|
|
|
|
Hunlar kimlerdi? “Hunlar’ın batı yönündeki göçü ve Avrupa’daki rolü, 500 yıldan fazla süren Hun tarihinin sadece son safhasıydı. M.S.370’den önceki Hunlar’ın tarihinden ise sadece, bu kavmin Hiung-nu adıyla geçtiği Çin kaynakları ayrıntılı olarak söz eder. Orta Asya’da imparatorluk
oluşturmaları, Gobi Çölü’nün kuzey ve güney ucunda M.Ö. 3. yüzyıl boyunca
sürmüştür.
Bu andan itibaren hücumlarının ucu bir yandan güneye Çin’e doğru, diğer yandan Çin’in kuzeybatı yöresinde ve Tienşan bölgesinde oturan kavimlere karşı yönelmiştir. Çinli kronik yazarları Hiung-nular’ın Moğol bozkırından hareket ederek stepin kendilerine göre batıya düşen Güneybatı Sibirya kısımlarını birçok nedenle ele geçirmeye teşebbüs ettiklerinden bahsederler. Çin kültürünün diğer
ürünleriyle birlikte Çin tarihi kaynakları, misyonerlerin çalışmaları
neticesinde 18. yüzyılda artık Avrupa’da tanınmaya başlanmış ve bunlar,
Macarlar’ın atalarını Çin kaynaklarının Hiung-nu’larında, yani Asya Hunları’nda
bulmayı umut ettikleri Macaristan’daki kadar bir ilgiyi belki hiçbir yerde
doğurmamıştır. Yaklaşık beş yüz yıl (M.S.350’ye kadar) süreyle Orta Asya ve Kazak bozkırının tarihi coğrafyasını belirleyen Asya Hunları’nın büyük hücumu M.S.174 sıralarında vuku bulmuş ve Çin’in kuzeybatı havalisinde yaşayan Toharlar’a karşı yönelmiştir. Toharlar, Hun saldırısı önünde batıya, Tienşan bölgesine çekilmişler, sonra Saka boylarını müttefikleri arasına alarak M.Ö.129’da Sir Derya ve Amu Derya’yı geçip Sogdia’yı ve Baktria’yı işgal etmişlerdir. Bugünkü Buhara ve Semerkand çevresinde ve Zerefşan Irmağı vadisinde yaşayan Sogdlar ve onların güneyinde Kuzey Afganistan ve Amu Derya civarında yaşayan Baktrialılar Yunan prenslerinin selefleri bu doğudaki bölgelerde daha Büyük İskender’in Hindistan seferi nedeniyle yerleşmişlerdir. Tohar saldırısından sonra
Afganistan’ın kuzeydoğu bölgesinde iktidarı, akıncı göçebeler ve Kuşan hanedanı
devralmıştır. Kuşanlar M.S.3.yy.a kadar İran ve Hindistan arasındaki sahada
hüküm sürmüşlerdir. Toharlar’ın Sogdia’daki ve Baktria’daki saldırılarını ve
rollerini Avrupalı Yunanlar da dikkatle izlemişler, öyle ki, saldırıların
ayrıntıları hakkında kendi tarih yazarları da sayısız bilgi vermektedir. Oysa maalesef Çin ve Yunan
kaynakları Toharlar’ın Baktria’ya göçleriyle ilgili olarak aynı kavimleri aynı
isimlerle anmazlar ve böylece iki kaynak grubunun bilgilerinin karşılaştırılması
ve kullanımı muazzam zorluklara neden olmaktadır.” (Karoly Czegledy, Bozkır
Kavimlerinin Doğu’dan Batı’ya Göçleri, S. 16-17) “Ptolemaios’un imlemesi
doğruysa, Hunlar’ın M.S. 2. yüzyılda Aşağı Volga bölgesine yerleştiklerini kabul
etmek gerekir. Orada ise, Karadeniz’in kuzeyinde tüm bozkırda M.Ö.3. yy.dan beri
Volga ile Dniester arasında İskitler’in yerini almış olan Sarmatlar’la
karşılaştıkları, onlarla ilişki kurdukları (ya da daha sonra kuracak oldukları)
ve M.S. 2. yüzyılda İskandinavya’dan inerek Dniester’in batısında yerleşen
Gotlar’la komşu oldukları sanılmaktadır.
En azından, 374-375
yıllarında, Balamir ya da Balomer adındaki bir önderin yönetiminde Don ve
Dnieper’i aşarak birer Germen olan Vizigotlar ve Ostrogotlar’la birer
Paleoasyalı olan Alanlar’a saldırdıkları kesindir. Saldırıya uğrayan ve
kendilerinden daha vahşi ve daha iyi silahlanmış bu Asyalılar’ın birden ortaya
çıkmaları karşısında dehşete düşen bu halklar kurtuluşu kaçmakta buldu. Böylece
Avrupa’da aynı dönemde, binlerce kilometre uzakta, Çin üzerine boşalan insan
dalgalarıyla karşılaştırılabilecek büyük barbar istilaları başlamış oldu.” (J.P.Roux, Türkler’in
Tarihi, S.51) “Büyük Hun Devleti’nin Orta
Asya kavimlerini ilk defa bir bayrak altında toplaması bakımından kültür
tarihimiz için büyük bir ehemmiyeti vardı. Bu zamana kadar yer yer dağılmış ve
mevzii bir karakter gösteren Orta Asya kültürleri, Büyük Hun Devleti’nin
sağladığı birlik ve sıkı temaslar yüzünden bir kaynaşmaya doğru gitmişlerdi. Artık yavaş yavaş Altay
Dağları’ndaki kültürlerle, Orhon kıyılarındaki buluntular, kendine mahsus
özellikleri olan bir Orta Asya karakteri ile ortaya çıkmaya başlamış ve
aralarındaki büyük farklar kaybolmaya yüz tutmuştu. Her bakımdan görülen bu
birliği, yalnızca kültür eserlerinden değil, tarih kaynaklarından öğreniyoruz.
Mesela Büyük Hun Devleti’nin hakiki kurucusu olan Mao-tun, (Mete, bizim
notumuz.), Çin İmparatoruna yazdığı mektuplarında, Orta Asya’da eli silah tutan
bütün kavimleri birleştirdiğinden ve bu kavimlerin sulh ve sükun içinde
yaşadıklarından bahsetmektedir. Mao-tun’un kurduğu bu siyasi ve kültürel birlik,
Orta Asya’da beş asır müddetle devam etmiş, kabileler arasında içtimai ve dil
birliği belki de bu zamandan itibaren gerçekleşmeye başlamıştı.” (Ögel, S.43) “Büyük Hun Devleti’ni teşkil
eden atlı göçebe kabilelerin hayatlarına bir göz atacak olursak, bunların Altay
Dağları’nda yaşayanları ile Orhon kıyılarındakiler arasında büyük farklar
olmadığını görürüz. Esasen Çin kaynakları da Hunlar’ı bir bütün olarak kabul
etmekte ve onların hayatını sanki bir tek hayat şekli varmış gibi anlatmaktadır. Görülüyor ki konar göçer
yaşayan Hunlar arasında çok sıkı bir cemiyet ve aile disiplini mevcuttu. Her
aile, çocuğunu ve her kabile de askerlerini iyi yetiştirmek mecburiyetinde
idiler. Hunlar, din hayatı bakımından da çok tekamül etmişlerdi. Bir nevi tek
Allah’a tekabül eden bir “Gök” dinine sahip olan Hunlar’ın, en büyük rahibinin
de devlet reisleri olduğu anlaşılmaktadır. Devlet reisi, bizzat tanrının oğlu ve
yeryüzünde vekili idi. Ayrıca halk arasında bazı sihir ve ayinler yapan şamanlar
da bulunmuş olması çok muhtemeldir. Fakat kaynaklarımızda bunlara ait kayıtlara
rastlayamıyoruz.” (Ögel, S.46) “Büyük Hun devletindeki bu
siyasi birliğe rağmen, kabileler arasında bir hiyerarşinin de mevcut olduğu
şüphesizdi. Mesela beş Hun kabilesinin aristokrat olduklarını biliyoruz. Bu
kabileler uzun zaman imtiyazlarını kaybetmemişlerdi. Bundan sonra diğer Hun
kabileleri geliyordu. Hunlar’ın altında da bir köle sınıfının varlığı
kaynaklarımızdan anlaşılmaktadır. Bu köle kabilelerin doğrudan doğruya Hun
kabilelerine bağlı olmaları lazımdı. Türkler’de şahıs köleliğinden ziyade kabile
köleliğine rastlamaktayız.
Hun Devleti, profesyonel
müteşekkil bir camia idi. Alp veya şövalye kelimesi, onları en iyi ifade eden
bir tabir olabilir. Nitekim ilim alemine beş ciltlik en mükemmel Çin tarihini
veren Prof. Otto Franke, ‘Hunlar ancak Osmanlı Türkleri ile mukayese edilebilir’
diyor.” (Bahaeddin Ögel,
İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, S. 46-47) |