|
|
Neden atlı göçebeler çiftçilerden daha farklı düşünür? “Bilindiği üzere Türklerle Doğu Cermenleri yani
Gotlar, yaşadıkları ortamın gereği olarak, ‘atlı Göçebe’ veya ‘Atlı
Nomad’ denen türde, bir hayat yaşıyordu. W.Koppers (Viyanalı kültür
tarihçisi) de, her şeyi bir tarafa bırakarak, günlük hayat şartlarını ve
ekonomik ortamı ele almış ve bu ortamdan bir din düzeninin nasıl çıkabileceğini
incelemeye çalışmıştı. Çin, Hint ve hatta Ön Asya alemi, ziraat hayatı içinde
yoğrulan ve günlük yiyeceğini topraktan çıkarmaya çalışan kavimlerdi.
Onların her an ve her gün, bütün benliklerini saran ve meşgul eden tek şey,
toprak, toprağa ekilen ve topraktan fışkıran bitkiler ile nihayet her gün
beraber yaşadıkları kurbağa, kaplumbağa gibi hayvanlarla ayaklarının altında
dolaşıp kendilerine ölüm saçan yılan ve akrep gibi hayvanlardı. Bu kavimler, elbette ki evlerinin yanındaki karanlık
ormanlarda yaşayan ve zaman zaman kendileri ile çocuklarını kapan,
aslanlarla kaplanları da unutamazlardı. Çin ve Hint gibi ziraat bölgelerinin
gökleri, çoğu zaman bulutlarla kaplı idi. Gökte güneş zaman zaman parlıyor
ve geceleri de yıldızlar bulutların arasından çok az görülüyordu. Onların gözleri, aydan ve güneşten ziyade, kendilerine
bereket ve bolluk getiren bulutlarda idi. Biz burada, büyük halk kitlelerini
ele alarak konuşuyoruz. Yoksa tek tük çıkan astronomların, kitle
psikolojilerinin oluşundaki rolleri az olmuştur. Ziraatçı kavimlerin başları, gökten ziyade toprağa ve
yere doğru eğikti. Onlara uğur ve felaket getiren her şey, topraktan ve yağmurdan
geliyordu. Yerden ve topraktan gelen felaketler ve açlıklar için de, yine
yerden umut umuyorlar, yine toprakta yaşayan şeylerden yardım dileniyorlar ve
onlara tapınıyorlardı. Bu suretle bir Toprak dini meydana geliyor ve bu dinle
beraber yüzlerce, binlerce ve hatta on binlerce tanrı da ortaya çıkıyordu. Türklerle Doğu Cermenleri ise, atlı göçebe idi.
Cermenlerin hepsi göçebe değildi. Hatta batıdaki bazı Cermenlerin domuz çobanlığından
ruhları sönmüş ve kalplerine karanlık bile çökmüştü. Orta Asyalılarla batılarındaki Cermenler, atlı bir göçebe
hayatı yaşamayı niçin tercih ediyorlardı? Rahat ve emin, yerleşik bir
hayat dururken, böyle bir hayat yolunu tercih etmelerinin elbet de bir sebebi
vardı. Gerçi Orta Asya ve Güney Rusya bozkırları, o zamanlar için
ziraata pek elverişli topraklar değildi. Fakat bunun yanı sıra, istedikleri
yaşantı yollarını kendi arzu ve istekleri ile seçme hakkı, o çağın
insanlarının da elindeydi. Bu bu büyük halk kitleleri, atlı göçebe hayatını diğer
yaşama şekillerinden daha elverişli görüyordu. Her şeyden önce Orta
Asya’daki büyük dağlarla geniş yaylalar, böyle bir yaşayışa
elveriyordu. Ayrıca, atlı göçebelerin, büyük ekonomik avantajları da vardı.
Bilen ve bu işi başaran için, hayvancılığın, ziraatçılıktan
daha elverişli olduğunu bilmeyen yoktur. Atlı göçebelerin ekonomisinin esasını,
büyükbaş hayvanlar teşkil ederdi. Tabii olarak üretilen hayvanların çoğu
da attı. Ayrıca at çobanlığının zevki, koyun ve domuz çobanlığı ile
de mukayese edilemezdi. Eğer insanları tabiat sevgisi ile hareketli bir hayat okşar
da kendisini kaptırırsa o kimseleri tabiatın kucağından geri almanın imkanı
kolay kolay bulunamazdı. Aslı mesele de bu noktada idi. Bununla beraber, Orta Asya’da tabiat amansızdı ve zayıflara
karşı hiçbir merhamet göstermezdi. Boy, boy ayrılmış olarak yaylalarda
atlarını ve sürülerini yetiştiren insanların komşuları ve düşmanları
da atlı idi. Herkes süratle hareket eder ve her hadise süratle olurdu. Baskınlar, baş döndürücü bir sürat içinde olup
biterdi. Ölüm veya kalım savaşı, göz açıp kapayıncaya kadar sona erer.
Tehlikenin nereden ve ne zaman geleceği bilinmez. Bilinmediği için de gözler
tetikte ve kulaklar de yerde idi. Dikkatli olmak ve tetik bulunmak da fayda vermiyordu. Aynı
süratle teşkilatlanıp düşmanı karşılamak lazımdır. Cemiyet, buna göre
düzenlenmiştir. Göz açıp kapayıncaya kadar, herkesin hazırlanmış ve
yerini almış olması gerekir. Sosyal düzen, tıpkı bir saat inceliği ile ayarlanmıştır.
En ufak bir ihmal veya disiplinsizlik herkesin malından ve canından olmasını
bir an iki haline getirebilirdi. Sürat, sürat, her şeyde sürat, toplumun
hayatına hakim olan tek prensip idi. Herkesin yeri ve vazifesi, asırlardan beri Türk Töresi
ile tespit edilmişti. Bu yazılmamış örf hukukuna uymama veya en ufak bir
disiplinsizlik, bütün cemiyetin hayatına mal olurdu. Orta Asyalı atlı göçebelerin bu baş döndürücü süratli
hayatlarını ve bunun sonucu olarak meydana gelen, tıpkı bir saat inceliği
ile işleyen sosyal düzenin gördükten sonra, bir de okullarımızda ballandırıla
ballandırıla anlatılan eski Ispartalı kahramanların hayatlarına gelelim. Ellerinde basit bir mızrak ve tek sıralı bir safla,
nefes nefese yaya koşan Ispartalı askerlere kahraman sıfatı vermek, bir Türk
tarihçisi için gerçekten gülünçtür. Şövalyelik başka, kovboyluk başka, hele Türk atlı kıtaları
ise bambaşka bir şeydir. Yalınayak Ispartalı kahramanların ise, bunların
yanında adı hiç geçemezdi. Ufacık Yunan yarımadasında yüzlerce site ve bu
sitelerde cemiyet hayatını ve ahlakı kemiren kişicilik (individualism),
herhalde yüksek bir topluluk örneğini vermese gerekti. Bir Türk düşünürünün bir sözü vardır: Yunan ve
Romalılar insanlığa resim ve heykel sanatını öğrettiler ise; Türkler de
idare ilmini ve sanatını öğrettiler. Bu sebepledir ki, Yunan tarihi, Büyük
İskender’e bu kadar büyük önem önermiştir. Çünkü batıya, disiplin,
teşkilat ve idare sanatını öğreten Büyük İskender’di. Orta Asya bozkırlarında bölgeler çok geniş ve yollar
da çok uzundu. Orta Asya’da 500 millik bir yol bile, yol değildi. Böyle bir
yol, eski Orta Asyalı atlılar için ancak bir av gezintisinin bir sahası
olabilirdi. İşte eski Türk tarihinin asıl önemli meselelerinden
biri de, bu gerçeğin içinde yatıyordu. Yüzlerce kilometrelik geniş bölgeler
içinde atları için otlaklarla suları kovalayan ve yine bu geniş sahalarda
avlanmaya çıkan Orta Asyalı bir atlının, Çinliler ve Hintliler gibi
yerdeki kaplumbağa, kurbağa ve yılanları görmesine ve onlara önem
vermesine hiçbir imkan ve sebep yoktu. Atlı Türklerin etrafını saran tek büyük şey, göğün
sonsuzluğu ve maviliği idi. Kalbini ve gözlerini dolduran da, göğün
mavilikleri içinde kaybolan büyük dağ zirveleri idi. Gönlünde ve kalbinde
bunlardan güzel ve bunlardan daha büyük bir şey yoktu. Zaten yerle teması, ancak atlarının ayakları ile
olabiliyordu. Bütün güçler ve bütün güzellikler tek şeyde, yani gökte
toplanıyordu. Göğün parçası yoktu. Tek renkte, mavilikte toplanmış bir bütündü.
Kutsalların kutsalı ve güzellerin güzeli tek şey ve yine tek olan göktü.
Onun tanrısı da o idi. Bunun için atlı Türklerin tanrıları da tek; fakat
gök gibi yüce idi.” (Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 1, s.63-68) |