Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Göktürk yazıtlarında geçen "ağı" sözcüğü ne anlama gelir?

“Söze ilk önce, Göktürk yazıtlarının bu ünlü (Çin’in ağısı yımşak imiş, b.n.) ve çok derin sözüyle başlayalım. Bilge Kağan ile Kültegin, Çin’in Türk Milleti’ni nasıl kandırdıklarını anlatırken ‘(Çin’in) sözü tatlı ve ağısı yumuşak’ diyorlardı. Bu güzel sözün eski Türkçesi ise şöyledir: ‘Sabı süçig, agısı yımşak ermiş’. Otuz yıldan beri Göktürk yazıtlarını okutmuş bir hoca olarak, bu söze gelince biraz duralarım. Sözü, ‘Çin’in hediyesi, çekici imiş’ diye Türkçe’ye çeviririz. Belki de en iyi açıklama budur. Ama yeterli değildir. ‘Ağı’, eski Türkçe’de değerli bir şey ve hazine demektir. Fakat bu sözün kökleri nereden geliyordu? Bunu bilemiyoruz. Veyahut da konuyu zorlamak istemiyoruz.

Osmanlı kitaplarında, daha doğrusu 14.yüzyılda Anadolu’da yazılmış olan Türkçe kitaplarda ağı sözü, ‘ipekli kumaşlar’ karşılığı olarak kullanılmıştır. Bununla ilgili olarak iki örnek verelim:

1.Bağışladı altun, kızıl ve ağı,

Sanasın yerinde komadı dağı.

2.Çün ulaldı oğul evermek gerek,

Ağı, atlas, at, katır vermek gerek.

Göktürkler ile diğer eski Türkler’e, bu eski Anadolu örneklerinden sonra, şimdi daha rahat olarak dönebiliriz. Eski Türkler’de ağı sözü, hem ‘para’ ve hem de ‘ipekli kumaş’ manasında söyleniyordu. Kültegin yazıtında, ‘bir tümen ağı, al bir kumaş topu’ diye bir görüş ileri sürersek, bu para gibi görünmektedir. Ancak eski çağlarda ‘para’ ne demekti?

Bunu da ayrıca bilip ve incelememiz gereklidir.

Eğer biz bunun, ‘para yerine geçen ipekli bir kumaş topu’ diye  bir görüş ileri sürersek, bu görüşümüz pek yanlış olmayacaktır. Nitekim Kutadgu Bilig’de de, ‘Kazine uzasa kümüş, hem ağı’, yani ‘(Hakanın) hazinesi kümüş ve ipekli kumaşlar ile dolsa’ deniyordu. Görülüyor ki ipekli kumaşlar, gümüş gibi değerli madenlerle birlikte söyleniyordu.

Selçuk ve Karahanlı gibi, Türkler’in büyük kültür devletlerinde para anlayışı; biraz daha değişmişti. Bu sebeple ağı, artık bu devletlerde, para karşılığı olarak söylenmiyordu. 11. yüzyıldaki Orta Asya Türkleri’nin düşüncelerini bize aktaran Kaşgarlı Mahmud’a göre ‘Ağı, ipekli kumaş demekti. Ağıçı ise, ipekli kumaşları gözeten ve koruyan kişiler’ için söyleniyordu. Görülüyor ki anlayışlar biraz değişmişti. Fakat kök, yine eski Türk kültürüne ve anlayışına dayanıyordu. Uygurlar da, ‘hazinedâr’ veya hazineye bakan büyük kişiler için, agıçı diyordu. Kutadgu Bilig’da ise ağı sözü, bez ile birlikte geçiyordu:

‘Fakirlere bez ve ipekli kumaş dağıttı’ = Çıgayka üledi bu böz, hem ağı.

Burada da bez ile beraber geldiğine göre, Osmanlılar’ın agı deyişinin kökleri ile manası daha iyi açıklanmış oluyordu.

‘Yeşil, gök , sarı, al ipekli elbiseler giyip’ sözü, yine Kutadgu Bilig’de geçiyordu. Eski Uygur kültürünün bu parlak Müslüman mirasçıları, her sözün ve her düşüncenin en güzelini ve doğrusunu söylüyorlardı. Bu sözün eski Türkçesi ise şöyledir: ‘yaşıl, kök, sarıg, al ton kedip’.

İpekli kumaş, altın gümüş ve sürü gibi bir servet ve bir mal gibiydi. Eski Türk edebiyatında, bunun örnekleri de pek çoktur. Ama Kaşgarlı Mahmud’un derlediği şu şiir, kendi yüzyılından çok öncelere ait düşünceleri bile kendinde topluyordu. Çünkü bu şiir, gramer bakımından da eski bir karakter göstermekteydi:

Sevünmegil, yund, ögür, adhgır anın,

Altun, kümüş bulnaban, agı tavar=Sevinme, at, sürü ve aygır, senin diye!, Altın, gümüş, ipekli kumaş ve mal buldum diye!.

Aslında bu şiirin tercümesini, Kaşgarlı Mahmud da çok kısa yapmıştır. Bunun için de kitabına ayrıca şu açıklamayı koymuştur: ‘At, aygır, tay, kısrak, altın, gümüş ipek kumaş buldum diye sevinme. Bunlardan kendin için hayırlı işler edin.’

Batı Türkleri de, bu ağı sözünü devam ettirmiş ve yaşatmışlardı. Anadolu’da olduğu gibi, Mısır’daki Memlûk Devleti’nde de ağı, ‘bir çeşit ipek’ karşılığı olarak söyleniyordu. Bazen de ipekli bir elbise diye açıklanıyordu. Bu çağa ait sözlüklerde, bu karşılıkları, kesin olarak görüyoruz. İslamiyet’in tesiri ile Türkler’e atlas sözü de girmişti. Bu sebeple mesela büyük Türk şairi Rabguzi’de, ‘ağı ve atlas’ sözleri artık yan yana geçiyordu.”

(Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, c.5, s.392-395)