Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Sayfa 2

 

- Savaşın gereği olarak evlerde karartma yapmak zorunluluğu ve hava hücumu olacağı duyulur duyulmaz en yakın sığınağa gitmemiz gerekiyordu. Başlangıçta hava hücumlarını ciddiye almadık ve Berlin üzerine kadar gelmeyi başaran keşif uçaklarının projektörlerle yerinin tespit edilmesi halinde bunların renkli iz bırakan uçaksavar mermileriyle vurulup, parçalarının düşüşünü evin balkonundan seyrediyorduk. Gün geçtikçe durum değişti ve müttefik uçakları halkın huzur ve rahatını kaçırmak ve iş gücünü azaltmak için her gün gece saat 01.00’de Berlin’de alarm verilmesine neden oldular. Fakat ağır ve bombardıman uçakları Berlin’e kadar gelemiyorlardı. Hava hücumlarının gün geçtikçe yoğunlaşması ve Alman ordusunun Rusya Stalingrat’da uğradığı yenilgi bir an önce tahsilimi bitirip yurda dönmemi gerektiriyordu. Bu yüzden gece saat 22.00’lere kadar çalışıyor, sabah olunca da okula ilk gelen kişi ben oluyordum. Bu kadar yoğun çalışma içerisindeyken ilgili makamlardan ikamet müsaadesi almayı ihmal etmişim. Bu nedenle Gestapo’nun (Gizli Devlet Polisi) Alexander Platz’daki merkezinden bir davet aldım. Niçin çağırıldığımı bilmiyordum. Acaba bilmeyerek politik bir suç mu işlemiştim? Korkum çok büyüktü. Sümerbank’ın öğrenci müfettişi olan Necip Duru Tesal’e (Atatürk’ün yaverlerinden Nuri Conker’in damadına) haber verdim ve davet edildiğim polis merkezine gittim. Bu davetiyede ismini hatırlayamıyorum Dr.Jurist’in adı vardı. O makama gittiğimde kimliğim ve ikamet müsaademin olup olmadığı soruldu. Ben o zaman ayıldım ve çok korktum. Çünkü Gestapo’nun eline düşenin akıbetinin ne olacağı meçhuldü. Kusurumun ne olduğunu öğrenince verdiğim cevap şu oldu. Türkiye’de devlet kuruluşu olan Sümerbank hesabına Almanya’ya kimya tahsili için geldiğimi, amacımın bir an önce okulu bitirip memleketime dönmek olduğunu, ikamet müsaadesi için Hannover’de ilgili merciiye müracaat ettiğimi ve müsaade beklediğimi söyledim. Geçmişim önceden çok iyi incelenmiş ve zararlı bir kişi olmadığım tespit edilmiş. Türkler’in o tarihte Almanya’da çok yüksek olan itibarı göz önünde tutulmuş olacak ki bahsi geçen hukuk doktoru benim için hukuki yönünün tamam olduğunu bilerek bir dilekçe hazırladı. Ben de bu dilekçeyi imzaladım. Bunun üzerine pasaportuma tüm Almanlar için geçerli olan bir müsaade damgası bastı. Kendisine teşekkür ederek oradan ayrıldım.

- Diğer bir anım da şöyle: 1. Dünya savaşında Enver Paşa’nın muhafızlarından Ahmet isminde bir kişi nasılsa Berlin’de yerleşmiş ve evinin bir kısmını lokanta yapmış. Canımız Türk yemekleri istediği zaman oraya gidiyorduk. Bir gün yine Ahmet’in lokantasına gitmiştim. Şiş kebap ve pilav vardı. Bu husus duyulmuş olacak ki o gün lokanta dolu idi. Duruma sevinen Ahmet Efendi keyifliydi. Hafif hafif şarkı mırıldanıyordu. Muzip öğrencilerden Konyalı  Sarı Burhan, Ahmet Bey’in bu durumunu değerlendirmek için kendisine “Ahmet bey sen tenormuşsun da bizim haberimiz yokmuş” dedi. Tenorun anlamını 25 yıldır Almanya’da olduğu halde bilmeyen Ahmet Bey fena halde kızmış ve sarı Burhan’a “Ulan eşşoğlu eşek senin baban tenor” diye bağırmıştı.

- Mesleğim ile ilgili olan anım ise; Organik kimya profesörünün bana verdiği görev olarak Berlin mezbahasından beş litre taze kan almak ve bu kandan insanda oksijen mübadelesini sağlayan hemin maddesini ayırmaktı. Elimdeki cam kavanoz ile mezbahaya gitmiştim. Dönüşte içi kan dolu kavanoza metroda herkes acayip bakmıştı. Belki de beni kan ile yaşayan bir vampir sanmışlardı. Bahse konu beş litre kandan laboratuvarda 2,5 gr. menekşe renginde hemin kristalleri elde etmiştim.

- Diğer bir anım ise yurt dışında parasız kalmamla ilgilidir. Almanlar Bulgaristan’ı işgal edince Türkiye sınırındaki uzun tren köprüsü ve diğer köprüleri imha etmişti. Sümerbank ucuz olsun diye öğrenci aylıklarına ait talimatını yazılı olarak posta ile gönderdiği için köprülerin yıktırılması nedeni ile 3 aya yakın bir süre aylık ücretlerimizi alamamıştık. Son para olarak bende 30 fenik kalmıştı. Arkadaşım Selahattin Akyol’da da  45 fenik kalmıştı. İkimizin parasını birleştirip sinemaya gittik. Akşam yemek yemek için paramız yoktu. Ben evde bir kavanoz bezelye buldum. Arkadaşım ise bir yıl önce Türkiye’den getirdiği ve bavulunda unuttuğu tahta gibi sertleşmiş pastırmayı çıkardı. Pastırmayı doğramak için tahta yontar gibi uğraştık. Bezelye ile pastırmayı bir sahanda ısıtarak akşam yemeği yapmıştık. O akşam Sümerbank öğrenci müfettişine telefon ettik ve üç aydan beri aylıklarımızı alamadığımızı, son meteliğimizi bugün harcadığımızı duyurduk. Ayrıca bizden uzak bir yerde oturduğu için kendisini ziyarete gelemediğimizi söyledik. Bunun üzerine Sn. müfettiş bulunduğumuz eve geldi ve kabarık cüzdanından her birimize 100’er DM verdi. Ayrıca bize “tasarruflu olsaydınız sizin de paranız olurdu” dedi. Ben de ona “ayda 90 TL. karşılığı Alman parası verildiğini, bu parayla 2,5 ay geçinebildiğimizi” söyledim. Biz öğrenciler burada sizin de dahil olduğunuz sefaret mensuplarına Türkiye’deki ücretlerinin 7 katı ücret ödendiğini söylemiştim. Müfettişin teşebbüsüyle Sümerbank aylık ücretlerimizi telgraf havalesiyle göndermeye başladı.                                                                                                                                                       

- Diğer bir anım da okulu bitirip, diplomamı almayı hak eder etmez Avusturya’nın ünlü kayak merkezi Kıtzbühl’e 15 gün dinlenmek için gitmiştim. Orada Hannover’de tanıştığım Safranas adında bir Rum öğrenci ile karşılaştım. Okul durumumuz hakkında konuşurken, ben okulu bitirdiğimi ve doktora tezi almayı düşündüğümü söylemem üzerine Rum arkadaş yanındaki kız arkadaşını göstererek “ben doktorayı bununla yapıyorum” dedi. Henüz diploma alma seviyesine gelmediğini açıklamıştı. Adı geçen Rum arkadaş varlıklı bir ailenin oğluydu ve Almanya’nın Hamburg şehrinde sigara fabrikaları vardı. İkinci bir Rum arkadaşımızda Aristides’ti. Bu iki Rum öğrenci Türklerden hiç ayrılmazlardı ve her konuda bizimle beraberdiler. Aristides okulu bitirmiş ve inşaat mühendisi olarak Yunanistan’a dönmüş, o tarihte Almanlar Yunanistan’ı işgal etmişlerdi. Aristides’in Girit adasında Almanlar’ın inşa ettikleri bir hava alanında görevliyken sabotaj yaptı diye kurşuna dizildiğini Safranas’tan öğrendim. Safranaslara ait Hamburg’daki sigara fabrikasının da İngiliz hava uçakları tarafından tahrip edilmiş olduğunu sonradan öğrendim. O tarihte ben adı Seka olan İzmit’teki Sümerbank’a ait Sümerbank Selüloz Sanayi Müessesesi’nde işletmeler şefi olarak görev yapıyordum. Sekreterim bana iş için görüşmek isteyen bir kişinin kartını getirmişti. Bu kart Almanya’daki arkadaşım Safranas’a aitti. Kendisini odama davet ettim ve o benim burada olduğumu bilmeyerek bir iş görüşmesi için gelmiş ve Almanya’daki fabrikalarının yıkılması nedeniyle Almanlar’dan aldığı savaş tazminatı ile İstanbul Haliç’de bir tesis kurmuşlar. Kendisine neden Yunanistan’da kurmadıklarını sordum bana verdikleri cevap Yunanistan’da vergilerin çok ağır olması , Türkiye’nin ise uyguladığı yabancı sermaye teşvik kanunundan yararlanma imkanı olduğunu söylemişti.

Avusturya’daki kayak merkezi Kıtzbühl’den Berlin’e döndüğümde öğrenci müfettişine okulu bitirdiğimi ve doktora yapmayı arzu ettiğimi söyledim. Müfettiş şaşırmış ve bana inanmamıştı. Çünkü benden bir yıl önce Almanya’ya gelen ve kimya tahsili yapan Faruk GÖKNİL ve Yekta ÜLGEN isimli öğrenciler henüz diploma alacak seviyeye gelmemişlerdi. Durumu okuldan araştırıp doğru olduğunu anlayan müfettişimizin diğer arkadaşlara baskı yapması beni bu arkadaşlar nezdinde çok zor duruma düşürmüştü. Bu tarihlere isabet eden bir Sümerbank müfettişi Tesal Berlin’de okuyan öğrencileri sefaretlerin bulunduğu semtteki lüks otellere davet etmişti. Bu davette Sümerbank’ın Teknik ve İdari Genel Müdür yardımcıları Bülent BÜKTAŞ ile Cabir SELLEK de vardı. Daveti görevli olarak Berlin’e gelmiş olan bu iki yetkili tertiplemişti. Kendileri aynı otelde kalıyorlardı. Çok nekes olan öğrenci müfettişi böyle bir masrafı üstlenecek yapıda değildi. Uzun süreden beri yalnız günlük karnelerin imkanlarıyla gıda almaya alışmışken hiçbir şeyin eksik olmadığı bu ziyafeti unutmak mümkün değil. Bu toplantıda iki Sümerbank yetkilisi Türkiye’de Karabük’te asit sülfürik, İzmit’te de klor alkali fabrikaları kurulmasına karar verildiğini, bu fabrikalarda görev yapacak iki kimya mühendisinin seçilmesini istemişlerdi. Öğrenci müfettişi beni ve Adnan Şener isimli Dresden Teknik Üniversitesi’ni bitiren arkadaşımı seçmişti. Müfettişten ihtisas yapacağımız fabrika veya kuruluşu buluncaya kadar izinli olarak 15 gün için Türkiye’ye dönmeme müsaade etmesini istedim. Bu isteğim kabul edildi böylece Türkiye’ye geldim. Burada amcamın kızı Makbule ile nişanlandık. Ben nikah muamelelerini de yapıp Makbule’yi Almanya’ya götürmeyi düşündüm. Ancak amcam, “oğlum Londra’da, sen Almanya’da iki düşman ülkedesiniz. Bu üzüntümüze bir üçüncüsünü ilave etmeyi uygun görmüyorum” diyerek kabul etmemişti. Bunun üzerine ben Berlin’e yalnız döndüm. Bir ay süre ile SIEMENS HALSKE firmasının konstrüksiyon bürosunda inceleme yaptıktan sonra firma bana o tarihte Alman işgalinde olan Polonya’da Katowic şehrinin kuzeyinde Sabkowic isimli küçük bir köydeki Klor Alkali fabrikasında pratik çalışma imkanı sağladı. Ben Katowiç şehrinde bir otelde kalıyor ve her gün tren ile fabrikanın bulunduğu köye gidip geliyordum. Bu fabrikaya Beck isminde bir Alman’ı müdür tayin etmişler, fabrikanın sahibi Polonyalı ise işletme müdürü gibi görev yapıyordu. Bir ay süreyle burada staj yaptıktan sonra Berlin’e döndüm ve Sıemens Halske’nin konstrüksiyon işinde tekrar çalışmaya başladım. Sıemens Halske ile Sümerbank arasında yapılmış olan anlaşmaya göre firma İzmit’te kurulacak Klor Alkali fabrikası için ya iki uzman tahsis edecek veya iki Türk mühendisini uzman olarak yetiştirmek suretiyle fabrikanın montajına nezaret etmek, işletmeye almak, personel yetiştirmek gibi ihtiyaçlarını karşılayacaklardı. Savaş dolayısıyla firma ikinci seçeneği tercih etmiş ve iki Türk mühendisini uzman olarak yetiştirmeye karar vermiş olacak ki ben bu elemanlardan birisi oldum. Teknik büroda yeterince eğitilip, ilgili literatür ve teknoloji hakkında teorik bilgi edindikten sonra mezun olduğum fakültenin sınayi kimya kürsüsünün tavassutuyla Harley şehri civarında Rosengarten köyünde meşhur Loina Fabrikasının hemen yanındaki Elektro Chemischewerke Goldsehmid Ag’de pratik bilgimi artırmak için çalışma imkanına kavuştum. Bana fabrikanın baş teknisyeninin evinde pansiyoner olarak kalma imkanı sağladılar. Fabrikaya giriş çıkışta kart basmak ve teknisyenin evinde oturmam yoluyla her hareketim kontrol altında idi. Herhangi sivri bir tarafı olmayan, öğrenmek amacıyla orada olduğuma kanaat getirmiş olacaklar ki altı ay sonra bana itimat ederek fabrikanın işletme mühendisliği görevini vermişlerdi. Bu arada Harley şehri üniversitesinde profesör Lotar Mayer ile tanışarak yanında doktora yapmak üzere çalışma imkanına kavuştum. Öğleye kadar fabrikada çalışmak, öğleden sonra üniversitede bana tahsis edilen bir laboratuvarda suzur ortamdaki mahlüllerde elektrik nakliyat konusunu tez olarak almıştım. Bu sırada Sümerbank benim yanıma, Dresten Mühendis Mektebi’nden mezun olmuş Müfit ERENLİ’yi ve Sümerbank’ın okuttuğu başka bir arkadaşı daha gönderdiler. Kendisine uygun bir pansiyon buluncaya kadar benim kaldığım evde birlikte kalmaya karar verdik. Müfit Bey keman çalmaya meraklıydı ve en zor parçaları çalabilmek için gayret sarf ediyordu. Benim huzurum kaçtı. En sonunda kendisine Harley şehrinde pansiyon bulduk. Daha sonra o da Harley Üniversitesinde doktora yapmaya karar verdi. Paramız çok boldu. Çünkü Sümerbank her ay öğrenci maaşının yüzde 75 fazlasını bize ödüyordu. Sıemens firması da aynı miktarda aylık ödüyor, üçüncü olarak da fabrikada çalışmamıza karşılık maaş ödeniyordu.

Savaş dolayısıyla Almanya’da her şey vesika ve karne ile satıldığı için parayı harcayacak yer yoktu. Para biriktirip Türkiye’ye getirmek imkanı da o tarihteki Alman mevzuatına göre imkansızdı. Bu nedenle Sümerbank’a mektup yazdım ve bana para göndermemelerini, aylığımı Türkiye’ye dönüşümde almak üzere bir hesapta tutmalarını talep ettim. O tarihte Almanya’da Türk olduğumuz için itibarımız çok yüksek ve bol paramız olduğu için çok iyi günler geçirdik ve çok samimi dostlar edindik. Doktora yapmaya başladıktan kısa bir süre sonra fabrika teknisyeninin evinden ayrılıp üniversiteye yakın bir eve taşındım ve Türkiye’ye dönünceye kadar orada oturdum. Doktora teziyle ilgili laboratuvar çalışmalarım bitmişti. Tezimi hazırlayıp profesöre takdim etmek için uğradığım sırada, babasının Hariciye Bakanlığımız ile yakın ilgisi olan arkadaşım Müfit ERENLİ’nin aldığı bir mesaja göre müttefiklerin Balkanlara çıkarma yapacağı, dolayısıyla Türkiye’ye dönme şansımızın ortadan kalkabileceği haberi üzerine her şeyimizi bırakıp Türkiye’ye dönmeye karar verdik. Bu nedenle doktora yapma imkanı da kalmadı. Berlin’e döndüm ve Otel Stephan’a yerleşip seyahat hazırlığına başladım.

Sümerbank Müfettişi Necip D. Tesal hanımı ile gelip beni otelde ziyaret etti ve başarılı çalışmalarım için beni tebrik ettikten sonra vedalaştık. İki gün sonra yataklı bir vagon ile 27 Ekim 1943 tarihinde Türkiye’ye hareket ettim. Allah’ın sevgili kuluymuşum ki; şükürler olsun o gece biz Berlin’den ayrıldıktan sonra şehir, müttefiklerin ağır hava hücumuna maruz kalmış ve çok büyük tahribata uğramış.

Almanya ile ilgili iki anıma daha değinerek oradaki yaşantımın sayfasını kapatıyorum. Biri Berlin’de okulu bitirdikten sonra gittiğim Avusturya’nın kayak merkezi Kıtzbühl’deyken Londra’da okuyan kuzenim Ali ULUBAY’ın tahsilini bitirip Türkiye’ye dönerken Berlin’e gelip beni araması ve buluşmamızla ilgilidir. Londra-Lizbon-Stuttgart-Berlin-İstanbul yoluyla uçak bileti alan ve Berlin’e kadar uçakla gelen Ali ULUBAY’ın Berlin’den sonra uçakla seyahat için imkan bulamaması ve trenle seyahatine devam etmek zorunda kalması, Berlin’e gelip beni bulamayınca öğrenci müfettişini ziyaret etmesi ve kendisine yardımcı olmasını rica etmesidir. Sayın müfettiş aynı zamanda sefarette kültür ataşeliğinde görevli olduğu için Ali ULUBAY’ı sefaret ikinci katibi ile tanıştırmış ve Berlin-İstanbul uçak biletinin karşılığını Türkiye’ye göndereceği vaadinde bulunan bahse konu sefaret mensubuna bırakmış, Berlin’de ve yolda kullanmak üzere ihtiyacı olan Alman parasını İngiliz altını ile değiştirmek zorunda kalmıştır. Kendi ifadesine göre bu işi sayın öğrenci müfettişinin öğrencisinin parasına tenezzül edecek kadar düşük seviyede yaptığını Türkiye’ye döndüğünde anlamış. Türkiye’ye giderken yolda kullanmak üzere bir haftalık gıda ihtiyacını karşılayacak miktarda kupon vermişler. Almanların savaşı kaybetmeye başladığı dönemde bu derece ileri düşünceli ve organizatör bir millet olduğunu Türkiye’ye geldiğimde bir kere daha hatırlamak zorunda kaldım. Beraberimde getirmeye karar verdiğim kitaplarımı sağlam ve tahtadan bir cephane sandığının içine yerleştirerek Almanya’nın Harley şehrinde bir nakliyeci firmaya teslim ettiğim için yanımda yalnız bir el çantası vardı. Çanta içinde diplomam, pasaportum ve pijamamdan başka bir şey yoktu. Türkiye’nin Uzunköprü’deki tren köprüsünü patlattığı için trenle Sivilingrad’a kadar gelmiş, sonra otobüsle Türkiye tarafına geçmiştik. Oradan tekrar trene bindik hareket etmeyi beklerken gümrük muamelesi yapılacağını, herkesin eşyaları ile gümrük binasına gelmeleri bildirildi. Allah’tan yanımda hiçbir ağırlık yoktu. Yanımdaki el çantasını alıp sıraya girdim. Orada görevli gümrük memurlarının bazı kişilerin isimlerini okuyarak davet ettiklerini ve bu kişilerin gümrük muamelesi yapılmadan geçişleri dikkatimi çekmiş, hayret etmiştim. Çünkü Nazi Almanyası’nda disiplin ve iltimastan uzak bir yaşantıya alışmıştım. Bunu birkaç örnek ile dile getireceğim.

- Bir gün Harley şehrinde caddedeki umumi telefon kulübesinden telefon etmiş ve sonra eve gediğimde cüzdanımın cebimde olmadığını fark ederek tekrar kulübeye gittiğimde cüzdanımın orada olmadığını öğrenince en yakın karakola başvurarak durumu bildirmem üzerine cüzdanımın tarifini dikkate alarak cüzdanımı bana vermişlerdi.

- İkinci bir olay ise Braunschweig şehri belediye başkanının müsaadesiz, gizli olarak bir domuz kestirmiş olması nedeniyle kurşuna dizilerek cezalandırılmasıdır.

- Hatırladığıma göre bir cuma günü 28 ekim olabilir trenle İstanbul’da Sirkeci istasyonuna gelmiştim. Yanımda Türk parası yoktu. Yalnız on adet Registermar vardı. Bu para Almanya ve işgal altındaki ülkelerde geçerliydi. İstasyonda ne yapacağımı düşünürken, otel tellallarının müşteri davet eden çağrışmalarını duydum ve birine seslenerek şartlarını sordum. Tepebaşında Nowatni isimli bir otelle ilgiliydiler. Kendilerine param olmadığını, ertesi gün cumartesi ve 29 Ekim dolayısıyla tatil olacağını pazartesiye kadar otelde kalma ve yeme içmeme imkan verilirse otellerine geleceğimi söyledim. Kabul ettiler ve beni taksi ile otellerine götürdüler.

II- İŞ HAYATIM

- Türkiye’ye geldiğimde Türkiye’nin savaşa iştirak etmemiş olmasına rağmen her şeyin, özellikle gıda maddelerinin vesikaya bağlanmış olmasına hayret ettim. Nowatni otelinde yemeklerimi yiyebiliyordum. Otel idaresinden de pazartesiye kadar bana yiyecek için yetecek miktarda bol para almıştım. Ekmek karnem yoktu. Kahvaltı ve yemeklerde otel lokantasında karne istiyorlardı. Tepebaşındaki Beyoğlu Kaymakamlığı’ndan karne veriliyormuş, fakat tatil olduğu için muhatap bulamadım ve üç gün ekmeksiz karnımı doyurmak zorunda kaldım. Almanya’nın Avusturya sınır kapısından çıkarken bana bir haftalık yiyecek karnesi verdiklerini düşündükçe Türkiye’deki organizasyon noksanlığı kanaatine varmıştım. Otel Nowatni yemek salonunda bir akşam Safiye Ayla sahnede “Yar saçların lüle lüle” şarkısını söylüyordu. Üzerinde üst teğmen üniforması olan bir subayın içtiği fazla içkinin tesiri altında tabancasını masanın üzerine koyarak sahneye kumanda etmeye başladığını ve “Safiye şu şarkıyı söyle” diye emir verdiğini unutmak mümkün değil. Pazartesi gününe kadar otelde zaman doldurduktan sonra, pazartesi sabahı ilk olarak Sümerbank’ın bankalar caddesindeki şubesine gittim. Öğrenci müfettişinden aldığım belgeyi göstermek suretiyle bankada birikmiş olan aylıklarımı aldım. Bana 900 TL. verdiler. Bu para o zamanın parası ile adeta bir servetti. Çünkü benim 1937 yılı sonundan, 1943 yılı Ekim ayına kadar Almanya’da geçen öğrencilik süresine karşılık Sümerbank’a faiziyle birlikte 11.000 TL.sı borçlanmıştım. Aynı gün otelle ilişiğimi keserek trenle Ankara’ya hareket ettim. O tarihte Ankara’nın en lüks oteli olan Gül Palas oteline yerleştim. Banyolu süit odanın gecelik ücreti kahvaltı dahil 10 TL. idi. Ertesi gün Sümerbank’a gittim. Beni ihtisas yaptığım halde, askerliğimi yapmadığım gerekçesiyle stajyer mühendis unvanı ile İzmit’teki Selüloz Sanayi Müessesesine 100 TL. aylık ücretle tayin ettiler. İki akşam Ankara’da kaldıktan sonra akşam treni ile İzmit’e hareket ettim. Sabah İzmit tren istasyonuna gelmiştim. Fabrika’ya gitmek için tek vasıta, fayton idi. Çünkü İzmit’in o tarihte nüfusu 18.000 kişiydi. Vali, belediye başkanı, fabrika müdürü ve armatör bir aileye ait yalnız dört binek otomobili vardı. İstasyondan sonra tren yolu üzerindeki taş köprüden fabrikaya kadar olan yol toprak yoldu. Eski adı Sümer okulunun bulunduğu yerde tahta barakalar vardı. Bu barakaların önünden geçerken beyaz köpüklü kirli suların yola aktığını ve biraz ileride tahta barakalarda oturan bir ailenin kapısı önünde çamaşır yıkandığını gördüm. İstasyon ile fabrika arasındaki yolun üstü de oldukça kalın bir at gübresi tabakası ile kaplı idi. Bu hususu görünce İzmit’te belediye hizmetinin olup olmadığı hususunda şüphe etmiştim. Fabrikada sahil yolundaki lojmanlardan misafirhane olan bir binada bana bir oda verildi. Aynı gün kağıt fabrikasından 1,5 km. uzaklıkta inşa halindeki klor fabrikasına gittim. Karşılaştığım manzara enteresandı. Fabrikanın başında montaj şefi olarak devlet büyüklerinden birinin yakını ve tekstil fabrikalarında boyacı ustası iken buraya atanmış olan Celal BECER adında bir kişi ile karşılaştım. Ben stajyer mühendis, o da benim amirimdi. Kısa bir süre sonra öğrendiğime göre şefim eski İzmit valilerinden Vali Eşref’in damadıymış. Genç ve konusunda ihtisas sahibi bir kişi olarak işe başladığım klor fabrikasında karşılaştığım bu durum benim azmimi kırmadı. Daha fazla çalışmam için beni kamçıladı. Askerliğimi henüz yapmamıştım. Fabrikanın montajı ve işletmeye alındıktan sonra yetiştireceğim personele işi devredinceye kadar askerliğimin tecil edileceğinin söylenmesi üzerine evlenmeye karar verdim ve Beyşehir’e gittim. Daha önce nişanlandığım amcamın kızı ile 23 Aralık 1943 günü nikah muamelemiz yapıldı. O gün eşimle birlikte trenle İzmit’e hareket ettik. Birkaç gün fabrikanın misafirhanesinde kaldıktan sonra bana üçüncü tip lojmanlardan bir ev tahsis edildi. Burada oturduğumuz sürede iki enteresan olayı hatırlıyorum.

- Birincisi; komşumuz elektrik ustalarından Celal Bey, diğer beş kişi ile birlikte İsviçre’ye mühendislik tahsiline gönderilmişlerdi. Eşi öğretmen olduğu için 2,5 yaşındaki kız çocukları ile annesi olmadığı zaman eşim ilgileniyordu. Küçük Ayşe bir gün bahçeden topladığı küçük salyangozları “cici mama’’ diye yerken eşim eve getirmiş.

- Diğer bir olay da mühendis arkadaşım ve komşumuz Faruk GÖKNİL beyin doğum gününü kutlamak için evine davet etmiş, ben montaj halinde olan fabrikadan saat 22.00 sıralarında eve döndüğümde beni de davet ettiklerini öğrendim. Oradaki arkadaşların çakır keyifli olacak kadar içki içtiklerini ve benim de onlara yetişmem için içmem gerektiği hususunda ısrar ettiler. Ben içkiye alışık değildim. Bir süre onlara uyduktan sonra eve dönüp yatmıştım. Kısa bir süre sonra top sesleri ile yerimden fırladım Almanya’da hava hücumları hakkında en az yarım saat önce haber verildiği için gerekli tedbirleri alıp sığınağa gidiyorduk. Ani top sesleriyle uyanınca çok korkup, telaşa kapılmıştım. Meğer Romanya’nın Poleşti petrol bölgesine hava akını yapan Amerikan uçaklarından B52 tipi uçan kale diye anılan uçak bu hava akını sırasında isabet almış İzmit’in Köseköy Askeri Havaalanına inmek istemiş, askeri makamlarımıza haber verip müsaade almadığı ve İzmit’e kadar geldiği için uçaksavarlarımız ateş açmışlar.                                           

Bir süre sonra müttefiklerin zorlamasıyla Türkiye’nin Almanya’ya karşı savaş ilan etmek zorunda kaldığı için biri İsviçreli, diğeri Alman olan iki montör bütün resim ve dokümanları alıp, gece İstanbul’a kaçmışlar. Bu durum karşısında Sümerbank Genel Müdürlüğü, montaj şefimiz olan Celal BECER’e bana sormadan montajı durdurmamız talimatı vermişti. Durum Sümerbank’tan sorulmuş olacak ki müessese müdürü Adnan BERKAY Bey beni, montaj şefini ve teknik müdürü makamına çağırdı. Yapılan tartışmalar sonunda ben montajı Almanlar’a ihtiyaç olmadan devam ettirip işletmeye alabileceğimiz tezini savunmuştum. Benden bu işlemleri yapabileceğime dair taahhüt mektubu istediler. Kendilerine bu konuda istedikleri mektubu hazırlatmaları halinde imzalayacağımı bildirdim ve ertesi gün beni mahkum dahi ettirmeyi dahi içeren mektubu imzaladım. Durum genel müdürlüğe iletildi. Bana montajı devam ettirme yetkisi verildi. Bahse konu taahhüt şartlarına rağmen böyle bir görevi üstlenme cesaretini, kuracağımız tesisin 20 katı büyüklüğünde bir fabrikada ihtisas yapmış olmamdan almıştım.