|
|
|
|
Sayfa 18 Mayısın yirmi üçüncü günü, şafak vakti, daha önceki lağımların ortaya çıkarıldığı Calegaria’da bir lağım daha bulundu. Bu arada, bilginiz olsun diye söyleyeyim, bu semt, Calegaria, İmparator Sarayı’na yakındır. Buz bu lağımı bulduğumuz zaman içine ateş attık; ateş hızla lağıma yayıldı tamamı yandı ve yandıkça da çöktü, içerde bulunan Türkler boğuldu. Lağımın kazılmasından sorumlu olan iki Türk içerden canlı olarak çıkarıldı. Bu iki Türke Grekler işkence yaptı ve öteki lağımların yerini söylettiler; iki Türk bu bilgiyi verdikten sonra kafaları kesildi ve gövdeleri, surlardan, Türk ordugahının bulunduğu tarafa fırlatıldı; Türkler, bu iki kişinin gövdesinin aşağıya atıldığını görünce fena halde öfkelendi; Greklere ve biz İtalyanlara karşı büyük bir nefret besler oldu. Bu aynı gün, tan yeri ağarmadan bir saat önce, her bakımdan Türk teknesi gibi görünen bir bregantino Çanakkale tarafından sökün edip geldi; Bu, (Ege’deki) takımadalara, bizim (Venedik) donanmamızı aramak ve Konstantinopl henüz sağlam bir biçimde savunulmakta olduğu için hızla yardıma koşmasını istemek üzere gönderilen tekneydi. Sütunlar’da demirli bulunan Türk donanması, bu kabasortanın canla başla kürek çekerek geldiğini gördü ve donanmamızın öncüsü sandı; çünkü, bir Türk gemisi olmadığını çok iyi biliyorlardı. O nedenle de Sütunlar’dan ayrılarak, bu tekneye doğru kürek çektiler. Ama kabasortanın açılan bumbaya ulaştığını ve limana sağ salim girdiğini görünce, hepsi geri döndü ve demir attı. Bu arada, bizim donanmadakilerin tümü görev başındaydı; Türk donanması bumbaya saldırırsa düşüncesiyle hepsi silahlıydı; şafaktan bir buçuk saat sonrasına kadar da öyle kaldık. Bugün başka pek az şey oldu; sadece, daha önce söylediğim gibi, Türk Donanması’na karşı duyulan korku nedeniyle, halkı limanda bir araya gelmeye çağıran genel bir alarm vardı. Tabii surlar da büyük ölçüde topçu ateşi altındaydı; surlar bölüm bölüm yıkılıyordu ve biz onları hızla onarıyorduk; yani bu gün, hem denizde hem düşmana bakan tarafta çok emek harcadık ve sıkıntı çektik. Mayısın yirmi dördünde, öğle vakti, Calegaria’da, daha öncekilerin yakınında bir lağım daha ortaya çıkarıldı; bu habis Türkler, içeriye ateş fırlatmak ve kente girebilmek için, bir kulenin yarısını ve surların yaklaşık on adımlık bir bölümünü yerin altından payandalara oturtmuşlardı. Ama Tanrı o sırada böyle bir felakete uğramamızı, kentin bu yoldan zapt edilmesini arzu etmiyordu. Grekler bu sonuncu lağımı bulur bulmaz derhal kazdılar ve bir duvarla kapattılar, eskisi kadar sağlam hale getirdiler. Korkacak bir şey kalmadı. Bu gün içinde Türkler surları çılgınlar gibi top, ateşli silah ve ok yağmuruna tuttu. Gerçekten çok kötü bir gün geçirdik. Deniz cephesinde herhangi bir sorun çıkmadı, ama biz yine de donanmaları bize ani bir saldırıya kalkarsa korkusuyla silahı elden bırakmadık. Gün içinde Türk ordugahında büyük şenlikler yapıldı, müzik çalındı, başka eğlenceler düzenlendi; çünkü yakında genel bir saldırıya girişeceklerini biliyorlardı. Mayısın yirmi beşinde, akşam ayini saatinde, Calegaria’da ilk lağımların yakınında bir lağım daha ortaya çıkarıldı. Çok sağlam bir lağımdı; gerçekten çok da tehlikeli olabilirdi; çünkü bir sur bölümünü alttan payandalarla desteklemişlerdi; lağımı ateşe verdikleri zaman (bu payandalar yanacağı için) sur o kesimde çökebilir ve bunun ardından Türkler hiç kuşkusuz kente girebilir ve kolaylıkla ele geçirebilirlerdi. Bu kazdıkları sonuncu lağımdı; keşfedilenin de sonuncusuydu; bulunanların da en tehlikelisiydi. Bu aynı gün Türkler surları yoğun bir topçu ateşi altında tutmaya devam etti, birçok bölümünü yıktılar, biz de varillerle ve toprakla hemen onardık; sayısız da ok attılar. Deniz cephesinde, Türk Donanması herhangi bir harekata girişmedi; bizim donanma da öyle; sadece gemilerde ve kadırgalarda gece gündüz elde silah bekledik. Mayısın yirmi altısında, güneş battıktan bir saat sonra, Türkler ordugahın her yerinde ateş yaktı, ortalık pırıl pırıl oldu. Ordugahtaki her çadır, iki büyük ateş yaktı. Alevlerin yaydığı ışık o kadar güçlüydü ki, ortalık gündüz gibi oldu. Ateş gece yarısına kadar canlı tutuldu. Sultan askerlerini teşvik etmek için ateş yaktırmıştı; çünkü genel bir saldırıya girişilmesi ve kentin yıkılması zamanı geliyordu. İmansızlar bir yandan ateş yakarken, bir yandan da Türk usulü savaş naraları atıyorlar, haykırıyorlardı; öyle ki gök yarıldı sanırdınız. Tüm kent tam bir panik havası içindeydi, herkes ağlıyor, imansızların gazabından uzak kalabilmek için tanrıya ve bakire Meryem’e dua ediyordu. Gün boyu topçu ateşinin, özellikle de büyük topun, San Romano’daki (Topkapı’daki) surlara verdiği zararı anlatamam; çektiğimiz eziyet büyüktü ve çok korkmaktaydık. Deniz cephesinde kayda değer bir şey olmadı, sadece donanmanın toplanmaya başladığını gördük. Mayısın yirmi yedisinde bu iblis imansızlar, tıpkı bir gece önceki gibi, yaktıkları ateşi bütün gece boyu canlı tuttu. Ateşler gecenin yarısına kadar sürdü. Onun yanı sıra, on iki mil öteden Anadolu kıyısından işitilecek kadar korkunç naralar atıyorlardı. Biz Hıristiyanlar büyük korku içindeydik. Bu korku veren şey gün ışıyıncaya kadar sürdü; ama izleyen gün yaptıkları tek şey, surları top ateşine tutmak ve bazı bölümlerini yerle bir etmek oldu; surların yarısı büyük hasar gördü. Denizde bir şey olmadı; gece ve gündüz boyu olup bitenler bunlardı. Mayısın yirmi sekizinde, tüm ordugahta haberciler dolaştı ve ölüm döşeğinde olsalar bile, Sultanın tüm paşalarının ve onların emrindeki subayların, tüm komutanların yanı sıra, yöneticileri Türkler olanların, gün boyunca görev yerlerinde bulunmaları gerektiğine, çünkü Sultanın bir gün sonra sefih kente genel bir saldırıya girişeceğine dair buyruğunu duyurdu. Bu buyruk ordugahın bir başından öteki ucuna her yerinde duyurulur duyurulmaz herkes, olabilen çabuklukla görev yerine koştu; ama günün geri kalan kısmında, şafaktan ortalık kararıncaya dek, Türkler başka hiçbir şey yapmadı; sadece, ertesi gün saldırıda kullanmak üzere, surların dibine uzun merdivenler getirdiler. Bu merdivenlerin sayısı iki bin kadardı; bunları taşıdıktan sonra, merdivenleri kaldırıp surlara dayayacak olanları (bir kalkan gibi) korumak üzere, çok sayıda siperlik perde getirdiler. Tüm bunlar yapıldıktan sonra, Türkler ordugahta, askerleri teşvik için borazan, çalpara ve tef çalarak şöyle bağırmaya başladılar: “Ey ümmeti Muhammed, neşeniz bol olsun. Yarın elimizde bir sürü Hıristiyan olacak; onları, ikisi bir ducat hesabıyla köle olarak satacağız; Greklerin sakalından köpeklerimiz için tasmalar yapacağız; karıları ve oğulları köle olacak; keyiflenin ey ümmeti Muhammed ve peygamber efendimiz aşkına şehit düşmeye hulûsu kalple hazır olan.” Ve imansızlar işte bunları söyleyerek tüm ordugahı dolaşıp askerleri cesaretlendirdiler. Bunun ardından yine tüm ordugahta ilan edilen bir başka buyrukta, ölüyor olsa bile her Türkün, komutanı tarafından verilen her emre uyması, istenen her şeyi yapması, buyrulan her hareketi icra etmesi bildirildi. Akşam olunca, tüm Türkler, silahlarını ve tepeleme yığılmış oklarını yanlarına alarak büyük bir intizam içinde görev yerlerine gittiler, karanlık çöktüğünde hepsi, kalp huzuru içinde, bir an önce savaşma arzusuyla ve kendilerini zafere ulaştırması için Hazreti Muhammed’e dua ederek görev yerlerine varmışlardı. Gün içinde zavallı surları öylesine yoğun bir top ateşine tuttular ki, dünyada eşi menendi görülmüş değil; bunu yaptılar çünkü bu gün bombardımanın son günüydü. Bugün biz Hıristiyanlar da surların kara tarafındaki mazgallara yerleştirmek üzere, yedi araba dolusu kalkan hazırladık. Kalkanlar yapılınca kent alanına getirildi; Bailo Greklerin bu kalkanları hemen surlardaki mazgallara taşımalarını emretti. Ama Grekler, kendilerine ücret ödenmedikçe bu işi yapmayı reddetti. Ve akşam vakti bir tartışma başladı; biz Venedikliler, kalkanları taşıyacak olanlara nakit ödemeyi kabul ediyorduk, Grekler ise ödemek istemiyorlardı. Sonunda kalkanlar surlara taşındığında ortalık kararmıştı, o yüzden de mazgallara yerleştirilemedi; biz de Greklerin açgözlülüğü yüzünden onları kullanamadık. Bailo, öğleyin, kendisine Venedikli diyen herkesin, Allah aşkı için, kent uğruna ve Hıristiyan imanının şerefini korumak üzere,kara tarafındaki surlara, görev yerine gitmesini, herkesin yüreğini ferah tutmasını ve gröev başında ölmeye hazır olmasını emretmişti. Ve herkes kalp huzuru içinde Bailo’nun emrine uydu; donanmaya, özellikle de limandaki bumbaya, gemilere ve kadırgalara nasıl çeki düzen verdiysek kendimize de elimizden geldiğince çeki düzen verdik. Türk Sultan ayrıca, donanmasının ne durumda olduğunu görmek ve ertesi günkü genel saldırı için onları nizama sokmak üzere, on bin süvarinin başında Sütunlar’daki donanmaya da gitti ve saldırının nasıl olacağı konusunda Kaptanı Derya ile bazı düzenlemeler yaptı. Bu iş tamamlandıktan sonra Sultan Kaptanı Deryayı ve donanmanın öteki subaylarını coşturmak için bir bir şölen düzenletti ve âdet gereği herkes sarhoş oldu. Sonra Sultan karargahına geri döndü ve şölen, otağında devam etti. Dipnotlar : 1 Padişah 2.Murat (1404-1451) 2 Fetihten dolayı Fatih unvanını alan Sultan 2.Mehmet (1432-1481) 3 Rumeli Hisarı 4 Fuste (fustae) : Çift sıra kürekli eski kadırgalardan daha hafif ve daha hızlı olan ve teknenin her iki yanında, yelken direğinin önünde tek kürekçilerin, kıç tarafında ise çifte kürekçilerin bulunduğu çektiri türünde gemi; Parandairae: Yük taşımakta kullanılan ağır mavna. 5 Barbaro’nun kastettiği şey; Yıldırım Bayezit’le birlikte Osmanlı Sarayının bir geleneği haline gelen devşirme içoğlanı yetiştirme düzeni olmalı. 6 Bailo sözcüğü aslında, Konstantinopl’da oturma hakkına ve ayrıcalığına sahip olan Venedikli ya da Cenevizli kişiler için kullanılan bir sözcük. Ancak kentteki Venediklilerle Cenevizliler kendi fiili devletlerini kurma olanağını elde ettikten sonra, Venedikli ya da Cenevizli koloni insanlarının yönetiminden sorumlu olan üst düzey yönetici için de kullanılmaya başlandı. Bailo’ya, vali anlamında, Podesta da deniyordu. * Kenar notu : Sultan, Karadeniz’den Bogaza gelen tüm gemilerin yelkenlerini indirmelerini ve geçiş izni almak üzere görevli subaya bir tekne göndermeleri kuralını koymuştu; aksi halde batırılabilirlerdi. Ek not: Her geminin bir geçiş vergisi ödemesi zorunluydu. *2 Kenar notu: Çünkü yelken indirmemişti. *3 Kenar notu: Denizcilerin bazılarını ise kestirdi. 7 O çağlarda İtalyan cumhuriyetlerinin, özellikle Venedik’in yönetim organı, Senyörlük. 8 O dönemde Akdenize kıyısı olan ülkelerde kullanılan ve kapsadığı yükün yaklaşık ağırlığı ülkeden ülkeye 35 kilo ile 230 kilo arasında değişen bir hacim/ağırlık ölçüsü, kantar. Osmanlı’daki 250 kiloluk çeki karşılığı. 9 O tarihlerde Girit, Venedik cumhuriyetinin kolonisiydi. 1669’da Osmanlı İmparatorluğuna geçti. 10 Kırım’ın Karadeniz kıyısında bulunan liman kenti Kaffa. Bir süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra 1783’te Rus Çarlığı’nın egemenliğine girdi. *4 Kenar notu: Ya da böyle yapmayı planlamıştı. 11 Cermen kabilelerinin bir kolu; Frank adını, ulusal silahları olan franca’dan (cirit) aldıkları söylenir. Sanırız yazar burada genel olarak Batı Avrupalı ulusları kastediyor. 12 Venedik ve Ceneviz cumhuriyetlerindeki baş majistra, lider. *5 Kenar notu: Perşembe, 14 Aralık 1452. *6 Kenar notu: Toplam 21. 13 Venedik Hukuk İşleri Dairesi. 14 Venedik Belediyesi. 15 Bu uzun bildiri çok çapraşık bir dille yazılmış, aşırı uzun cümlelerden oluşuyor. Anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla, bildiriyi anlamı bozmaksızın kısa cümlelere ayırdık ve gerektikçe köşeli ayraç içinde birkaç sözcük ekleyerek daha açık hale getirdik. (çevirenin notu) 16 Bir tür tonilato ölçüsü, teknenin yük kapasitesi. 17 Yazar Pars Tuğlacı, “Osmanlı Şehirleri” başlıklı kitabında kaptanın adını Giovanni Giustiniani olarak, geliş tarihini de 26 Ocak olarak veriyor (Milliyet yayınları, 1985, s.153) 18 Bir ayak 30,5 santim. 19 Surların Haliç’e bakan yöresinde, bugün artık var olmayan Blakernai (Blachernae) Sarayı ile onun uzantısı olan ve kalıntıları günümüze kadar ulaşan Tekfur Sarayının Fener/Eyüp dolaylarında Haliç’teki kıyısı. 20 Gemilerin hareketine engel olmak amacıyla, set biçiminde yapılmış, birbirine zincirle bağlanmış tomruk dizisi. 21 İtalya’nın Adriyatik kıyısında bir liman kenti. 22 Seren yelkenleri dört köşe olan tekne. 23 Bu cümlenin İngilizcesi şöyle: “also many ships were disarmed and sunk, in case of fire or being hit by cannon fire.” Buradaki “in case of” terimini, sözlükteki anlamıyla alırsak, cümleyi “ayrıca, yangın çıkarsa ya da top ateşiyle vurulursa diye, birçok gemi silahları sökülerek batırıldı” şeklinde çevirmek gerekiyor ki, böyle bir çevirinin herhangi bir anlamı olabileceğini sanmıyoruz. İngilizce çevirideki “in case of” teriminin yanlışlıkla kullanıldığı inancındayız. (çevirenin notu.) 24 Yaklaşık 500 kiloluk. 25 Çeyreklik. 26 Bregantini (brigantino): Kadırga sınıfından, kürekli ve yelkenli çok hızlı küçük gemi, Birgende. 27 Gerçekte üç Ceneviz ve bir Bizans gemisi. 28 Pars Tuğlacı, andığımız kitabında Türk Donanmasının 18 gemiden oluştuğunu söylüyor. 29 Gerçekte çarpışma önce Yeşilköy açıklarında, sonra Yedikule önlerinde olmuştu. 30 Günce’nin yazarı Nicolò Barbaro, yaşadığı çağa yakın olan geçmişi yanlış anımsıyor. Gerçi Venedikli Loredàn Ailesi, ünlü birçok komutan yetiştirmişti ve Piero (Pietro) Loredàn Gelibolu Savaşı’nda 1416’da Çavlı Bey komutasındaki Türk Donanmasını yenmişti ama, bu olay Fatih Sultan Mehmet II.’nin babası Padişah 2.Murat zamanında değil, dedesi Çelebi 1.Mehmet’in saltanatı sırasında (1413-1421) olmuştu. 31 Azap askeri. 32 Külah biçiminde olan, genelde hayvan postundan yapılan başlık. Kırmızı kadife ya da çuhadan yapılan ve üzerine sarık sarılan türü de vardı. *7 Kenar notu: Ne yapacağını ona bir Hıristiyan gösterdi. 33 Pera’da yerleşmiş Cenevizliler’in yönetiminden sorumlu vali. 34 Tılsım olarak okunan Rabbin Duası. 35 Yaklaşık doksan kiloluk. 36 Günce’nin yazarı Barbaro topların Pera tepelerinden kaldırıldığını daha önce söylemişti. 37 Bugün var olmayan İmparator Sarayı (Blachernae Sarayı) da Edirnekapı’nın güneydoğusunda, Eyüp/Fener dolayında, Haliç’e bakan sırtlardaydı. Lağımların çoğu sarayın bulunduğu bu semtte kazılmıştı. 38 4.yüzyılda Grek Kilisesi ikiye bölünmüştü: Hıristiyanların bir kısmı, İsa’nın Tanrı olduğuna, evreni onun yarattığına inanırdı. Karşıt görüştekiler de rahip Arius’un çevresinde toplanmıştı. Bizans İmparatoru Constantine, sorunu Nicaea (İznik) Piskoposlar Konseyi’ne havale etmiş, Konsey de İsa’nın tanrılığına karar vermişti. Bu farklılaşma uzun yüzyıllar, Hıristiyan Grekler arasında kanlı kavgalara, bir grup Hıristiyanın imansız suçlamalarına hedef olmasına yol açmıştı. Anlaşılan Günce yazarı Venedikli Barbaro da İsa’nın tanrı olduğuna inananlardandı. 39 Günce’deki özgün cümleyi olduğu gibi muhafaza ettik. *8 Kenar notu: Çünkü okla yaralanmıştı. *9 Kenar notu: İmparator önce, saray görevlilerinden, kendini öldürmelerini rica etti; sonra kılıcını kaparak öfkeyle çarpışmaya koştu; bir kez düştü, tekrar kalktı, sonra bir kez daha düştü ve böylece öldü. 40 Teknenin biraz uzağına atılan bir çapaya bağlı halatı (yomayı) sarmak suretiyle teknenin yönünü ve konumunu değiştirerek hareketini sağlamak. 41 Güncenin yazarı Barbaro, kendisinin de içinde bulunduğu bu olayı anlatırken bazen üçüncü çoğul kişi adılını kullanarak onlar diyor, bazen birinci çoğul kişi adılını kullanarak biz diyor, aynen bıraktık. (çevirenin notu.) *10 Kenar notu: Altmış bin kişi tutsak alındı; ayrıca Türkler muhteşem bir zenginlik ele geçirdi. Hıristiyanların toplam kaybı 200 000 ducat’yı buldu; bunun 100 bin ducatsı, listede adı geçenlere aitti. *11 Kenar Notu: Bailo’nun oğlu. |