Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Babam, Annem, İstanbul yolları...

Babam, çok asabi, çalışkan ve herkesin de boş durmayıp çalışmasını isteyen bir adam. Bize göz açtırmaz, çalıştırır, boş tutmazdı. Ders çalışmak mı? Oh, hayır, hayır! Fırın işçisi gibi! Yerleri süpür, odun-çırpı taşı, kömür ele, müşteriye bak, sırtında küfe ile ekmek taşı, eşeğin ahırını temizle, gübresini bağa götür, bağda asmalara ilaç at, üzüm topla, ayva-muşmula topla, eşeğe yükle, eve getir. Satılacak olanları kabzımala götür. Ders çalışmaya zaman kalmaz. Okulda ne öğrenmiş isek onunla iktifa etmek zorunda kalınır.

İlkokuldan mezun olduktan sonra, Selimiye Camii’nin yanında Halkevi salonunun bahçesine bitişik binada orta okula başladım. (Sonra bu okul sırasıyla ticaret ortaokulu ve ticaret lisesi oldu). 1938-1939 ders dönemi, orta okul ikinci sınıfta iken annem Hatice Hanım, yakalandığı hastalıktan (sarkom) kurtulamayarak vefat etti. Atatürk’ün ölümünden altı buçuk ay sonra, 28 Mayıs 1939...

Annem, tutulduğu hastalık sebebiyle babamla birlikte İstanbul’a, (Alman Hastanesi’ne) tedaviye giderdi. Babamla gittiklerinde birkaç defa gazinoya gitmişler. O devrin popüler şarkıcısı Deniz Kızı Eftelya Hanımı dinlemişler. Anlata anlata bitiremezdi annem.

(Denizkızı Eftelya, Rum asıllı, Osmanlı Ordusu’nda yüzbaşı olan bir zatın kızı imiş. Boğaz’da bir semtte otuturlar, bazı akşamlar sandalla denize açılıp müzisyen olan baba çalar, kızı şarkı söylermiş. Etraftan şarkıyı duyanlar, “Kim bu denizkızı?” diye merak ederlermiş. Sonradan sahneye çıkan bu şantöz hanıma “Denizkızı” denmiş. O devirde, İstanbul’da namlı idi.)

Annem, bir defa İstanbul’daki doktoruna yalnız gitmek durumunda kaldı. Babamla ben de annemi uğurlamak için Eski Cami yanındaki, terminal olarak kullanılan alana gittik. O devrin otobüsleri şimdiki midibüsler kadardı. 20-22 kişilik. Annemin yeri ortalarda idi. Yanında bir erkek vardı ve onun yeri cam kenarı idi. O devirde otobüslerde erkek-hanım yan yana oturabiliyordu. Annem, “Cam kenarını tercih ederdim” deyince, adamcağız yerini anneme verdi; yer değiştirdiler. Uğurladık. Otobüs hareket etti, biz de işimizin başına döndük.

O zamanlar yollar makadam ve virajlıydı. Edirne-İstanbul arası, 8-9 saat sürerdi ve bu mesafe 50 kuruşa gidilirdi. Çorlu civarında, Karıştıran Ovası’nı otobüsle geçmek, problemdi. Şoförler, bütün maharetlerini göstermek zorunda kalırlardı. Namlı şoförlerden Küçük Ahmet, Jandarma Ahmet, Nazmi Ağabey, Tatar Mehmet gibi, diğerlerinden de sitayişle bahsedilirdi.

Annemi uğurladıktan 5-6 saat sonra karakola telefon edip otobüsün diğer bir vasıta ile yandan çarpıştığını, cam kenarında oturan annemin sol kolunun kırıldığını, Tekirdağ Hastanesi’ne kaldırıldığını bildirmişler. O devirde telefon resmi dairelerde bulunurdu, evlerde yaygın değildi. Babam, hemen hareket edip Tekirdağ’a gitti. Bir müddet sonra da Annemi alıp Edirne’ye, eve getirdi. Bu sebeple tedavisi bir müddet ihmal edildi. Derdine derman, çare aramak için çalınmadık kapı kalmadı. Doktor, hoca, kocakarı ilaçlara kâr etmedi ve 1939 yılında rahmeti Rahman’a kavuştu.