Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

"Mader ile peder oldu bahane
Sevk etti kaza beni cihane."
                           (N. Kemal)
                 28.Nisan.1924

 

"Dört yaşımda kendimi tanıdım. Babamın fırınında yüz para gündelikle çıraklığa başladım. Yerleri süpürür, ekmekleri dizerdim. Her akşam gündeliğim olan sarı yüz parayı (yani iki buçuk kuruşu) toprak kumbarama atardım.

Edirne'nin kenar semti olan Muradiye Küçükpazar'ında, Muradiye Camii'nin karşısında Muradiye Yokuşu'nun üstünde kiralık bir evde doğmuşum. Ailenin ikinci çocuğuyum. İki buçuk-üç yaşımda evden çıkıp yokuşun altındaki fırınımıza giderken düşmüşüm, komşu bir hanım beni kaldırıp evimize götürmüş, ben onun elinden kurtulup düştüğüm yere gidip yatmışım. Annem, teyzem veya anneannemin gelip beni kaldırmasını bekleyip, ağlayıp bağırarak kıyameti koparmışım. Anneannem Hamdiye Hanım gelip beni almış. Bu olay sebebiyle adım inatçıya çıkmış.

Annem beni işçi arı olarak doğurmuş. Bütün yaşantım çalışmakla geçti. 1930 yılında Muradiye Camii'nin müştemilatı olan Mevlevi İbadethanesi'nden kalan binada ilkokula başladım. Öğretmenimiz Nevzat Hanım, çocukluğunda çiçek çıkarmış, yüzü deliklerle kalmış; ama bizim ilahemizdi. Her gün tek sınıflı olan okulumuza gider gelirken evimizin arka kapısının önünden geçer ve ekseriya annem ve teyzem Nazmiye Hanım'la konuşurlar, benim durumumu da bu arada sorarlardı.

Okulda çok başarılıydım. Öğretmenimiz bizi teşvik etmek için ödüllendirir, çeşitli hediyeler verirdi. Bir gün Mustafa Kemal Paşa'nın, ayağında çizmeleri, elinde kırbacı, yanında atı ile bir fotoğrafını ödül olarak verdi. Fotoğrafın arkasına "10 Mustafa Efendiye, dersindeki muvaffakiyeti dolayısıyla hediyedir" yazdı. Bu fotoğrafı yıllarca sakladık."

 

(Bu bölüm kızı Berat Alanyalı tarafından özetlenmiştir.)

Dedem Yusuf Gider, 1889 yılında, Bulgaristan'ın ve Sofya'nın kuzeyinde, Makedonya sınırına yakın, eski adıyla Nevrekop, şimdiki adıyla Gotsa Delçev ilçesinde doğmuş. Haritada Godec (c'nin üzerinde aksan var, yumuşak g'nin üstündeki gibi) diye geçiyor. O zaman Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı bir prenslik. Gotsa Delçev de meşhur bir Makedon Beyinin adı. Osmanlı Ordusu'nun bir askeri olarak 6-7 yıl (?) Arabistan çöllerinde dolaşmış (savaş), Yemen'e kadar gitmiş. Edirne'de terhis olmuş ve bir daha Bulgaristan'a dönmemiş. Mübadelede İskeçe'ye (Xanti) göçen Rum Aleko ile bir fırın işletmişler, Aleko giderken dedem onun hissesini satın almış. Yıllar sonra iki kızı bizi ziyarete geldi... 1959 yılında ölmüş. Dedemin babası Selim Efendi, bir Bulgar'ın çiftliğinde kâhya olarak çalışıyormuş. Dürüst bir kişiymiş. Çiftlikte çalışan bazı kişilerin (Bulgar)yolsuzluklarını ortaya çıkarınca, onu bir ağaca asarak intihar süsü vermişler. Olay böylece kapanmış. Sonradan görgü tanıkları olayın intihar olmadığını söylemişler ama bir kovuşturma yapılmamış.

……………… 

"Babam, asker olarak Osmanlı Ordusu'na katılır. 1911-1912 yıllarında Yemen'de askerlik yapar. Orada Türk birlikleri dağılınca , birliğini kaybeder. Birliğini kaybeden birkaç askerin başına Onbaşı olarak geçer. Bir askeri birliğe katılıncaya kadar Arap çöllerinde dolaşırlar. Arap köylerinden yiyecek alarak, geceleri de ıssız çölde kalmak kaydı ile dolaşırlar. Küçük bir tim olarak silahlı oldukları için Araplar bir şey yapamaz. Köylüler gece köyde kalmalarını teklif ederler. Arkadaşları da "Yusuf Onbaşı, köyde kalsak rahat ederiz" derlerse de, o Araplara güvenmediği için reddeder. Bu arada bir defa yiyecek bulamamışlar. Arada bazen bana şöyle derdi: "Hayatta  bir defa hırsızlık yaptım, yiyecek çaldık arkadaşlarla. Allah bizi affetsin ve kimseyi açlıkla terbiye etmesin." Bir birliğe katıldıktan sonra Yemen'den çekilirler. Edirne'ye kadar gelir ve terhis olur. Bulgaristan o arada Osmanlı'dan ayrılıp ayrı hükümet kurmuştur. Memleketinde ana-babası öldüğü için geri dönmez, Edirne'yi yurt tutar. Bulgaristan'da bir ağabeyi kalmıştır: Hasan Amcam. Onlar da 1950'li yıllarda Türkiye'ye göç ettiler. Hükümet tarafından Mecitözü'ne iskân edildiler. Tütün ekicisi oldukları için oraya yerleştilerse de orayı beğenmeyip eşi Ayşe Yengem ve kızları Fatma ve Hayriye, kaim validesi ve kaim biraderi (Ahmet) ile önce Ödemiş'e, oradan da İzmir'e yerleştiler."

…………..

(Bu bölüm kızı Berat Alanyalı tarafından özetlenmiştir.) 

Babaannem Hatice Gider, 1894 yılında, bir jandarma subayı olan Mehmet Efendi'nin kızı olarak doğmuş. Edirne'de. Bir öğretmenle nişanlanmış, çok yakışıklı. Ama genç nişanlı, Çanakkale Savaşı'nda şehit düşmüş. Babaannem günlerce odasından çıkmamış, üzüntüden saçları dökülmüş, sonra yeniden çıkmış. 1920 yılında dedemle evlenmiş (Edirne Yunan işgalindeyken). Babamın dedesi Mehmet Efendi, Jandarma yüzbaşısı olarak savaş sonrasında ordudan ayrılmış, oğlu Kamil'in eğitimiyle ilgilenmiş (büyük dayım Müstantik idi.Yani sorgu yargıcı). 1927 yılında, 63 yaşında ölmüş. Babaannem de iyi bir eğitim almış. Sesi çok güzelmiş.

…………..

"O devirde televizyon yok, radyo bile bazı zengin evlerinde tek tük. Edirne'de o yıllar, kışlar çok şiddetli geçiyor. -35, -40 derece soğuklar oluyor. Kış geceleri komşular toplanırlar, masallar söylenir, maniler okunur, bilmeceler sorulur ve kış geceleri böyle geçerdi. Annemin sesi güzel, şarkılı-türkülü masallar anlatır, eğlenceler tertip ederdi. Komşulara kitaplar okurdu. Bazı geceler komşularda toplanırdık, cinli-perili-devli, umacılı masalların tesirinde meraklı ve korkulu geceler geçirirdik."

………….. 

"Dedem (annemin babası) Hasanoğlu Mehmet -(soyadı kanunu çıktığında oğlu (dayım) Kamil, soyadını "Kutlay" olarak aldı- 1280 yılında (miladi 1864) doğmuş. 1883 yılında jandarmaya intisap etmiş. Jandarma yüzbaşılığına kadar yükselmiş. Balkan Savaşı'na sahra sıhhiye bölük komutanı olarak katılmış. 1912 yılında Bulgarlar'a tutsak olmuş. Esaretten dönünce ordudan ayrılmış. 12 Aralık 1927'de 63 yılında vefat ederek Edirne'de Goga Mezarlığı'na gömülmüş."