihte” ve özellikle Türk dünyasında pek bilinmezse de, ciddi bir Turancılık akımı yaşanmış ve hatta Hakas, Altay, Tıva ve Dağlık Şor aydınları aralarında birleşip buralarda Güney Sibirya Türk Cumhuriyetinin kurulması için çalışılmıştır.* Bunun yanı sıra, Hakas Türkleri Stalin’in Sovyetler Birliğindeki yönetimi
ele geçirince ülke çapında başlatılan korkunç baskı ve kıyım döneminin
yaşandığı 1930’larda “Turancılık”,
“Pan-Türkçülük”, “Milliyetçilik”, “Burjuvazilik” vs. sudan,
yani hiçbir dayanağı olmayan ve hukuki anlamda hiçbir biçimde ispatlanmaya
dahi çalışılmayan bahanelerle ve suçlamalarla maruz kalarak, halkın en
ileri ve geleceğe yönelik lokomotifini temsil eden kesimini oluşturan üniversiteli
gençlikle aydınlar tabakasını kaybetmişlerdir. Bu korku ve ölüm kusan yıllarda
Hakas Türklerinden sadece zorla sürgüne gönderilenlerin sayısı 10 binden
çok üzerindeydi. Bir de buna yargısız yerinde kurşunlanmak suretiyle infaz
edilen Hakasların sayısını da eklemek gerekir. Üstelik devlet tarafından işlenen
bu kanlı kıyımların sonucunda ana-babasız kalanların, yaralananların,
evsiz-barksız kalanların, yoksulluğa düşüp açlıktan ölenlerin vs. sayısı
da eklendiğinde ortaya insanlık adına ve özüne sığmayacak insanlığa karşı
işlenmiş bir soykırım sucunun kanla boyadığı bir tablo çıkmaktadır. Yine Hakas Kam inancına geri dönünce, şunlar söylenebilir. Sovyet döneminde mevcut rejim tarafından ağır baskı altına alınarak kelimenin tam anlamıyla yok edilmeye çalışılmış olan Kamlık inancı telafisi mümkün olmayan bir darbe almıştır diye daha önceleri belirtmiştik. Bununla beraber, Hıristiyanlık da genelde dinlere karşı uygulanan baskıdan kurtulamamış ve yıkıma uğramıştır. İşte bu noktada şu sonuç ortaya çıkmaktadır. Kıskaca alınarak ortadan tamamen silinmesi için yoğun uğraş ve çaba verilen Hakas Kamlığı Sovyetler döneminde Rus Ortodoks Hıristiyanlığının (Çarlık zamanında giderek artan) etkisinden neredeyse tamamen kurtulmuştur. Dolayısıyla, Hakas Kamlığı bir taraftan baskıya uğramış, öbür taraftan ise daha önce üzerine (özellikle 1917’den önceki devirde) yoğun bir biçimde gelen Ortodoks Hıristiyan Kilisesince uygulanan baskısını bertaraf edebilmiş oluyordu. Tabii dinlere
karşı uygulanan baskılar doğası itibariyle zaten tasvip edilemez hiçbir şekilde;
ancak, olaya Hakas Kamlığı ile Rus Kilisesinin arasındaki münasebetler
(birisi için varlığını koruyabilme bir diğeri içinse öbürünün varlığını
sona erdirerek kendi varlığını nicel olarak daha da artırma düzlemindeki
ilişkiler) açısından yaklaşıldığında ortaya işte yukarıda değinilen
bu sonuç çıkmaktadır. Ve belki de bu baskıcı politikanın sayesinde (her
ne kadar bunun, yani genel olarak dine ve din özgürlüklerine karşı
uygulanan bu politikanın insan haklarına doğası itibariyle apaçık bir biçimde
aykırı olduğunun tamamen farkında olmak ve bilincine sahip bulunmakla
birlikte) bu gün Hakas Türklerinde Kamlık inancı yaşatılmaktadır. Gerçi oldukça ağır bir şekilde
yıpranmış olan Kamlık inancı kendi renaissance’ını
Sovyetler döneminin yıkılışına yaklaşan dönemin (SSCB’nde bu yeniden
yapılanmanın [perestroyka] Mihail Gorbaçev tarafından uygulanmaya başladığı 1985’ten
itibaren bir dönemdir) içinde ve sonrasındaki yıllarda bulmuştur. Yani, Kamlık inancının yeniden
canlanışı Sovyetlerin son ve yeni Rusya’nın ilk yıllarında
meydana gelmiştir. Bu zamandan başlayarak Hakas Kamlık inancının
yeniden doğuşu bağlamında daha önceleri uygulanan baskılar sonucunda yok
olan ya da edilen birçok ulusal gelenek, bayram ve ayinin mümkün olduğu düzeyde
hızla ihya edilmesi için bu davaya gönlünü vermiş insanlar tarafından yoğun
gayret ve emek sarf edilmiştir. Böylece seksen yıl boyunca sürmüş Sovyet
rejiminin çökerek yok olmasının ardından Hakas Türklerinin ve Türk dünyasının
ortak bayramı olan baharda 21 Martta kutlanan Yılbaşı (Çıl Pazı) bayramı
Hakas aydınlarından ileri gelenleri tarafından halkın içerisinde, konuyla
ilgili mevcut literatürde ve arşivlerde bir takım araştırmalar yapıldıktan
sonra yeniden yaşama döndürülmüştür. Doğanın uyanışını sembolize
eden bu bahar bayramı olan Çıl Pazı Payramı (Yılbaşı
bayramı)’nın yanı sıra Çir
İne Küni (Yer Ana günü), Adalar
Küni (Atalar Ruhlarını Anma günü), Imay
Küni (Umay Günü), Üren
Hurtı Küni (Tohumdaki ilk kurt günü), Tuzah Kizis (Bağ Kesiş Günü),
Tun Payram (İlk Süt Bayramı), Tün İb (Gece Çadırı-Evi)[17]
gibi başka birçok ulusal ve dinsel bayramımız XX. yüzyılın son çeyreğinin
ikinci yarısında ihya edilmiş ve böylece aynı ırka mensup atalar ile
torunlar arasında doğal devamlılık ve iletişim köprüsü zamana adeta
meydan okunurcasına yeniden kurulmuş ve tarihin tüm olumsuz gelişmelerine rağmen
bu nesiller arasında kültür bütünlüğü yeniden oluşturulmuş oldu.
Nesiller arasındaki bu devamlılık köprüsü ise Hakasları, yaklaşık altı
bin yıl önce yaşayan atalarının kurmuş olduğu Tazmin dönemine ve hatta
ondan önceki devirlere kadar götürmektedir. Anılan bu Tazmin arkeolojik kültür
dönemi, ünlü Hakas tarihçi ve arkeolog Prof. Yakov Sunçugaşev’e göre
Kamlık inancının en parlak zamanını temsil etmektedir. Onun savunduğu
gibi, bu döneme ait olan balbalların (obaalar) derin bir
felsefesi var olup bunlar hem uzay hem de o dönemdeki halkın dünya algılayışı
ve görüşüyle korelasyonu olan pahası biçilemez birer sanat eseridir.
Tazmin dönemine ait balbalların dünya çapında bir başka benzeri bulunmadığından
bu obaalar hem Hakas Türklerinin
ulusal mirasını hem de tüm dünyanın kültürel miras zenginliğinin birer
parçasını teşkil ederek son derece özgün ve yegane tarihsel anıtlardır.[18] XX. yüzyılın sonunda eski
sosyalist kampta genelde ve SSCB coğrafyasında özelde meydana gelen değişim
rüzgarlarının etkisiyle yıllarca bastırılmış olan milliyetçilik akımı
güçlenmeye başlamıştır. Kimi yer ve zamanlarda kanlı çatışmaya dek
varan gelişmelere yol açabilen bu milliyetçilik (ulusçuluk) canlanışı
Sovyetler Birliğinin göreceli olarak kansız bir şekilde dağılışında
etkili olan nedenlerden biri olmuştur. Ulusçuluğun yeniden dirilmesi ve yıllarca
bastırılıp adeta yok sayılmış olmasının haksızlığından acısını çıkartarak
sayı bakımından küçük olarak nitelendirilebilen uluslardan sayıca büyük
uluslara kadar herkesi derinden etkilemiştir. Bu akımın etkisiyle ve iletişim
alanındaki gelişmenin artık engel tanımaz boyutlara gelmesinin sayesinde
bilginin çabuk yayılmasından ötürü örnek alma yoluyla bu coğrafyadaki tüm
ulus ve halkların içerisinde ulusçuluk ve ulusal kimlik konusunda muhteşem
bir uyanış başlamıştır. Bu ulusal uyanış ve ulusal kimlik arayışı Sibirya’da yaşayan Doğu Türklerinden olan Hakasları da esaslı bir biçimde etkilemiştir. Bu akımın Hakas halkının ulusal bakımdan uyanmasına ve etnik kimliğinin arayışına girişmesine vesile oldu. Kendini tanımaya ve yeniden ben kimim? diye sorarak tanımlamaya koyulan Hakas halkı her şeyden önce kendi öz köküne ve tarihi geçmişine başvurmuştur. Sözü edilen bu kendini arayış süreci esnasında, daha önceleri meydana gelen kimi tarihsel gelişmelerden ötürü atalarıyla ve dolayısıyla da öz tarihiyle bağları kopmuş ve kopartmaya zorlanmış olan Hakas Türkleri tüm olumsuzluk ve kısıtlılıklara bakmaksızın yeniden zaman tünelini kurarak geçmişleriyle bütünleşmeye çalışmıştır. Böylece bir taraftan kendi geçmişiyle araştırarak yeniden tanışan Hakaslar bir diğer taraftan da Türk dünyasıyla bütünleşme yolunda ilerlemekteydi. Ve bunun en bariz örneği de daha önceleri değinildiği gibi Türk dünyasında nerdeyse birebir benzerlik gösteren (tarih olarak da her yerde 21 Martta kutlanan) Yıl Başı (Çıl Pazı ya da Nevruz veya Yeni Gün) Bayramıdır. Böylece hem kendi geçmişlerine yönelik köprüleri yeniden
kurmaya çalışan Hakas Türkleri öbür taraftan Türk dünyasıyla kültürel
bir birlik ve beraberlik sürecine dahil olmaktadır. Geleneksel Türk Yıl Başı
bayramının yanı sıra Türk coğrafyasında benzerliğiyle ve sürdürülme açısından
devamlılığıyla ön plana çıkan bir başka ortaklık halk inancı alanında
mevcut olan ağaçları sayma ve onların dallarına dilekler tutarak bez ya da
çaput (Hakasça Çalama) bağlama
geleneği gösterilebilir. Bir sonraki bölümde değinilecek olan bu bez bağlama
geleneği hiçbir olumsuz koşul altında ezilmeden varlığını tüm Türk dünyasında
aynı biçimde ve aynı anlam içererek sürdürmüştür. Hakas
Kamlık İnancı ve Dünya Görüşü Kamlık (Şamanlık) denince öncelikle akla semavi dinlerin dışındaki ve onlardan öncesine ait bir inanç gelmektedir. Kamlık inancının diğer dinlerin içinde bile varlığını ya da izlerini sürdürebilmesi, bu inancın içerisinde aslında onu dünyadaki diğer dinlerle benzeten ve yakın kılan “öldürmeme”, “kötülük etmeme”, “iyilik yapma” vb. iyiliğe yönelik etik norm ve değerleri içermiş olmasına bağlanabilir, çünkü bu değerler nitelikleri itibariyle insanlığa özgü olup evrensel bir düzeyde geçerliliğe sahip bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Kamlığın dünyadaki diğer inanç mezhepleriyle yakın ve benzer kılan, onun, yani Kamlığın aslında yaş itibariyle en eski inanç sistemi olmasından ötürü diğer dinler için üzerine dayanabilecekleri bir tür alt-yapıyı oluşturmuş olmasıdır. Tütsüleme, serpiştirme, daire şeklinde hareket
etme vb. birçok ayinsel uygulamanın özelliklerinin kökeni yine Kamlığın içinden
kaynaklandığı söylenebilir.[19]
Bu bakımdan bir genellemeyle, Kamlığın meditasyon, reinkarnasyon vb.
konularda Budizm ile; dünyanın ilk ve en önemli dayanağının bir çeşit
yolun, sürecin ve hatta tanrıların uyması gerektiği bir tür dünya yasasının
olduğuna inanma ve kabul etme açısından Daosizm ile; ve Gök kültü, atalar
ruhlarını bir kült derecesinde sayma bakımından Konfuçyücülük ile birçok
ortak ve benzer noktalara sahip olduğu ifade edilebilir.[20] Bununla birlikte Kamlığın diğer
dünya dinlerinden ayıran gerçek ve esas özelliği olarak, bu inanç
sisteminin diğer dinlerden çok daha yoğun ve yüksek derecede doğa ve günümüzde
özellikle sahip olduğu güncelliği bakımından ve çözülmesini bekleyen
birçok doğal problemler itibariyle önemli olan ekoloji üzerine odaklanmış
olması gösterilebilir.[21] Hakas Türkleri Kamlığı, bir inançtan çok bir yaşam biçimi ve bir dünya görüşü olarak algılamaktadır. Bunun nedeni ise belki de inançla yaşamın çok içiçe girmiş ve birbirlerini etkilemiş ve etkilenmiş olmasıdır. Şöyle ki, inanç sınırının nerede bittiği ve inancın haricinde duran yaşam alanının nerede başladığı bu etkileşimden ötürü artık belirsiz bir duruma gelmiştir. Yani, burada sözü edilmekte olan, inancın gündelik yaşamın çok içine girmiş olup onun bir parçası haline gelmiş olması durumudur. Bu ise hiç de yabana atılabilir bir düşünce değildir, çünkü
yüzlerce değil, binlerce yıl içerisinde varlığını bu topraklarda sürdüren
Kamlık inancı artık burada yaşayan halkın genetiğine işlemiştir. Bu süresi
bakımından gerçekten de muazzam bir geçmişe ve birikime sahip olan Kamlık
inancı zamanın sisli perdelerini yararak günümüze kadar vararak halen de
varlığını güçlü, daha doğrusu zaman ilerledikçe varlığını artan bir
biçimde güçlendirerek devam ettirmektedir. Daha önce bölümlerde değinildiği
gibi Hakas Türklerinin Kamlık inancındaki en kritik sayılan son üç yüz yıl
boyunca dışarıdan gelen yoğun baskıya ve oluşan olumsuz koşullara rağmen
bu inancı ayakta tutabilmiş olan etken, bu inancın inanan kitlesinin gerçekten
de genetiğine işlemiş olmasının bizzat kendisidir. Bu Kamlık inancının Hakas Türklerinin genetiğine işlemiş olması durumu aslında bir zamanlar bu coğrafya alanında yaşamış ve daha sonraları kimi tarihi gelişmelerin neticesinde dünyanın dört bir yanına göç etmiş ve o yeni coğrafyalarda başka inanç sistemlerini girmiş ve benimsemiş olan diğer Türk boyları için de geçerlidir. Nitekim,
yayılarak yaşadıkları coğrafyanın genişliğine, ihtiva ettiği iklim ile
doğa koşullarının farklılığına ve yaşadıkları ülkelerdeki kültür
ve inanç sistemlerine rağmen bütün Türk dünyasında özellikle halk inanç
ve geleneklerinde göze çarpan benzerlik ile öne çıkmaktadır. Örnek vermek
gerekirse; Türk coğrafyasında kimi yerlerde batıl inançların bir uzantısı
olarak ilan edilseler dahi ortadan kaybolmayan ve tam tersi halkın içerisinde
yaygın olarak yaşatılan dilekte bulunarak ağaçlara bağlanan bez, çaput,
ya da Hakasça’da “çalama” bağlama geleneği gösterilebilir. Bir diğer taraftan da eski Türklerin
yaşadığı dönemde Kamlık inancın Türklerin arasında ne denli güçlü ve
yaygın olduğunu gösteren ve altını çizen konuşma ünlü Türk Kağanı
Tonyukuk’a aittir. Türk Kağanlığının önderi olan Tonyukuk Türk eline
Budizmin sokularak yayılmasını savunan görüşlere karşı gayet gerçekçi
ve açık bir biçimde “Budizm ve Daosizm insanlara iyilik ve zayıflık
kavramlarını öğretir, bunlar ise savaşlar ile fetihlerin yapılmasını
yavaşlatarak engeller. Tapınakların inşa edilmesi de hiçbir şeyle kendini
bağlamama [sınırlandırmama, yani özgür olma ve her an harekete hazır
bulunma] gibi eski Türk geleneğimizin yıkılmasına yol açacaktır. [Bunlar
gerçeğe dönüşseydi] Tang sülalesi bizi yok ederdi...” diye seslenmiştir.[22] Böylece, özellikle eski
zamanlarda karşı uygulanan zorlama ve engellere karşın Kamlık inancını yaşayan
ve yaşatan Hakaslar bu inancı özellikle son dönemde canlanması ve gelişmesi
için oldukça uygun ve elverişli bir ortamın bulunduğu günümüze kadar
devam ettirebilmiştir. Gündelik yaşama girerek hayatın
her an ve alanında varlığı hissedilen ve kabul edilen Kamlık inancıyla yaşayan
Hakas Türklerinin geleneksel dünya görüşlerinde dünya bir bütündür ve
üzerindeki çok-çeşitlilik ya da çeşit zenginliği bu bütünlüğün ayrılmaz
bir girdisidir. Çeşitlilik zenginliği Kamlıkta saygıyla karşılanır ve
dolayısıyla çeşitliliğin varlığını yok etmeye, yani tek tiplilik ve aynı
olma durumunu oluşturulmasına yönelik eylemlere girişilmez. Bununla birlikte
üzerindeki bütün çeşitliliği ve farklılığıyla beraber dünya bir canlı
olarak algılanmakta Hakas Kamlığında ve dolayısıyla dünyanın üzerinde
bulunan her şey de canlıdır, yani can sahibi olandır. Hakas Kamlık inancında ruh
(can) çok önemlidir. Bu önemlilik ise Kamlıktaki Ruhun (canın) geçtiği ya
da dönüştüğü hale göre farklı isme sahip olma özelliğinden ileri
gelir. Hakasların geleneksel inancında birden çok birbirinden farklı ruh
(can) hali mevcuttur. Bunlar: kut, yaşam gücü, şans ve mutluluk anlamına
gelen hut;
Kam tarafından çocuk ayininin yapıldığı esnada çadırın tavanında
bulunan duman deliğinden içeri girerek doğacak çocuğun canına hayat veren
güneşin ışını biçimindeki sus; yaşamın ilk nefes alışı, dolayısıyla başlangıcı
olan ve nefes anlamına gelen tın;
canlıların gözlerinde yaşayan, oradan ölümle giden ve göz ateşi anlamına
gelen harah odı; insanın içindeki
canın bilince sahip kısmının adı olan ve düşünce, fikir anlamına gelen sağıs;
insanın ölümünden sonra içindeki canın aldığı yeni adı olan ve 40 gün
kadar varlığını sürdüren süne ya da sürnü;
ve süne bir insanın ölümünün ilk yılında yeryüzünde gezen canı
ya da ruhu olurken bu can Alt dünyaya (Alt
tilekey) geçtiğinde aldığı yeni hal olan
üzüt’tür.[23]
Görüldüğü kadarıyla Hakas Kamlık inancında canın toplam yedi tane farklı
hali vardır. Bu da, can kavramının geleneksel Hakas dünya görüşünde
oldukça önemli bir yere sahip olduğunu kuvvetli bir biçimde
desteklemektedir. Aslında bu gelenek ta eski Türk ve daha önceki dönemlerden
gelmektedir. Örneğin, dünyaca tanınan ve atalarımız tarafından kendi öz
yazılarını kullanarak öz dilinde yazıp bize bıraktıkları eski Türk yazıtlarında
canın kaynağı olduğu hayatın önemi ve ölümden sonra bu dünyadan ayrıldıklarında
doyamadıkları ve halk ile devletin önündeki görevlerini tamamlamadan yakınlarını
bıraktıkları hayata duydukları özlem hep dile getirilirdi. Bunun sebebi de
Türklerin öbür dünyadaki yeniden doğuşa (reincarnation)
götüren sürece inanmalarıyla birlikte hayata ve bu hayatın yaşanarak tadının
çıkartıldığı bu dünyaya verdikleri önemdir. Ama eski Türklerin bireysel
hayattan ziyade toplumsal yaşam boyutu oluşturan aile, soy, toplum ve “yüce
devlet”in varlığını sürdürebilirliğine önem verdikleri bilinmektedir.
Bu bilginin alındığı eski Türk dönemine ait Kırgız yazıtlarının üzerinde
“Yüce devletime doyamadım...” ve “Halkım, üzüldüm sizden ayrıldığıma...”
gibi ifadelere rastlanmaktadır.[24] Sibiryalı gayri Rus halklar için
genelde ve Hakas Türkleri için özelde bir Kam, Kamlık inancının çerçevesinde
insanlar ve insan dünyası ile ruhlar ve ruhlar dünyası arasındaki bir tür
aracılık eden bir büyü ve mucize yapma ve/veya gösterme yeteneğine sahip
olan birisi olarak algılanmaktaydı. Ama bunun yanı sıra Sibirya’nın
yerlisi olan halkların geleneksel yaşam tarzlarının içerisinde bir Kam,
sahip olduğu bu dinsel niteliklerinin yanı sıra dans etme, şarkı söyleme,
otacılık ve iyileştiricilik yapma gibi halk kültürünü oluşturan önemli
katmanların bir taşıyıcısı olarak da yerli kültürlerin zenginliğini
meydana getirmede katkıda bulunmaktaydı. Hatta Kamın, bu geleneksel
toplumlarda oyunculuk ve tiyatroculuk geleneklerinin doğmasına yol açtı diye
denilse bu biraz iddialı olsa da en azından gelişmesine esaslı bir biçimde
katkıda bulunduğu söylenirse sanırım hiç de abartılmış olmayacaktır. Bu bağlamda Kamların özünü
oluşturduğu Kamlık inancının bir bakıma, Sibirya Türklerinin geleneksel
toplumlarındaki kültür, gelenek ve göreneklerin kuşaklar arası devamlılığını
sağlayan bir köprü vazifesini görmekte olduğu söylenebilir. Bu devamlılığı sağlayan köprü
binlerce yılla ifade edilen bir bütünlüktür aslında. Biraz önce önemine
değindiğim toplumsal görevleri yerine getiren kamlara karşı yapılmış bütün
uygulamalara ve suçlara (ki bunu açıkça söylemek gerek) rağmen bu kültürel
bütünlük, son 300 yılın içerisinde meydana gelen tarihsel gelişmelerin
altında ezilmemiş ve varlığını koruyarak devam ettirebilmiştir. Bununla birlikte az evvelce değinen
bu son 300 yıllık dönemde yaşananlar gerçekten de çok korkunçtur. Bu
korkunç olaylar esasen bu dönemin başlangıcında, yani 1800’lü yıllarda
ortaya çıkmış ve Rus devlet geleneğinde işlenmiş olan bir suç ve insanlık
ayıbı olmuştur. Hakas Türklerinin aydınlarından rahmetli Prof. Dr. Gavril
Kotojekov’un bu döneme ilişkin olarak söylediği gibi o yıllarda Güney
Sibirya’da Altay dağlarının kuzey-doğusunda yaşayan Hakas Türklerine karşı
aslında “...maneviyat alanında zorla Hıristiyanlaştırma, Ruslaştırma
politikası ve ırksal ayırımcılık biçiminde açıkça bir ‘kültürel
soykırım’ yürütülmekteydi.”.[25] Burada tüm değinilerek söylenenlerden hareketle yazının sonunda söylenebilir ki, Hakas Kamlığı eskiden olduğu gibi bugün de kendi varlığını devam ettirmektedir. Ancak tarihin kimi dönemlerinde ağır darbe ve baskılara maruz kalmasından ötürü ciddi kayıplar veren Kamlık Hakaseli’nde özellikle 1990’lı yıllarda hızlı bir biçimde kazandığı canlanış ve gelişim ivmesi yine de tam tatmin edecek düzeyde devam ettirilememiştir. Bunun altında ise politik, sosyal-ekonomik ve demografik nedenler yatmaktadır. Nüfus bakımından kendi ülkesinde bir azınlık
olarak yaşayan Hakas Türklerinin bu durumundan kaynaklanan siyasal sürece
yeteri kadar katılamamaları, kendi görüşlerini siyasal arenada savunmaları
için elverişsiz koşullarda bulunmaları, halkının çoğunun zaman içerisinde
meydana gelen ekonomik sıkıntıların en ağır biçimde vurduğu kırsal
kesimlerde yaşaması ve dolayısıyla yeterli ekonomik potansiyele sahip
olmaması, vb. birçok hem maddi hem manevi alandaki gelişmeyi engelleyici ya
da yavaşlatıcı nitelikli handikaplar bugün Hakas Türklerinin önünde yol
üzerindeki kaya gibi durmaktadır. Bu kaya tek başına bir parça olsaydı
onun kırılması ve böylece aşılması mümkün olabilirdi diye düşünmekteyim,
oysa bu kaya yıllar boyunca rejim tarafından yığılan zaman zaman büyük,
zaman zaman ise küçük taşlardan ibaret olduğu gibi bu kayanın arkasında
daha büyük dağlar vardır. Hakas kam inancında dünyanın gelişmesini spiral biçimde algılanmaktadır. Bunun için geçmiş günümüze, günümüz de geleceğe bizi götürmektedir. Gelecek ise yeniden geçmişe bağlanmaktadır. Bunun simgesi ise kendi kuyruğunu ısırmış olan ve sonsuzluk ile bilgelik anlamına gelen yılandır. Hayatın en üstün ve sonsuz bir ışık ya da gelişme olarak algılandığı bu sonsuzluk süreci hayat ile ölümün dönüşümlü değişimi üzerine kuruludur. Buna göre de evrenin gelişiminde tekerrürler ama aynı şekilde ama bir üst ya da alt düzeyde ve benzer yönde vuku bularak kaçınılmazdır. Dolayısıyla Kamlık üzerine kurulan Hakas geleneksel dünya görüşüne göre tarihin gelişmesinde dönüşümler meydana gelebileceği gibi eski şanlı zamanlarımıza benzer dönemlerin geleceği beklenebilir. Hatta bu bekleyiş düşünce ve eylem planında ilerlemekte olduğu şimdiden söylenebilir. [1]
“İstoriya Hakasiyi s Drevneyşih Vremön Do 1917 Goda” /“Hakasya’nın
Eski Zamanlardan 1917’ye kadarki Tarihi”/ Hakas Dil, Edebiyat ve Tarihi
Bilimsel Araştırma Enstitüsü, Sorml. Redaktör: L.R. Kızlasov, “Vostoçnaya
Literatura” Basım Şirketi, “Nauka” Neşriyatı, Moskova, 1993, s.8; [2]
a.g.e., s. 10; [3]
Kızlasov, L.R., Leontyev, N.V, “Narodnıye Risunki Hakasov”
/“Hakasların Halk Resimleri”/ (M.V. Lomonosov Moskova Devlet Üniversitesi
Tarih Fakültesi), “Nauka” Neşriyatı, Doğu Literatürün Genel Redaktörlüğü,
Moskova, 1980, s.65; [4]
Tugujekova, V.N. (Hakas Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Etnik-arası İlişkiler
Danışmanı) “Proyekt: Gosudarstvennoy programmı Rossiyskoy Federatsii
‘Vozrojdeniye i razvitiye türkskih narodov Rossiyi’” Rusya
Federasyonu Hakas Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Abakan, 1994, s. 11; [5]
Tugujekova, V.N. (Hakas Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu Etnik-arası İlişkiler
Danışmanı) “Proyekt: Gosudarstvennoy programmı Rossiyskoy Federatsii
‘Vozrojdeniye i razvitiye türkskih narodov Rossiyi’” Rusya
Federasyonu Hakas Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Abakan, 1994, s. 12; [6]
Potapov, L.P. “Proishojdeniye i Formirovaniye Hakasskoy Narodnosti”
/“Hakas Halkının Kökeni ve Oluşumu”/ Abakan, 1957, s.171; [7]
a.g.e., s.244; [8]
a.g.e., s.245; *
İlk Hakas bilim adamı olan Nikolay Katanov’un hem Rusya’da hem de yurt
dışında, özellikle Avrupa’daki bilim dünyasında önemli bir yere
sahip olan bir çok bilimsel cemiyetin asıl üyesiydi. Bunun yanı sıra
N.F. Katanov içkiyle mücadele eden ve bunu tanıtan çok sayıda dernek ve
cemiyetin de üye ve başkanlığını yürütmekteydi. Bunun altında yatan
ise onun o zamanki Çarlık Rusyası’nda tüm Rus ve gayri-Rus (bunlar
onun daha çok kaygılanmasına neden olmaktaydı bence, çünkü bu dernek
ve cemiyetler hep gayri-Rus halkların yaşadığı bölge ve şehirlerdi)
halklarına yönelik olarak uygulanan içkiye boğma siyasetinin tamamem
farkında olmasıdır. Zaten kendisi hayatının sonuna dek hiç alkol
kullanmamıştır, yani söz ve propagandadan ziyade Pora Katan kendi yaşam
tarzıyla adeta örnek olmaya çalışıyordu o dönemdeki gayri-Rus halkları
için. Bu ve diğer konularda bkz.: Davletov, Timur “Hakas Prof. Nikolay Födoroviç
KATANOV (Mayıs 1862 – 10 Mart 1922)”, Türk
Dünyası, (T.C. Kültür Bakanlığı) Yıl: 7, Sayı: 18, 1999, ss.
51-54; İ.F. Kokova “N.F. KATANOV”, Hakas Kitap Yayımcılığı, Abakan,
1993; “Nikolay Födoroviç KATANOV. Materiallı i Soobşçeniya” (Editör:
N.G. DOMOJAKOV), Hakas Kitap Yayımcılığı, Abakan, 1958; vs. [9]
“N.F.KATANOV. Tallap Alğan Pilig Toğıstarı / Bilimsel Eserlerinden Seçmeler.
Hakas Folkloru ve Etnografyası Metinleri” , TÜRKSOY Yayınları No: 16,
Ankara, 2000, ss. 536-539; (N.F.Katanov’un özgeçmişinden alıntı
olarak aldığım bu metin Rusça’dan Türkçe’ye çevirimi tarafımızca
yapılmıştır). [10]
Kotojekov, Gavril Gavrilloviç “Kultura Narodov Sayano-Altayskogo Nagorya”
/“Sayan-Altay Dağlık Bölgesinde Yaşayan Halkların Kültürü”/
Abakan, 1992, s. 60; [11]
“İstoriya Hakasiyi s drevneyşih vremön do 1917 goda” (Editör: Prof.
Dr. L.R.KIZLASOV) Moskova, “Nauka” Yayınevi, 1993, s. 402; [12]
Bu bilim adamlarından birisi de ünlü Rus tarihçisi V.G. Kartsov’dur.
Bknz.: Kotojekov, Gavril Gavrilloviç “Kıltura Narodov Sayano-Altayskogo
Nagorya” Abakan, 1992, ss. 72-73; [13]
Kotojekov, Gavril Gavrilloviç “Kıltura Narodov Sayano-Altayskogo Nagorya”
Abakan, 1992, s. 61; *
Rusça’da Ortodoks dini kelimesinin harfi harfine karşılığı ‘doğru
bir biçimde sayma’ ve ‘övme’ anlamına gelen pravoslavnaya religiya’dır. Bu ise, Tanrıyı doğru bir biçimde
saymak ve ona tapınmak ancak bu Rus dinine mensup olmakla eşdeğerliymiş
gibi bir anlama yol açmaktadır.
[14]
Kotojekov, Gavril Gavrilloviç a.g.e., s. 68; [15]
Anjiganova, Larisa Viktorovna “Traditsionnoye Mirovozzreniye
Hakasov. Opıt rekonstruktsiyi” Abakan, 1997, s.10; [16]
Kazaçinova, Galina Grigoryevna ve Tatarova, Valentina Kirillovna. “Kemzin
Sin?” /“Kimsin Sen?”/ Hakasların Ritüel-Ayinsel ve Takvimsel
Bayramları. Abakan, 1997, s.49; *
Bu konuda bilgi, Türkiye’de bir zamanlar yayınlanan “Türk
Diplomatik” gazetesinin (Yıl: 3, Sayı: 33, sayfa: 22) Eylül 1997’de
çıkan sayısında Dr. Atilla Ömeroğlu tarafından kaleme alınan
“Sovyet Döneminde Hakaslarda Turancılık” adlı makalesinden alınabilir.
Bunun yanı sıra değinen bu dönem içerisinde Hakas Türklerinde cereyan
etmiş olan Turancılık akımı konusuna ilaveten, Hakas Türklerinin ileri
gelenleri tarafından 1915 yılında “Pirikken Pülgi” [Birleşik Mühür]
Teşkilatı kurulmuş olduğu belirtilebilir. Hakas Türklerinin hem ileri
gelenleri hem de zenginleri tarafından kurulan bu teşkilatın ana amacı yüzyıllar
boyunca yaşadıkları bu topraklardaki Türklerin yurdu olan Hakas, Altay
ve Tıva ülkelerini birleştirerek bir Güney Sibirya Türk devletini
kurmak idi. Bkz.: Butanayev, Viktor Yakovleviç “Hakassko-Russkiy İstoriko-Etnografiçeskiy
Slovar”, Abakan, 1999, s.89; [17]
Kazaçinova, G.G. ve Tatarova, V.K. “ÇIL PAZI – GOLOVA GODA” (YIL BAŞI)
Hakas ların Ritüel-Ayinsel ve Takvimsel Bayramları. Abakan, 1997, s. 5; [18]
Sunçugaşev, Yakov “Hakas Şamanizminin Kökenleri Üzerine” (Çev.:
Davletov Timur), Yüce Erek Aylık
Fikir, Kültür ve Araştırma Dergisi, Yıl: 1, Sayı: 1, Mayıs 1999, s.
15; [19]
Anjiganova, Larisa Viktorovna “Traditsionnoye Mirovozzreniye Hakasov. Opıt
Rekonstruktsiyi” /“Hakasların Geleneksel Dünya Görüşü”/ Abakan,
1997, s. 98; [20]
a.g.e., s. 98-99; [21]
Wolsh, R. “Duh Şamanizma” /”Şamanlığın Ruhu”/ Moskova, 1996, s.
24; (Aktaran Anjiganova, L.V. “Traditsionnoye Mirovozrenniye Hakasov. Opıt
rekonstruktsiyi” Abakan, 1997, s. 98’de); [22]
Potapov, L.P. “Altayskiy Şamanizm” Moskova, 1991, s. 17; (Aktaran
Anjiganova, L.V. “Traditsionnoye Mirovozrenniye Hakasov. Opıt
rekonstruktsiyi” Abakan, 1997, s. 93’te); [23]
Anjiganova, Larisa Viktorovna “Traditsionnoye Mirovozzreniye Hakasov. Opıt
Rekonstruktsiyi” Abakan, 1997, ss. 62-66; [24]
Malov, S.Ye. “Yeniseyskaya Pismennost Türkov. Tekstı i Perevodı”
/“Yenisey Türk Yazısı. Metinler ve Çecirileri”/ Moskova-Leningrad,
1952, ss. 11-32; [25]
Kotojekov, Gavril Gavrilloviç “Kultura Narodov Sayano-Altayskogo Nagorya”
Abakan, 1992, s. 103;
|