Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Sayfa 12

önceki       sonraki

Nisan ayının on sekizinde surların önüne çok sayıda Türk geldi. Gece yarısından sonra saat iki dolayında bu; ve çarpışmalar sabahın altısına kadar sürdü, birçok Türk öldü. Geldiklerinde ortalık karanlıktı, o yüzden bizimkiler, saldırmalarını beklemiyorlardı; surlara gelirken attıkları naralar ve çalpara sesleri tarifsizdi; öyle ki sanki olduğundan daha fazla Türk gelmiş gibiydi; (savaş) naraları, ordugahlarının olduğu yerden on iki mil ötede Anadolu yakasından (bile) duyuluyordu. Bu büyük gürültü karşısında, Türkler o gece genel bir saldırıya mı kalkıştılar acaba endişesine kapılan kederli ve üzüntülü imparator ağlamaklı oldu; çünkü biz Hıristiyanlar henüz saldırıya dayanmaya hazır değildik ve bu (durum) ona büyük acı veriyordu. Ama Ebedi Efendimiz (Tanrı), henüz böyle büyük bir skandala izin vermeyi arzu etmiyordu, o yüzdendir ki, sabahın altısında çatışma yatıştı; imansızın durumu çok utanılasıydı ve kaybı çok büyüktü, en azından iki yüzü ya da daha fazlası öldürülmüştü; bizden ise Tanrının inayetiyle hiç kimse ölmemiş, hatta yaralanmamıştı.

Nisanın yirminci günü, sabaha karşı saat üçte, (ufukta) dört büyük gemi göründü; Çanakkale Boğazı’nı geçerek batıdan gelmekteydiler; Konstantinopl’a yardım etmek üzere gelen Ceneviz gemileri oldukları27 tahmin ediliyordu; ayrıca (böyle yaparak) Haşmetmeap İmparatorun, Cenevizliler için yayımladığı bir buyruktan da yararlanmış oluyorlardı; o buyruğa göre, Konstantinopl’a yardıma gelen her Ceneviz gemisi, taşıdığı ticari mal ne tür olursa olsun, İmparatoru ödemesi gereken gümrük vergisinden muaftı. Bu dört gemi, serin bir güney rüzgarında yelken açarak yol almaktaydı ve huzursuz kente giderek yaklaşıyorlardı; ama Konstantinopl’a çok yaklaştıkları bir sırada, Allahın hikmeti, rüzgar birdenbire duruverdi ve gemiler çarşaf gibi sakin bir denizin ortasında kalakaldılar. Hareketsiz beklerlerken, Hıristiyan imanının düşmanı Türk Mehmet Bey’in donanması, birderbire büyük bir hareketlilik göstermeye başladı ve demir atmış olduğu Sütunlar’ın oradan, naralar ve çalpara sesleri arasında, tam sürat kürek çekerek, düşmanını teslim almayı uman askerler gibi, dört geminin üzerine geldi. Ama Muhammed’e dua etmek onlara zafer kazandırmaya yetmedi; bizim Ebedi Tanrımız, biz Hıristiyanların dualarını işitti ve şimdi anlatacağım gibi, bu çarpışmayı biz kazandık.

Yelken açmış gelen dört gemi çarşaf gibi bir denizde hareketsiz kalınca, Türk donanması harekete geçti ve onlara doğru ilerlemeye başladı. İlkin Türk komutan, Konstantinopl İmparatoru’nun gemisine (dört gemiden biri olan Bizans gemisi) kıç tarafından büyük bir gayretle saldırdı; donanmanın tüm öteki gemileri ise, olabildiği kadar şiddetle dört gemiye saldırdılar; ancak Türk komutanın kadırgası, koçbaşını, haşmetmeap imparatorun gemisinin kıç tarafından hiç çekmedi, sürekli bastırdı; Türk Donanması’nın öteki gemileri de çok zorluyorlardı; (Cenevizliler’e ait) gemilerden birinin çevresinde beş kadırga, diğerinin çevresinde otuz fuste, ötekinin çevresinde de kırk parandarie vardı,28 öyle ki Çanakkale Boğazı’nı silahlı tekneler örtmüştü; bu şeytanların gemilerinden dolayı, deniz neredeyse görünmez olmuştu.

Çarpışma,iki-üç saat kadar sürdü, taraflar yenişemedi, ama itibarın büyüğünü bizim dört Hıristiyan gemimiz kazandı; çünkü yüz kırk beş Türk gemisi başlarına üşüşmüş, ama onlar saldırılara karşı ayakta kalmayı başarmıştı. Böyle bir süre çarpıştıktan sonra, ortalık yatışınca, demir atmak zorunda kaldılar, bunu Konstantinopl kenti yakınında yaptılar, donanmadakiler, gece saldırıya uğrarlarsa diye korku içindeydiler. Ama gece zifiri karanlıktı ve biz, gemilere yardım için harekete geçtik; iki hafif kadırganın kaptanı Cabriel Trivixan, şövalye Zacaria Grioni’nin kadırgasıyla birlikte (yardım etmeye) gönderildi; gemiler, hummalı bir faaliyet içinde, borazan çalarak ve mürettebatın naraları arasında, Konstantinopl limanının ağzındaki bumbanın dışına çıktılar; düşmanımıza orada olandan daha büyük bir donanma varmış izlenimini vermek için böyle yapıyorlardı. Her kadırgada iki veya üç borazan vardı; böylece sanki orada yirmi kadırga varmış gibi bir hava yaratılıyordu. Türkler bu gürültüyü duyunca çok korktular; bizim iki kadırgamız da dört gemiyi çekerek, salimen Konstantinopl limanına getirdi. Türk Donanması, Sütunlar’daki demirleme yerinde kaldı; çünkü bizim donanmamızın tamamının onları bulmak üzere denize açılabileceğini düşünüyorlardı.

Ertesi gün, nisanın yirmi birinde, Türk Sultan Konstantinopl surları yakınındaki karargahından ayrıldı ve yaklaşık on bin atlıyla birlikte, donanmasının bulunduğu Sütunlar’a geldi; donanmasının komutanı (Kaptanı Derya Baltaoğlu Süleyman Bey), emrindeki bunca gemiye rağmen, altı üstü dört gemiyi neden zaptedememişti; bunu anlamak istiyordu. Türk (Sultan Mehmet 2) donanmanın bulunduğu yere varınca, komutanı derhal kıyıya huzuruna getirtti ve komutana karşı öfke dolup taşan imansız Türk şöyle dedi: “İslam dinine ihanet eden, ben efendine ihanet eden sen, emrinde onca gemi varken, çarşaf gibi bir denizin orta yerinde kalakalmış dört Hıristiyan gemisiyle savaşmak çok kolayken onları neden ele geçiremedin? Onları ele geçiremezsen, Konstantinopl limanındaki donanmayı zaptetmeyi nasıl umabilirsin?”

Komutan sultana şu karşılığı verdi: “Sultanım, göz görür gönül katlanır, yalvarırım ani bir öfkeye kapılmayın; kendi gözlerinizle göreceğiniz gibi, sadece benim kadırgamda, gemideki Hıristiyanlarla çarpışırken, (Hazreti) Muhammet’in kitabına inanan yüz on beş mümin şehit düştü; bildiğiniz gibi, herkesin gözü önünde, kadırgamın koç başı ile imparatorun gemisinin kıç tarafını asla salıvermedim; baştan sona şiddetle çarpıştık, olup bitenler ayan beyan ortada, benim adamlarım öldü; ayrıca öteki kadırgalarda, fuste’de ve parandarie’de de sayısız ölü var, bir de bregantini battı, ben elimden geleni yaptım, efendim beni affedin ve bana öfkelenmeyin.”

Çılgın ve şeytanca düşünceler taşıyan herkes gibi, üstelik komutkana çok da kızgın olduğu için Türk lafı fazla uzatmadı; “Hain senin başını bizzat ben keseceğim” diye bağırdı. Ama komutan elinden geldiğince dil döktü, hayatının bağışlanmasını sağladı ve efendisinin öfkesinden yakasını kurtardı. Ama Türk, onu komutanlıktan azletti. Komutan böylece görevden azledildiğinde, şimdiki sultanın babasını yenen Piero Loredan zamanındaki Türk Donanmasının Komutanının (Çavlı Bey’in) oğlu30 (Hamza Bey) öne çıktı ve Türk’e şöyle dedi: “Sultanım, eğer Hıristiyanlara saldırmak üzere olan donanmamızın komutasını bana verirseniz, Hıristiyan donanmasının tümünü size, sisin ellerinize teslim edeceğime ve böylece babamın intikamını alacağıma söz veririm, ve eğer size verdiğim sözü tutamazsam, huzurunuzda başımın kesilmesine hazır olduğumu bildiririm.”

Türk bu teminatı kabul etti ve onu donanmasının komutanlığına getirdi, komutanlık asasını eline teslim etti; genelde olduğu gibi, gemi kaptanlarını atamakta ve görevden almakta, kendisi kadar yetkili olduğunu da belirtti.

Şimdi denizden ayrılıyor ve kent surlarında yapılan işlere geliyoruz. Yirmi bir nisan günü, San Romano kapısındaki surlar, gün boyu sürekli top ateşine tutuldu ve bunun sonucu bir kule ile surların bir bölümü yerle bir edildi. Kenttekilerle donanmadakilerin korkusu da o zaman başladı; artık genel bir saldırıla girişmeye niyetlendiklerinden işte o gün korkar olmuştuk.
Genel inanış, Türk sarığının yakında kent içinde görüleceğiydi. Ama yüreği sevgi dolu merhametli efendimiz İsa, Saint Helen’in oğlu olan Konstantinopl İmparatoru Saint Konstantine’in kehanetinin gerçekleşip mazi olmasını geciktirmeyi arzu ediyordu. Şimdi surların böyle büyük bir bölümünün topçu ateşiyle yıkılması nedeniyle, surların bu mükemmel kesiminde birkaç günde böyle gedikler açıldığını görmekten ötürü herkes kendini yenik sayıyordu. İşin aslında, ben derim ki, eğer Türkler o gün surlara sadece on bin askerle saldırmayı istemiş olsaydı, hiç kuşkunuz olmasın ki kente girebilirler ve zaptedebilirlerdi; biz de kenti çok ucuza kaptırmış olurduk. Ama genelde dünyanın her köşesinde yürekli, kahraman insanlar da bulunur; öyleyse Konstantinopl’da da birkaç kahraman, Grekler’den çok daha fazla canlılık dolu birkaç Venedikli centilmen (tabii ki) bulunacaktı.

Ve Venedikliler, surların yıkıldığı, sağlam ve dayanıklı bir onarımı gerektiren yerlerde kolları sıvadı. Bu onarım, içine taş ve toprak doldurulmuş varillerle yapılıyordu; surların gerisinde çok geniş hendekler kazılıyordu; en geride de asma yapraklarıyla ve başka ağaçların dallarıyla örtülmüş, iyice ıslatılarak sağlamlaştırılmış, surlar kadar dayanıklı bir set vardı. Orada artık Türkler’den korkmak için hiçbir neden yoktu.

Ama bu lanet Türkler, onarılan San Romano kapısı surlarını, bütün güçleriyle top ateşine tutmaya, gece olsun gündüz olsun, bir saat bile ara vermiyorlardı: Çapı on beş palme olan büyük toplarıyla, öteki toplarıyla, çok sayıdaki öteki silahlarıyla ateşi sürdürerek, tüm güçlerini bu kapıya yoğıunlaştırmışlardı; (surları) onaranların üstüne, sayısız ok yağdırıyorlar, hafif silahlarla ateş ediyorlardı. Toprak Türk askeriyle, özellikle askerin en serti olan yeniçerilerle, Sultanın beyaz sarıklarıyla ötekilerden ayırt edilen köleleriyle ve axapi31 adıyla bilinen kırmızı börklü32 alelade askerleriyle kaplanmış, hiç mi hiç görünmez hale gelmişti. Bu gün içinde, başka herhangi bir yerde, herhangi bir hareket görülmedi.

önceki       sonraki

Dipnotlar :

1 Padişah 2.Murat (1404-1451)

2 Fetihten dolayı Fatih unvanını alan Sultan 2.Mehmet (1432-1481)

3 Rumeli Hisarı

4 Fuste (fustae) : Çift sıra kürekli eski kadırgalardan daha hafif ve daha hızlı olan ve teknenin her iki yanında, yelken direğinin önünde tek kürekçilerin, kıç tarafında ise çifte kürekçilerin bulunduğu çektiri türünde gemi;

Parandairae: Yük taşımakta kullanılan ağır mavna.

5 Barbaro’nun kastettiği şey; Yıldırım Bayezit’le birlikte Osmanlı Sarayının bir geleneği haline gelen devşirme içoğlanı yetiştirme düzeni olmalı.

6 Bailo sözcüğü aslında, Konstantinopl’da oturma hakkına ve ayrıcalığına sahip olan Venedikli ya da Cenevizli kişiler için kullanılan bir sözcük. Ancak kentteki Venediklilerle Cenevizliler kendi fiili devletlerini kurma olanağını elde ettikten sonra, Venedikli ya da Cenevizli koloni insanlarının yönetiminden sorumlu olan üst düzey yönetici için de kullanılmaya başlandı. Bailo’ya, vali anlamında, Podesta da deniyordu.

* Kenar notu : Sultan, Karadeniz’den Bogaza gelen tüm gemilerin yelkenlerini indirmelerini ve geçiş izni almak üzere görevli subaya bir tekne göndermeleri kuralını koymuştu; aksi halde batırılabilirlerdi.

Ek not: Her geminin bir geçiş vergisi ödemesi zorunluydu.

*2  Kenar notu: Çünkü yelken indirmemişti.

*3 Kenar notu: Denizcilerin bazılarını ise kestirdi.

7 O çağlarda İtalyan cumhuriyetlerinin, özellikle Venedik’in yönetim organı, Senyörlük.

8 O dönemde Akdenize kıyısı olan ülkelerde kullanılan ve kapsadığı yükün yaklaşık ağırlığı ülkeden ülkeye 35 kilo ile 230 kilo arasında değişen bir hacim/ağırlık ölçüsü, kantar. Osmanlı’daki 250 kiloluk çeki karşılığı.

9 O tarihlerde Girit, Venedik cumhuriyetinin kolonisiydi. 1669’da Osmanlı İmparatorluğuna geçti.

10 Kırım’ın Karadeniz kıyısında bulunan liman kenti Kaffa. Bir süre Osmanlı yönetimi altında kaldıktan sonra 1783’te Rus Çarlığı’nın egemenliğine girdi.

*4 Kenar notu: Ya da böyle yapmayı planlamıştı.

11 Cermen kabilelerinin bir kolu; Frank adını, ulusal silahları olan franca’dan (cirit) aldıkları söylenir. Sanırız yazar burada genel olarak Batı Avrupalı ulusları kastediyor.

12 Venedik ve Ceneviz cumhuriyetlerindeki baş majistra, lider.

*5 Kenar notu: Perşembe, 14 Aralık 1452.

*6 Kenar notu: Toplam 21.

13 Venedik Hukuk İşleri Dairesi.

14 Venedik Belediyesi.

15 Bu uzun bildiri çok çapraşık bir dille yazılmış, aşırı uzun cümlelerden oluşuyor. Anlaşılır olmasını sağlamak amacıyla, bildiriyi anlamı bozmaksızın kısa cümlelere ayırdık ve gerektikçe köşeli ayraç içinde birkaç sözcük ekleyerek daha açık hale getirdik. (çevirenin notu)

16 Bir tür tonilato ölçüsü, teknenin yük kapasitesi.

17 Yazar Pars Tuğlacı, “Osmanlı Şehirleri” başlıklı kitabında kaptanın adını Giovanni Giustiniani olarak, geliş tarihini de 26 Ocak olarak veriyor (Milliyet yayınları, 1985, s.153)

18 Bir ayak 30,5 santim.

19 Surların Haliç’e bakan yöresinde, bugün artık var olmayan Blakernai (Blachernae) Sarayı ile onun uzantısı olan ve kalıntıları günümüze kadar ulaşan Tekfur Sarayının Fener/Eyüp dolaylarında Haliç’teki kıyısı.

20 Gemilerin hareketine engel olmak amacıyla, set biçiminde yapılmış, birbirine zincirle bağlanmış tomruk dizisi.

21 İtalya’nın Adriyatik kıyısında bir liman kenti.

22 Seren yelkenleri dört köşe olan tekne.

23 Bu cümlenin İngilizcesi şöyle: “also many ships were disarmed and sunk, in case of fire or being hit by cannon fire.” Buradaki “in case of” terimini, sözlükteki anlamıyla alırsak, cümleyi “ayrıca, yangın çıkarsa ya da top ateşiyle vurulursa diye, birçok gemi silahları sökülerek batırıldı” şeklinde çevirmek gerekiyor ki, böyle bir çevirinin herhangi bir anlamı olabileceğini sanmıyoruz. İngilizce çevirideki “in case of” teriminin yanlışlıkla kullanıldığı inancındayız. (çevirenin notu.)

24 Yaklaşık 500 kiloluk.

25 Çeyreklik.

26 Bregantini (brigantino): Kadırga sınıfından, kürekli ve yelkenli çok hızlı küçük gemi, Birgende.

27 Gerçekte üç Ceneviz ve bir Bizans gemisi.

28 Pars Tuğlacı, andığımız kitabında Türk Donanmasının 18 gemiden oluştuğunu söylüyor.

29 Gerçekte çarpışma önce Yeşilköy açıklarında, sonra Yedikule önlerinde olmuştu.

30 Günce’nin yazarı Nicolò Barbaro, yaşadığı çağa yakın olan geçmişi yanlış anımsıyor. Gerçi Venedikli Loredàn Ailesi, ünlü birçok komutan yetiştirmişti ve Piero (Pietro) Loredàn Gelibolu Savaşı’nda 1416’da Çavlı Bey komutasındaki Türk Donanmasını yenmişti ama, bu olay Fatih Sultan Mehmet II.’nin babası Padişah 2.Murat zamanında değil, dedesi Çelebi 1.Mehmet’in saltanatı sırasında (1413-1421) olmuştu.

31 Azap askeri.

32  Külah biçiminde olan, genelde hayvan postundan yapılan başlık. Kırmızı kadife ya da çuhadan yapılan ve üzerine sarık sarılan türü de vardı.

*7 Kenar notu: Ne yapacağını ona bir Hıristiyan gösterdi.

33 Pera’da yerleşmiş Cenevizliler’in yönetiminden sorumlu vali.

34 Tılsım olarak okunan Rabbin Duası.

35 Yaklaşık doksan kiloluk.

36 Günce’nin yazarı Barbaro topların Pera tepelerinden kaldırıldığını daha önce söylemişti.

37 Bugün var olmayan İmparator Sarayı (Blachernae Sarayı) da Edirnekapı’nın güneydoğusunda, Eyüp/Fener dolayında, Haliç’e bakan sırtlardaydı. Lağımların çoğu sarayın bulunduğu bu semtte kazılmıştı.

38 4.yüzyılda Grek Kilisesi ikiye bölünmüştü: Hıristiyanların bir kısmı, İsa’nın Tanrı olduğuna, evreni onun yarattığına inanırdı. Karşıt görüştekiler de rahip Arius’un çevresinde toplanmıştı. Bizans İmparatoru Constantine, sorunu Nicaea (İznik) Piskoposlar Konseyi’ne havale etmiş, Konsey de İsa’nın tanrılığına karar vermişti. Bu farklılaşma uzun yüzyıllar, Hıristiyan Grekler arasında kanlı kavgalara, bir grup Hıristiyanın imansız suçlamalarına hedef olmasına yol açmıştı. Anlaşılan Günce yazarı Venedikli Barbaro da İsa’nın tanrı olduğuna inananlardandı.

39 Günce’deki özgün cümleyi olduğu gibi muhafaza ettik.

*8 Kenar notu: Çünkü okla yaralanmıştı.

*9 Kenar notu: İmparator önce, saray görevlilerinden, kendini öldürmelerini rica etti; sonra kılıcını kaparak öfkeyle çarpışmaya koştu; bir kez düştü, tekrar kalktı, sonra bir kez daha düştü ve böylece öldü.

40 Teknenin biraz uzağına atılan bir çapaya bağlı halatı (yomayı) sarmak suretiyle teknenin yönünü ve konumunu değiştirerek hareketini sağlamak.

41 Güncenin yazarı Barbaro, kendisinin de içinde bulunduğu bu olayı anlatırken bazen üçüncü çoğul kişi adılını kullanarak onlar diyor, bazen birinci çoğul kişi adılını kullanarak biz diyor, aynen bıraktık. (çevirenin notu.)

*10 Kenar notu: Altmış bin kişi tutsak alındı; ayrıca Türkler muhteşem bir zenginlik ele geçirdi. Hıristiyanların toplam kaybı 200 000 ducat’yı buldu; bunun 100 bin ducatsı, listede adı geçenlere aitti.

*11 Kenar Notu: Bailo’nun oğlu.