|
|
“Yaylak ve kışlak”ın Türkler’in yaşamındaki önemi
nedir? “Yayla ve kışlak sözleri, eski ve yeni Türkler’in günlük
hayatlarının vazgeçilemez iki bölümünü meydana getirirdi. Türkler’de,
hem yazlık ve hem de kışlık oturma yerlerinin, ayrı ayrı değerleri vardır. Biri diğerini tamamlardı. Biri olmadan diğerinin de bir
önemi olamazdı. Tabii olarak, her iki Türkçe sözün taşıdığı mana da
çok genişti. Kış evi veya kışlak evi, bir köy, bir şehir de olabilirdi.
Ayrıca kışlak, kışın barınılabilen, rüzgarlardan korunan ve soğuk
olmayan evsiz bir yer de olabilirdi. Bir gerçek varsa, gerek kışlak ve gerekse yaylağın
eski Türkler’de, kesin töre ve gelenekler ile bir düzen altına alınmış
olması idi. Osmanlı kanunnamelerinde bile, bu konu üzerinde duruluyor ve
‘yaylak ve kışlakın ahkâmı, sair arazi gibidir’ deniyordu... Her Türk topluluğunun, nerelerde yazlayıp ve nerelerde
de kışlayacakları, kesin töreler ile belirlenmişti. Tabii olarak, şimdi
olduğu gibi, eski çağlarda da bu düzenin dışına çıkanlar da olmuştu. Sahipleri belli olan sürekli kışlaklar, zamanla yerleşme
yerlerine dönmüşlerdi. Kışın kışlakta oturan ve çoğu zaman ziraat
yapan Türkler, yazın da yaylaya çıkıp hayvanlarını otlatıyordu. Böylece,
Türkler’de iki yönlü ekonomik bir düzen meydana çıkmış oluyordu... Türkler’de yayla hayatı, bir tutku ve önüne geçilemez
bir alışkanlık olmuştu. Şimdi ise bu alışkanlık, başka şekillerde görülmektedir.
Gün geçtikçe, bu iki yönlü ekonomik düzen, daha da yayılacak ve gelişecektir. Hiç şüphe yok ki, en güçlü ekonomiler, hem hayvancılığı
ve hem de ziraatı yan yana götürebilen kavimlerde doğabilmiştir.” (Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, cilt 1,
s.1) |