|
|
Türkler neden her şeyin “tek” olmasını ister? “Eski Türk cemiyetinde, başa değil ‘töre’ye boyun
eğilirdi. Töre, yazılı olmayan Türk Örf Hukuku idi. Bu prensiplere göre,
herkesin vazifesi, bir yere konulacağı zaman, kimin nerelere çadırını
kuracağı, hangi yönde hayvanlarını otlatabileceği, düşman geldiği zaman
nerede toplanılacağı ve kimin nerede duracağı, bu Türk töresince tespit
edilmişti. Çocuklardan ve aileden itibaren herkes bir başa bağlı
ve başlar da hakana bağlı idi. Çocuğun terbiyesinden, ailenin reisi olan
baba mesuldü. Mesela eski Kırgızlar’da, hırsızlık yapan bir kimsenin başı
hemen kesilirdi. Bununla da kalınmayarak, bu kesik baş, babasının boynuna
bir iple takılırdı. Baba, bu hırsız oğlunun başını ömrünün sonuna
kadar boynundan çıkaramaz ve cemiyetin kendisine verdiği mesuliyeti, ihmal
etmenin cezasını bu şekilde çekerdi. İçtimai teşkilat, piramidal bir sistem ile yukarıdaki
başa bağlanırdı. Zafer, ganimet, zenginlik ve refah ise, yine bu piramit içinde,
aşağıya doğru dağılırdı. Belki bir kimse, Osmanlı Devletini kuran Osman
Gazi’nin çobanı veya hizmetçisi olabilirdi. Fakat şunu unutmamalıyız ki,
bu çoban, bilhassa başlangıçta, Bursalı bir Rum asilzadesinden daha önemli
bir kimseydi. Zaferin verimlerine o da ortaktı. Gerçi eski Türk cemiyetinde
de bir sınıflanma vardı. Fakat bu cemiyetin gereği olarak meydana gelmişti.
Yoksa dışarı karşı kabilenin en küçük ferdi bile,
hak ve imtiyaz sahibi idi. Beraber yaşama için, beraberce ve karşılıklı
bir anlayışla, ince bir düzen kurulmuştu. Bunun için, disiplinsizlik orada
kalsın; gözü açık uyumak bile vardı. Elbette ki böyle bir cemiyet düzeninde,
Çin’de olduğu gibi kaplumbağalara, kurbağalara yer verilemez ve onlara
saygı gösterilemezdi. Bu kartallar da av işlerinde kullanılırdı. Bunun için
de, ‘tek baş’, ‘tek düzen’ ve ‘tek tanrı’ cemiyeti güden
prensiplerdi.” (Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 1, s.68-69) |