|
|
Hiung-nu’ların Çin hayranlığı “Bütün bunlardan, Çin ile Hiung-nu’ların sürekli savaştıkları da sanılmamalıdır. Hiung-nu yaşamında giderek bir Çin hayranlığı başladı. Han ve ileri gelenler arasında giderek Çinli kadın alma modası yayıldı. Kuşkusuz, tümü de bir imparator kızı almak istiyordu. Fakat Hun ileri gelenlerinin tümüne yetecek kadar prenses bulmak zaten olanaksızdı. Öte yandan, Çinli prenseslerin de bu uzak diyarların atlılarına ve kendilerini orada bekleyen yabancı yaşama pek bayıldıkları yoktu. Başlangıçta Çinliler birçok kez sıradan kızlarla Hunlar’ın gözünü boyamayı başarmışlardı. Fakat sonunda ince yapılı gerçek Çin prenseslerinin de ister istemez bozkır yolu tuttuğu olacaktı. Bu prenseslerin acılı yaşamlarını dokunaklı biçimde anlatan şiirler kalmıştır. Hun gelini olmuş bir Çin prensesi, döneminin en parlak kadın şairi derdini şu dizelerle yansıtıyordu: Yurdumdan ayrıldım; kara bağlarım Şimdi de Hunların çadırı yurdum Ocağım kül oldu, ona ağlarım Dünyaya gelmemiş olmak isterim. Yapağı eğirir keçe giyerler Gözüme bet gelir, gönlüme kötü. Koyunun o kokmuş etini yerler, İçemem bakırla sunulan sütü. Davulu her gece durmaz döverler, Dönerler ta güneş doğana kadar. Fırtına bozkırda gök gibi gürler, Yolları toz dumana boğana kadar. Şiirin ilginç yanı, Hun yaşam biçimini yalın olarak betimlemesinden geliyor. Ne var ki, Hun yaşam biçimi Çinli gelinin yadırgadığı ölçüde kötü değildi. Bir kez Hun İmparatorluğu şuradan buradan toplanmış, gelişigüzel topluluğun zorbalığı ile ayakta duran bir devlet değildi. Toplumun en küçük birimi olan aileye varıncaya dek tüm kurum ve örgütleri vardı. İmparatorluğun tamamı sağ ve sol olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Daha küçük birlikler bu ikisi içinde bölümlenmişti. Askeri ve siyasal birliğin başında, rütbesi ve yetkisi tam belirlenmiş bir bey bulunurdu. Devletin toplam yirmi dört erkanı vardı. Bunların her biri on bin atlı sanını taşırdı. Bu rütbeler babadan oğla geçerdi.” (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları) |