|
|
Hunlar’ın batıya göçü “Büyük Hun İmparatorluğu’nun kurucuları kötü bir gelenek bırakır. Gerek Hunlar gerekse sonraki Asya göçebeleri kısa sürede genişler, güçlenirler. Ne var ki, güçlerinin doruğundayken çökmeye başlarlar. Asya Hunları, gerek büyüklüğü gerekse çöküşü bakımından daha sonraki tüm göçebe hanlıklarının kuruluş ve batışlarının özgün bir örneğidir. Büyük Hun İmparatorluğu’nun Çinlilerce yıkılmasından sonra bir bölüm Hun Halkı batıya yönelir. Volga ile Ural arasına yerleşir. Hunlar, Doğu Avrupa’nın kapısını çaldıklarında, arkalarında eşi görülmedik bir göç yolu bırakmışlardır. Hiung-nuların yurdu Çahar ve Batı Cehol’dur. Oysa şimdi Aşağı don’da bulunurlar. Buraya Kuzey İran sınırları boyunca yürüyerek gelinmiştir. Uzun göçün öncü birlikleri hızla ilerlemişlerdir. Asıl kitle arkadan ağır ağır gelmiştir. Geçilen yolda silinmez izler bırakmışlardır. Bu dönem İran dilinden alınan sözcükler, Hun ve Proto-Bulgarlar’ın diline yerleşecektir. Kuzey İran saray-yapı biçimi benimsenecektir. Fars yönetimi kaya kabartmalarına özenilecektir. Böylece iki halkın uzun süreli komşuluk ettiği, karşılıklı kültür alışverişinde bulunduğu açıktır. Ama Hunlar hiçbir noktada İran’ın savunma çizgisin aşıp içeri sokulamazlar. O dönemde, Ceyhun Irmağı’nın yukarı yatağında bir baraj zinciri gibi uzanan kaleler vardır. Bunlar Jaxartes’teki eski sınıra bağlanır. Kaleler Küros döneminde (İ.Ö. 559-529) yapılmış, İskender ve onun ardılları döneminde bitirilmiştir. Bu savunma çizgisi Hunlara soluk aldırmaz. Fars sultanlarının sıkı savunma gücü karşısında bir şey yapamayacaklarını bilen Hunlar, güney yönünde tek başarısız saldırı ile yetinir, kendilerine açık olan Aral ile Hazar’ın kuzeyinden geçen bozkır yolunu izlerler. Asıl kitlenin başaramadığı işi, yalnız bir artçı güç başaracaktır. Büyük Hun göçü, başka Türk boylarının geleceği için bir örnektir. Hunlar, bin yıl sürecek, batıya doğru bir göç dalgasının başlangıcı olacaklardır. Ardından Avarlar, Onogurlar (On-Uygur) onları izler. Sonra Peçenekler, Uzlar, Kumanlar sökün eder. Bunları korkunç bir kapanış perdesi olarak Moğollar izler. Franz Altheim’a göre, böyle kısa aralıklarla süre giden atılımlar Türk göçünün bir özelliğidir. Yeni gelen her boy, daha önce yola çıkmış olan eski boyların kalıntılarını içine alarak yürüyüşünü sürdürür. Bu çok kolaydır, çünkü gerçekte tümü aynı halktandır, Türk’tür. Bir tarihsel birimin batışı, yeni ama özü aynı birbirimin doğmasıyla sonuçlanır. Türklerin göçleri ile çalkalanan bir yıllık süre, hep böyle yenileşme ve yeniden doğmalarla doludur. Hiç kesilmeyen bu tarihsel oluşum görülmedik bir süreklilik, bir değişmezlik örneğidir. Büyük Türkçe’nin kolları ve dalları sürekli birbirine yakın kaldıkları gibi, kök-dilin ana kurallarını ve kuruluş özelliklerini de olduğu gibi korumuşlardır. Karşılaştırmalı dilbilim, bu olayda hiç alışık olmadığı bir durumla karşılaşmıştır. Büyük göç yollarının üstünde bulunan bölgelerde, diyelim Batı Türkistan ile Karadeniz’in kuzeyinde karışık ağızlar konuşulur. Bu, ardı arkası kesilmeyen yeni göçlerin getirdiği dil kaynaşmasının bütün özellikleri belirsiz eden, birbiri üstüne binmenin bir sonucudur. Bunların dışında yalnız genel yoldan pek sapa düşen ağızlar, sözgelimi Yakutça ve Çuvaşça ayrı bir gelişme yolu tutmuş, yeni diller oluşabilmiştir. Türk Çin ilişkilerinde bir nokta araştırmacıların dikkatini çeker. Sürekli kavgalar, tarih boyunca sürekli etkiler yapmamış, sonuçlar doğurmamıştır. Türkler yayılıcı saldırgan oldukları dönemlerde bile, Çinlilerce sömürülmekten, özümsenmekten kurtulamamışlardır. O amansız karıştırma kazanında eriyerek, iz bırakmadan silinmişlerdir. Ancak, Altay’ın batısında kalan topraklarda – Kırgız bozkırlarında, Doğu ve Batı Türkistan’da, Volga boyu ile Kırım’ın Başkurt ve Kalmuk köylerinde- Türkler, gerçekten Türk olarak kalabilmişlerdir. Uzak Doğu’da Türkler’in anayurtları Çinliler ile Moğollar’ın eline geçmiştir. Orada Türkler’den ne kalmışsa, onu da, Yenisey boylarına dek sokulan Tunguzlar kuzeye sürmüşlerdir. Tarihte yalnız Batı Türkleri önem kazanabilmişlerdir. Türkler anayurtlarını yavaş yavaş genişleterek değil, göçtükleri uzak yerlerde tutunarak ve ancak, Altaylar’ın batısında az çok sürekli devletler kurarak yaşayabilmişlerdir. Az çok kapalı Türk yurtları bile, Orta Asya’dan Volga’ya kadar, Hazar Denizi ile Karadeniz’in kuzey ve güneyine düşen bölgelerde bulunmaktadır.” (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları) |