Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Sayfa 20

önceki       sonraki

Biz Hıristiyanlar şimdi büyük bir korku duyuyorduk; İmparator kentin her yerinde tehlike çanları çaldırıyordu ve surlardaki askerler “Tanrım merhamet et” diye haykırıyorlardı.  Erkekler de kadınlar da yüksek sesle ağlıyordu; en çok feryat edenler de rahibelerle genç kadınlardı; öyle bir yas vardı ki, en kaba ruhlu Yahudi bile acıma hissi duyardı.

Durumu gören Cenevizli Zuan Zustignan görev yerini bırakmaya karar verdi8x ve bumbada bulunan gemisine kaçtı. İmparator, bu Zuan Zustignanı kuvvetlerinin komutanı yapmıştı; o kentin içinden geçip gemisine kaçarken bir yandan da “Türkler kente girdiler” diye bağırıyordu. Ama bu korkunç bir yalandı, çünkü Türkler henüz kentin içinde değildi. İnsanlar, kaptanlarının bu sözlerini duyunca kaçışmaya başladı, görev yerlerini bırakarak, gemiler ve kadırgalara binip kaçma umuduyla limana (Haliç’e) doğru koşuşmaya koyuldu.

Sabah güneşi doğarken çıkan kargaşa anında, her şeye muktedir olan Tanrımız, daha önce söylediğim gibi, kehanetlerin gerçeğe dönüşmesi için en acı kararını vermek zorunda kaldı ve güneş doğarken Türkler, topçu ateşinin San Romano kapısı çevresinde yerle bir ettiği surlardan kente girdiler. Ama Türkler kente girmeden önce, onlarla Hıristiyanlar arasında öylesine şiddetli bir çarpışma oldu ve Türklerden o kadar çok insan öldü ki, ilk ağızda toplanacak ölüler yirmi arabayı doldurdu. Daha sonra ikinci dalga birinciyi izledi ve doğruca kente yöneldi; buldukları herkesi, kadın erkek, genç, yaşlı, hangi durumda olursa olsun kılıçtan geçirdiler. Bu kıyım, güneşin doğuşundan öğle saatlerine kadar sürdü ve kimi yakalarlarsa öfke içinde kılıçtan geçirdiler. Tacirlerimizden kaçıp kurtulabilenler yer altındaki bazı yerlerde saklandı ve ilk çılgın adam boğazlama bittikten sonra Türkler tarafından bulundular, alınıp götürüldüler ve köle olarak satıldılar.

Türkler, çok büyük bir şevkle girdikleri San Romano kapısından beş mil uzaklıktaki kent meydanına yöneldi ve oraya vardıkları zaman, aralarından bazıları Saint Mark’la Haşmetmeap İmparatorun bayraklarının dalgalandığı kuleye tırmandı; Saint Mark’ın bayrağıyla Haşmetmeap İmparatorun bayrağını indirdiler ve aynı kuleye Sultanın bayrağını astıkları zaman, kentteki biz tüm Hıristiyanlar büyük bir üzüntüye kapıldık; çünkü kent artık Türkler tarafından zaptedilmişti. Onların bayrağı asılıp bizimkiler indirildiği zaman, gördük ki tüm kent ele geçirilmişti; geri alma umudu da yoktu.

Karada olup bitenleri anlattıktan sonra şimdi de denizde olan biteni anlatacağım. Şafaktan bir saat önce donanma Sütunlar’da demirlediği yerden harekete geçti, savaşa hazır bir vaziyette, bumbanın karşısındaki yerini aldı. Ama Türk donanmasının Kaptanı Deryası, bizim limanın gemilerle ve kadırgalarla çok iyi savunulduğunu, özellikle bumbada, en küçüğü sekiz yüz botte’den başlayıp yukarı doğru giden sekiz büyük gemiyle savunulduğunu görünce, donanmamızdan korktuğu için limanı savaşmaksızın bırakmaya, kentin arka tarafına, Çanakkale Boğazı tarafına geçerek savaşmaya karar verdi; orada karaya çıktılar, bir bölümü de yağmadan pay almak için daha fazla şansa sahip olmak üzere Giudecca’da karaya çıktı; oradaki Yahudi evlerinde büyük zenginlik, özellikle mücevherat vardı. Pera sırtlarından çekilerek limanın (Haliç’in) içine indirilmiş olan Zagan Paşa’nın (Zağanos Mehmet Paşa) komutasındaki yetmiş fuste Fenari (Fener) semtine gidip kente saldırıya giriştilerse de surların o yakasındaki Hıristiyanlar tarafından cesaretle geri atıldılar.

Ancak, gemilerde kalanlar, Hıristiyanların Konstantinopl’u kaybettiğini, kentteki başlıca kuleye Türk Mehmet Bey’in bayrağının çekildiğini görünce, hepsi karaya çıktı. Aynı sıralarda, kentin Çanakkale tarafındaki donanmada bulunanlar da karaya çıktı ve gemileri öylece, bomboş bıraktılar, çünkü altın, mücevher ve başka değerli eşya aradıkları, tacirleri tutsak almak istedikleri için deli gibi kente doğru koşmaya başladılar. Manastırları arayıp soruyorlar, bütün rahibeleri gemilere götürüp ırzlarına geçiyorlar, hakaret ediyorlardı, sonra, Türkiye’nin her yerinde bu rahibeler açık artırmayla köle olarak satıldı. Tüm genç kadınların da ırzına geçildi ve sonra kaç para ederlerse o fiyattan satıldı, bazılarıysa Türklerin eline düşmektense kendini kuyuya atıp boğulmayı yeğ tuttu. Bazı evli kadınlar da aynı şeyi yaptı.

Türkler bütün gemileri tutsaklarla ve inanılmaz miktarda yağma ile doldurdular. Genelde yaptıkları şey şuydu: Bir eve girdikleri zaman, kendi amblemlerini taşıyan bir bayrak asıyorlardı; öteki Türkler bu bayrağı gördükleri zaman, o eve dokunmuyorlar, bayraksız bir ev aramaya devam ediyorlardı. Böylece bayraklarını her yere koydular, hatta manastırlarla kiliselere bile...

Benim tahminime göre, tüm Konstantinopl’daki bu bayraklardan iki yüz bin kadar olması gerekiyor. Bazı evlerde on adet bayrak bulunduğu bile var; çünkü Türkler böyle bir büyük zafer kazanmanın heyecanını duyuyorlardı. Günün geri kalan bölümünde bu bayraklar evlerde dalgalanmaya devam etti ve Türkler kentin her yanında Hıristiyanları büyük ölçüde boğazladılar. Nasıl ki ani bir fırtınadan sonra oluklardan yağmur suyu akarsa, kentte tıpkı onun gibi kan aktı, Türklerin ve Hıristiyanların Çanakkale Boğazı’nın sularına atılan cesetleri, bir kanalda yüzen kavunlar gibi suyun yüzünde kaldı.

Hiç kimse İmparatordan haber alamıyordu; acaba ne yapıyordu, ölmüş müydü, yaşıyor muydu, kimsenin bildiği yoktu; ama bazı kişiler, cesetler arasında onun cesedini de gördüklerini ösylediler, Türkler San Romano kapısını aşıp kente girdikleri anda İmparatorun kendini astığı ifade edildi.9*

Artık Konstantinopl düştüğüne ve hiçbir umut da kalmadığına göre, bizim insanımız (kentte yerleşmiş Venedikliler) kendilerini ve liman girişindeki bumbayı kırarak donanmamızı, tüm gemilerimizi ve kadırgalarımızı kurtarma ve liman dışına çıkarma hazırlığındaydılar. Liman Komutanı da olan, Tana’dan gelmiş kadırgaların kaptanı Aluvixe Diedo, tüm Konstantinopl’un zaptedildiğini görür görmez Pera’da karaya çıktı ve (cenevizli olan) Pera Podestàsı’na (valisine) gitti; donanmamız için ne yapılması gerektiğini onunla görüştü –donanma kaçmalı mıydı, yoksa tüm gemileri ve kadırgalarıyla çarpışmaya mı hazırlanmalıydı. Aluvixe Diedo, ne düşündüğünü sorduğu zaman Podestà şöyle dedi: “Kaptan Efendi, burada Pera’da bekleyiniz; Sultana bir elçi yollayacağım, biz Venediklilerle Cenevizlilerin onunla savaşta mı barışta mı olacağımızı göreceğiz.”

Ne var ki bu görüşme sürerken Podestà kendi kentinin (Pera’nın) kapılarını kapattırmıştı; böylece kaptan ve (onun yanı sıra) Tana kadırgalarının silah subayı Bartolo Fiurian’la gemi doktoru Nicolò Barbaro (bu Günce’nin yazarı) içerde kapalı kaldı. Orada kapalı kalan bizler, ciddi bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anladık: Bizim kadırgalarımızı ve mallarımızı Türklere peşkeş çekmek için bunu Cenevizliler yapmıştı: Sultana elçi falan da yollanmamıştı.

Biz Pera’da kapalı kalınca kadırgalar, kaptan olmaksızın denize açılma niyetiyle, derhal yelkenleri açmaya ve kürekleri teknelerin içine almaya başlamışlardı. Ancak hapsedilme tehlikesiyle yüz yüze bulunduğunu anlayan kaptan, bütün ikna gücünü kullanarak, makul sözlerle, kendilerini salıvermesi gerektiğini Podestà’ya kabul ettirdi. Hemen Pera’dan ayrıldılar ve çarçabuk kadırgalarına çıktılar, ardından tonoz çapasına bağlı olan yoma ile yön değiştirerek40 limanın ağzına gerilmiş bumbaya doğru hareket etti. Bumbaya vardık varmasına41 ama, ötesine geçemiyorduk; çünkü Konstantinopl ile Pera arasına gerilmişti. Bereket versin, iki cesur adam bumbanın kalaslarından birinin üzerine atladılar, baltayla kalası parçaladılar; böylece bumbanın dışına vira ettik ve Pera’nın arka tarafında Sütunlar denen, Türk donanmasının demir attığı yere gittik. Belki tacirlerimizden bir kısmı  kadırgalara ulaşabilir düşüncesiyle orada gün ortasına kadar bekledik; ama hiçbiri gelmedi, hepsi de ele geçirilmişti. Bu nedenle gün ortasında, Tanrının yardımıyla, Tana kadırgalarının kaptanı Aluvixe Diedo kendi kadırgasıyla denize açıldı; ardından Jeruolemo Morexini’nin kadırgası ve ikinci kaptanı Dolfin Dolfin’in komutasındaki Trebizond kadırgası da aynı şeyi yaptı. Trebizond kadırgası yelken açmakta büyük güçlükle karşı karşıya geldi; çünkü mürettebatından yüz altmış dört kişi yoktu; kimi suda boğulmuş, kimi çarpışma sırasında topçu ateşiyle ya da başka biçimde ölmüştü; bu nedenle yelkenleri zar zor açtı.

Sonra Cabriel Trivixan’ın hafif kadırgası denize açıldı; ama Cabriel Trivixan’ın kendisi, kentte Türklerin elindeydi.

Candia’dan gelmiş olan, kaptanlığını şövalye Zacaria Grioni’nin yaptığı kadırga yakalandı.

Bu kadırgaların ardından, Candia’dan gelme üç gemi Zuan Venier’le Antonio Filamanti’nin komutasında yola çıktı ve biz hepimiz, gemiler ve kadırgalar, hep birlikte, saatte on iki mil hızla esen bir kuzey rüzgarıyla, Boğazı sağ salim aştık. Sakin bir hava ya da çok hafif bir esinti olsaydı, hepimiz yakalanabilirdik.

Biz Konstantinopl’dan denize açıldığımız sırada, Türk donanmasının tamamı silahsızdı, kaptanların ve mürettebatın tamamı, yağmalamak üzere kente gitmişlerdi. Kesinlikle emin olabilirsiniz ki, eğer donanmaları iş başında olsaydı, tek bir tekne bile kaçamazdı; bizler bumbanın içinde kapalı olduğumuz için Türkler savaş ganimeti olarak bütün bu gemilere el koyarlardı; ama kendi gemilerini bırakıp gitmişlerdi.

önceki       sonraki

Dipnotlar :

1 Padişah 2.Murat (1404-1451)

2 Fetihten dolayı Fatih unvanını alan Sultan 2.Mehmet (1432-1481)

3 Rumeli Hisarı

4 Fuste (fustae) : Çift sıra kürekli eski kadırgalardan daha hafif ve daha hızlı olan ve teknenin her iki yanında, yelken direğinin önünde tek kürekçilerin, kıç tarafında ise çifte kürekçilerin bulunduğu çektiri türünde gemi;

Parandairae: Yük taşımakta kullanılan ağır mavna.

5 Barbaro’nun kastettiği şey; Yıldırım Bayezit’le birlikte Osmanlı Sarayının bir geleneği haline gelen devşirme içoğlanı yetiştirme düzeni olmalı.

6 Bailo sözcüğü aslında, Konstantinopl’da oturma hakkına ve ayrıcalığına sahip olan Venedikli ya da Cenevizli kişiler için kullanılan bir sözcük. Ancak kentteki Venediklilerle Cenevizliler kendi fiili devletlerini kurma olanağını elde ettikten sonra, Venedikli ya da Cenevizli koloni insanlarının yönetiminden sorumlu olan üst düzey yönetici için de kullanılmaya başlandı. Bailo’ya, vali anlamında, Podesta da deniyordu.

* Kenar notu : Sultan, Karadeniz’den Bogaza gelen tüm gemilerin yelkenlerini indirmelerini ve geçiş izni almak üzere görevli subaya bir tekne göndermeleri kuralını koymuştu; aksi halde batırılabilirlerdi.

Ek not: Her geminin bir geçiş vergisi ödemesi zorunluydu.

*2  Kenar notu: Çünkü yelken indirmemişti.

*3 Kenar notu: Denizcilerin bazılarını ise kestirdi.

7 O çağlarda İtalyan cumhuriyetlerinin, özellikle Venedik’in yönetim organı, Senyörlük.

8 O dönemde Akdenize kıyısı olan ülkelerde kullanılan ve kapsadığı yükün yaklaşık ağırlığı ülkeden ülkeye 35 kilo ile 230 kilo arasında değişen bir hacim/ağırlık ölçüsü, kantar. Osmanlı’daki 250 kiloluk çeki karşılığı.

9 O tarihlerde Girit, Venedik cumhuriyetinin kolonisiydi. 1669’da Osmanlı İmparatorluğuna geçti.

10 Kırım’ın Karadeniz kıyısında bulunan liman kenti Kaffa. Bir süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra 1783’te Rus Çarlığı’nın egemenliğine girdi.

*4 Kenar notu: Ya da böyle yapmayı planlamıştı.

11 Cermen kabilelerinin bir kolu; Frank adını, ulusal silahları olan franca’dan (cirit) aldıkları söylenir. Sanırız yazar burada genel olarak Batı Avrupalı ulusları kastediyor.

12 Venedik ve Ceneviz cumhuriyetlerindeki baş majistra, lider.

*5 Kenar notu: Perşembe, 14 Aralık 1452.

*6 Kenar notu: Toplam 21.

13 Venedik Hukuk İşleri Dairesi.

14 Venedik Belediyesi.

15 Bu uzun bildiri çok çapraşık bir dille yazılmış, aşırı uzun cümlelerden oluşuyor. Anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla, bildiriyi anlamı bozmaksızın kısa cümlelere ayırdık ve gerektikçe köşeli ayraç içinde birkaç sözcük ekleyerek daha açık hale getirdik. (çevirenin notu)

16 Bir tür tonilato ölçüsü, teknenin yük kapasitesi.

17 Yazar Pars Tuğlacı, “Osmanlı Şehirleri” başlıklı kitabında kaptanın adını Giovanni Giustiniani olarak, geliş tarihini de 26 Ocak olarak veriyor (Milliyet yayınları, 1985, s.153)

18 Bir ayak 30,5 santim.

19 Surların Haliç’e bakan yöresinde, bugün artık var olmayan Blakernai (Blachernae) Sarayı ile onun uzantısı olan ve kalıntıları günümüze kadar ulaşan Tekfur Sarayının Fener/Eyüp dolaylarında Haliç’teki kıyısı.

20 Gemilerin hareketine engel olmak amacıyla, set biçiminde yapılmış, birbirine zincirle bağlanmış tomruk dizisi.

21 İtalya’nın Adriyatik kıyısında bir liman kenti.

22 Seren yelkenleri dört köşe olan tekne.

23 Bu cümlenin İngilizcesi şöyle: “also many ships were disarmed and sunk, in case of fire or being hit by cannon fire.” Buradaki “in case of” terimini, sözlükteki anlamıyla alırsak, cümleyi “ayrıca, yangın çıkarsa ya da top ateşiyle vurulursa diye, birçok gemi silahları sökülerek batırıldı” şeklinde çevirmek gerekiyor ki, böyle bir çevirinin herhangi bir anlamı olabileceğini sanmıyoruz. İngilizce çevirideki “in case of” teriminin yanlışlıkla kullanıldığı inancındayız. (çevirenin notu.)

24 Yaklaşık 500 kiloluk.

25 Çeyreklik.

26 Bregantini (brigantino): Kadırga sınıfından, kürekli ve yelkenli çok hızlı küçük gemi, Birgende.

27 Gerçekte üç Ceneviz ve bir Bizans gemisi.

28 Pars Tuğlacı, andığımız kitabında Türk Donanmasının 18 gemiden oluştuğunu söylüyor.

29 Gerçekte çarpışma önce Yeşilköy açıklarında, sonra Yedikule önlerinde olmuştu.

30 Günce’nin yazarı Nicolò Barbaro, yaşadığı çağa yakın olan geçmişi yanlış anımsıyor. Gerçi Venedikli Loredàn Ailesi, ünlü birçok komutan yetiştirmişti ve Piero (Pietro) Loredàn Gelibolu Savaşı’nda 1416’da Çavlı Bey komutasındaki Türk Donanmasını yenmişti ama, bu olay Fatih Sultan Mehmet II.’nin babası Padişah 2.Murat zamanında değil, dedesi Çelebi 1.Mehmet’in saltanatı sırasında (1413-1421) olmuştu.

31 Azap askeri.

32  Külah biçiminde olan, genelde hayvan postundan yapılan başlık. Kırmızı kadife ya da çuhadan yapılan ve üzerine sarık sarılan türü de vardı.

*7 Kenar notu: Ne yapacağını ona bir Hıristiyan gösterdi.

33 Pera’da yerleşmiş Cenevizliler’in yönetiminden sorumlu vali.

34 Tılsım olarak okunan Rabbin Duası.

35 Yaklaşık doksan kiloluk.

36 Günce’nin yazarı Barbaro topların Pera tepelerinden kaldırıldığını daha önce söylemişti.

37 Bugün var olmayan İmparator Sarayı (Blachernae Sarayı) da Edirnekapı’nın güneydoğusunda, Eyüp/Fener dolayında, Haliç’e bakan sırtlardaydı. Lağımların çoğu sarayın bulunduğu bu semtte kazılmıştı.

38 4.yüzyılda Grek Kilisesi ikiye bölünmüştü: Hıristiyanların bir kısmı, İsa’nın Tanrı olduğuna, evreni onun yarattığına inanırdı. Karşıt görüştekiler de rahip Arius’un çevresinde toplanmıştı. Bizans İmparatoru Constantine, sorunu Nicaea (İznik) Piskoposlar Konseyi’ne havale etmiş, Konsey de İsa’nın tanrılığına karar vermişti. Bu farklılaşma uzun yüzyıllar, Hıristiyan Grekler arasında kanlı kavgalara, bir grup Hıristiyanın imansız suçlamalarına hedef olmasına yol açmıştı. Anlaşılan Günce yazarı Venedikli Barbaro da İsa’nın tanrı olduğuna inananlardandı.

39 Günce’deki özgün cümleyi olduğu gibi muhafaza ettik.

*8 Kenar notu: Çünkü okla yaralanmıştı.

*9 Kenar notu: İmparator önce, saray görevlilerinden, kendini öldürmelerini rica etti; sonra kılıcını kaparak öfkeyle çarpışmaya koştu; bir kez düştü, tekrar kalktı, sonra bir kez daha düştü ve böylece öldü.

40 Teknenin biraz uzağına atılan bir çapaya bağlı halatı (yomayı) sarmak suretiyle teknenin yönünü ve konumunu değiştirerek hareketini sağlamak.

41 Güncenin yazarı Barbaro, kendisinin de içinde bulunduğu bu olayı anlatırken bazen üçüncü çoğul kişi adılını kullanarak onlar diyor, bazen birinci çoğul kişi adılını kullanarak biz diyor, aynen bıraktık. (çevirenin notu.)

*10 Kenar notu: Altmış bin kişi tutsak alındı; ayrıca Türkler muhteşem bir zenginlik ele geçirdi. Hıristiyanların toplam kaybı 200 000 ducat’yı buldu; bunun 100 bin ducatsı, listede adı geçenlere aitti.

*11 Kenar Notu: Bailo’nun oğlu.