Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

İlk yaramazlıklar

Birinci sınıfta çalışkan olmamızın yanında, yaramazlıklarımız da olurdu.

Eskiden Mevlevîler’in döndüğü salonda kovalamaca oynar, koşardık. İyi havalarda da caminin bahçesinde oynardık. Bir gün, neden olduğunu bilmiyorum, erkek çocuklar belimizden kemerlerimizi çıkarıp birbirimize girdik. Nevzat Hocahanım hepimizi karşısına aldı, sorgudan geçirdi, nasihat edip işi tatlıya bağladı.

İkinci, üçüncü, dördüncü sınıfları Selimiye Camii’nin yanında, Mimar Sinan Okulu’nda okudum. Üçüncü sınıfta, öğretmenimiz Zeynep Hanıma annem gidip ricada bulunarak beni sınıfta bıraktırdı. Yaşım küçük diye dördüncü sınıfa geçirtmedi, bir yıl daha üçte okudum. Mimar Sinan Okulu, yıllar sonra yıkıldı. Aynı adla, eski Harbiye karşısında, evimize yakın yerde yeniden inşa edildi. Edirne’ye her gidişimde önünden geçerken hatıralarım canlanır.

Beşinci sınıfa geçince, Karanfiloğlu semtinde, Namık Kemâl Okulu’na gittim. Burada öğretmenimiz aynı zamanda okul müdürü olan Salih Zeki Zorlutuna idi; yazar Halide Nusret Zorlutuna’nın kocasının yeğeni. Sınıfta bize keman çalardı. Bir gün bir sebepten kendisine kızmışım herhalde, kaşlarımı çatarak dik dik yüzüne bakmamla beraber, keman kafama yapıştı.

Mimar Sinan Okulu’nda dördüncü sınıfta iken bir arkadaşımla takıştım, münakaşa ettim. Cumartesi öğleden sonra okul çıkışı, çarşıya gittim. O arkadaşla karşılaştım, kavgaya başladık. Kargaburun yanımdaydı; okulda elişi dersinde kargaburunla tel sepet örerdik. Kargaburunu çektiğim gibi gözünün altına yapıştırdım. Pazartesi, Müdür Bey, okul çıkışı beni çağırdı. Kapının önüne koyup “burada bekle” dedi. Okul boşalıncaya kadar kalbim küt küt atarak bekledim. Kaçmayı hiç düşünmedim. Herkes gittikten sonra Müdür Bey odasına aldı ve “Neden arkadaşının yüzüne kalemle vurdun?” diye sordu. O arkadaş, beni hocamıza “Mustafa bana kalemle vurdu” diye şikâyet etmiş. Az daha gözü çıkacakmış çocuğun. Ben, kargaburunla vurmanın cezası daha ağır olur diye düşünerek, âdeta sevindim. Bana saldırdığını, kendimi korumak için elimdeki kalemi salladığımı, kalemin yüzüne çarptığını söyledim. Nasihat edip beni bıraktı. Hemen kendimi dışarı atıp azat edilmiş kuşlar gibi eve koştum. Fakattt... Her zaman olduğu gibi, evin merdivenlerinden çıkarken babam beni görüp “Mustafaaaaa! Çabuk gel!” demez mi. Hemen çantamı, ceketimi eve bırakıp işçi arılık görevime koştum.

 

Beşinci sınıftayken, okulumuza yeni mezun, sarışın, çok güzel bir öğretmen hanım atandı. Bu öğretmene bir şarkı yazıldı:

“Yeşil gözlerini ufkuma ger ki, bahar geldi diye türkü söyliyem

Sarı saçlarını yüzüme ser ki, okşayıp öperek yaz geldi diyem

Turnalar uçun, yayladan geçin, yarimi seçin, turnalar...

Bestesi Saadettin Kaynak’a, güftesi Galip Arkın’a ait bu Hicaz şarkıyı, yıllarca öğretmenimize yazıldı diye dinledik. “Herhalde sevdalı biri... Haklı da” diye düşünerek. Belki sadece yakıştırılmıştı, belki gerçekten ona yazılmıştı. Ama o yıllar Edirne’de böyle bir tevatür yayılmıştı.