|
|
Sayfa 3
İzmit Klor Alkali Fabrikası 6.000 amper ile çalışan 32 adet bilitter sistemi diyafrakmalı elektrolist banyosundan ibaretti. Halbuki Almanya’da Ammen Dore’da çalıştığım Klor Alkali fabrikasında 400 adet 12.000 amper ile çalışan bir tesisti. Fabrikanın montaj işleri devam ederken, o tarihte Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü’nün iki defa fabrikayı ziyarete geldiğini ve bu ziyaret sırasında çekilmiş olan bir fotoğrafın 1955 yılında problem olduğunu sırası geldiğinde açıklayacağım. Sn. İnönü’nün merakı o tarihlerde İsviçre firmalarından Gaygi firmasının DDT ismindeki bir haşaratla mücadele ilacını keşfetmesi ve bu ilacın ana maddelerinden birinin klor olması ve İtalya’ya asker çıkaran müttefik askerleri arasında Napoli’de tifüs hastalığının yayılması üzerine asker koğuşlarında DDT kullanarak askerlerde ve koğuşlardaki bitlenme olayının mücadelesinde başarılı olmasından kaynaklanmıştı. Bu nedenle Cumhurbaşkanlığı yaverlerinden biri görevlendirilmiş ve devamlı olarak fabrikanın bir an öce işletmeye alınarak klor gazı ve bu gaz ile DDT imal edilmesi için teşvik ve kontrollerini sürdürmüştür. Bir taraftan taahhüt hususunun bir an önce gerçekleşmesini sağlamak ve diğer taraftan zehirli bir gaz olan klorun üretilip sıvı halinde tanklarda muhafaza edilmesi, üretim sırasında meydana gelen hidrojen gazının gazometrede muhafaza edilmesi gibi işleri yapacak bilimli elemanların yetiştirilmesi için günlerce gece ve gündüz fabrikada kaldığımı hatırlıyorum. En sonunda sözünü yerine getirmiş bir kişi olarak gurur duymuştum. Sümerbank Genel Müdürlüğü’nün bu konudaki İdare Meclisi hakkımdaki takdir kararı beni çok mutlu etmiş ve vatan, millet uğruna çalışma gücüme güç katmıştı. Klor fabrikasını işletmeye devam ederken herhangi bir nedenle kaçak klor gazı atmosfere karıştığı zaman iki milyonda bir oranında dahi kokusu hissedilmektedir. Bu fabrikada görev yaptığım süre içinde cereyan eden bazı olayları kısaca arz edeceğim. - Bir gün hafif bir gaz kaçağı olmuş, kaçağı önlemek için fabrikanın tamir atölyesinde çalışan Fehmi Asılbenli ile maskelerimizi takarak arızanın olduğu yere gitmiş ve kaçak yerini tamir etmiştik. Bu sırada çok sayıda işçinin maskelerini atarak, makilik olan dağ tarafındaki araziye kaçtıklarını öğrendik. Kaçış nedenleri klor gazından zehirlenmekten ziyade, bu gazı teneffüs edenlerin zürriyeti olmaz diye çıkarılan bir şayia imiş. Bu olaydan kısa bir süre sonra 1945 Mart ayının 16/17 gecesi ki; ben 48 saat eve gitmemiş fabrikada kalmıştım. Bir oğlumun dünyaya geldiği haberini aldım. Bu olay en çok klor gazına muhatap olan kişi olmama rağmen zürriyetimin devam ettiğini ispat etmiş ve çıkarılan şayianın etkinliği kalmamıştı. - Diğer bir olay Almanya’da gördüğüm bir hususu fabrikada uygulama isteğime o tarihte Müessese Teknik Müdür Muavini Naci TAMER Bey’in gösterdiği tepkidir. Almanya’daki fabrikanın ustabaşının çekmecesinin gözünde daima bir şişe likör bulunurdu. Hafif gaz atmosferine muhatap olan işçi veya ustaları çağırır ve onlara bir kadeh likör ikram ederdi. Çünkü klor gazının alkol ile temasa geçmesi halinde oluşan kloral birleşiminin nefes borusu iç kenarını kaplayan vücudu tahriş etmesi önlenirdi. Aynı maksatla benim yaptığım teklifi başka türlü değerlendiren Sn. Naci TAMER acaba bir de hanım mı getirmek isteyeceğim diyerek talebimi hakaretli bir davranışla reddetmişti. Klor Alkali fabrikasının tüm ünitelerini ecnebi uzmanlara lüzum kalmadan işletmeye almış ve rahata kavuştuğum bir sırada Cumhurbaşkanlığı köşkünden verilen bir emirle DDT yapmamız istenmişti. DDT’nin kimyevi terkibinin Diklor Diphenil tetra klor etan olduğundan başka üretim tarzı hakkında hiçbir bilgim yoktu. Bu konu ile ilgili olarak yaptığım yoğun çalışma sonunda yüzde 80 randıman ile DDT yapmayı başardıktan sonra durum Sümerbank kanalıyla Cumhurbaşkanlığına duyurulmuş, bunun üzerine DDT imalatını laboratuvar seviyesinden fabrikasyona çıkarılması için Sanayi Bakanlığı’ndan Dr. İskender BATU Sümerbank’tan İzzet Bey ve benim dahil olduğum bir heyet teşkil edildi. İşe İzmit’te başladık ve günde birkaç kg DDT üretimine ulaştık. Modern, büyük çaplı ve aktörlere ihtiyaç vardı. Elde ettiğimiz mamul çok pahalıya mal oluyordu. Ankara’dan gelen ve bana nazaran yaşlı ve mevki sahibi olan mesai arkadaşlarımın isteği üzerine çalışmalara İstanbul’da Sümerbank’a ait Defterdar Yünlü Fabrikası’nda devam istekleri ağır bastı. O tarihte çalışmayan ve kime ait olduğunu hatırlayamadığım alkoloid imalathanesinden bazı araç ve gereçler ile reaktörler temin edilerek Defterdar Fabrikasında pilot bir DDT imalathanesi kurduk. Burada günde 10 kg DDT ile işe başladık. İşin başına kimyager arkadaşım Yekta ÜLGEN’i görevlendirdikten sonra İzmit’teki işime dönmüştüm. Klor Alkali Fabrikasında yanıma Mustafa EKE ve Hakkı GÜRKAN isminde iki kimya mühendisi verilmişti. Bunlar benim yanımda, konu hakkında yetiştiriliyordu. İşletmeye alınırken özel ihtimam isteyen ünitelerden biri hidrojen ile klor gazının birleştirilmesi ve serpantin şeklinde olan ve binanın katlarında yukarıya doğru yerleştirilmiş olan kısımda damıtık su ile birleştirilerek Kimye sayfiyet klor asidi (HCL) elde edilmesiydi. Önce hidrojen yakılıyor ve Elektrolüzer ünitesinden içi, dışı sırlı seramik borularla iletilen klor gazının yanmakta olan hidrojene ekivalan oranda sevk edilmesi gerekirdi. Bir gün öğle yemeği için eve gitmiştim ki az sonra klor fabrikasından telefon ettiler ve tuz ruhu ünitesinde patlama olduğunu bildirdiler. Başka vasıta olmadığı için bisiklet ile kaza mahalline gittiğimde insanca bir yaralanma olmadığını duyarak rahatladığımı ve kaza nedeninin Mustafa EKE ismindeki mühendisin, tesisi Seyit Bey çalıştırıyor da biz niye çalıştırmayalım düşüncesi ile durdurup tekrar işletmeye alırken sisteme hidrojen karışması ve oksijen ile karışmış olan hidrojenin ilk ateşlemede tesisin tümünde birden yanarak infilak etmesinden ileri geldiği anlaşıldı. Bu sorumsuz davranışı dolayısıyla adı geçen mühendis, kağıt fabrikası laboratuvarına analiz kimyageri olarak geri gönderilmişti. Kovarz Serpantinlerden parçalanmadan arta kalanlar ile 1/3 kapasite ile çalışabilen bir onarım yapabilmiştik. Tesisin tüm üniteleri rutin olarak çalışmaya başlamış ve kısmen eleman yetişmiş olduğunda biraz rahata kavuşacağımı düşündüğüm bir sırada neredeyse mevcuden yedek subay hazırlık kıtasına sevk edilme emri almıştım. Askerlik şubesinden verilen belgeler ile Kadeş Vapuru’nun güvertesinde akşam İstanbul’dan İzmir’e gitmek üzere yola çıkmıştım. Uzun süre tecil edildikten sonra bu şekilde ani olarak askere sevk edilmemin nedenini ilginç bulduğum için açıklamak istiyorum. Yanımda yetiştirdiğim Hakkı GÜRKAN isimli mühendisin yakını İzmit askerlik dairesi başkanıymış. Adı geçen mühendisin benim yerimde gözü olduğu için bu emeline ulaşmanın tek yolu da benim ayrılmam olduğuna göre askerlik dairesi başkanına söyleyerek beni askere sevk ettirmiş. Bu hususu o tarihte personel servisinde çalışan İzmit’in yerlisi bir memurdan (Nuri BALTACI), askerden döndüğümde öğrenmiştim. Bu şekilde ani ayrılış aile düzenimizi güç durumda bırakmıştı. Eşim ve 6 aylık olan oğlum Hasan’ı Konya’ya baba evine göndermek zorunda kalmıştım. 120 TL. maaş ile para biriktirme imkanımız olmadığı için duçar kaldığımız maddi sıkıntıyı unutmak mümkün değil. Kadeş Vapuru’nun güvertesinde İzmit eşrafından Kocaeli Eczanesi sahibinin oğlu Şahabettin BİLGİSU ile tanıştım. Akşam saatleri ilerleyince ısınmak için ambara indik. Orada karşılaştığımız durum çok enteresandı. Yolculardan bir kısmı öbek öbek oturmuş zar atıyorlardı. Bir kişiyi merdiven başına nöbetçi koymuşlar, Kamarot veya herhangi bir vapur görevlisi merdivene yaklaşınca kumarbazları ıslık çalarak uyarıyordu. Bir süre sonra burada durmayı sakıncalı bulduğumuz için tekrar güverteye çıktık. Ellişer kuruş ödeyerek birer şezlong kiraladık ve kuytu köşeler bularak üzerimize paltolarımızı yorgan olarak örtüp uyuduk. Sabahleyin İzmir’e geldik ve saat kulesinin yanındaki askerlik kışlasına başvurduk. Beni Gaziemir’deki 193. Piyade alayına sevk ettiler. Piyade alayı talim sahasında açıkta tahta bir masa ve sandalyeden ibaret olan bir başçavuşun bulunduğu mahalle gittim, kaydımı yaptırdım. Elime bir adet yatak, yastık kılıfı ile bir velense ve battaniye verdiler. Sahaya serpilmiş çadırlardan birisini gösterdiler. Boş yatak ve yastık kılıfının içine saman doldurmamız emredildi. Buraya gittiğimde samanların benden önce gelenler tarafından seçilmiş olduğunu, çukurda kesmik tabir edilen iri ve sert saman parçalarının kaldığını gördüm. Dönüp başçavuşa durumu anlatmak istediğimde askeri eda ile paylandım. Müsaade etmeleri halinde yakın olan Seydi köyden bir balya saman satın alıp kullanmamıza da izin vermediler. Çaresizlik içinde çukurdan saman seçmek zorunda kaldım. Gece bir sancı ile uyanmıştım ki böğrüme sert bir saman kazığının saplandığını hiç unutamam. Cumaovası Havaalanı yanında olan piyade alayından hafta sonunda İzmir’e Seydi köyden tren ile gidiyordum. İzmir’de kiraladığım bir otel odasında asker elbiselerini çıkarıp sivil kıyafete bürünüyordum. Konya’daki yakınlarımızdan birinin yaşlı annesinden haber alamamışlar, ilgilenmem için bana verilen adresi araştırmam istendi. Semt Güzelyalı, burada sokaklar numaralıydı. Aradığım adresi bulamadığım için en yakın polis karakolundan yardım istedim. Saçlarımın üç numaraya kesilmiş olmasından mı yoksa suçlu bir insan intibası mı verdim bilemiyorum bana sorduğum adresi söyleyecekleri yerde, kim olduğumu, anamın-babamın adını ve adreslerini sormuşlardı. İki ay süreli hazırlık kıtasında manga onbaşısıydım. İki aylık kısa sürede yaşadığım ilginç olaylardan birkaçına değineceğim; - Talim için verilmesi gereken teçhizat olarak tüfek askısı, kütüklük, matara kayışı vs. malzemeleri 60 TL. karşılığında satın almak mecburiyetinde kalmış olmamız, - Her gün zeytin ve yumurta eksik olmayan sabah kahvaltısında bir gün bile bunları yiyemedik. Çünkü her ikisi de çürüktü. - Talim subayımızın bir gün her tür davranışımızı tenkit etmesi nedenini şerefli bir Türk subayına yakıştıramadığımız davranıştır. Bahse konu kişi haftada iki kez bara götürülüyor ve küfelik oluncaya kadar içip evine götürülüyormuş. Bu konuda benim hiç bilgim yoktu. Talim subayının değişik davranışının nedenini sorduğumda sıranın bizim mangaya geldiğini öğrenmiştim. Benim bu konuda para ve becerim olmadığı için talim subayı ceza olarak bizim mangayı marş marşlar ve dikenli otlar üzerinde yere yat komutlarıyla cezalandırmıştı. Aynı duruma muhatap olan ve babası üst kademe askerlik görevlisi bir arkadaşımızın şikayeti üzerine adı Seracettin olan talim subayı Hakkari’ye tayin edilmişti. İki aylık askerlik kıtası eğitiminin sona ermesine birkaç gün kalmıştı. Alay komutanımıza teftiş görevi verileceği söylendi. Taburumuz talim sahasında dizilmiş paşa’nın gelmesini bekliyordu. O güne kadar hiç görmediğim 5-6 kişinin kıyafetleri göze batıyordu. Komutan onların en arka sırada yer almalarını emretti. Çünkü bu kişiler hiç talime çıkmadıkları için elbiseleri yeniydi. Bizim elbiselerin rengi uçmuştu. 29 Ekim 1945 Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla düzenlenen resmi geçitten sonra yedek subay okuluna sevk edilecektik. Ben hiç izin kullanmadığım için isteğim kabul edildi ve zimmetimdeki teçhizatı asteğmen olan komutanımıza teslim ederek Konya’ya gittim, bir hafta sonra da Ankara’ya giderek yedek subay okuluna teslim oldum. Bana geç kaldığım için kaçak muamelesi yapmak istediler ve okul komutanı olan İsmail Hakkı Tunaboylu’nun huzuruna çağırıldım. Saygı ile andığım okul komutanı kibarca bana feneri nerede söndürdüğümü sordu. Durumu bütün açıklığıyla anlattım ve iki aylık talim süresinde hiç izin kullanmadığımı, bazı kişilerin ise hiç talime çıkmadıklarını, hatta kıtaya dahi gelmediklerini kendisine söyledim.Netice olarak benim mesleki kariyerimi de düşünmüş olacaklar ki yedek subay okulu fen taburuna verdiler. Asker üniformasından başka teçhizat verilmedi. Yedek subay okulunun o tarihte en büyük sıkıntısı su yetersizliğiydi. Modern okulun tuvaletlerinde basacak temiz yer bulunmadığına şahit oldum. Ben ve benim gibi mühendis arkadaşlardan bazıları 20-25 gün sonra askeri fabrikalara gönderildik. Ben Elmadağ Barut fabrikasına ayrıldım. Emsalimiz altı ay yedek subay okulunda eğitim görürken ben fabrikada işletme mühendisliği yaptım. Altı ay sonra Harp Sanayi Askeri teğmeni olarak Ankara’ya bugün adı Ordonat Laboratuvarı o tarihte ise Fen Sanat Laboratuvarı olan kuruluşa tayin edildim. Elmadağ Barut Fabrikası Müdürü topçu albayı idi. Fabrikanın atık suları arıtılıp zararsız hale getirilmeden bir dereye veriliyordu. Bir gün civar köylerden birinin muhtarı müdürü ziyaret ederek dereden su içen hayvanların hastalandığını veya öldüklerini, tedbir alınmasını rica etmişler. Gereğinin yapılacağı vaadini alarak gitmişler. Aradan bir süre geçtikten sonra aynı kişiler tekrar gelip fabrika müdürünü ziyaret ederek hala bir tedbir alınmadığından şikayetçi olmaları üzerine Sn. albayımız “Ben emir verdim ve derenin her 100 metresinde bir levha diktirerek dereden su içilmesinin yasak olduğunu yazdırttım” demesi üzerine Sn. albayınıza köylülerin verdiği cevap çok enteresan olmuştu. Bu cevapta köylüler “Sn. müdürümüz bizim hayvanlar okuma yazma bilmez” diye itirazda bulunmaları üzerine hepsi fabrikadan kovulmuşlardı. Emsalimizin altı aylık yedek subay okulu eğitimini tamamlamaları üzerine bize de yedek subay asteğmen rütbesi verildi ve Harp Sanayi Subayı olarak Ankara’da Fen Sanat Laboratuvarında göreve tayin edildiğim bildirildi. Bugünkü adı Ordonat laboratuvarı olan ve Harp okulu ile levazım okulu (halen Gülhane Hastanesi) arasında olan laboratuvara gittim. O tarihlerde Ankara’da mesken sıkıntısı had safhada idi. Asteğmen ücreti ile daire kiralamak mümkün olmadığı için eşim ve oğlumu (Hasan 1 yaşındaydı) Konya’da amcam olan babasının yanına göndermiştim. Ben laboratuvarın müsait olan fizik laboratuvarı odasında portatif bir karyolada geceleri yatıyordum. Çalıştığım laboratuvarın görevi asker postalından baruta varıncaya kadar (gıda maddeleri hariç) her türlü alımın fenni muayene ve tahlilleri yapılıyordu. 1947 Mart ayına kadar devam eden askerlik hizmetinden harp sanayi teğmeni olarak terhis oldum. Bu sürede geçen ilginç bulduğum birkaç anıma daha değineceğim. - Laboratuvarda yemek servisi olmadığı için akşamları Ankara’nın Sıhhiye mevkiinde yemeğe gidiyordum. Buraya gidip gelirken tarlalar içinden geçerek jandarma okulu önünden harbiye okuluna iniyordum. Bir gece yemekten dönüşte aynı yoldan laboratuvara dönerken jandarma okulu ile laboratuvar arasındaki tarlalarda bir sürü köpeğin havlayarak üzerime doğru geldiklerini görünce çok korkmuştum. Ancak üzerimde asker üniformasını gören köpeklerin bana saldırmadan geri dönüp gitmelerine şahit oldum. Diğer bir olay da devamlı olarak teste tabi tutulan ve cephaneliklerden alınan barut numunelerini test cihazına koymuştum. Belirli bir süre sonra numunelerin denendiği test cihazının elektriklerinin kesilmesi gerekiyordu. Akşam yemek için orduevine giderken, laboratuvarda bulunan nöbetçi asker çavuşa tembih etmiştim. Yemekten dönmem, yağan yağmurun dinmesini beklemem nedeniyle bir süre gecikmişti. Laboratuvarın kapısı devamlı olarak kapalı tutulur. Ancak nöbetçi laboratuvarı açabilirdi. Yemekten dönüşümde kapı ziline devamlı basmama rağmen kimsenin kapıyı açmaması üzerine laboratuvarın arka cephesini dolaştım, bir odada ışık yandığını gördüm. İçeri baktığımda nöbetçi asker dahil üç er iskambil oynuyorlardı. Cama vurarak kapıyı açmalarını istedim. İçeri girdiğimde ilk işim test cihazının fişinin çekilip çekilmediğini kontrol etmek oldu. Nöbetçi laborant asker, fişi çekmeyi ihmal ettiği için teste tabi tutulan barut numunesinin infilak etmemesi büyük bir tesadüf olmuştu. Diğer bir olay da 1947 yılının kış döneminde yapılması öngörülen askeri tatbikat için gerekli uçak benzininin testidir. Bu maksatla Beykoz Kavaklar mevkiinde mobil şirketine ait akaryakıt depolarından alınan benzin numunelerinin test edilmesi gerekiyordu. Bahse konu numunelerin laboratuvar kontrolünde şartnameye uygun olmadıkları tespit edilmişti. Laboratuvar müdürünün ısrarlı talebine rağmen uygundur raporu vermediğimiz için askerlik süremin dolmasına 1 ay kalmasına rağmen beni izinli yaparak göndermişlerdi. Böylece 1947 yılının Mart ayında harp sanayi teğmeni olarak terhis edildim. Tekrar İzmit’teki kağıt fabrikasına ait klor alkali fabrikasındaki işletme mühendisliği görevime başladım. Eşim ve oğlumu da İzmit’e getirttim. Boş lojman olmadığı için Klor Alkali fabrikasının müdüriyet binasında kalıyorduk. Klor Alkali fabrikası işletme şefi olan Adil AKTOLU’nun kağıt fabrikaları işletme şefliğine naklinden boşalan makama ben tayin edildim. 1950 yılında kızım Neşe dünyaya geldi. İnşaatı biten lojmanlardan biri bana tahsis edildi ve oraya yerleştik. Aradan çok zaman geçmeden kağıt ve klor fabrikası işletmeler şefliğiyle görevlendirildim. Bu görevim 21 Haziran 1955 yılına kadar devam etti. Bu tarihte kağıt fabrikaları müessesesinin Sümerbank’dan ayrılarak Seka adıyla müstakil bir genel müdürlük haline getirilmesi üzerine ben de teknik genel müdürlüğü’ne tayin edildim. Seka Genel Müdürlüğü’ne kuruluşun kanunu gereği olarak yüksek tahsilli bir kişinin tayin edilmesi zarureti var iken politik düşünce ile lise mezunu Enver ATAFIRAT görevlendirilmiş ve 1960 ihtilaline kadar bu makamı işgal etmişti. Bu usulsüz tayin nedeniyle ihtilal hükümeti Enver ATAFIRAT’ı İzmit’te hapse atmıştı. Benim Seka Teknik Genel Müdür yardımcılığına tayinim de ancak şifahen bildirilmiş ve resmi gazetede iki ay gecikme ile ilan edilmişti. Bu gecikmenin nedenini Seka’dan ayrıldıktan sonra tesadüfen öğrendim. Olay şöyle cereyan etmiş; Bana bu görev verildikten sonra kendisini bu göreve layık gören Celal EVİN (Etüt Tesis) DP kanalıyla üst kademelere beni CHP mensubu diye şikayet etmiş ve İsmet İnönü cumhurbaşkanıyken klor fabrikasında benimle beraber olan resmimizi göstermiştir. DP üst kademelerinin inceletmesi sonunda benim herhangi bir partiye üye olmadığım anlaşılarak tayinim yapılmış. CHP’nin muhafazakar ve devletçi ekonomik politikasına karşı 1950 yılında iktidara gelen DP’nin uygulamak istediği liberal ve atak politika Türkiye’de canlılık yaratmış, özel sektör de yurt kalkınmasına sınai yatırımlarla iştirak etmiş, ancak ihracatın çok az olması döviz bilançosundaki gelir gider hesabını olumsuz yönde etkilemiş, Merkez Bankası kaynakları tükenmiştir. Dış borçlanmalar ve emisyon artışı ile Türkiye dış borçlarını ödeyemez duruma gelmiştir. Bu nedenle ithali gereken zaruri ihtiyaçların dahi ithali imkansız hale gelmesi, özellikle dışa bağlı sanayi sektörünü çok zor duruma düşürmüştür. Dış borçların artmasıyla birlikte yabancı firmalarla olan ticari temaslar güçlenmiştir. Bu dönemde Batı Almanya’da 400’e yakın firmanın Türkiye’den alacaklarını tahsil edememeleri nedeniyle battığı dahi söylenmiştir. Bunun üzerine Alman hükümeti Hermes garantisi yoluyla bu borçların tasfiyesi cihetine gitme durumunda kalmıştır. Seka’nın dış firmalar nezdindeki itibarının sarsılmasına da sebep olmuştur. Bundan önceki dönemde akreditif açmadan telefon ile vaki müracaatımız üzerine sevk edilen zaruri ihtiyaçların (elek, keçe gibi) LC açılmadan siparişi dahi kabul edilmez hale gelmiştir. Çeşitli yollardan dış ödemeler yapılmasına çalışılması TL.nin yurt dışında birikmesine ve değer kaybına sebep olmuştur. Bütün bu olayların sonunda çok sağlam ve stabil olan TL.si 1958 yılının 4 Ağustos kararıyla devalüe edilerek 3.83 TL.olan dolar 9 TL.’ye yükselmiştir. Bu tarihten sonra TL. sı kayıptan kurtulamamıştır. 1989 yılı başında 1 dolar 9.000 TL.sına yükselmiştir. Seka yönetiminin iktidar partisinin bir uzantısı haline gelmesi ve her konunun parti isteğine göre yönlendirilmesi, çeşitli usulsüzlüklerin açılmasına yol açmıştır. Bu konuda yalnız birkaç örneğe değinmekle yetineceğim. - Üretilen sigara kağıtlarının tekel şartnamesine uymayan kısımları tuvalet kağıdı olarak değerlendirildi. Bir rulo tuvalet kağıdı fiyatı 80 TL.idi. Satış fiyatları da Sanayi Bakanlığı ile mutabık kalınarak tayin ve tespit edilirdi. Uygulanan satış fiyatının çok düşük oluşu nedeniyle zarar edilmeyecek bir seviyeye yükseltilmesi için bakanlığa yapılan müracaatın onayı beklenirken satışlar durdurulmuştu. Bir gün bu talimata uyulmadan tek bir kişiye eski fiyatla 80.000 adet tuvalet kağıdı verilmesini duyunca durumu genel müdüre ileterek bilgisi olup olmadığını sormam üzerine; talimatı kendisinin verdiğini, nedeninin de DP’ye hizmet eden bir kişiyi kalkındırmak olduğu cevabını almıştım. Bahse konu kişi aldığı bu kesekağıtlarını birkaç gün sonra ilan edilen yüzde 100 zamlı fiyat ile satmaya veya bu tahsisi başkasına devretme imkanına sahip olmuştu. - İkinci bir olay; devrin başbakanlık müsteşarı Ahmet Salih KORUR’a ait Ankara civarındaki bir kavaklıkta yetiştirilen kavakların satın alınması işlemindeki yolsuzluktur. O tarihte Seka’ya kesilmiş ve kabuğu soyulmuş bir metre ster kavak tomruğunun fabrika sahasına teslim fiyatı 400 TL.iken Sn. müsteşarım kavakları genel müdürün talimatıyla Ankara kavak fidanlığında kesme, soyma ve Seka’ya nakil hizmetleri Seka tarafından üstlenilmesi şartıyla 400 TL’den satın alınmıştır. - Üçüncü bir konu da Kanada’dan odun ithalidir. Döviz stoklarının erimesi zamanında Amerikan yardımı olarak Seka’ya tahsis edilen 500.000 dolar ile kağıt fabrikasında kullanılmak üzere odun ithalidir. Bu tahsisin kullanılması için konu ile ilgili şartnamenin Amerika’da yayınlanan Small Business dergisinde ilan edilerek teklif istenmesidir. Bu konuda teklif veren firmaların satış fiyatlarını şartnameye uygun olarak Seka’ya vermeleri gerekirdi. Bahse konu hususlar Seka tarafından yerine getirilmiş ve firmaların teklif vermeleri beklenmiştir. Teklif mektupları ihale günü teklif veren firmalarında hazır bulunduğu bir toplantıda firmaların huzurunda açılmıştır. Ancak sanayi bakanının kız kardeşi Süreyya AĞAOĞLU ile Taschenrrecher isimli bir kişinin kurdukları Taschenrrecher Ağaoğlu firmasının teklifini de açan genel müdür bu teklifin teminat mektubu ihtiva etmediği ve fiyatının diğer tekliflere nazaran çok yüksek olması nedeniyle (ihaleyi bu firmaya verme emri aldığı anlaşılan genel müdür) ihaleye iştirak eden ve en ucuz teklif veren firmaya ihalenin verilmesi gerekirken, yukarıdaki nedenle tekliflerin istenilen seviyede olmadığı ve fiyatlarını bir hafta sonra yenilemeleri bildirilmiştir. Bahse konu ihale zaptını genel müdürün, teknik genel müdürün, yardımcı olarak benim ve idari işler genel müdür yardımcısı Cemal SİLAHÇIOĞLU’nun da imzalaması gerekiyordu. Ben ve diğer genel müdür yardımcısı ile beraber genel müdüre bu husustaki işlemin ihale kanununa aykırı olduğunu bildirdik ve en az altı ay hapis cezası olabileceği söylenerek imza zaptını imzalamadık. Genel müdür bakanın kendimizi bu konuda koruyacağını söyledi. Ben o gün Sümerbank Genel Müdürlüğü’ne telefonla müracaat ederek Seka’dan Sümerbank’a tayin talebinde bulundum. Ertesi gün tayinim yapıldı. Seka’dan ayrılmamın nedenini o tarihte Seka tarafından yayınlanan günlük Seka gazetesinde umumi ahenk ve işbirliğine iştirak etmeyen kişi olarak yayınladı. |