|
|
Bölüm 7 KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİ 7 Köylülerin belli başlı bir dinî inancı yoktur. Onlar Teyri adını verdikleri bir tanrıya inanmaktadırlar. Onların inancına göre Teyri her şeyin sahibidir ve müşfiktir. Bundan başka bir de Aziz İlya’yı kutsarlar. Onların anlattığına göre Aziz İlya bölgedeki en yüksek dağın tepesinde sıklıkla görünmektedir. Onun şerefine kurban keserler, süt, yağ, peynir ve boza ikram edip dinî bir tören şeklinde şölen tertip ederler. Onlar eskiden domuz eti yemişlerdir. Ziyaret ettikleri kutsal ırmaklar ve bu ırmakların yanında sakındıkları tabu ağaçları vardır. Onlar da diğer Tatar kavimleri gibi koyunun kürek kemiğine bakıp gelecek hakkında tahminler yaparlar. Onların zengin kesimi Çerkeslerin etkisiyle İslam dinini kabul etmiştir. Fakat, Karaçaylıların dışında, mescit ve mollaları yoktur. Çerkesler bu Tatarlara Tatar-Kuşha (Dağlı Tatar~Dağ Tatarı) veya Karlı Dağlarda Yaşayanlar adını vermişlerdir. Osetler ise bunlara Assu derler. Çerkesler bunlara Karşaga-Kuşha derler. Megreller ve Uriyalar ise Karaçioli adını vermişlerdir. Tatarlar onlara Kara-Çerkes derler. Gürcüler ise ortaçağda onlara Kara-Cikhi demişler ve yaşadıkları ülkeye de Kara-Cikhetiya adını vermişlerdir. Gürcüler eskiden Çerkeslere de Cikhi veya Zikhi diyorlardı. Karaçaylılar da Malkarlılar ve Çegemliler gibi eskiden pagan idiler. Şimdi ise burada İslam’dan başka bir din yoktur. Bunlar domuz etinden çok tiksinirler. Halbuki eskiden domuz onların en baş yiyeceğiydi ve oldukça fazla tüketiyorlardı. Bundan 32 yıl önce İshak Efendi (Kabardey İshak Abuk Efendi) bunlara İslam dinini öğretmiştir. Hıristiyan dini hakkında hiçbir şey bilmezler. Kuran’da geçen bayramları bilirler ve tatbik ederler. Karaçaylılar, Kafkasya’da en güzel kavim olarak bilinirler. Onlar bozkırlardaki göçebe Tatarlardan daha ziyade Gürcülere benzerler. Vücut yapıları biçimlidir ve güzel bir yüze sahiptirler. Büyük ve siyah gözleri vardır. Beyaz tenlidirler. Onların arasında hiç Moğol tipine rastlanmadığından bunların Moğollarla bir karışımları olmadığı anlaşılmaktadır. Nogaylarınki gibi bunlarda basık surat ve çekik gözler yoktur. Bunlar gelenekleri icabı tek bir kadınla evlenirler. Fakat bazılarının iki veya üç karısı vardır ve gayet iyi geçinmektedirler. Başka diğer dağlı kavimlerde olduğu gibi bunlarda kadınlara kötü muamele yoktur. Bunlar karılarına insanca ve (s. 35) şefkatle davranırlar. Bunlarda kadın kocasının hizmetçisi gibi değil, Avrupalılarda olduğu gibi hayat arkadaşıdır. Prenseslerin kendilerine ait özel evleri vardır. Onlar yabancılara görünmezler ve yabancılarla konuşmazlar. Gündüz vakti erkek (bey), karısıyla (prensesle) karşılaşmamaya özen gösterir. Gece olduğu zaman karısına ait özel evde görüşürler. Fakat bu Çerkes adeti yalnız üst tabakaya mensup olan kesimde geçerlidir. Halbuki köylülerde durum başkadır. Koca ve karısı birlikte yaşar. Kadınlar yabancıların olduğu ortamda bulunmak ve onlarla konuşmak konusunda serbesttir. Kızlar genellikle evde otururlar ve pek az dışarı çıkarlar. Altın ve gümüş simli ipliklerden kumaş ve elbiseler işlerler. Kızlar kocaya gidecekleri vakit evin reisi (kızın babası) diğer Tatar kavimlerinde olduğu gibi başlık parası alır. Bunun adına da Kan Bagası derler. Damat zengin ise müstakbel gelin birçok yeni ve güzel elbiseler gönderir. Kız da düğün günü bu elbiseleri giyer. Damat düğün günü bütün erkek arkadaşlarına büyük bir ziyafet verir. Kız tarafında da aynı şekilde gelen misafirlere büyük bir ziyafet verilir. Gelin kendi kız arkadaşlarını davet eder. Gece yarısına doğru gençler kalabalık bir şekilde toplanarak gelini damat evine getirmek için kız tarafına giderler. Bu düğün ve eğlence üç gün boyunca devam eder. Düğün süresince herkes yer, içer, eğelenir, dans eder. Bekar erkekler ile bekar kızlar birbirleriye tanışır ve sohbet ederler. Bundan da birçok yeni tarihi aşklar doğar ve yeni düğünlerle sonuçlanır. Bunların düğününde erkekler ile kızların birlikte daire şeklinde toplanıp icra ettikleri bir dansları vardır. Karaçaylılar komşuları Çerkes ve Abazaların aksine hırsızlık ve dolandırıcılık nedir bilmezler. Onlar çalışmayı çok severler ve oldukça da cömert insanlardır. Genellikle tarla-sapan işleriyle uğraşmaktadırlar. Bütün halkın tamamı 250 haneden ibarettir. Bu yüzden onlar Kabardey Çerkesleri gibi savaş ve çapul işinde güçlü değildirler. Bunların yaşadığı yerde toprak verimlidir. Buğday, arpa, darı ve yulaf çok güzel yetişmektedir. Fakat bu toprakların genişliği sadece 8 versttir. Çevresi ormanlarla kaplıdır. Burada yabani armut ağaçları vardır. Bunun dışında kızılcık ağaçları da çoktur. Karaçaylılar bu ağaçların meyvelerini balla birlikte kaynatarak Türklere ve Kabardeylere satarlar. Ormanlarında ayı, kurt, iki değişik cins yaban keçisi, tavşan, vaşak ve kunduz gibi bir sürü yabani hayvan vardır. Bunların derilerine çok değer verilir. Yabancı tüccarlara ayı, tavşan, kunduz ve vaşak derilerini satarlar. Kendileri de yaban keçilerinin derilerinden oldukça iyi faydalanırlar. Bunlardan namazlık yaparlar. Bundan sonra yine çarık ve çizme gibi şeyler yaparlar. Karaçaylılar at, eşek, katır, koyun gibi çok çeşitli hayvanları beslerler. Fakat genel olarak besledikleri hayvanlar kaliteli ve gösterişli değildir. Bununla birlikte bu dağlarda onların hayvanları diri ve güçlü sayılırlar. Hatta dağlık araziler için mükemmeldirler. Karaçaylıların imal ettiği yağın kalitesi çok yüksektir. Ayrıca sütten çok güzel peynir yaparlar. Bunlar gece gündüz sürekli kefir içerler. Haşlama et, şişte kızartılmış et ve kavurma yerler. Değişik türde ekmekler pişirirler. Ekmeklerini her zaman külde pişirirler. Onların yaptıkları Sıra adını verdikleri içkileri Osetlerinki gibi bütün Kafkasya’da en kaliteli içki olarak bilinmektedir. Onlar bu içkiyi arpa ve buğdaydan imal ederler. Tütünü kendileri yetiştirirler ve bunun değişik cinsleri vardır. Yetiştirdikleri tütünü Nogaylara, Svanlara ve Megrellere satarlar. Bunun dışında Kabardeylere ve Rusya’ya da ihraç ederler. Karaçaylılar hainlik yapan kişileri hiç sevmezler. Hainlik yapan her kim olursa olsun, ister kendi içlerinden, isterse dışarıdan casusluk yapmak için gelen yabancı biri olsun, onu yakalamak için bütün halk silahlanır ve haini yakalayıp ölümle cezalandırır. Karaçaylılar bu haini yakalayıp öldürmeden rahat edemezler. Karaçaylılar hiç şüphesiz Kafkasya’nın en medeni halkıdır. Kibarlık ve hatırşinaslık bakımından diğer komşu kavimlere göre çok daha yüksek seviyededirler. Onlar beylerine son derece bağlı ve itaatkardırlar. Beylerine çok değer verirler. Karaçaylılar fakirlere çok karşı cömerttirler. Zenginler fakirleri hor görmezler bilakis onlara hediyeler verirler ve sıkıntılarına yardımcı olurlar. Sözgelimi zenginler fakirlere öküzlerini on günlüğüne karşılıksız ödünç verirler. Fakirlere iş verip onlara emeklerinin hakkını verirler. Böylelikle fakirlerin geçim sıkıntılarını düzeltmeye çalışırlar. Boza ve Sıra adı verilen içkilerinden başka alkollü içecek çeşidi yok denecek kadar azdır. Bunlarında dışında buğday ve arpadan çok sert içki imal ederler. Fakat bunu az içerler. Sarhoşluk veren içkiler Kuran’da yasaklanmıştır. Onlar Boza ve Sırayı genellikle kış mevsimi için hazırlarlar. Bunlar arıcılık yapmazlar. Bu yüzden balları yoktur. Bal arıları için buranın havası kış mevsiminde çok soğuktur. Bal ihtiyaçlarını Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bal ile kızılcık meyvesini veyahut başka meyveleri karıştırıp kaynatıp bir tür içki yaparlar. Balı sadece bu iş için kullanırlar. Karaçaylılar barut ve kükürt ihtiyaçlarını kendi topraklarındaki dağlardan elde ederler. Karaçaylılar, Çerkesler gibi yayla ağıllarında koyun gübresini elemekle uğraşmazlar. Karaçaylıların barutu ince ve kalitelidir. (s. 36) Karaçaylılar kendi elleriyle yaptıkları elbise, keçe, başlık, manto gibi şeylerin bir kısmını İmeretya’da, bir kısmını da Sohum’daki Osmanlı kalesinde satarlar. Sohum’daki Osmanlı kalesinde çok dükkan vardır. Kafkasya’nın batısında yaşayan kavimler burada mallarını iyi satarlar. Karaçaylılar buradan pamuklu kumaş, ipekli kumaş, iğne, oymak, pipo, Türk tününü, vizon derisi satın alırlar. Kabardey üzerinden Rusya ile alışverişleri azdır. Genellikle tuz ve kendilerinde mevcut olmayan mamulleri ithal ederler. Türkler sürekli İstanbul’dan deniz yoluyla sığır getirdikleri için Karaçaylıların burada sattıkları şeyler ucuza gidiyor. Karaçaylılar ve Svanlar arasındaki ticaret ilişkileri oldukça gelişmiştir. Karaçaylılar genellikle Svanlara kükürt ve kurşun satarlar. Basiyanlar (Malkarlılar) Svanlara Ebze derler. Orusbiy kabilesi de Karaçaylılardan sayılmaktadır. Orusbiyler, Kabardey beylerinin kuzeydoğusunda, Calpak dağının eteklerinde, Karaçay ile Bashan vadilerinin birbirinden ayrıldığı bölgede yaşarlar. Onların toplam nüfusu 150 hane kadardır. Çerkesler kendi dillerinde Malkarlılara Balkar-Kuşha, Gürcüler de Basiane derler. Malkarlıların kendileri ise Malkar-Avul veya Malkar-El derler. Bunların toplam nüfusu 1.200 haneden fazladır. Çerek, Psigon, Aruvan veya Argudan denilen ırmakların kenarlarında yaşarlar. Bızıngı da Malkarlılardan sayılır. Onların en önemli ticaret yolları Ullu-Malkar’dan 55 verst uzaklıktaki dağların arkasında Raça ve Oni ile İmeretiya ve Rion’a gider. Onlar buralarda keçeden yamçı, kepenek, açık kahverengi renkte elbise kumaşları, kalitesiyle meşhur Kafkas elbiseleri, kalpak ve kürkler satarlar. Bunların karşılığında pamuklu ve ipek kumaşlar, iplikler, altın ve gümüş simli işleme iplikleri, tütün, pipo ve başka ufak tefek eşyalar alırlar. Bunun dışında onlar bilhassa Oni’den oldukça fazla miktarda taş tuzu alırlar. Yine tuz ihtiyaçlarını Rus sınırından, Karadeniz çevresindeki ahaliden, Yahudilerden ve Kabardey Çerkeslerinden karşılarlar. Bundan başka önemli alış-verişleri Raça üzerinden getirilen bakır kazanlar ve diğer bakır eşyalardır. Bu bakır eşyalar da Erzurum’dan gelmektedir.”[136] 1820-1860 yılları arasında Kafkasya’da Rusya hizmetinde görev yapan Fransız asıllı Leonti Y. Lyulye çok kısa bir şekilde Karaçay-Malkar Türklerinden şöyle bahsetmektedir: “Dağların kuzey yamacında Tatar kavimleri yaşarlar. Elbruz dağının batı eteklerinde ve Koban ırmağının üst taraflarında Karaçaylılar yaşar. Çegem, Balkar ve Orusbiy de Karaçaylılarla aynı köktendir.”[137] 1823-1824 yıllarında Karaçay’da bulunan Rus subayı Aleksander İvanoviç Yakuboviç, Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir: “Karaçaylılar Koban ırmağının kıyısında, Kafkasya’nın hükümdarı Elbruz dağının eteklerinde yaşarlar. Karaçaylılar dağ yollarını usta bilirler. Karaçaylılar özgürlüğüne düşkün, cesur ve çalışkan bir millettir. Tüfek atmakta ustadırlar ve keskin nişancıdırlar. Hayvancılık işiyle uğraşırlar. Yaşadıkları yerlerde tabiat olağanüstü derecede güzeldir. Dağlılar yüksek ruh ve karaktere sahiptirler. Hayata tutkuyla bağlıdırlar.”[138] Çarlık Rusyası ordusunda harita subayı olarak görev yapan ve 1834 yılında Kafkasya’da bulunan İvan Vladimiroviç Şahovskoy, Karaçay-Malkar Türkleri hakkında şu bilgileri vermektedir: “Karaçaylılar Koban ırmağı başında ve Elbruz dağının batısında yaşarlar. Karaçaylıların ekonomik durumu oldukça iyi durumdadır. Karaçaylılar iki sosyal tabakaya ayrılmıştır: beyler ve köylüler. Koban vadisi iki kısımdan oluşmaktadır. Tarla-sapan işleri gelişmiştir. Burada buğday, arpa ve yulaf yetiştirilmektedir. Fakat halkın esas uğraşı ve geçim kaynağı büyükbaş ve küçükbaş hayvancılıktır. Koyunlarının kalitesi yüksektir. Keçe ve yamçı imal edip bunları komşularına ve Liniya’da satarlar. Orusbiyler (Bashan’da yaşayan Malkarlılar) Bashan vadisinin yukarı kısımlarında yaşarlar. Çegemliler, Karaçaylılarda olduğu gibi, yaşadıkları yerler verimsiz olduğundan topraklarından istenilen düzeyde ürün alamamaktadırlar. Genel olarak fakirdirler. Çegemliler de beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Holamlılar ve Bızıngılılar, Çerek-Hahu ırmağı başında yaşarlar. Holam halkı Şakman beylerinin hakimiyetindedir. Bızıngı halkı ise Süyünç beylerinin idaresindedir. Bunların yaşadığı vadi geniş ve elverişlidir. Çegem ve Karaçay vadileri gibi dar değildir. Bu yüzden tarlalarından istenilen düzeyde ürün alınabilmektedir. Hayvancılık işinde de fena değildirler. Malkarlılar, Çerek ırmağının kıyısında yaşamaktadırlar. Malkarlılar beyler ve köylüler olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Yaşadıkları vadi dar olsa da buradaki topraklar verimlidir. Bu yüzden tarlalarındaki ürün iyi yetişmektedir. Yüksek dağ yaylaları da hayvancılık işi için elverişlidir. Karaçay-Malkarlılar Müslümandırlar. Fakat Kabardey Çerkeslerinde olduğu gibi İslam dini bunlarda da iyice yerleşmemiştir. (s. 37) Hıristiyanlığın izleri hala fark edilmektedir. Çegem’deki kiliseyi at ahırı olarak kullanmaktadırlar. Bızıngı’daki kilisenin ise sadece duvarları kalmıştır. Fakat yer yer Hıristiyan azizlerinin resimlerine tesadüf edilmektedir. Bu kilisenin XII. yüzyılda inşa edildiği anlaşılmaktadır. Çünkü bu kilisenin mimari tarzı, Svanetya’da XII. yüzyılda Gürcü Kraliçesi Tamar’ın yaptırdığı kiliselerle aynıdır. Birkaç adet dışında bunların hayat tarzları, Kabardey Çerkeslerinin hayat tarzıyla aynıdır. Dağlıların (Karaçay-Malkarlıların) dış görünüşleri de ovada yaşayanlarla (Kabardey Çerkesleriyle) aynıdır. Bunları birbirinden ayırt etmek çok zordur. Tek bir fark vardır ki bu da giydikleri ayakkabılarıdır. Dağlılar taşlı ve kayalı yerlerde yaşadıklarından giydikleri ayakkabıların derisi kalındır. Kabardey Çerkesleri ise ovada yaşadıklarından ve sürekli atla dolaştıklarından onların ayakkabılarının derisi incedir.”[139] 1835 yılında Kafkasya’da bulunan Rus subayı Feodor F. Tornau kısa bir şekilde Karaçaylılardan şöyle bahsetmektedir: “Karaçaylılar Koban ve Teberdi’nin yukarı tarafı ile Elbruz dağı eteklerinde yaşarlar. Bunlar savaşçılıktan daha çok ticarete yatkın insanlardır. Nüfuslarının 8 bin kişi olduğu tahmin edilmektedir. Karaçaylıların konuştuğu dil Orta Asya lehçesidir.”[140] Alman doğa bilimcisi Dr. Moritz Wagner 1843 yılında Karaçaylılardan “Elbruz Tatarı” adıyla bahsetmekte ve şöyle demektedir: “Nogayların fiziksel görünüşü ile Çerkes nesli ve Elbruz Tatarları olan Karaçay kavimlerinin güzelliği son derece çarpıcı bir tezat oluşturmaktadır”[141] 1848 yılında Karaçay’da bulunan Rus tarihçisi G. Tokarev Karaçay Türkleri hakkında şöyle söylemektedir: “G. Rubruck’un güvenilir ifadelerine göre bu topraklarda Komanlar (Kıpçaklar) yaşamışlar. Onlar kendi beylerine ve zenginlerine piramit şeklinde sivri çatılı mezarlar. Acaba buradaki mezarlar da onlardan mı kalmıştır? Yoksa başka kavimlerden mi? Bu meselenin açıklığa kavuşturulması ne iyi olurdu. Koban ırmağının adı ise şüphesiz Komanlardan kalmış olmalıdır. Pallas, Karaçaylıları bir Nogay kavmi diye yazmakla yanılmış. Bunların yüz ve vücut yapıları Pallas’ın yazdıklarının tam tersini gösteriyor. Ben bu bakımdan Klaproth’un söylediklerine tamamen katılıyorum. Klaproth, A. Lamberti’nin söylediklerine dayanarak gerçekten çok güzel ifade ediyor: Karaçaylılar, Kafkasya’nın en güzel milletlerinden biridir. Bunların yüz şekilleri Tatar, Moğol ve Nogaylara hiç benzemiyor. Klaproth, Karaçay sözünü kara ırmak şeklinde açıklıyor. Kara ırmakları olan dar vadilerde yaşayan Karaçaylılar Macar şehrinden, Çerkeslerin Kabardey’e gelmelerinden az bir zaman önce gelmişlerdir. Bu hikaye ile benim daha önce duyduğum başka bir hikayeyle de uyuşmaktadır. Kendi ağızlarından onların Bashan vadisinden geldiklerine dair rivayetler dinledim. Bundan başka bu köyün nasıl kurulduğu hakkında bir hikaye anlattılar. Bir avcı bir geyiği takip ederek buraya gelmiş. Bu yerin güvenli bir yurt olacağına kanaat getirmiş. Sonra geldiği yere, Bashan vadisine geri dönmüş ve hanımını yanına alarak tekrar buraya gelmiş. Daha sonra onların peşi sıra akrabaları, dostları da gelmiş ve bir zaman sonra burası bir köy haline gelmiş. Kart-Curt köyünde 80 avlu~hane var. Onlar bizim kaldığımız misafir evi gibi yüksek olmayan küçük evlerdir. Hepsi de kalın kütüklerden yapılmıştır ve damları kavislidir. Bazı evlerde ocaklar var. Bazılarının mısır bahçeleri de var. Tek tük meyve ağaçları da gördüm. Bunların toprakları verimli görünmektedir. Fakat toprağın pek işlenmediği anlaşılıyor. Bu köyde yaşayanların bir kısmı gösterişli elbiseler giyinerek ve silahlarıyla birlikte dolaşırken diğer bir kısmı ise eski püskü elbiseler içerisindedirler. Bütün bunlar köy halkının cahilliklerini ve henüz askeri-savaşçı toplumdan sıyrılamadıklarını göstermektedir. Şüphesiz bu yabanilerin gümüş kınlı kamalarını bırakıp bu verimli toprakları değerlendirecekleri günlerin gelmesi için daha çok zaman gerekmektedir. Gösterişli elbiseler giyerek, altın-gümüş kamalar, tabancalar ve kılıçlarla dolaşan zengin kişilerle ile açlık ve yoksulluk çeken, eski püskü elbiselerle dolaşan kişileri bir arada görmek doğrusu bana oldukça acıklı geldi.”[142] ADİLHAN ADİLOĞLU (Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-Karaçay-Malkar, Cilt: 22, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s. 13-45.) |