|
|
Bölüm 3 KARAÇAY-MALKAR TÜRKLERİ 3 Kök-Türklerin baskısıyla 560 yıllarında batıya doğru kaçan Avarlar, Kırım ve Kafkasya’daki Hun-Bulgarları hakimiyet altına almışlardır. Bulgarların bir kısmı Avarların baskısına dayanamayarak Kafkasya dağlarına sığınmışlardır. Bunlar daha sonraları Bizans ve Rus vakayinamelerinde “Kara Bulgar” adıyla anılacak olan ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin ataları olan Bulgarlardır. Kök-Türklerin batıya doğru daha da yayılmaya başlamasıyla Avarlar da 567 yıllarında Balkanlara ve Avrupa içlerine doğru kaymaya başladılar. Avarlar gittikleri zaman beraberlerinde de Kutirgurların önemli bir kısmını götürmüşlerdir.[61] Kafkasya’da kalan diğer Bulgar kabileleri ise “Ermi” adlı bir Türk kabilesine (veya sülalesine) mensup “Gostun” (veya Organ) adlı bir prensin idaresinde 603 yılında toparlanarak yeniden birlik oluşturmuşlardır.[62] Tuna Bulgar Hanları Listesinde “Gostun” şeklinde geçen bu şahsın adı (veya unvanı) Bizans kaynaklarında “Organ” şeklinde geçmektedir. Gostun veya Organ adıyla anılan bu şahıs yakın bir gelecekte Büyük Bulgarya’yı kuracak olan Kubrat Han’ın da dayısı (veya amcası) olan kişidir.[63] L.N. Gumilev, Organ adlı prens ile Kök-Türklerin batıdaki valisi veya ikinci derecedeki hükümdarı “Mohodu-heu”nun aynı kişiler olduğunu söylemektedir. Gumilev’e göre, Mohodu-heu Kök-Türklerin meşhur Aşina soyundan olup aynı zamanda da Kubrat Han’ın dayısıdır.[64] 605 yılında, Kubrat dayısı Organ’dan idareyi devralarak Bulgarların “Elteber”i olmuştur. Uzun süre Avarların baskısı altında kaldıktan sonra Kubrat, Bizans’ın da desteğini alarak, Bulgarların bağımsızlığı için Avarlara karşı mücadeleye başlamıştır. 630 yılında, Avarlara karşı açıkça isyan başlatmış, beş yıl süren bir mücadeleden sonra, 635 yılında bu mücadelesini başarıyla sonuçlandırarak, temelde Onogur ve Utirgur (Onogur+Sabir) kabileleri olmak üzere “Magna Bulgaria” (Büyük Bulgarya) devletini kurmuştur. Kubrat bundan sonra “Han Kubrat” olmuş ve ölünceye kadar da Han olarak kalmıştır.[65] Kubrat Han’ın 665 yılında ölümünden sonra yerine büyük oğlu “Bat-Bayan” geçer. Fakat, VII. yüzyıl ortalarında, batıya doğru ilerlemekte olan Hazarların baskısı sonucu Büyük Bulgarya devleti dağılır. Bulgarların bir kısmı Hazarların idaresine girerken, bir kısmı da Kafkasya’yı terk ederler. Kubrat Han’ın oğullarından “Kotrag” kendisine bağlı kabilelerle Don ırmağının karşısına yerleşirken, “Asparuk” ise yine kendine bağlı kabilelerle birlikte Tuna ırmağı boylarına doğru gider. Bat-Bayan ise Onogur, Utirgur, As-Alan ve Macarların hükümdarı olarak ata yurdu Azak-Kafkasya sahasında kalır. Fakat kısa bir süre sonra da Hazarların hakimiyetini kabul eder.[66] Kara-Bulgarlar ve Karaçay-MalkarlarTarihte “Kara Bulgarlar” veya “Koban Bulgarları” şeklinde geçen Kafkasya Bulgarlarını birçok bilim adamı Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda birinci derecede pay sahibi oldukları konusunda birleşmekte ve Karaçay-Malkar Türklerini doğrudan Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak kabul etmektedirler. Sözgelimi; V.F. Miller, Karaçay-Balkar Türklerini eskiden Koban ırmağı dolaylarında yaşamış olan eski Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak saymaktadır. V. Minorsky ve J. Marqwart da aynı görüşte olup V.F. Miller’in bu görüşünü desteklemektedirler.[67] Meşhur tarihçi M.İ. Artamonov da Karaçay-Malkarları Bulgar Türklerinin devamı olarak kabul etmektedir. Ona göre, tarihte “Kara-Bulgar” adıyla bilinen ve Hazarların hakimiyetine giren Batbayan önderliğindeki “Koban Bulgarları” bugünkü Karaçay-Malkarların atalarıdır.[68] M.F. Kırzıoğlu yazmış olduğu kitap ve makalelerinin hemen hepsinde Bulgar Türklerinin Karaçay-Malkarların ataları olduğunu söyler. M.F. Kırzıoğlu’na göre, XII. yüzyılda Genceli Nizami’nin şiirlerinde bile bahsettiği “Kafkasya Bulgarları” (s. 21) bugünkü Karaçay-Malkar Türkleridir.[69] F.A. Nurettinov, Karaçay-Malkarların, Avar ve Hazarların baskısıyla Azak-Kafkasya sahasını terk etmek zorunda kalan eski Bulgarların Kafkasya’da kalan bakiyeleri olduğunu söylemektedir.[70] Z.V. Togan da, Karaçay-Malkarların Kafkasya Bulgarlarının devamı olarak görmekte ve Karaçay-Malkarların önceleri bugünkü Çuvaşlar gibi l-r Türkçesini konuştuklarını fakat XV. yüzyıldan önce tespit edilemeyen bir dönemde ş-z Türkçesine geçiş yaptıklarını söylemektedir.[71] Fakat Z.V. Togan, Karaçay-Malkarların önceleri l-r Türkçesini konuştukları ve sonradan dillerinin ş-z Türkçesine dönüştüğü şeklindeki görüşünü ispatlayacak herhangi bir delil ortaya koyamamıştır. Verdiği kelime örnekleri ise günümüzde Kıpçak Türkçesi konuşan diğer Türk halklarının dilinde yaşamakta olup aynı zamanda bu kelimeler ş-z Türkçesine aittir. Bulgar tarihçi B. Simeonov da Çuvaş ve Karaçay-Malkarların dillerini eski Bulgar Türkçesinin varisleri sayarak şöyle bir açıklama getirir: “Çuvaş ve Karaçay-Malkar dilleri eski Bulgar Türkçesinin devamıdır. Fakat, artık bugün Çuvaş dili daha çok Fin-Ugur dillerinin etkisinde kalarak eski Bulgar Türkçesinden uzaklaşmıştır. Karaçay-Malkar dili ise diğer Türk dillerinin etkisinde kalarak Bulgar Türkçesinin esaslarını kaybetmiştir.”[72] E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorski), Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkarların temelini oluşturduklarını söylemektedir.[73] 1930’lu yılların başlarında A. Miller arkeoloji çalışmaları sırasında Digorya’da (Kuzey Osetya) Bulgar Türklerine ait kulplu asma kazan parçalarını bulmuş ve daha o zaman, “Burada (Digorya’da) bulunan Bulgar kazanları, Azak Kara Bulgarları atalarının Kuzey Kafkasya’da bugünkü Malkar Türkleri olduğunu ortaya koymaktadır” şeklinde bir açıklama yapmıştır. A. Miller’e göre, Azak’taki Kara Bulgarlarının ataları önceden Kafkasya’da, bugünkü Digor ve Malkar topraklarında yaşıyorlardı. Daha sonra bunların bir kısmı Azak civarına göç etmiş, bir kısmı da Kafkasya’da kalmıştır. Kuzey Kafkasya’da kalanlar da bugünkü Malkar Türkleridir. A. Miller ileride bu konuyla ilgili özel olarak ilgilenmek ve bu kültürün kalıntılarını bulmak düşüncesiyle arkeoloji literatüründe bu hususta herhangi bir açıklamada bulunmaktan çekinmiştir. A. Miller bugünkü Malkar Türkleri ile Azak Kara Bulgarlarının bir kökten olduklarını ispat etmeyi ve bundan sonra elde ettiği sonuçları bilim dünyasına açıklamayı düşünüyordu. Fakat 1933 yılının sonlarına doğru Sovyet hükümeti tarafından tutuklanarak Sibirya’ya sürgün edilmiş ve çok geçmeden de orada ölmüştür. Onunla birlikte değerli çalışmaları ve toplamış olduğu malzemeleri de ortadan yok olmuştur.[74] A. Miller’in bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin eski Kara-Bulgarların devamı olduğu şeklindeki teorisini M. Miller de kabul etmektedir. Fakat M. Miller’e göre Azak Kara Bulgarları Azak civarına Kafkasya’dan göç etmemiş, tam tersine Azak’taki Kara Bulgarların bir kısmı göç ederek Kafkasya’ya gelmiş ve bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturmuşlardır. M. Miller, Azak Kara Bulgarların Kafkasya’ya göçlerinin Kiyev-Rus prensi Svyatoslav’ın 964-966 yıllarında Hazar Türklerine yaptığı seferler sırasında gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Buna göre, Svyatoslav, Hazarların Şarkel şehrini ele geçirdikten sonra Hazarların bütün kuzeybatı kısmını hakimiyet altına almış ve Kiyev-Rus prensliğiyle birleştirmiştir. Rusların, Dnyeper’den güneydoğuya doğru yaptıkları akınların baskısı altına kalan Bulgarlar, Don ve Azak’tan Kafkasya’ya doğru göç etmişlerdir. Eldeki arkeolojik malzemeye dayanılarak, Kafkasya’daki Karaçay-Malkar Türklerinin, Rusların baskısıyla Azak civarından Kafkasya’ya göç edip gelen Bulgarların devamı olduklarını söylemek mümkündür.[75] Hakikaten de, birtakım arkeolojik malzeme ve Kafkasya’daki bazı yer adları, Karaçay-Malkar Türklerinin etnik bakımdan Kafkasya Bulgarlarının devamı olduğunu destekler niteliktedir. Sözgelimi Karaçay’da İndiş ırmağı yakınlarındaki Bulgar yerleşimi kalıntıları, Malkar’da Aşağı Çegem ve Laşkuta köylerinde bulunan Bulgarlara ait arkeolojik eserler, Yukarı Çegem, Lıgıt ve Kaşha-Tav yakınlarında ortaya çıkarılan Bulgar Türklerinden kalma mezarlar Karaçay-Malkarlar ile Bulgarlar arasındaki etnik ilişkinin varlığını ortaya koymaktadır.[76] Öte yandan, İ.M. Mızı, “Kutirgur” adının Malkar’da Çegem vadisindeki eski “Gudurgu” köyünün adında hatırasını koruduğunu ve “Bittogur” adının da Çegem ırmağının yukarı kısmında “Biturgu” şeklinde devam ettiğini söylemektedir. Ayrıca “Çılmas”, “Bulungu”, “Uçkulan” ve “Bıllım” adlı Karaçay-Malkar köylerinin adlarının da Bulgar Türklerinden kaldığını ileri sürmektedir.[77] Humara Şehri(s. 22) Bulgar Türkleri “agul” (avul) adını verdikleri, büyük blok taşlardan inşa edilen müstahkem şehirlerde yaşarlardı. Bunun en güzel örneklerinden biri de Karaçay’daki eski “Humara” müstahkem şehridir. Bulgar Türklerinden kalmış olan eski Humara şehri 20 hektardan fazla bir alanı kapsamaktadır. Humara şehri eskiden çevresi blok taş duvarlarla çevrili ve dokuz kulesi olan bir kale-şehirdir.[78] Eldeki bilgilere göre bu şehrin, Kafkasya Bulgarlarının ve Hazar Hakanlığının askeri, siyasi, kültür ve iktisadi merkezlerinden biri olduğu anlaşılmaktadır. Humara müstahkem şehrinin inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte VIII. yüzyılda Arapların Kafkasya saldırılarına karşı Bulgar ve Alanlar tarafından inşa edildiği tahmin edilmektedir.[79] Bulgar Yazıtları1960-1962 yıllarında Karaçay’daki eski Humara şehri kazı çalışmaları sırasında Kök-Türk yazısına benzeyen runik karakterde yazılı taşlar bulunmuştur. İlk olarak 1962 yılında A.M. Şçerbak bu yazıtların Don ve Talas yazıtlarıyla olan benzerliğini açıklayarak Humara yazıtlarının Batı Türklerine ait özel bir runik alfabeyle yazılmış olduğunu ileri sürmüştür. 1963 yılında V.A. Kuznetsov ise Humara yazıtlarının, Kuzey Kafkasya’da geniş bir alana yayılmış olan eski Yunan kitabelerinden çok farklı bir dil ve yazı sistemiyle yazılmış olduğunu ve bu yazıtların Orhon-Yenisey yazıtlarıyla büyük benzerlik gösterdiğini söylemiş, Humara kitabelerinin şüphe bırakmayacak şekilde bunların eski Türk yazısı olduğunu ileri sürmüştür. Böylece bu iki bilim adamının çabalarıyla Humara yazıtlarının varlığı dünya bilim alemine duyurulmuştur. Daha sonra Humara yazıtlarına ilgi artmış, çok sayıda bilim adamı bu yazıtları çözme çalışmalarına başlamışlardır. G.F. Turçaninov, Humara yazıtlarının Çerkes veya Osetlerin atalarından kalmış olabileceğini ileri sürmüş fakat onun bu yazıtları Çerkes ve Oset dilleriyle çözme çalışmalarının tümü başarısızlıkla sonuçlanmıştır. M.A. Habiç ise bu yazıtlardan birkaçını başarılı bir şekilde çözmüş ve bunların Türk dilli Alanlara ait olduğunu ileri sürmüştür. Nihayet, S.Y. Bayçora yıllarca sürdürdüğü çalışmalarıyla, Karaçay-Malkar topraklarında bulunan; Humara, Arhız, Sutul, Ahmat-Kaya, İnal, Gınakızı, Temirtüz, Sarıtüz, Tokmak-Kaya, Ishavat, Ullu-Dorbunla, Kalej, Teşikle, Bitikle, Ak-Kaya bölgeleri ile yine Kafkasya’da Koban ve Terek ırmakları arasında geniş bir alanda yayılmış olan yazıtlardan 74 tanesini çözerek bütün bu yazıtların Bulgar Türklerine ait olduğunu delilleriyle ortaya koymuştur. Arkeolog H.H. Bici de bu yazıtların Bulgar Türklerine aitliğini kabul etmiştir.[80] S.Y. Bayçora vardığı sonuca göre Humara ve Kuzey Kafkasya’nın birçok bölgesinde bulunan yazılı taşlarda kullanılan dilden, Kafkasya Bulgarlarının “d”, “c”, “dz” ve “ara~ortak” olmak üzere dört şivede konuştuklarını söylemektedir. Hasavut bölgesindeki bazı yazıtlar ise iki ayrı Türk lehçesi ve iki ayrı alfabeyle kazınmıştır. Bunların birincisi Kafkasya Bulgar Türkleri’nin harfleriyle, ikincisi ise eski Uygur Türkleri harfleriyle yazılmıştır.[81] S.Y. Bayçora, Kafkasya Bulgar yazıtları alfabesi ile Tuna Bulgar, İtil-Don, Sekel, Orhon-Yenisey yazıtlarında kullanılan alfabelerin karşılaştırmalı çizelgesini hazırlamıştır.[82] Bu çizelgede, Kafkasya Bulgar yazıtlarında kullanılan alfabenin diğerlerine çok benzediği, hatta harflerin çoğunluğunun birbirlerinin aynısı olduğu görülmektedir. 3. Kafkasya’da As-Alanlar Karaçay-Malkar Türklerinin etnik oluşumunda önemli pay sahibi olan kavimlerden biri de As-Alanlardır. Çinlilerin “An-tsa-i”, Romalıların “Alani” ve Bizanslıların da “Asioi” şeklinde adlandırdığı As ve Alanlar ilk önceleri Türkistan sahasında yaşıyorlardı. M.Ö. I. yüzyıl ortalarında Türkistan’dan göç ederek Don ırmağı ile Kırım arasında geniş bir sahaya yerleştiler. M.S. 370-3375 yıllarında gerçekleşen Hun baskısıyla As ve Alanların bir kısmı batıya doğru kaymış, bir kısmı da güneye doğru giderek Kafkasya dağlarına sığınmışlardır.[83] E.P. Alekseyeva, Bulgarların bir kısmının VII. yüzyıldaki Hazar saldırılarından kaçarak Kafkasya’ya bugünkü Stavrapol, Beştav (Pyatigorski), Narsana, Arhız, Koban, Malkar ve Digor (Kuzey Osetya) bölgelerine gelip yerleştiklerini ve burada eskiden beri yaşayan Alanlar ile de karışarak bugünkü Karaçay-Malkar Türklerinin temelini oluşturduklarını söylemektedir.[84] Bulgar Türklerinin Koban ırmağı havzasında yaşadıkları sırada Kafkasya’daki Alanlarla sıkı temaslarda bulundukları ve bunların bazı kültür tesirlerine maruz kalmış olmaları mümkündür.[85] Karaçay’daki tarihi Humara kale-şehrinden elde edilen arkeolojik malzemeye göre bu kale-şehrinde Hazar-Bulgarları ile Alanların birlikte yaşadıkları (s. 23) anlaşılmıştır.[86] E.P. Alekseyeva’ya tespitine göre bugünkü Karaçay-Çerkes Ö.C. sınırları içerisinde X-XIII. yüzyıllar arasında Alanların yaşadığı şehir ve köylerin toplam sayısı 40’tan fazladır.[87] Bunun dışında, VIII-X. yüzyıllar arasında Bizans ve Gürcülerin etkisiyle Hıristiyanlığı kabul eden Alanlardan kalma Karaçay’ın Çuvana, Sıntı ve Arhız bölgelerinde birer tane kilise mevcuttur.[88] Avrupalı ve Sovyet tarihçileri genel olarak As-Alanları İranî bir kavim şeklinde kabul etmekte ve Kafkasya’da yaşayan bugünkü Osetlerin de As-Alanların devamı olduklarını söylemektedirler. Z.V. Togan, A.N. Kurat, B. Ögel ve M.F. Kırzıoğlu da, Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin ileri sürdüğü bu görüşü kabul etmişlerdir. Fakat Z.V. Togan, başlangıçta İranî kökenli olsalar bile As-Alanların çok eski tarihlerde Orta Asya’da yaşarlarken Hunlarla çok yakın temasları neticesinde Türkleşmeye başladıklarını söylemektedir. Sözgelimi, M.Ö. 3. yüzyılda Çin kaynaklarında zikredilen Hunların 24’lü teşkilatının ilk 4 esas kabilesinden birinin adı “Alan”dır.[89] As-Alanların etnik kökeni konusundaki tartışmalar günümüzde halen devam etmektedir. Bunun sebebi eski tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin As-Alanların etnik kökenini aydınlatacak kadar yeterli olmayışından ve en önemlisi de As-Alanların bizzat kendi dilleriyle yazılmış ve dolayısıyla da As-Alanların hangi dili konuştuğunu ortaya koyacak tatmin edici bir belgenin bulunamayışından kaynaklanmaktadır. Tarihi kaynaklarda verilen bilgilerin çoğunluğu As-Alanların hayat tarzıyla ilgilidir. Bununla birlikte bazı tarihi kaynaklar As-Alanların etnik kökeni ve hangi dili konuştukları hakkında bazı bilgiler vermektedir. Bu bilgilerin ilginç olan tarafı ise As-Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahsedilmesidir. Hakikaten de Avrupalı ve Sovyet tarihçilerinin As-Alanları İranî bir kavim olarak kabul etmelerine karşın eski tarihi kaynakların hiçbirinde As-Alanların İranî bir kavim olduğu konusunda tek bir söz dahi geçmemektedir. Tam tersine bütün eski kaynaklarda As-Alanlardan “Türk kavmi” ve “Hıristiyan Türkler” şeklinde bahsedilmektedir. Sözgelimi, Ebul Fida’nın kayıtlarında As ve Alanlardan Türk kavmi şeklinde söz edilmektedir: “Ancaz’ın doğusunda deniz kıyısında bir Alan şehri vardır. Türk olan Alanlardan bir topluluğun iskan ettiği bir şehirdir. Bunlar Hıristiyanlaşmışlardır. Alanlar bu bölgede kalabalık bir kavimdir. Alan’ın arkasında Babül Ebvab vardır. Al-As denilen bir Türk kavmine komşudurlar.”[90] Said el-Magribî de “Kitab El-Coğrafya” adlı eserinde As ve Alanlardan bir Türk kavmi olarak bahseder: “Gürcistan’ın doğusunda Alan ülkesi bulunur. Bunlar Hıristiyan Türklerdir. Alanlardan sonra Türklerden As denen bir kavim vardır.”[91] Yahudi tarihçi ve ilahiyatçısı Josephus Flavius’un (M.S. 37 - 100) “Yahudi Savaşı” adlı eserinde Asların konuştuğu dilin Peçeneklerin konuştuğu dile benzediğinden bahsedilmektedir.[92] Aynı ifadeler El-Birunî’nin kayıtlarında da geçmektedir: “Bu mecrada (Ceyhun ırmağı ile Hazar denizi arasında) oturanlar Hazar denizi sahiline göçtüler. Bunlar El-Lan (Alan) ve As kavimleridir. Bu kavimlerin dilleri Harezmce ile Peçenekçenin bir karışımıdır.”[93] Öte yandan Z.V. Togan, El-Birunî’nin bu ifadelerinden, İranî Harezmliler ile Peçenek Türkleri arasındaki bir sahada yaşayan As-Alanların dil bakımından Peçenek Türkçesinin tesirinde kalmış olmakla birlikte İranî Harezmlilerle akraba bir kavim olduğu konusunda ısrarlıdır. Z.V. Togan, XII-XIII. yüzyıllarda İtil havzasında yaşayan Asların çoktan Türkleşmiş olmalarına ve Altın Orda Hanlığında siyasi nüfuz elde etmelerine rağmen yerli Türkler (Kıpçaklar) ve Moğollar tarafından daima yabancı sayıldıklarını söyler. Hatta bu yüzden Altın Orda Hanlarının As kızlarıyla evlenmeleri hiç hoş görülmemiştir. Sözgelimi, Altın Orda Hanlığının son büyük hükümdarlarından Canibek Han (1340-1357) hakkında Nogay ve Başkurt rivayetlerinde şöyle bir kayıt bulunmaktadır: “Canibek Han’ın iki karısı vardı. Birincisinin adı Taydulu Hatun idi. Bu Kıpçak olanı idi. İkincisinin adı ise Karaçaç idi. Bu da Aslardan idi. Canibek Han’ın Kıpçak kökenli olan karısı Taydulu bir gün Canibek Han’a şöyle der: As’dıñ kızını aldıñ, bizni közden saldıñ~As kızını aldın, bizi gözden düşürdün.”[94] ADİLHAN ADİLOĞLU (Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi-Karaçay-Malkar, Cilt: 22, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2002, s. 13-45.) |