|
|
ÖZGEÇMİŞİM
I- ÇOCUKLUĞUM VE ÖĞRENCİLİK YILLARIM
Konya’nın Beyşehir Kazası’nda 28 Ağustos 1917 yılında doğdum. Afşar Bey’i Hacı Osmanoğulları sülalesinden Hafız Alizade Hasan Efendi ile Beyşehir Çiftçi eşrafından Hacı Ali Çiftçi Kızı Ayşe Hanım’ın oğluyum. Dedem Hafız Ali Efendi Beyşehir tüccarlarından olup, İzmir-Beyşehir arası ticari eşya nakliyesi ve toptan ticareti ile iştigal etmekte iken, babamın Balkan Savaşı’nda, küçük amcam Osman’ın Birinci Dünya Savaşı’nda askere alınmaları, ortanca amcam Abdullah Efendi’nin Konya İplikçi Medresesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Fatih Medresesi’nde dersiam olarak görevlendirilmesi üzerine yalnız kalmış, yaşının da ilerlemesi üzerine kurulu düzenini layıkıyla yürütme imkanından mahrum kalınca; yetim kalan ve uzaktan akraba olan çocuklarına hem yardım, hem de işlerin yürütülmesini vermiş, onlara itimat ederek istirahate çekilmiş iken 1334 (Miladi 1918) yılında, ben altı aylıkken hakkın rahmetine kavuşmuş. Babam Hasan Efendi İstiklal Savaşı’nın bitmesine kadar çeşitli cephelerde savaştıktan sonra Garp Ordusu’nun Akşehir’deki karargahında muhafız gücü başçavuşu iken terhis olmuştur. Amcam, Osman Efendi de gazi olarak Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra terhis olarak dönmüştür. Ortanca amcam Abdullah Efendi ise İstanbul’un işgalinden sonra Konya’ya dönmüş ve Konya eşrafından Mehmet Abaoğlu’nun desteği ile manifatura ticarethanesi açmış ve aynı zamanda Konya Öğretmen Okullarında din dersi hocalığı görevi ve Aziziye Camisi’nde vaizlik yapmakta iken 1950’den sonra Konya Müftülüğü’ne atanarak, ölünceye kadar bu görevi yapmıştır. Babam Hasan Efendi ise askerden döndükten sonra Beyşehir Malmüdürlüğü’nde tahsildar olarak çalışmış ve 1931 yılında mide ülserine yenik düşerek hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aile hayatımızın ibret alınacak bir dönemi ise Arap dadıların hizmet gördüğü, mesut ve varlıklı bir ortamın; Balkan Savaşı ile başlayıp İstiklal Savaşı ile biten süre zarfında bizi yoksulluk seviyesine getirmesidir. Esas neden ise tüccar dedemin varlığını kendilerine emanet ettiği kişilerin, bu varlığı zimmetlerine geçirmesidir. Bu kişilerin torunları, bugün İstanbul’un mutena semtlerinden Emirgan ve benzeri semtlerde varlıklı olarak yaşamaktadır. Ben ailemin biri kız, üçü erkek olmak üzere dört evladından üçüncüsüyüm. İlkokulu Beyşehir’de bitirdikten sonra, orta tahsilimi yapmak üzere Konya’ya gönderildim. Öğretmen olmak için Konya Muallim Mektebinde 1930 yılında okula başladım. Beyşehir’de ilkokul çağı anılarımdan hafızamda kalan bazı enteresan olaylardan bahsetmeden geçemeyeceğim. Henüz yaşım küçükken gittiğim sübyan okulundaki hocanın bağdaş kurarak oturduğu yerden uzun bir sopa ile karşısında oturan öğrencilerden sorusuna yanlış veya cevap veremeyenler ile yaramaz davrananların başına uzun sopasını vurmasını hatırlıyorum. Beyşehir’deki evimiz göl kenarında idi. Tatil süresince vaktimizi devamlı olarak yüzmek veya göl kenarında koşmaca oynayarak geçirirdik. Bir defasında bindiğimiz sandaldan suya çok dik olarak atladım. Göğsüm tabanda bulunan üzeri midyeyle kaplı kazığa çarpmış ve yaralanmıştım. Arkadaşlarım beni sudan çıkardı ve samanlıktan topladıkları örümcek ağlarını kanayan yaramın üzerine sarmak suretiyle ilaç kullanmadan iyileşmeme yardımcı oldular. Arkadaşlarım ve ben, yüzmeyi ders almadan öğrendik. Yüzme öğrendiğimizi ispat etmek için göl kenarından takriben 200 metre sahile paralel 50 metre genişlik, 500 metre uzunluğundaki sazların arkasından yüzerek dolaşıp gelirdik. Bunu ilk tecrübe ettiğim günü hatırladıkça heyecanım tazelenir. Çünkü sazların arka tarafında tek başıma yüzerken sazlara sarılmış büyük bir su yılanı gördüm. Su yılanının zararsız olduğunu bildiğim için telaşa kapılmadan yüzme turumu tamamladım. Diğer bir hatıram ise buz üzerinde kaymakla ilgilidir. Kış aylarının soğuk olduğu zamanlarda tatlı su gölü sahilden başlayarak buz tutar. Buz yeterince kalınlaşınca üzerinde kayardık. Elli santim çapında buz parçalarını Beyşehir’deki Eşrefoğlu Camisi’nin içindeki buz deposuna taşırdık. Yaz aylarında buza ihtiyacı olan kişiler buradan buz parçalarını alıp evlerine götürürlerdi. Bir gün arkadaşlarımız yeni donan parlak buz üzerinde kayma yarışması yapmamızı teklif etti. Ben içlerinde en küçüklerinden biri olduğum için ilk denemeyi benim yaparak, buzun yeterince taşıma gücü olup olmadığını belirlemek istediler. Buzun kırılarak suya düşebileceğimi düşündükçe hâlâ heyecanlanıyorum.Benim denemem başarılı geçti. Benden sonra birkaç arkadaşımız daha kaymıştı, fakat bize nazaran daha yaşlı ve kilosu fazla olan Mustafa isimli bir ağabeyimizin denemesinde buz kırıldı ve Mustafa gölün soğuk sularına düştü. Biz korkumuzdan buzun sağlam tarafına kaçmayı başarmıştık. Bu arada sara hastası olan Halil isminde bir arkadaşımızın, buz üzerine yatarak suya düşen arkadaşımıza yaklaşıp onu ellerinden tutmaya çalıştığını gördük ve diğer bir arkadaşımız daha aynı davranış ile kazazedeyi sudan çıkardılar. Hava çok soğuk olduğu için her tarafı buz tutan Mustafa’yı yakın bir gübre yığınına boğazına kadar gömdük. Vücut ısısı normale döndükten sonra gübreden çıkarılan Mustafa’yı evine götürdük. Bir defasında da üzeri topraktan olan evin üstünde uçurtma uçururken aynı işi yapmak isteyen ve arka arka koşan Mustafa arkadaşımız damdan taş döşeli evin avlusuna düşüp ağır yaralanmış ve ikinci kez ölümden dönmüştü. 1927 yılında ilkokulda iken evimiz okuldan çok uzak olduğu için öğle yemeğimizi fırından beş kuruşa satın aldığımız ekmek içine tahin helvası koyarak yerdik. Bir gün aynı metotla karnımızı doyurduktan sonra derse girmeye vakit olduğu için arkadaşlarımızla kanalda yüzmeye karar verdik. Bahsi geçen kanal Beyşehir Gölü’nün suyu ile Konya Ovası’nı sulamak için Birinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanlar tarafından yapılan ve saniyede kırk metreküp su bırakma kapasitesindeki bir regülatörden beslenen elli metrekare genişliğinde bir kanaldır. Kanalın sağ ve sol yanı bahçelerle çevrilmiştir. Bahçelerin su ihtiyacı akıntı gücüyle veya at, eşek gibi hayvanlar tarafından döndürülen çarklar ile sağlanır. Kanala regülatörden verilen suyun miktarı ne kadar çok olursa suyun akma hızı da o nispette yüksektir. Bahsi geçen gün haziran ayı idi ve kanala regülatörden bütün kapakları tam açılarak dakikada 2.400 metreküp su verildiği için suyun akma sürati de azami seviyeye ulaşmıştı. Arkadaşlar arasında konuşup bir bahse tutuştuk. Yapılacak iş kanalı yüzerek karşı kıyıya en az açı ile geçmek ve geri dönmek idi. Yapılacak işin çok yorucu ve tehlikeli olduğuna aldırmadan suya atladım. Akıntı hızı yüksek olduğu için karşı kıyıya en dik olarak geçmenin yolu akıntıya ters yönde ileriye doğru yüzmektir. Bu maksatla harcadığım güç takatimi çok aşmış olacak ki yarı yolda dengemi kaybettim. Hangi kıyıya baksam kilometrelerle uzakmış gibi görünüyordu. Beni bu durumda gören arkadaşlarım yetişip beni kurtarmışlardı. Bu olay hayatım boyunca bir ders oldu ve gücüm, kapasitem üzerindeki işe bir daha kalkışmadım. 1931 yılında Konya’nın Şeyh Sadrettin Mahallesi’nde kiraladığımız bir odadan oluşan ahır eskisinde yaşayarak okula devam ederken babam vefat etti. Amcam Abdullah ULUBAY’ın himayesinde tahsile devam ettim. 1933 yılında Erkek Muallim Mektebi’nin Konya’dan Adana’ya nakledilmesi üzerine boşalan muallim mektebi binasına Konya Lisesi taşındı. Böylece ben de lisede tahsil yapma imkanına kavuştum. 1933 yılında Cumhuriyet’in onuncu yılını kutlamak üzere yapılan hazırlıklar ve 10. Yıl Marşı’nı ezberledik. Yapılacak merasime katılabilmek için, kumaşı terziye ait olmak üzere 18 TL.ye İngiliz kumaşından lacivert elbise ısmarladık. Ayrıca bedeli 2,5 TL. olan rugan pabuç almamız gerekiyordu. Pabuç ısmarlamak için amcam, oğlu ile beni hazır pabuç yapan bir dükkana gönderdi. Dükkanı bulduk, içeri girdiğimizde dükkanın duvarındaki yazıda; “Veresiye veremem, ardı sıra gidemem, gelsem de bulamam, bulsam da alamam” yazısını görünce eve döndük ve akşam amcama durumu anlattığımızda bize kızdı ve “o bizim için değil” dedi. Ertesi gün aynı yere gidip pabuçları ısmarladık. Cumhuriyetin 10.yıl töreni için Konya’da Alaaddin Meydanı’nda toplandık ve radyo eşliğinde 10.yıl Marşı’nı söyledik. Ayrıca Atatürk’ün Nutku’nu dinledik. Atatürk’ün Nutku’ndaki (Ne Mutlu Türküm diyene) vecizesi bana rehber oldu. İstiklal Savaşı’nın galibi Türk evlatları olarak aynı nutukta geçen (‘Türk’e durmak yaraşmaz, Türk önde Türk ileri’ tarihten önce vardık, tarihten sonra da varız.) sloganlarıyla dimağlarımız yoğrulmuştu. Bu atmosfer içinde yetişerek 1937 yılının haziran ayında Konya Lisesi’ni pekiyi derece ile bitirdim. Beyşehir’de bağ, bahçe, tarla, sürü ile koyun, inek ve mandalarımız olmasına rağmen, paramız yoktu. Öğrenci iken İstanbul ve İzmir’den sonra 54.000 nüfusu ile Konya Türkiye’nin üçüncü büyük şehri olmasına rağmen evlerimizi ancak gaz lambası ile aydınlatabiliyorduk. Gece derslerimize beş mumluk gaz lambasının ışığında çalışıyorduk. Benden bir üst sınıfta okuyan kuzenim Ali ULUBAY liseden mezun olduktan sonra Sümerbank’ın açtığı sınavı kazanarak İngiltere’ye gönderilmişti. Ben de, 1937 yılında liseyi pekiyi derece ile bitirenlere tanınan hak olan, İstanbul Tıp Fakültesi’ne parasız yatılı olarak kabul edildim. Fakat amcamın oğlu Ali ULUBAY’ın İngiltere’den yazdığı mektupların etkisiyle Sümerbank’ın açacağı sınava girmeye karar vermiştim. Aynı zamanda bugünkü İstanbul Teknik Üniversitesi’nin de sınavına girmek için müracaatta bulundum. Sınav gününü beklemek üzere İstanbul’a gittim. Bir süre sonra Sümerbank ile İstanbul Teknik Üniversitesi’nin sınav günleri duyuruldu. Her iki sınavında aynı günde olması nedeniyle bir tercih yapmam gerekiyordu. Ben Sümerbank’ın açtığı sınava girmeye karar verdim ve trenle Ankara’ya hareket ettim. Eskişehir istasyonunda tren durmuştu. Oturduğum kompartımanın penceresinden dışarı bakıyordum aksi yönden bir tren daha gelip istasyonda durdu. Bu trenin karşıma isabet eden kompartımanında, benimle beraber Konya Lisesi’nden mezun olan Hasan ERDENER’i gördüm. Arkadaşım kendi treninden inip konuşmak üzere benim yanıma geldi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nin sınavını tercih ettiğini söyledi. Biz bu konuşmaları yaparken arkadaşımın İstanbul’a giden treninin hareket ettiğinin farkına varamadık. Bu nedenle arkadaşım da benimle beraber Sümerbank’ın Ankara’da açtığı sınava girmek için benimle Ankara’ya gitmek zorunda kaldı.Arkadaşımın eşyalarının bulunduğu tahta bavul da kaçırdığı trende kalmıştı. Sümerbank sınavını Atatürk’ün ölümünden sonra naaşının Anıtkabir’e naklinden önce muhafaza edildiği eski Dışişleri Bakanlığı olan binada yapmıştı. Sınav soruları matematik, fizik, kimya ve yabancı dili kapsıyordu. Fransızca sorumuz o günkü Cumhuriyet gazetesinin baş makalesini teşkil eden ve Napolyon’un Saint Helen Adası’na sürülmesini anlatan yazının Fransızca’ya tercümesi idi. Sınavı kazanan 15 kişiden biri ben, diğeri de Hasan ERDENER’di. Böylece lise tahsilimden sonra yeni bir hayata başlıyordum. 1937 yılının Aralık ayı başında İstanbul’dan Almanya’nın başkenti Berlin’e gitmek üzere trenle yola çıktım. Sofya istasyonunda yediğim bir yemekten sonra rahatsızlanmıştım. Üç günlük bir yolculuktan sonra Berlin’de Anhalter Bahnhoff tren istasyonuna vardığımda tek kelime Almanca bilmiyordum. Sümerbank’ın verdiği adrese taksi ile gittim. Burası Sümerbank öğrenci müfettişinin büro olarak kullandığı evi idi. Müfettiş İbrahim AKCURA evde yoktu. Hanımı beni kabul etti ve isminin Nazif ORBAY olduğunu hatırladığım ve Berlin’de okuyan Sümerbank öğrencisine telefon etti. Kısa bir süre sonra gelen Nazif ORBAY beni bir pansiyona götürdü. Aynı pansiyonda benden önce gelen arkadaşım Hasan ERDENER ve İzmir Lisesi’nden mezun olan Arif ULU ile karşılaşınca çok sevinmiştim. Kısa bir süre Berlin’de kaldıktan sonra dil öğrenmek üzere öğrenci müfettişi tarafından Manheim şehrindeki yatılı bir liseye gönderildim. Orada Yekta ÜLGEN isimli Sümerbank öğrencisi ile tanıştım.Yılbaşını takip eden kış sömestrinde, Yekta ÜLGEN üniversite tahsiline başlamak üzere Darmstadt şehrindeki Teknik Üniversite’ye gitti. Ben tek başıma bir Türk olarak kalmıştım. Sabah 07.30’da okula gidiyor, akşam saat 18.00’de okulun pansiyonuna dönüyordum. Pansiyon okul sahibinin aynı zamanda oturduğu bir bina idi. Yatılı hayata alışık olmadığım için çok sıkılmıştım. Öğrenci müfettişine telefon ederek burada hep domuz eti ile yapılmış yemekleri yemek zorunda kaldığımı ve rahatsızlandığımı bahane ederek yerimin değiştirilmesini istedim. Bunun üzerine müfettiş beni Münih civarında Ettal isimli bir Katolik lisesine gönderdi. Burada Kloster Ettal adında bir manastır ve bu manastıra ait Katolik kilisesi, otel ve lise ile bira fabrikası vardı. Benim için Hotel Ludwigder Bayer’de yer ayrılmıştı. Okul saatlerinde dinleyici olarak son sınıfların fen derslerine giriyordum. Burada benden başka Türk yoktu. Şehrin Polis Müdürü’nün oğlu Sepp Henlein ile arkadaş olduk. Alp dağlarında yetişen ve koruma altında olan, likör imalatında koku verici olarak kullanılan Enziane isimli dağ çiçeğini polis müdürünün oğlu ile yasak olmasına rağmen kopardığımızı hatırlıyorum. Ettal ve civarı tabiat güzelliği ile tanınmış, etrafı orman ve dağ olan bir bölgedir. Burası dağ turları ile çok tanınmış olup, devamlı olarak Avrupa’nın varlıklı ailelerinin dinlenmek için ziyaret ettikleri bir yerdir. Bu sayede değişik insanlarla tanışma imkanını bularak iyi Almanca öğrenme imkanına sahip olduğum gibi çok da iyi vakit geçirmiştim. Bir gün haber vermeden gelen Sümerbank öğrenci müfettişi ile karşılaştım. Benim durumumu ve dil öğrenme seviyemi öğrenmek için gelmişti. Kısa bir görüşmeden sonra benim yeterince Almanca öğrendiğim kanaatine varmış ki; derhal Hannover Teknik Üniversitesi’nde kimya tahsiline başlamamı emretti ve gitti. Ben Ettal’den ayrılma hazırlığı içerisindeyken ulu önder Atatürk’ün ölüm haberini radyodan öğrendim ve çok üzülüp ağladım. Hannover şehrine gittim ve Teknische Hochschule’ye kayıt oldum. Otelden çıkarak okula yakın olan ve mesleği öğretmen olan bir ailenin yanında pansiyoner olarak yerleştim. Aynı okulda Şükrü Topsakal, Orhan Alp, Fevzi Özil, Galip Nural, Oğuz Babaoğlu, Enver Ak, Feridun ve Yekta Onursal kardeşler de tahsil için buradaydı. Bir süre sonra İhsan Mocan ve Münip Emil de doktora yapmak için Hannover’e geldi. Üniversitenin kimya öğretmeni tanınmış profesör Biltz olduğu için kimya tahsili bu şehirde çok önemliydi. Profesör Geilman mineroloji kürsüsünü yönetiyordu. Klotofski isminde koyu Nazi asistanı vardı. Mineroloji sınavında bu asistanın bana verdiği numuneyi analize aldım. Bu numune beyaz renkli şeker kristallerine benzeyen bir maddeydi. Kristal yapısını mikroskop altında incelemek ve dile değdirmek suretiyle yapışkanlık olup olmadığını önce tespit edip, kimyevi analize almak gerekiyordu. Numuneyi dilime değdirdiğimde çok buruk tesir ile karşılaştım ve her ihtimale karşı ağzımı ve dilimi sodalı su ile çalkaladım. Kimyasal analiz sonunda bana verilen numunenin KCN (Potasyum Siyanür) olduğunu, az miktarda olsa bile çok kuvvetli zehir olduğu için intiharlarda ani ölümlere sebep olan kimyevi bir madde olduğunu tespit ettim. Derhal asistana koştum. Bana verdiği numunenin ne olduğunu sorduğumda bana kızdı ve “senin onun ne olduğunu bulman gerekirdi’’ dedi. Bunun üzerine kendisine, verdiği numunenin KCN olduğunu ve profesöre şikayet edeceğimi söyledim. Korkudan rengi bembeyaz oldu. Asistan “Mümkün değil, yerini birisi değiştirmiş ki yanlışlıkla numuneyi sana vermişim” dedi ve çok korktu. Ben de kendisine dilime değdirdikten sonra ağzımı sodalı su ile defalarca çalkaladığımı söyledim, rahatladı. 1939 yılının kış-yaz sömestir tatilinden yararlanarak Orhan ALP ile birlikte Türkiye’ye gitmeye karar verdik. Berlin-Dresten, Katoviç-Bükreş yoluyla Romanya’nın Köstence Limanı’na trenle gittik. Köstence’den vapur ile İstanbul’a geldik. Yolculuk ve vapur ücreti 125 DM idi. Vapurda tesadüfen Londra’da okuyan kuzenim Ali ULUBAY ile karşılaştık. İstasyondan vapur iskelesine olan kısa mesafede elimdeki küçük çantayı taşımak için Türkçe bilen bir hamal yanıma geldi, çantayı taşımak istedi ve rica etti. Türkçe bilen hamal çingeneymiş ki, cebimdeki küçük paraların hepsini verdiğim halde memnun olmadı ve daha çok para istedi. Köstence Limanı’ndan Transilvanya vapuru ile İstanbul’a gitmek üzere hareket ettik. Akşam ay ışığı dolayısıyla etraf aydınlıktı. Vapurun iki tarafında yunus balıkları bizi İstanbul Boğazı’na kadar takip etti. Aynı gün akşam Haydarpaşa İstasyonu’ndan trenle Konya’ya hareket ettik. Ali Konya’da kaldı, ben de Beyşehir’e gittim. Beyşehir’de doğduğumuz ev göl kenarındaydı. Tatilim, gölde yüzerek, balık avlayarak ve akraba ziyaretiyle çok hoş ve çabuk geçti. Tekrar Almanya’ya dönmek üzere hazırlandığımızda İkinci Dünya Savaşı başladı. Sümerbank Almanya’da okuyan diğer öğrencilerini de Türkiye’ye çağırmış, bizleri Ankara’da Sümerbank’ın genel merkezinde topladılar. Amcazadem Ali ULUBAY’ın İngiltere’ye gitmesinde sakınca olmadığından o gitti. Sümerbank Almanya’da okuyan öğrencileri Amerika’ya göndermek istedi. Aksi halde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde okumamızı teklif ettiler. Öğrenciler ise tekrar Almanya’ya gitmekte ısrarlı olduğu için beklememiz istendi. Şartlar müsait olunca Almanya’ya göndereceklerini bildirdiler. Bu bekleme süresinde öğrenciler Sümerbank fabrikalarında staj yapmayı teklif ettiler. Ben ve 16 arkadaşım yeni kurulmakta olan Karabük Demir Çelik Fabrikalarına, diğerleri de Bursa Merinos ve İzmit Kağıt fabrikasına gönderildik. 1939 yılının ikinci yarısı idi. Karabük Demir Çelik fabrikalarını İngiliz Brasart firması kurmakta idi. Bizim Karabük’e vardığımız tarihte, kok fabrikası ile bir yüksek fırın çalışıyor, çelikhane ve haddehane montaj halindeydi. Kimya tahsili için Almanya’ya gönderilen ben, Faruk Göknil ve Yekta ÜLGEN ile Arif ULU kimya laboratuvarında staj yapmak üzere verilmiştik. İlk önce stajyer olarak bir işimiz yoktu. Ben kimya analizlerini yapmayı bildiğimi söyledim. Diğer arkadaşlar bunu söylemediler ve staj süresini sorumsuzca devam ettirdiler. Benim bu şekilde bilgi vermemi istismar eden laboratuvar şefi cumartesi ve pazar günleri dahil, analiz yapmamı ve geç vakte kadar çalışmamı istedi. Diğer arkadaşlar mesai bitimi olan saat 17.00’de gidiyor, hafta sonları da çalışmıyordu. Laboratuvar şefine diğer arkadaşlar gibi saat 17.00’den sonra iş yerinden ayrılmayı teklif ettim, kabul etmeyince ben de saat 17.00’de işyerini terk ettim. Şef beni üst makamlara şikayet etmiş olacak ki; şantiye sorumlusu İngiliz asıllı kişi beni çağırdı. Ben de kendisine açıkladım. Beni haklı buldu ve yalnız cumartesi günleri saat 13.00’e kadar çalışmamı rica etti. Ben de kabul ettim ve kendisine teşekkür ettim. İngilizler Karabük’teki çalışmaları sırasında sanki bir İngiliz kolonisindeymişler gibi davranıyorlardı. Kurdukları bir İngiliz kulübünün kapısına “Türkler giremez” diye yazmışlardı. Almanya’da okuyan 16 arkadaş buna çok bozulmuştuk. Kahvaltı ve yemekler aynı salonda yeniliyordu. İngilizler’in bu tavrına karşı Edirne mütaviyi İzzet Paşa’nın oğlu ve en yaşlımız olan Süheyl Furgacı şef seçtik. İngilizlere karşı, davranışlarını çeşitli yollardan boykot etmeye karar verdik. Sabah kahvaltısından önce her gün jimnastik yapıyorduk. Yemekhanede ayrı bir masamız vardı. Herkes masa etrafında toplanır ve şef oturalım deyince hep birden otururduk. İngilizler bizim bu kabil davranışlarımızı Sümerbank’a şikayet etmişler ve bizi Nazilikle suçlamışlar. O tarihte Karabük Demir Çelik Fabrikasında çok sayıda mahkum işçi çalıştırılıyordu. İzmirli bir arkadaşımız Hasan ERTUCU bir gün mahkumlardan birine ne söyledi bilmiyoruz; iri yarı olan mahkum, arkadaşımızı yüksek fırından çıkan erimiş demir potasına atmak isterken elinden zor kurtardık. Karabük’te 1939 yılının Aralık ayına kadar kaldıktan sonra Hitler Almanyası ile Türkiye arasındaki durum açıklığa kavuşmuş olacak ki bizi tekrar Almanya’ya gönderdiler. Hava hücumlarına karşı daha emin olduğu için Münih’te öğrenimimize devam etmemizi tembih ettiler. Münih Üniversitesi’nde yer bulamadığımız için ben tekrar Hannover Üniversitesi’nde öğrenimime devam etmeye karar verdim. Bir süre sonra Hannover sanayi şehri olduğu için müttefiklerin sık sık hücumları olacağı gerekçesi ile Türk Sefareti’nden Almanya’nın doğu üniversitelerinde öğrenimimize devam etmemiz gerektiği bildirildi. Ben tahsilime Berlin’de devam etmeye karar verdim. Burada yaşadığım birkaç olaydan bahsetmeden geçemeyeceğim. |