Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Hunlar’a karşı yapılan ilk önemli Çin akınları Orhun’a mı, yoksa Altay ve Tanrı Dağları yönlerinde mi yapılmıştı?

“Bu çok önemli bir sorudur. Franke ve A.Hermann’a gelinceye kadar Büyük Hun Devleti, bir Moğolistan imparatorluğu sayılmıştı. Aslında ise Moğolistan, Büyük Hun Devleti’nin Sol kanadını meydana getiriyordu.

Zaten bu bölge, daha ilk Çin akınlarında mukavemetini kaybetmişti. Büyük Hun Devleti’nin kuruluşunda ‘Moğolistan tezini’ tutan bilginler, Çin akınlarını hep Çin’in kuzeyindeki Yin-şan dağlarından götürmüşlerdi.

Orta Asya’nın tarihi coğrafyasını çok iyi bilen A.Hermann bir yazısı ile bize, Çin akın yolları üzerinde çok önemli bir ışık tuttu. A. Hermann’a göre M.Ö. 124, 121 ve 119’da yapılan Çin akınları, Kansu üzerinden yapılmıştı.

Kansu, Çin’den Tanrı Dağları’na ve Altaylar’a giden yolların bir başlangıç noktasıydı. Bu görüşü, A.Hermann’ın görmediği belgelerle de, burada değerlendirerek destekleyeceğiz. Bu ilk Çin akınları sırasında, Altaylar’a ve batıya bir nevi sıçrama tahtası görevini yapacak olan /Edzin-Gol bölgesi de önem kazanıyordu. Çinliler, bu stratejik bölgeyi alır almaz, M.Ö. 102’de, buralarda Çin askeri kolonileri kurmayı da ihmal etmemişlerdi. Bu çağda Moğolistan, Hunlar için artık önemini kaybetmişti.

M.Ö. 99 Çin akınları da, hep Tanrı Dağları’na doğru yöneltiliyordu. Hunlar, Çin orduları tarafından batı ve kuzeye doğru itilince, ticaret yolları üzerindeki Kuça ve Turfan gibi Türkistan şehirlerine daha çok önem vermeye başladılar. Kuça ve turfan etrafındaki Hun faaliyetleri de, dolayısıyla daha çok artmaya başladı. (M.Ö.90)

Aslında Tibet, başlangıçta Hunlar’ın hakimiyet sahası içindeydi. Bu sebeple, Tibet’le ilgili ilk Çin kaynaklarında Hun unvanlarının bulunduğu görüşü, sağlam bir esasa dayanır. M.Ö.88’de Hunlar’ın Tibet ile işbirliği yapmaları hâlâ devam ediyordu. Fakat bundan sonra artık Çinliler Tibetliler’i kendi yanlarında, Hunlar’a karşı kullanacaktır. Bununla beraber Çin, bir Hun-Tibet antlaşmasından daima korkmuştu.”

(Bahaeddin Ögel, Türk Kültür Tarihine Giriş, c.1, s.153)