|
|
|
|
Uluğ Bey’in Medreselerindeki Dört Yönlü Köşe Mekanlarının Geçmişimizdeki Yeri MEHMET SUAT BERGİL* Amacımız, Türk insanının yaşaya geldiği tarih serüveni çerçevesinde, fizik çevrede ortaya çıkan ve Uluğ Bey'in medreselerinde dikkati çeken, mekansal nitelikli bir kültürel odaklanmanın nasıl bir gelişme gösterdiğini izleyip, bu sürecin sosyal ve kavramsal çevreyle girmiş olabileceği etkileşimleri saptamaktır. Söz konusu odaklanma olgusu, temelde, insanoğlunun kendi varlığını, maddi-manevi çevresiyle ilişki kurabilecek şekilde hem yerküre üzerindeki hem de kozmostaki konumunu belirlemesini sağlayacak bir sisteme yerleştirme ihtiyacından kaynaklanmış olsa gerek. İki kolunu yana doğru açan bir insan, yukarı-aşağı kutupluğunu veren bedeni ile merkezdeki dikey ekseni oluşturacak şekilde, yatay düzlemdeki uzayı, sağı-solu ile önü-arkasının sağladığı birbirine dik iki yatay eksen halinde algılayacaktı. Dört asal yön, böylece, bir tur uzay referans sistemi kimliğiyle, insanoğlunun kavramsal çevresinin en önemli unsurlarından biri durumuna geldi. Üstelik, hemen her kültürde mekansal örgütlenmelerin vazgeçilmez altyapılarından birini oluşturdu. "Dört kardinal cihet istikametindeki mihverleri tebarüz ettiren İç Asyalıların dünya planı, mihverleri haç şeklinde birbirini kesen Çinli Ming-t'ang'inde ve Shang mezarlarında görülür… Buddhist ‘mandal’ (mandala) planının bu mefhum ile ilgili şekilleri vardı.Türkler'de de aynı mefhumlar cari idi; onlara göre dünya hükümdarı, ... Dört cihet veya köşeye hakim idi.”1 Emel Esin'in bu sözlerini S. Divitçioğlu da yazıtlara dayanarak şöyle tamamlar; Türk yazıtları, apaçık bir biçimde, Türk ilinin sınırlarının dört bucakla belirlenmiş olduğunu ve ilin merkezinin onların axis mundi'si [yukarı aşağı kutupluğunu veren dikey eksen: dünya ekseni olan] Ötüken dağında bulunduğunu yazar...”2 Dört Asal Yön'ün; ufkun somut, kozmosun soyut algılanma çemberi üzerinde bir de dört Ara Yön'den oluşan çapraz eksenli alt sistemi gerekli kılması doğal bir olgu olarak göze çarpar: "Buddhist mefhumunda, dünya hükümdarı Çakravartin dünyanın ortasından yalnız dört kardinal ciheti değil, dört köşeye muteveccih diagonal istikametlere de hakim olarak tasvir edilirdi. Tantra mezhebinde bir Türkçe metin ... istiğrak halindeki 'bahşi'ye şunu emreder: dünya dört kardinal cihetli (tört yingak) dört köşeli (tört bulung) bir şekildir.”3 Nitekim, Çin düşüncesinde yeryüzü dört kenarlı ve köşeli bir şekil olan kare ile temsil edilirken, gökyüzünü ve/veya evreni ise daire ya da daireler simgelerdi. Bunun bir ölçüde Türk insanının bazı sosyal, kozmo-ritüel ve fizik örgütlenmelerine de yansımış olması çok doğaldır. Ancak, istisnasız olarak kareyi dairenin içine yerleştiren Çin anlayışı ile Jean Paul Roux'ya göre Türk göçebe sanatında rastlanan 'kare içinde daire' imgesi birbiriyle örtüşmez:4 "Türkler, Çinliler gibi, arzı murabba şeklinde; göğü, o murabbanın içine çizilmiş ve binaenaleyh 'dünyanın dört köşesini' kaplamayan bir daire şeklinde tasavvur ederlerdi. Bu köşelerde, dünya nimetlerinden nasipsiz kalan düşmanlar yaşardı.”5 Bu açıklamada bizim açımızdan en ilginç unsur, köşelerin göçebe Türk halkların yaşam görüşüne aykırı düşen toplumlara ayrılmış olmasıdır. Kozmik plana dahil olup da Türk'e ters gelen insanlar, büyük bir ihtimalle, onunla ekonomik açıdan bütünleyici bir ilişki çerçevesinde iki kutup oluşturan yerleşik halklardı. Geleneksel Türk çadırı olan yurt'ta köşelere yer olmadığını görürüz. Bozkırdaki göçebe yaşamın ayrılmaz bir parçasını oluşturan "portatif yuvarlak yaşam mekanı" kavramı ile Türk göçer sanatının kozmik nitelikli 'kare içinde dair' imgesi tam bir uygunluk göstermektedir. Demek ki, göçerlerin kavramsal çevresinde köşeler ve temsil etmiş olabilecekleri yerleşiklik konumu benimsenmemekteydi. Öte yandan, insanımızın Hsiung-nu'lardan günümüze kadar kavramsal, davranışsal ve yapılanmış çevrede köşe ya da köşeleri vurgulayan, öne çıkaran veya odak noktası olarak belirleyen çeşitli düzenlemelere gittiğini görüyoruz. Dolayısıyla diye düşünüyoruz, göçebelikten sırasıyla yarı ve tam yerleşikliğe geçiş sürecinde, köşe nosyonu, yerleşikliğin Türk zihninde oluşturduğu olumsuz çağrışım olumluya dönüştükçe, giderek benimsenir ve somutlaştırılmaya layık görülür bir hale gelmiş olabilir. Köşe konumunun, öncelikle geleneksel oturma düzenimizde zamanımıza kadar ağırlığını, önceliğini koruyarak geldiğini saptamaktayız. Bu, yüzyılları aşıp bize ulaşan son derece değerli bir veridir. Bu uygulamada köşeyi vurgulayan öğe, geleneksel yaşamımızda toplumu bir arada tutan en önemli iki unsur olarak değerlendirilen aile ve tarikat kurumlarında başı çeken kimseler olmuştur: Aile reisi, Başağa, Mürşid, vb. Geleneksel konut mekanı düzenleme ve kullanımında, aile reisinin odada oturduğu şeref yeri, girişin çaprazlama karşısına rastlayan köşe konumunda olur, Buraya Başköşe denir6 ve bir görüşe göre de bu düzen, "denetim elde etme isteğinden doğan 'egemenlik sınırı davranışı'nın oda düzenine etkisi [ile oluşur]: ... aile reisinin oda girişini görebilen, girişten en uzak köşede oturması görsel olarak psikolojik alan oluşturma isteğinin sonuçlarıdır."7 Hatta, Başköşe'nin odadaki kutbunu oluşturan, girişin bulunduğu köşe de evin hanımının egemenlik alanına uygun görülüp Dip köşe adıyla anılır,' Bu iki kutup arasında da günlük yaşam veya konuk ağırlama durumuna göre toplumsal ilişkiler kurgulanır, (Şekil:1a)
Tarikat mekanlarında şeref yeri olarak köşe konumlarının seçilmesi konusunda ise iki belirgin örneğe rastlıyoruz. Çankırı'da, Ahiliğin bir uzantısı olduğu sanılan Yaran adlı erkekler topluluğu özel mekanlarda toplantılar düzenlerdi. Sohbet Odaları denilen bu yerlerde, "meydan" diyebileceğimiz,sohbetin gerçekleştirilip oyunların oynandığı kare planlı mekanda, Hacı Şeyhoğlu Hasan Bey'e göre. "". ufak bir koridordan giren şahıs sağa dönmek suretiyle vaziyetini değiştirmek mecburiyetinde kalır, [Girişin karşısında yer alan] ocağın sağ ve sol iki tarafında iki köşe bulunur, Sağ köşe Büyük Başağa'ya. sol köşe ise Küçük Başağa'ya aittir, ." köşelere başağaların oturması için birbiri üzerine iki-üç minder koymak adetti.'" (Şekil: 1b) Yukarıdaki örneğe benzer bir diğer mekan da Bektaşiliğin merkezi Hacıbektaş'taki ünlü asitanenin Meydanevi'dir, Burada, sohbet odasındaki gibi girişin karşısına rastlayan sağ köşenin nasıl bir önemle vurgulandığın! Bedrettin Noyan'dan öğreniyoruz: "Meydanevi'nin kapısından girildiği vakit, girenin tam karşısında OCAK, karşı sağ köşede MÜRŞİD MAKAMI ... bulunurdu.”10 (Şekil: 1) Yakın zamanlardan tarihin derinliklerine doğru bir uzanıp, köşelerin Türk zihninde giderek nasıl "şeref' kazandığını kronolojik bir döküm halinde izleyerek Uluğ Bey'in dönemine kadar gelebiliriz. Bahaddin Ögel'in bir tebliğinden, köşe kavramının daha Hunlar zamanından Türk düşüncesine nasıl bir tohum gibi ekildiğini öğreniyoruz: "Hsiung-nu'lardaki ... mesuliyetli imtiyazlar bir nevi memuriyettir. Generaller de bu gruba dahildir. Bilhassa ‘Dört’ köşeyi teşkil eden yüksek memurların bu kategoriye tabi olması lazımdır. (...) Tümen komutanlarını iki kısma bölmek gerekmektedir: 1- Mesleği askerlik olmayıp da tümen ve daha büyük kıtalara komuta eden prensler: Bunlar, dört köşe prensleri, Tan-ho ve Ko-tu-ho'lar[dır).”11 E. Esin, Çin tarihlerine dayanarak Türkler'de de kağanın yardımcılarından önde gelen dördüne "dört köşe" adının verildiğini öne sürer.12 Bununla, Ziya Gökalp'in değindiği, Oğuzlar arasındaki yüzü örtülü dört kahraman ya da bunların denkleri olan dört büyük şaman (kam) arasında herhangi bir paralellik olup olmadığı, ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur.13 Türk tarihinde köşe unsurunun vurgulandığı ilk somut örneğe, yerleşik yaşama dayalı fizik çevrede rastlıyoruz. Ancak, bu örneği incelemeden önce, onun yer aldığı coğrafi bölge genelinde saptanan yerleşik yaşam serüvenine, köşeyi vurgulayarak kısaca bir göz atalım. Harezm ve Maveraünnehr'de İ.Ö. 6. ile 4. yüzyıllar arasında bir kentleşme süreci yaşanır. C.S.A. Colucci'ye göre, Ahamenid İmparatorluğu döneminde ortaya çıkan iki kent tipinden birinde "berkitilmiş bir içkalenin kentin köşelerinden birine yerleştirildiğini görürüz."14 Arada yaşanan Kangui döneminden sonra, Kuşan egemenliği ile birlikte bölgeye müthiş bir canlılık gelir. Ticaret ve ulaşım ağları Çin'den Roma'ya kadar uzanacak, Budizm yoluyla yöre Hint dünyasının etkilerine maruz kalacaktır. Ünlü Rus bilgini S.P. Tolstov'un, bölgede feodal çekirdeklerin oluştuğu İ.S. 2. ile 3. yüzyıllara ait yerleşim yerlerinde Toprak Kale ile Ayaz Kale için verdiği rekonstitüsyonlarda15 köşelerde yükselen içkaleler görülür; bunlardan Ayaz Kale'ninkinde dört yönlü yahut haçvari bir tasarıma rastlanır. (Şekil: 2a ve 2b)
Araştırmacılar, aynı dönemden günümüze kalan Eres Kale ile Kurgancı Kale kalıntılarının da benzer bir düzenleme gösteren kentlere ait olabileceği düşüncesindedirler.16 4. yüzyıldan itibaren Tolstov'un Afrig adıyla andığı dönem başlayacaktır. çevreye, berkitilmiş küçük yerleşim birimlerine çekilen yerel beyler hükmeder. Buralardaki iç kale ve beye ait yapı ya da merkezde yükselir ya duvarlardan birine yaslanır ya da gene köşelerden birine sokulmuştur. İşte, Berküt Kale gibi dönemin tipik örneklerinden birinde, beyin müstahkern mevkii köşeden yarı dışarıya fırlamış bir halde yükselirken bütün ağırlığını hissettirir.17 (Şekil: 2c) Harezm-Maveraünnehr 5. yüzyılda Eftalitler'in ve 6. yüzyıldan itibaren de Tu-kiu'ların, yani Türkler'in eline geçti. Türkler, yerel yerleşik kültürün birçok tesirine açıktılar. Herhalde bu arada, köşenin yapılanmış çevredeki odak noktalarından birisi olma kavramıyla da tanıştılar. Kök- Türkler'in kurdukları erken devlet tarafından bölgeye atanan Türkmen beyleri, gerekli görülen yerlerdeki yerleşim birimlerine yerleşiyorlardı. Bunlardan, E. Esin'in E.I. Ageeva'dan aktardığı,18 Sır-Derya ötesindeki Baba-Ata adlı yerleşim yerinin Kök-Türk döneminden kalma içkalesinde, odaların köşelere yerleştirildiği ve prestijli bir köşe mekanının da diğerlerine göre yüksek seviyede tutulduğu, dört yönlü şemaya sahip bir bey konutu yükseliyordu. (Şekil: 3a). Üstelik, Oğuzlar'ın 9. yüzyılda bu yörelere yerleşirken Baba-Ata'yı berkitmek için inşa ettikleri surlar, bu konut yapısını iki yandan kuşatarak tam köşede bırakmıştı. Üzerine de aynı planda bir yapı daha oturtuldu (Şekil: 3b). Ortaya şöyle bir mekan düzeni çıkmıştı: Surların köşesindeki konutun köşelerinde yer alan odalar ve bunlardan birinin oluşturduğu prestijli köşe mekanı.
E. Esin'den öğrendiğimize göre, "Arkeolog Ageeva, Baba-Ata'da görülen hususiyetlerin bütün Kök -Türk devri şehirlerinde mevcut olduğuna işaret eder.”19 Nitekim, Maveraünnehr'in Kök-Türk dönemine ait Ahsiket kentinde de içkalenin surların bir köşesinde olduğu saptanmıştır.”20 Peki, yapılanmış çevrede köşeye değer vermek gibi bir uygulama hangi sosyal ve kozmo-ritüel faktörlerin ürünü olabilir acaba? Bildiğimiz kadarıyla, yapılanmış çevrede ortaya çıkan en eski köşe vurgulamaları için Mezopotamya'ya, Asur kentlerine bakmamız gerekecektir. İçkalesi tam köşede yer alan Kalhu kenti, Yeni Asur dönemine rastlayan İ.Ö. 13. yüzyılda “Dicle ve Büyük Zap'ın birbirine kavuştuğu yerde, Dicle'nin doğu yakasında”21 başkent niteliğini alarak gelişmişti (Şekil: 4). İ.Ö. 8. yüzyılda 2. Sargon'un yönetimi sırasında inşa edilen Khorsabad kentinde ise, içkalenin neden köşeye yakın bir konumda ve surlara yaslanmış bir durumda yükselmiş olabileceğini düşünür Spiro Kostof: Herhajde, der, Kral düşmandan ziyade kendi halkına karşı korunmayı yeğler ve sırtını duvara verir.22 Üstelik, Başköşe'de olduğu gibi, kentin bir köşesinde ve özellikle de kentin geri kalan alanlarına göre yüksekçe bir seviyede (örneğin, platform üzerinde) konuşulan yöneticiler, halkı görsel açıdan en rahat şekilde denetleyebilecek ve sosyo-psikolojik bir baskı altında tutabilecek konumu edinirler. Diğer yandan, ekonomik açıdan da köşe konumu, hazinenin biriktirildiği bir iç kale için akla yatkın bir seçim olur. Artık gelirin surlar içindeki en gözden ırak yere saklanmasını sağlayacaktır.
Kozmo-ritüel nitelikli faktörler ise Hint dünyasından kaynaklanmış olabilir. Hint düşüncesinde, tapınak planlarından kent planlarına kadar 'kutsal' tasarımların gerçekleştirilmesinde esas alınan kozmik şema vastu-purusha-mandala, çeşitli sayıda karelerden oluşur. 81 adet kare içeren tipik şema ise, Kozmik İnsan Purusha'nın kurban edilerek yeryüzüne raptedilmesine ilişkin ilahi bir uygulamayı yansıtır. Ortaya çıkan imge gerçekten ilginçtir: Bütün şemanın içine başı, gövdesi, kolları ve bacaklarıyla çaprazlama yerleştirilen Purusha'nın merkezde kalan göbeği, En Yüce ilahi Prensip Brahma'ya ait olan bölgeyi belirler. Dirsekleri kuzey-batı ve güney-doğu köşelerini kaplarken, başı da kuzey-doğu köşesini işgal eder23 (Şekil: 5). Baş ile Yönetici arasındaki analojiden hareketle, yönetici mekanizmanın mekansal odağı olan içkalenin de kozmik plandaki ilahi Baş gibi köşeye yerleştirilmesinin belki de Hint kökenli bir anlayışa dayandığını düşünebiliriz. Ne ilginçtir ki, iç Asya'ya ait eski bir uygulama çerçevesinde Kağan'la ilgili bir ritüel sırasında kuzey-doğu köşesinin, yani kutsal Hint karesinde İlahi Baş'ın bulunduğu köşenin vurgulanması eylemine Uygurlar'da ve sonra da onların uygarlık öğrencileri olan Kitanlar'da rastlıyoruz: "İmparator [Kağan], reenkarnasyon [yeniden-doğum] binasına girdi ve reenkarnasyon ayinini gerçekleştirdi. Bu iş bittiğinde, sekiz boyun yaşlıları onun önünde ilerlediler, onu arkadan izlediler, onu sağdan ve soldan korumaya aldılar ve salonun kuzey-doğu köşesinde ona yetkilerini devrettiler.” 24 9. ile 13. yüzyıllarda Doğu İç Asya'da göz kamaştırıcı bir yerleşik uygarlık tesis eden Turfan Uygurları'nın yerleştikleri, i.Ö. 1.yüzyılda kurulmuş olan Koço kenti surlarının köşelerinde dört tane kule bulunduğunu ve buraların kutsal emanetlerin saklandığı dini mekanlar olduğunu E. Esin'den öğreniyoruz.25 Aynı anlayışın kent tapınaklarına da yansıması söz konusudur: "Koço'nun 'Beta' mabedinde... kubbeli ve tezyinatlı olan köşe kuleleri vardı. Bu tezyinatın sebebi, köşe kulelerine atfedilen görevlerdi.26 Uygurlar'da kutsal köşe mekanı kavramının ortaya çıkışında Budist tesirlerin rol oynadığı düşünülebilir. Öte yandan, Uygurlar'da yerleşiklik ile köşe kavramının örtüştüğü çarpıcı bir uygulamayı, Turfan kazılarında Bezeklik'te ortaya çıkarılan bazı duvar resimlerinde gözlemliyoruz. Buddhist nitelikli bu resimlerde, çeşitli kutsal sahneler üst köşelerde ev görüntüleriyle çerçevelendirilmiştir.27 Şimdiye kadar mimarlık tarihi araştırmacılarımızın dikkatini belgesellik özellikleriyle çeken bu ev betimlemeleri, bu kez bizi köşelerdeki konumlarıyla ilgilendirmektedir. Sanki göçerlik döneminde yerleşik düşmanlara layık görülen bölgeleri, artık Uygurlar'ın yeni yaşam mekanları olan evler işgal etmekteydi. Anlaşılan, köşe kavramı Türk zihninde yerleşiklik = ev denklemi kapsamında varlığını sürdürürken, içeriği çoktan olumsuzluktan olumluluğa dönüşmüştü bile. (Şekil: 6)
Doğu İç Asya'dan tekrar Batı İç Asya'ya dönecek olursak, Oğuzlar'ın Baba-Ata vesilesiyle değindiğimiz yerleşik yaşama geçme çabaları çerçevesinde bizi ilgilendiren gelişmelere bir göz atma imkanımız olacaktır. 9. ile 10. yüzyıllarda Oğuzlar'ın aşağı ve Sır-Derya havzasında barındıkları kentler arasında, gene, köşelerin içkaleler için en uygun yerler olarak değerlendirildikleri bazı örnekler dikkatimizi çeker. A.M. Belenitskii ile arkadaşları, bu kentlerden en önemlilerin şematik planlarını vermişlerdir.28 İçkalelerin, her ikisi de dört yönlü bir düzenleme gösteren, Oğuz yabgusunun başkenti Yangı Kent'te ve Otrar kentinde bariz bir köşe konumu ile öne çıkarken, amorf bir biçimlenme almış olan Cend ve Sığnak kentlerinde köşelere yakın yerlere yerleştirildiklerini görürüz. (Şekil: 7a-7d)
Bu sırada, Türk insanına ve düşüncesine geleceğe yönelik olarak en büyük etkiyi yapacak bir süreç, yani İslamlaşma da yavaş yavaş tohumlarını ekmeye başlamıştı. 10 yüzyılda Sır-Derya oğuzları arasında kısmen de olsa İslam', benimseyiş kıpırtıları görülür.29 İhtimal, bu Oğuzlar'ın şaman ya da kam'ları da, aynı gelişme çizgisi üzerinde, giderek heterodoks nitelikli İslami din adamlarına dönüşmüşlerdir. Bu husus bizim için önemlidir; çünkü, bu takdirde, son derece değer verilen böyle kimselerin kentlerin içkalelerinde ikamet ettirilmeleri doğal olacaktır. Bunun, yapılanmış çevredeki köşe mekanı gelişimine nasıl bir etkide bulunmuş olabileceğini de birazdan göreceğiz. Peki, acaba İslami anlayış çerçevesinde köşelere atfedilen herhangi bir özellik ya da değerlilik gözlemlenmiş midir? Hinduizm, Budizm ve Hıristiyanlık'ta rastlanan belirli mabutlara dört ara yönün yahut geometrik veya mekansal biçimlenmelerde köşeleri tahsis etme eğiliminin İslamiyet'i etkilememiş olması imkansızdır. Nitekim, arşı taşıdıklarına inanılan Hamele-i Arş Melekleri dört adet olup, bazı kozmik şemalarda köşelerde gösterilirler.30 Ayrıca, Muhyiddin-i Arabi gibi önde gelen bir İslam düşünürünün çizdiği mistik diyagramların bazılarında köşelere özlü işlevler yüklendiği görülür.31 İslamlaşma deyince muhakkak ki aklımıza, Türk insanının ilk kez kitleler halinde İslam'a geçişini sağlayan Karahanlı veya Hakani sülalesi geliyor. “Hakani başkentlerinde Ordu-kent (Kaşgar)... gibi adlar veriliyordu. Bir diğer başkent (ve Hakaniler’den eski, İslam Türk merkezi) olan Üzkent'in rekonstitüsyonunda... ordu kalesi, ortadaki olabilirdi”, diye açıklama yapan E. Esin'in A.N. Bernştam'dan aktardığı,32 Üzkent ordusuna ait rekonstitüsyon çiziminde görülen şudur: Altı burç ile berkitilmiş beş köşeli orta yapıda, tam girişin karşısına rastlayan köşede, burçlardan birine bitiştirilmiş olan içkale ya da bey konutu yer alır. (Şekil: 8)
İşte bu noktada, yani Türk insanının İslamlaşma sürecine paralel olarak İç Asya'nın yönetici güçleri haline gelen Türk sülalaleri Karahanlılar, Selçuklular ve Gazneliler döneminde, yapılanmış çevredeki köşe konumunu ilgilendiren çarpıcı bir uygulama daha ortaya çıktı. Şöyle ki, İç Asya'nın köşede konumlandırılıp da dört yönlü bir şemaya göre tasarlanmış "bey konutu" kavramı, 11. ile 12. yüzyıllarda kentlerden ya da berkitilmiş feodal yapılardan ribat veya kervansaraylara, hatta saray komplekslerine aktarıldı.33 Aynı sürecin bir parçası olarak, dönemin ribat/kervansaray yapılarına uğrayacak “saygıdeğer” kimseler, bu kez ribatların mekan programında toplumun önde gelen kesiminin odaklanma noktasını oluşturan köşe dairesinde ikamet edecek kişiler olarak beyin veya yöneticinin yerini almış olsalar gerek. Bu saygıdeğer kimseler, o günün toplumundan alınacak bir kesite göre, gazilerin liderleri yahut İslam şövalyeleri, gezici dervişler ya da mürşit sıfatlı din adamları, kalburüstü tüccarlar ve zanaatkarların ustaları olabilirdi. Üstelik, İslamiyet'in o sırada Türk insanı için hem cihat ağırlıklı bir yönlendirme taşıması hem de henüz pekiştirilme aşamasında olması bakımından, din adamlarının ribat/kervansaray sakinlerinin kalp!eri ile zihinlerini teçhiz etmek üzere öğretmenlik yapmalarının doğal bir beklenti halinde bu yapıların repertuarlarına yansıdığını kabul edebiliriz. Zaten, ribat adının, dini irşat ve eğitime ilişkin bir işlevi ima ettiği gayet iyi bilinen bir husustur.34 Bu arada, daha önce değindiğimiz bir hususu da bu konuyla irtibatlandırmakta yarar görüyoruz: Sır-Derya Oğuzları arasında yeni yeni İslami kisveye bürünen kam kökenli din adamlarının, yani Baba veya Ata'ların kentlerde çoğu köşede veya köşeye yakın bir konumda olan içkalelerde ikamet ettirilmeleri olgusu -ki aklımıza Baba-Ata adını getiriyor- daha sonra ribatların köşe dairelerine geçişte bu mekanların din adamlarına doğal bir şekilde tahsis edilmeleri yönünde zemin hazırlamış olabilir. Söz konusu köşe dairelerinin, bu bağlamda barındırma ile eğitme işlevlerinin her ikisini birden kapsamış olabileceklerine göre, merkezden ışıyarak dört yöne bakan eyvan tarzı mekanların eğitim için. aralarında kalan köşe odalarının da konaklama amacıyla kullanılmış olduklarını düşünebiliriz. Peki, üzerinde bu kadar durduğumuz dört yönlü köşe daireleri acaba hangi ri bat, kervansaray veya saray yapılarında saptanmıştır? Bu örneklerden günümüze kadar gelebilenler tam dört tanedir (Şekil: 9a-9d): a) Ribat-t Anuşirvan (11. yy); b) Daya Hatun Kervansarayı (11. yy); c) Ribat-ı Şerif (12. yy); d) Leşkeri Bazar Sarayları (11-12. yy'lar.).
Günküt Akın, yerinde bir teşhisle, "ilk kez kervansaraylarda karşımıza çıkan haçvari planlı köşe mekanları 15. yüzyılın ilk yarısında Horasan ve Maveraünnehr medreselerinde vazgeçilmez bir geleneğe dönüşüyor," der.35 Söz konusu uygulama ilk kez, Uluğ Bey'in 1417 ile 1421 yılları arsında hem Semerkant'ta hem de Buhara'da inşa ettirdiği ünlü medreselerinde görüldü. İslami eğitime yönelik bu yapılarda yer alan dört yönlü köşe salonları ya dersaneler olarak müderrislerin öğretme/ders verme etkinliklerine tahsis edilmiş ya da ibadet amaçlı olarak Mescit işlevini üstlenmişti (Şekil: 10a- 10d).36 Uluğ Bey'in medreseleri Timurlular'ın zihninde güçlü bir şekilde yer etmiş olmalıdır ki, 1426-1446 yılları arasında inşa ettikleri dört ayrı medresenin tasarımında gene haçvari düzendeki köşe mekanlarına özenle yer verildiğini görürüz. Türk insanının yer/eşikliğe geçiş sürecindeki mekansal örgütlenme kavram ve prensiplerin gelişimine ilişkin olarak, kendisinin Türk kökenli geçmişiyle güçlü bağları olan bir tasarım anlayışını gelenekleştirmede öncülük etmiş olması nedeniyle Uluğ Bey'e olan şükran borcumuzu burada belirtmemiz gerekir.
Ribatların köşe daireleri ile Uluğ Bey'in köşe salonlu medreseleri arasında üç yüzyıllık bir boşluk vardır. Bu hususa ilişkin olarak, Türkler arasında vurgulanmış köşe mekanı serüveninin aslında ribat safhasında hemen sonra da devam ettirilme ihtimalini bir sav olarak gündeme getirmek istiyoruz. Şöyle ki, bu süreklilik artık herhangi bir yapının köşesinde değil de, faklı bir doğrultuda olmak üzere, belirli tarz bir yapının kendi bütünlüğünde. yani 13 ile 15. yüzyıl Anadolusu'nun İMARETLERI ve/veya ZAVİYELERİ kapsamında gerçekleşmiş olabilir, diyoruz.37 Köşeyi, Gaston Bachelard'ın köşe mekanlarına ilişkin edebi nitelikli analizinden hareketle,38 kendi basınçlı ve içe kapanır nitelikteki bünyesinde oluşturabileceği yoğunlaşmaların birikimi sonucunda bir “dışraklasma tepkisine” yol açabilecek türden bir mekan özelliğinde gördüğümüz takdirde, yapılanmış çevrenin köşelerinde yuvalanmış, toplumu yönlendirici özellikteki işlevleri haiz mekan düzenlemelerinin de, belirli sosyo-psikolojik ve/veya kozmo-ritüel konsantrasyonların yaşanması sürecinden geçmeleri durumunda, artık köşeden dışarıya çıkarılıp -yani dış dünyaya açılıp- adeta kendi kişiliğine kavuşmuş müstakil bir yapı kimliğiyle değerlendirilebileceği hususu, savımız yönünde bir varsayım (hipotez) oluşturacaktır. Netice itibariyle, bizce, bazı ribatların köşelerine hakim olan mekansal örgütlenme anlayışı, hem konaklama hem de eğitim ve ibadet işlevlerinin bir bileşimini öngörme özelliğiyle, batıya doğru ilerlerken Küçük Asya ve ötesini kolonize etme çabası içindeki Türkler tarafından dışraklaştırılmış ve böylece, hem yerleşik ve/veya kentsel yaşamın gelişmesine hem de dinin yayılmasına ön ayak olacak ve bunun devamlılığını sağlayacak türden, dönemin sosyal-dini nüveleri halinde işlev gören imaret/zaviye yapılarının39 prototipini oluşturmuş olabilir. “Ribat köşesi – zaviye” sürekliliği savına somut destek olarak, bazı imaret/zaviye yahut benzer işlevli olsa da değişik adlarla anılan hanikah veya tekke yapılarını içeren kıyaslamalı bir tablo ortaya koyabiliriz: Örneğin, bizce; Konya'daki Sahip Ata Hanikahı, Daya Hatun'daki... Manisa'daki Mevlevihane, Ribat-ı Anuşirvan'daki... Tokat'taki Çöreğibüyük Tekkesi, Leşkeri Bazar Güney Sarayı'nın Kuzey-Batı Dairesi'ndeki... Tipik bir imaret/zaviye plan şemasına sahip olan, İnegöl'deki-İshak Paşa İmareti ise, Ribat-ı Şerifteki söz konusu köşelere görülen mekan örgütlemeleri ile reddedilemez bir paralellik gösteren tasarım anlayışı çerçevesinde biçimlenmişlerdir. (Şekil: 11a-11d)
Son olarak
şunu da belirtmeliyiz ki, Türkler'den önce İç Asya'nın daha başka halklarının da
aynı fenomenin erken örneklerini uygulamaya koymuş olmaları ihtimal
dahilindedir. Değinmek istediğimiz, odaların ve/veya prestij mekanlarının
köşelere yerleştirildiği türden, dört yönlü müstakil konut planlarının 8.
yüzyıldan itibaren Horasan'ın Merv-Termez yöresinde ortaya çıkışıdır. (Şekil:
12).40 Tamamıyla aynı tarz bir mekansal örgütlenme gösteren ve İç
Asya'nın geleneksel kentlerinde veya berkitilmiş yapılarında hakim bir köşeye
yerleştirilen "bey konutu" da Horasan'da meydana çıkacak bu dışraklaşmış
ardılları için bir prototip görevi görmüş olabilir. Türk insanının Baba-Ata'daki
gibi örneklere yerleşerek tanıştığı bu köşe mekanları ile Merv-Termez konutları
arasında olabileceğine işaret ettiğimiz bağlantı, aslında,
"[Baba-Ata'daki] Oğuz köşkünün, Orta Asya Selçuklu köşklerinin prototipi olduğu
görülecektir" diyen Emel Esin tarafından çoktan dile getirilmiş bulunmaktadır."
*Öğretim görevlisi ve araştırmacı, Lefke Üniversitesi Araştırma Merkezi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 1 Esin, E., "Burkan ve Mani Dinleri Çevresinde Türk San'atı", Türk Kültürü El Kitabı. C. II/Ia, İstanbul: M.E.B. Devlet Kitapları, 1972, s. 345. 2 Divitçioğlu. S., Nasıl Bir Tarih? Kök Türkler, Karahanlılar, İstanbul, Sağlam Yayıncılık, 1992, s. 77. 3 Esin, E., a.g.e. , s. 345, 4 "Kare içinde daire", Budizm ikonagrafisinde sık rastlanan bir imgedir. Budist stupa mimarisi aynı şemayı esas aldığı gibi, Anadolu'daki klasik cami planını da böyle bir diyagrama indirgeyebiliriz. 5 Roux, J. P., "Türk Göçebe San'atının Dini Bakımdan Anlamı", Türk Kültürü El Kitabı, C. II/Ia, İstanbul, M.E.B. Devlet Kitapları. 1972, s. 77. 6 Ulusu (Turuthan), T., “Geleneksel Konuttan Günümüz Konutuna 'Orta Mekan’”, Türk Halk Mimarisi Sempozyumu Bildirileri. Ankara. Kültür Bakanlığı, 1991. s. 219. 7 Ungur. S.M. ve Turgut. H., “Çağdaş Türk Evinin Kültürel Özü Ne Olmalıdır?” a.g.e., s. 232. 8 Ulusu (Turuthan) T., .. a.g.e .. s. 219. 9 Numan. İ., “Çankırı'da Yaran Sohbetleri ve Sohbet Odaları”, Vakıflar Dergisi, no 13. 1981,5.601. 10 Noyan. B., Hacıbektaşta Pirevî ve Diğer Ziyaret Yerleri, İzmir 1963, s 26. 11 Ögel, B., “İslamdan Önceki Türk Devletlerinde Tımar Sistemi” IV Türk Tarih Kongresi, Ankara. Türk Tarih Kurumu, 1952, s. 242-251. 12 Esin, E., a.g.e., s. 345-346. 13 Gökalp, Z., Türk Uygarlığı Tarihi. haz. Yusuf Çötüksöken, İstanbul. İnkılap Kitapevi, 1991,599 14 Colucci, c.s.a., "Central Asia", Oriental Architecture, II, der. M. Bussagli, London, Faber & Faber /Etec!a. 1989, s. 37. 15 Cezar, M., Anadolu Öncesi TÜrkierde Şehir ve Mimarlık, İstanbuL, İş Bankası Kültür Yayınları, 1977. s. 51 ve 57. 16 Colucci, c.s.a., a.g.e., s. 41. 17 Cezar, M., a.g.e., s. 60. 18 Esin, E., “Miladi VII-X. yüzyıllarda Sır-Derya Oğuzlarının Maddi Kültürü Hakkında Notlar”. VIII. Türk Tarih Kongresi. C. II. Ankara. Türk Tarih Kurumu, 1981, s. 711-723. levha 355-366. 19 Esin E., a.g.e. s.715 20 Ögel B., İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, Ankara, Türk Tarih Kurumu, I962, s.180. 21 Sevin, V., Yeni Assur Sanatı, C. I:Mimarlık, Ankara, Türk Tarih Kurumu. 1991, s.25. 22 Kostof, S., A History of Architecture: Settings and Rituels, New York, Oxford; Oxford University Pres, 1985, s.64. 23 Doshi, B ve Cauhan, M., “City and Symbol”, Urban Design Quarterly, no: 32, Ekim 1989, s. 9-13 24 İzgi, Ö., Uygurlar’ın Siyasi ve Kültürel Tarihi (Hukuk Vesikalarına Göre), Ankara; Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1987, s.49. 25 Esin E., bkz. not 1 26 A.g.e. s.353 27 Le Cog. A.von., Chotscho, Berlin, 1913, levha 17-26. 28 Blenitskii A.M., Bentovic, İ.B. ve Bolsokov. O.G. Srednevekoviy Gorod Sredney Azii, Leningrad, 1973. s. 193.levha 80. 29 “Aşağı Orta Seyhun [Sır-Oerya} kentleri yakınlarındaki az sayıdaki yerleşik Oğuzlar. İslam olurlar. Prof. Sümer. Orta Seyhun'daki Süt-kent çevresindeki Oğuzlann X. yüzyıl başlarında İslam olduğunu düşünür” : Avcıoğlu. D. Türklerin Tarihi, C. III, İstanbul, Tekin Yayınevi, 1990. s. 1395. 30 Prussin. L., Hatumere: Islamic Design in West Africa. London. Berkeley & Los Angeles: University of California Press. 19 . s. 76. 31 Lewis, B., der. The World of Islam: Faith. People, Culture. London, Thames & Hudson. 1975, s. 136. Ünlü Hacer-ül esved'in, Kâbe'nin "köşe taşı" olduğunu da unutmamalıyız. Peygamber'in tüm putları yok ederken saygı gösterilmesini buyurduğu bu taşın, Kabe'nin duvarlarından birine değil de köşeye yerleştirilmiş olmasının her halde bir anlamı vardı. Bu bağlamda. Hz. İsa'ya Hıristiyanlık'ta "köşe taşı" yakıştırması yapıldığını da kısaca hatırlatalım: Luca İncili, 20/17. Üstelik, bu ayette kullanılan “köşenin başı” tarzındaki ifade, Hint vastu-purusha-mandala'sında Purusha'nın başının yer aldığı kuzey-doğu köşesini aklımıza getirmektedir. 32 Esin, E., “Türklerin İslamiyete Girişi”, Tarihle Türk Devletleri, C. I. Ankara: Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Yayınlan. 1987, s. 303 ve 313. 33 Akın, G., Asya Merkezi Mekan Geleneği, Ankara: Kültür Bakanlığı, 1990, s. 31 ve 71; Altun, A. Ortaçağ Türk Mimarisinin Anahatları İçin Bir Özet, İstanbul: Arkeoloji ve Sanat yayınları. 1988, s. 81: Altun. kervansarayların özel daireleri olarak düzenlenmiş olan bu haçvari köşe mekanlarına, Beyt” (ev) adı verildiğine dikkat çeker. 34 Köprülü, F., “Vakfa Ait Tarihi Istılahlar: Ribat”, Vakıflar Dergisi, no 2. 1942. s. 268-278. 35 Akın, G., a.g.e., s. 71 36 Golambek, L. ve Wilber. D., The Timurid Architecture of Iran and Turan. C. I ve II, Princeton, New Jersey: Princeton University Press, 1988. 37 Zaviye kelimesinin bir anlamı da "açı" veya "köşe"dir. Bu tür binalara. dervişlerin inzivaya çekildikleri yer anlamında bu kelimenin yakıştırılmış olması akla en yatkın ihtimaldir. Ancak tasavvufta Arapça kelime seçiminin özellikle birkaç anlamı çağrıştıracak şekilde yapıldığını göz önünde tutarsak, "köşe" anlamının sayımız yönünde atıfta bulunan bir ağırlığı da bulunmuş olabilir. 38 Bachelard, G., The Poetics of Space, çev. M. 101a5, Bostan: Beacon Press, 1969. s. 136-147. 39 Eyice, S., “İlk Osmanlı Devrinin Dini-İçtimai Bir Müessesesi: Zaviyeler ve Zaviyeli Camiler”, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası. C. XXI, no 1-4'ten ayrı basım. 1963. s.180; Aktüre, S .. 19. Yüzyıl Sonrasında Anadolu Kenti Mekansal Yapı Çözümlemesi. Ankara: ODTÜ Yayınları. 1978. s. 24-29. 40 Cezar. M., a.g.e., s. 216-219 . 41 Esin E., "Tengrilik: TÜrkierde Gök Tapınağına Dair", Sanat Tarihi Yıllığı, C. XII. 1983. s. 47.
(Uluğ Bey ve Çevresi Uluslararası Sempozyumu Bildirileri, Ankara 30-Mayıs, 1 Haziran 1994, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı, Yayına hazırlayan Songül Bozbeyi, Ankara, 1996) |