Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Hızlı erişim için tıklayabilirsiniz

Ab....Ac........Ad....Af....Ag.........Ah....Ai....Aj...Ak...Al....Am....An....Ap....Ar....As........At....Au....Av....Ay....Az

Ba....Bak....Ban....Bas....Baş....Bat....Baz.....Bec..........Bi...Bo

 

A

A : Ya, ise anlamında Karaçay Malkar Türkçesi'ne özgü bir ek. Ünlü ile biten kelimelerden sonra "va" şeklinde gelir. Sen a nek kemeyse?: Ya sen niye gelmiyorsun? Anı va çırtda körmegenme: Onu ise hiç görmedim. Men tohta deyme, sen a callab barasa: Ben dur diyorum, sen ise sıvışıp gidiyorsun. Men kadalıb işleyme, sen a? Ben harıl harıl çalışıyorum, ya sen? (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A : Karaçay Malkar Türkçesi'nde "mümkün mü, olur mu", anlamında bir ek.
     Barmay a, barmay amalıbız cokdu:
Gitmemek olur mu, çaresiz gideceğiz.
(Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A : Dilek bildiren bir ek, Aytsang a: Söylesene...  Berseng a : Versene. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-che-pou-lai: Şehir ibn-kordadeh’e göre Aşpara (Arap coğrafyası bibliyografisinde Asbara). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che tegin T’ou-lo: A-che-na (A-se-na) tegin Pou-lo’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che-t’e Wen-fou: Kuzey Türkleri’nin başbuğu. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-che-yu-che-to: Kiu-wei (Yasin) ülkesinin başkenti. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-po: Bir Türk unvanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-pou-se: Karluk Başbuğu (?).(Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-pou-se: Uygur Kabilesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-ki: Beş Nou-che-pie kabilesinden birincisi, bu kabilenin başbuğunu da tanımlar. A-si-kie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-ki K’iue se-kin: Birinci Nou-che-pi kabilesinin başbuğu. Bkz: A-si –kia se-kin. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-ki Po-lou: Birinci Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-kie k’iue se-kin: Birinci Nou-che-ki kabilesi başbuğunun adı. A-si-ki k’iue se-kin’e bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

(A-) si-kie k’ue se-kin Tou-man: Birinci Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. Tou-man’a bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-kie ni-chou se-kin: Dördüncü Nou-che-pi kabilesi başbuğunun adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-lan (Arslan) Ta-fan tan-fai-li: Ngan Kralı Tou-sa-po-t’inin küçük kardeşi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si –lanta-han (Arslan Tarkan) Fergana Kralı (739). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-si-yen: Doğu Türkistan’da bir şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-tie: Tölös kabilesi. A-pa’ya bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-to p’ei-lo: (Boila) Kara Türgeşler’in Kağanı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aalins: (Alanlar) Halk. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi) (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aan : Kapı. (Saha Halk Edebiyatı)

Aan Xatııra : Kapı kilidi. (Saha Halk Edebiyatı)

Aar Toyon : Tanrının adı. (Saha Halk Edebiyatı)

A-au-tso: İlkel dokuz Uygur kabilesinden biri. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aba : İsim olarak kullanılır. 1. Ana. 2. Nine, anneanne. 3. Büyük kız kardeş; abla. Ay-aba, Beğ-aba, Kutluğ-aba. 4. Doğu Sibirya’da oturan Abakan Türkleri’nden küçük bir oymak. Altay Dağları’nın kuzeyinde, Aladağ yamaçlarında ve Tom Irmağı’nın kıyılarında yaşarlar. (A. Erol)

Aba : Din adamlarının giydikleri cüppe. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aba : Anne. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abakay : Moğolca amca demektir. (A. Erol)

Abakus : Sütun başlığının en üstünde yer alan tabla. (E.Akurgal)

Aban : Su, Suyun üzerinde hakimiyeti olan meleğin ismi. Zerdüşt dinî takviminde ayın 10 günü ve sekizinci ayın adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Abacırık : Toprak. Abacırık cer: Zemin, temel, esas. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abaçı : 1.Cin, hortlak, 2.Öcü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abadan : Büyük, iri, yaş ve boy itibariyle büyük. Abadan caşım üydedi: Büyük oğlum evdedir. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abar: … (?) Bir yazar tarafından bahsedilen bir halkın adı. “A bahaç” Bizans yazarlarına göre Avarlar’ın adı. Bu kelime Tölös kabilesinin halkı olan A-pa veya A-tie ile karıştırılmamalıdır. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abaza koyan : Ebe gümeci. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abbas : Arapça, isim. 1.Arslan, 2. Hz. Muhammed'in amcalarından, Mekke'nin fethinde müslüman olan zat. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Abçı : 1. Şaşırmak, sendelemek, çekinmek, ürkmek, bezmek, cesareti kırılmak, canı sıkılmak, 2. Zarar görmek, harap olmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abcıtuv : Zarar vermek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abdal: Halk adı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abdal: Halk adı. Bu halkı Heftalitler olması görüşü kabul edilmemektedir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abdez : Abdest. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abdest: İslâm'da bazı ibâdetlerin yerine getirilmesi için yapılan ve bizzat kendisi ibâdet olan temizlenme. Abdest kelimesi Farsça'da su anlamına gelen "âb" ile el anlamına gelen "dest" kelimelerinden oluşmuş birleşik bir isimdir. Arapça karşılığı olan "vudû" kelimesi hadislerde kullanılmıştır. Kur'ân-ı Kerim'de ise temizlik anlamında "tahâret" ve "zekâ" kelimeleri geçmektedir. Vudû' kelimesi güzellik ve temizlik anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ibâdete başlanmadan önce insanın iç dünyasını güzelleştirmesi ve dışını da iyice temizlemesi gerekir.
İslâm'da abdestin farziyetine "Ey iman edenler, namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi ve dirseklerinizle birlikte ellerinizi yıkayın. Başınıza meshedin. Her iki topuğunuzla birlikte ayaklarınızı da (yıkayın)..." (el-Mâide, 5/6), âyeti delâlet etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in abdest almadan hiç bir iş yapmadığını görüyoruz (Elmalılı, Hak Dini Kur'ân Dili, II, 1583). Ancak abdest her amel ve ibâdet için değil başta namaz olmak üzere bazı ibâdetler için farz kılınmıştır. Fakat müslümanın sürekli abdestli bulunması sünnettir.
Abdest her şeyden önce her türlü pislik ve kirlilikten kurtulmak, yani maddî ve manevî bütün pislik ve mikroplardan uzak kalmak için İslâm'ın emrettiği önemli bir ibâdettir. Mikrobun en kolay ürediği yer ağızdır. Ağızdan başlayarak el, yüz ve ayakların günde beş defa temizlenmesi İslâm'ın temizliğe verdiği önemi gösterir. Böylelikle İslâm yüzyıllar önce temizliğin üzerinde durup insanoğlunu maddî-manevî her türlü pislik ve mikroptan korumayı hedeflemiştir. Bunun yanında abdest alan bir insan, kendini manen temiz ve rahat hisseder ve bu güzel his ve temiz duyguyla Allah'a ibâdete durur. Bu da ruhun temizliğini sağlamaktadır. İnsanın yaratılış gayesi olan Allah'a kulluk böyle bir temizleme ameliyesi ile başlayınca insanoğluna vereceği zevk ve rahatlığın değeri sonsuzdur.
İnsan abdestle bedenen ve mânen temizlendikten sonra Allah'ın huzuruna çıkar. Böyle bir temizlenme ile günlük bütün yorgunlukları ve yükleri geride bırakır.
Abdest almakla, dünyevî ve uhrevî birçok fazilet ve güzellikler elde edilir. Hz. Peygamber (s.a.s.) abdestle ilgili olarak şöyle buyururlar:
"Bir müslüman abdest alıp yüzünü yıkadığında, yüzündeki âzaların işlediği bütün günahları; el ve ayaklarını yıkadığında el ve ayaklarıyla işlediği bütün hata ve günahları, su damlalarıyla beraber akıp gider ve kendisi de tertemiz olur. Hatta kirpik ve tırnak diplerindeki günahlarından eser kalmaz. Âdâp ve erkânına uymak suretiyle abdest alıp kıbleye dönerek: "Eşhedü en lâ ilâhe illallahü vahdehu lâ şerike leh ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Rasûlühü" diyen bu kul için cennetin kapıları açılmıştır; o, cennet kapılarının dilediğinden içeri girer." (Müslim, Tahare, 32, 33; Tirmizî, Tahâre, 2). (İslam Ansiklopedisi)

Abezek : Kız ve erkeklerin kol kola girerek oynadıkları  bir Karaçay-Malkar dansı. Abezekge bar: Abezek dansını yapmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abıçar : Subay. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abınçak : Düşücü. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abınduv : Her zaman şanssızlık yaşayan, yanlışlarını tekrarlayan insan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abıngı : Akşam. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abınsız :İşini düşünerek yapan, yanlışını tekrarlamayan insan. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Abıstol : Karaçay Malkar Türkçesi'nde kasım ayı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abıstolnu art ayı : Karaçay Malkar Türkçesi'nde aralık ayı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âbi : Arapça, sıfat. Çekinen nazlanan, sakınan, tiksinen. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbi :  Farsça, isim. 1. Ayva 2. Suda yaşayan ve suda hasıl olan 3. Açık mavi. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbid : Farsça, isim. Kıvılcım. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Abid : Arapça, isim. Kullar, köleler. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âbid : Arapça, sıfat. İbadet'ten. İbadet eden, tapınan. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Abou Müslim: Horasan’ın Arap guvernörü. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Abrek : Kafkas, Karaçay Malkar akıncısı, eşkıya. Kafkas-Rus savaşlarında Ruslar'la çarpışan silahlı Kafkas süvarileri. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Absimti : Sumerler’de Ur Kralı Şu-Sin’in annesi (Kramer)

Abydos :  Çanakkale, Troas bölgesinde İlkçağ kenti.

Abu : Sumer tanrısı Enki’nin hasta olan organlarından birini iyileştirmesi için Ninhursag tarafından yaratılan bir tanrı. (Kramer)

Abzar : Avlu. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Abzu : Sumerler’de deniz, dipsiz derinlik; su tanrısı Enki’nin evi. (Kramer)

Âb-ı Hayât : İçene ölümsüz bir hayat verdiğine inanılan su. Âb, Farsça'da "su", hayat ise Arapça'da "yaşam" demektir. Buna, âb-ı hayat, âb-ı Hızır, aynü'l-hayat, nehru'l-hayat da denilir. Anlamları; hayat suyu, Hızır suyu, hayat pınarı ve hayat ırmağı demektir.
Kur'an-ı Kerîm'de Hz. Musa ve Hızır kıssası anlatılırken âb-ı hayata dolaylı olarak temas edilir. (el-Kehf, 18/60-82). Ayetlerde anlatılanlar şöyle özetlenebilir: Hz. Musa bir gün genç arkadaşıyla birlikte, kendisine Allah tarafından "rahmet ve gizli ilim" verilen Hızır (a.s.)'la buluşmak üzere yola çıkar. Buluşma yeri "iki denizin birleştiği yer" (Mecmau'l-Bahreyn)'dir. Yanlarına azık olarak aldıkları tuzlu balığın canlanıp denize atlaması buluşma yerini belirleyen bir işaret olacaktır. Deniz sahilinde rastladıkları bir kayanın yanındaki pınarın suyu tuzlu balığa temas edince balık canlanır ve denize atlar. Genç arkadaşının elinde gerçekleşen bu olağanüstü olayı daha sonra öğrenen Musa Peygamber geri döner ve hayat pınarının başında Hızır (a.s.)'la buluşarak, ibretli olayların geçeceği yolculuğa çıkarlar (bkz. Kehf Suresi mad.). Buhârî'deki bir rivayette, buluşma yeri olan Mecmau'l-Bahreyn'den maksadın hayat pınarı olduğu ifade edilir. Bu hadîse göre; "Hızır'la buluşacakları kayanın dibinde bir kaynak 'ayn' vardı ki buna hayat kaynağı (aynü'l-hayât, ab-ı hayât) deniyordu. Bu suyun temas edip de diriltmediği hiçbir şey yoktu. İşte balığa bu sudan sıçramış" (Buhârî Tefsîr, Suretü'l-Kehf, 4).
Halk arasındaki mitolojik anlayış ve inanışa göre yeri bilinmeyen bu pınardan içen kimse, uzun ömre veya sonsuz yaşayışa kavuşmuş olur. Hızır (a.s.)'ın uzun yaşayışı da bununla açıklanmak istenir.
Wensinck, L. Massignon ve Friendlaender gibi müsteşrikler, İskender efsanesi ile Hz. Musa ve Hızır kıssası arasında ilgi kurmaya çalışmışlardır. Çünkü âb-ı hayât unsuru bu hikâyelerde ağırlık noktasını teşkil eder. Müfessirlerin bu bilgilere yer vermesi, muhaddis ve tarihçilerin yaptıkları aktarmalar, Kehf Suresindeki (18/83-98) Zülkarneyn kıssası onların başlıca delilleri olmuştur. Müfessirler IX. yüzyıldan itibaren, İskender efsanesini Kur'an-ı Kerîm'deki Zülkarneyn kıssasını açıklarken geniş ölçüde kullanmışlardır. Buna göre, İskender-i Zülkarneyn, içene sonsuz hayat veren ve insanüstü güçler kazandıran âb-ı hayattan söz edildiğini duyar ve bunu aramaya karar verir. Halasının oğlu olan ve Hızır diye anılan Elyesa ile ordusunun refakatinde yolculuğa çıkar. Âb-ı hayât, "karanlıklar ülkesi"ndedir. Yolda fırtına yüzünden ordudan ayrı düşerler. Karanlıklar ülkesine gelince Zülkarneyn sağa, Hızır sola giderek yollarını tayine çalışırlar. Günlerce yol aldıktan sonra, Hızır ilâhî bir ses duyar ve bir nur görür. Orada âb-ı hayâtı bulur. Bu sudan içer ve yıkanır. Böylece hem sonsuz bir hayata kavuşur ve hem de olağanüstü güçler kazanır. Sonra Zülkarneyn'le karşılaşır. O da, âb-ı hayâtı ararsa da bulamaz ve bir süre sonra ölür (Buhârî, Tefsir, 18/4; Zemahşerî, el-Keşşaf, Kahire 1307, I, 575; Taberî, Câmiu'l-Beyân, Bulak 1323-29, Beyrut 1398/, XV, 163-167; Beyzâvî, Envâru't-Tenzîl, Kahire 1285, II, 19-20; A. Yaşar Ocak, İslâm-Türk İnançlarında Hızır Yahut Hızır-İlyas Kültü, Ankara 1985, s. 43-58; İ. Hakkı İzmirli, "Âb-ı Hayât ", İTA, 1, 48-49; A. J. Wensinck, "Hızır", İA, V/I, s.457-462).
Âb-ı hayât tasavvufta Cenâb-ı Hakk'ın "el-Hayy" isminin gerçeğinden ibarettir. Bu ismin sırrına erenler âb-ı hayâttan içmiş olurlar. Dinî, tasavvufi edebiyat türlerinde bu anlamı bulmak mümkündür. Mevlânâ'nın şu mısraları örnek verilebilir: "Hızır, Tanrı keremiyle âb-ı hayâta kavuştu", "Sen ya baştan başa cansın, yahut zamanın Hızır'ı, yahut âb-ı hayât; onun için halktan gizlenmektesin", "Sana nasıl Hızır demeyeyim ki âb-ı hayat içtin, sen âb-ı hayatsın; sula, kandır bizi" (Dîvân-ı Kebîr, trc. Abdülbâkî Gölpınarlı, İstanbul 1957, I, 92, 166, 352, II, 62, 355-434). (İslam Ansiklopedisi)

Ab-zohr : Ölülerin şerefine yere dökülen içki, Yasna'nın bir bölümü. (Ateşe Tapmayanlar)

Âbid : İbâdete düşkün, çok ibâdet eden kimse. Çoğulu ubbâd, âbidîn ve âbidûn'dir.
Kur'ân'da tekil ve çoğul hâliyle, toplam oniki yerde geçer. Bir âyet-i kerime şöyledir: "Ey Muhammed, Allah'a tevbe eden, ibâdete düşkün (âbidleri), ona hamdeden, onun, yolunda (dinini yaymak için seyahat eden)... Müminleri müjdele!" (et-Tevbe,9/112). Âbid kelimesi hadis-i şeriflerde de "ibâdete düşkün" anlamını ifâde eder. Ancak hadislerde ilimsiz ibâdet düşkünlüğü ile ahlâkî olgunluğa ulaşmamış bir âbidliğin değerinin olmadığı anlatılır: "Âlim kişinin, (âlim olmayan) âbid üzerine üstünlüğü, ayın yıldızlara olan üstünlüğü gibidir. Ya da benim, sahâbilerimden en aşağı seviyede bulunana üstünlüğüm gibidir." (Ebû Dâvud, İlim, I; Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Mukaddime, 39; İbn Hanbel, V, 196) "Cömerd fakat câhil olan kişi, âbid fakat cimri olan kimseye nazaran Allah nezdinde daha makbûldur." (Tirmizi, Birr, 40).
Hz. Peygamber ve hulefâ-i râşidin* devrinden sonra İslâm devletinin sınırlarının genişleyerek müslümanların büyük bir servete sahip olması, devlet idarecileriyle halkın zenginlerinden bir kısmının dünya malına fazlaca rağbet etmeleri, samimi müslümanların tepkisini doğurdu. Hz. Peygamber ve ashâbının sade ve gösterişsiz, yaşantısına özlem duyan bazı insanlar, dünyaya değer vermeden, halkın arasından uzaklaşarak kendilerini Hakk'a ibâdete verdiler. Halkın büyük bir bölümünün lüks ve refah peşinde koştuğu bir dönemde böyle bir hayatı tercih ederek kendilerini ibâdete verenlere bir ayrıcalık olmak üzere "âbid", "zâhid" * ve "nâsik" gibi adlar verildi. İlk Âbidler diyebileceğimiz bu kişilerin çoğu, ilim ve amelle meşgul kimselerdi. Şu kadar var ki, âbid kelimesi tasavvuf literatüründe pek kullanılmamış ve tasavvuf lügatlerine girmemiştir. Tasavvufta âbid yerine daha çok ârif ve âşık terimleri benimsenmiştir. İlk mutasavvıflardan Bâyezid-i Bistâmî "Abîd hâl ile ibâdet eden, vâsıl-ârif ise içinde bulunduğu hâl ibâdet olan kimsedir" der. (Sülemî, Tabakâtu's-Sûfiyye, Kahire 1986, s. 69). İbnu'l-Cellâ, "Zâhid; övme ve yerme, nazarında eşit olana, âbid; farzları ilk vaktinde kılana, muvahhid; her şeyi Allah'tan bilene denir" diyerek âbid, zâhid ve muvahhid arasındaki nüansı ifâde etmektedir. (İslam Ansiklopedisi)

Aca : İlk çocuk. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acal :  Ecel. Acalga bolcal cok : Ecele vade yok. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acai-han : Tatar prensi. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Acaşuv : Kaybolmak, kendinden geçmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Acinai : Binbaşı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

A-ce-ste : (Türkler’in) Aşidz kolunun ismi. (Gumilöv)

Achaimenidalar : İran’da (M.Ö.550-330) hüküm süren ilk İran hanedanın adı. (Czegledy)

Aci : Değerli, kıymetli, yararlı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aciman : Gökyüzü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acir : Öfkeli, kindar, kötü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acir : Erkek at, aygır. Acirge aylan: Kısrağın aygırla çiftleşmesi. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acivaz : Yabani sarımsak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acü-mücü :  Bit-Böcek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Acz : Bir nesneye gücü yetmemek, kudreti olmama durumu, güçsüzlük, kifâyetsizlik. Bu sıfatları üzerinde bulunduran kimseye de âciz denir. Acz, kudretin zıddıdır. Bir şeyi yapmaya gücü yetmeyen kimse ondan âcizdir. İslâm'da mükellefiyet (yükümlülük)'ler kudrete bağlıdır. Bir şeyi yapmaktan âciz olan onunla mükellef* değildir. Allah hiç kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz. Allah kullarının âciz kaldığı konularda onlar için bazı kolaylıklar getirmiştir. Meselâ su bulamayan ya da kullanmaktan âciz olan kimse teyemmüm eder. Namazda ayakta durmaktan âciz olan kimse namazını oturarak kılar, oturmaktan da âciz ise işâretle kılar. Ramazan orucunu tutamayacak kadar hasta ve âciz olan kimse yer, sonra iyileşince kaza eder. Hacca gitmeye kudreti olmayana hac farz değildir .Acz, ehliyet ârızalarındandır. Bir işi yapmak için insanın ona ehil olması gerekir. Buna edâ ehliyeti diyoruz ki iki kısma ayrılır:
1- Ehliyet-i Kâsıra: Kudreti noksan olanların ehliyetidir. Çocukların ve delilerin akılları eksik olduğundan kudretleri de noksandır. Bu gibi kimselerin fiilleri namaz ve oruç gibi Allah hukuku ile ilgili ise edâsı sahîh ve muteber olur, kul hakkıyla ilgili ise yapılan işin cinsine göre üç durum söz konusudur:
a- Hibe ve sadaka kabul etmek gibi kendileri için faydalı olan şeyler geçerlidir.
b- Borç vermek ve bağışta bulunmak gibi, kendileri için zararlı olan hususlar sahih değildir, geçersizdir.
c- Alışveriş gibi olan şeyler ise velisinin iznine bağlıdır.
2- Ehliyet-i Kâmile: Aklı tam olanların ehliyetidir. Ergenlik çağına gelmiş ve aklı yerinde olan kimselerin ehliyeti gibi. (Ömer Nasuhi Bilmen Hukuki İslâmiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu, I, 228) (İslam Ansiklopedisi)

Aç : Aç, açlık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aç cıl : Açlık yılı (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Açada : Eşek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açav : Hediye, bahşiş. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açay : Acıkmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açdır : Açtırmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açemez : Nart destanlarında bir kahramanın adı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açey : Nert destanlarında bir kahramanın adı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açeyim toz : Bir tür totem, put. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açha : Para. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açhasız : Bedava. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açhıç :  Anahtar.

Açı : 1. Acı, 2. Acımak, 3. Maden suyu, 4. Zarar görmek. . (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açıgan : Ekşi. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açık : Açık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açıl : Açılmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Açihşirun : Kereitler'in Tubegan Ailesi'nden. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Ad : Palaca “yemek” anlamına gelir. (S.Alp)

Ad : Luwice “yemek” anlamına gelir. (S.Alp)

Adab : Lagaş ile Nippur’un ortasında bulunan, önemli bir Sumer kenti. (Kramer)

Âdâb : Ahlâk, terbiye ve nezâket kuralları. Birini ziyafete davet etme mânâsını ifade eden edep, İslâm'ın güzel saydığı söz ve davranışlardır. Bu itibarla edep, insanların kendisine davet olunan bilumum hayır, zarâfet, usluluk ve güzel ahlâk demektir. Seyyid Şerîf, (et-Tarifât) adlı eserinde edebi, "bütün hatâ türlerinden kendisiyle korunulan şeyi bilmekten ibarettir" diye tarif etmektedir. Edeb, insanı ayıplanma ve kötülenme sebeplerinden koruyan nefsin köklü bir kuvvetidir. "Nefs edebi" ve "ders edebi" olmak üzere ikiye ayrılan edeb'in birincisi acelecilik ve sinirlilik gibi doğuştan olan edeb, ikincisi ise daha sonra elde edilen ve "mekârim-i ahlâk"* (güzel ahlâk) olarak da isimlendirilen edebtir .
Ayrıca münazara-mübahase ilmini içine alan bir edeb türü daha vardır ki, âlimler bunu "edeb-i bahs" diye isimlendirirler. Edeb'in bu türü ilmî münazaralarda tarafların birbirlerine karşı gösterecekleri ahlâkî kaideleri ihtiva etmektedir. Yakın zamanlara kadar medreselerde bir ilim dalı olarak okutulagelmiştir.
Fıkıh ıstılahına göre ise edeb, "Hz. Peygamber (s.a.s.)'in sünnetine uygun olarak yapılan hareketlerdir." Daha geniş ifadesiyle Allah'ın ve Peygamber'in emir ve yasaklarına uygun biçimde hareket etmektir. (İslam Ansiklopedisi)

Adabiyat : Edebiyat. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adam : Adam, insan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adar : Ateş, ateşin üzerinde hakimiyeti olan meleğin adı, Zerdüşt dinî takviminde ayın 9.günü. (Ateşe Tapmayanlar)

Adarbad Mahraspandan :  Zerdüştîler'de büyük din adamı. (Ateşe Tapmayanlar)

Adar Burzin : Zerdüştîler'de en büyük üç kutsal ateşten biri. (Ateşe Tapmayanlar)

Adav : Tırmık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aday güttü : Yonca. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adcılık : (Alm. Nominalismus, Fr. Nominalisme, İng. Nomanalism) (Eski terimle ismiye) Kavramların gerçek varlıklar olduğunu kabul eden kavram gerçekçiliğine karşıt olarak, tümel kavramların yalnızca nesnelerin adları olduğunu ileri süren görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Adduwali : Luwice “kötü” anlamındadır. (S.Alp)

Adeb : 1.Edep, 2. Soy. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Adem : Yokluk, hiçlik, fena, bulunmama. İki çeşit adem bulunduğu belirtilmiştir. Bunlardan biri mutlak, diğeri ise mukayyed yokluktur. Meselâ "Evde ekmek yoktur" cümlesinde ekmek; eve nisbetle yoktur. Yani bu durum, ekmeğin mutlak olarak değil, belirli bir anda bulunmamasını gösterir. Bu şekilde, "var fakat mevcut değil" manasındadır. Mutlak yoklukta, böyle bir şartlı yokluk söz konusu değildir. Kesin bir yokluk durumu vardır.
Tasavvufta mutlak ve gerçek vücud Allah'ın varlığıdır. Bu yüzden tasavvufta eşya ve madde bir "yokluk" olarak kabul edilmiştir. Çünkü madde ve eşya yokluktan hâsıl olmuştur. Aynada görülen şeylerin gerçek varlığı bulunmadığı gibi, madde aynasında görünen ve akseden şeylerin de kendi başlarına bir varlıkları bulunmamaktadır.
İbnü'l-Arabî'ye göre: "Kâinattaki her şey bir vehim ve hayalden ibarettir." Bunların gerçek ve belli başlı bir varlıkları yoktur. Bu konuda da İbnü'l-Arabî'nin özellikle Eflatun'da görülen "gerçek ve onun yansıması olan ideler âlemi" görüşüne bir yaklaşma vardır. Dolayısıyla eski Yunan'dan bir etkilenme söz konusudur. Bu konudaki tartışmalar, nassların çizdiği hudutların dışına bile çıkacak noktaya maalesef gelebilmiştir. Batı'da olduğu gibi akıl, bu hususları tahlil etmek için bayağı zorlanmıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Adet : Âdet, töre, gelenek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Âdetullah : Allah'ın kanunu, sünneti. Âdet, geri dönmek manasına olan Avd'dan isimdir. Aslı avdettir. Aynı zamanda âdet; İsti'mâlin eş anlamlısıdır. (İslam Ansiklopedisi)

Adharbardja: Eyalet (Azerbaycan). (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Adıham : Şaman, büyücü. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adısız : Ruhsuz, cansız. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Adil : İdil Nehri. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Âdil-i Mutlak : Mutlak ve hakiki adâlet sahibi. Yegâne mutlak adalet sahibi Allah'tır. Allah herkese yaptığının karşılığını verir. Hiç kimseye zulmetmez. "Şüphesiz Allah zerre kadar haksızlık yapmaz. " (en-Nisa, 4/40) insanların kendileri âciz ve noksan oldukları için adaletleri de tam değildir. Ne kadar adaletli olmaya çalışsalar, hakkıyla adalet yapamazlar. Allah ise her türlü âcizlik ve noksanlıktan yücedir. O nedenle O'nun adaleti tam ve kâmildir. O, mutlak adalet sahibidir. (İslam Ansiklopedisi)

Adizi: (Ediz) Kültegin yazıtlarında sözü geçen Uygur kabilesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Adn Cenneti : Cennet'in en güzel yerlerinden biri. "Adn" sözlükte yerleşmek, bir yerde iskân etmek anlamına gelir. Adn Cenneti, peygamberlere, sıddîklara, şehitlere mahsus, içinde gözlerin hiç görmediği, insanın hatırından geçmeyen muazzam güzelliklerin bulunduğu muhteşem Cennet'in adıdır. Bu tarif Hz. Peygamber'den rivayet edilen bir hadîse dayanılarak yapılmıştır. Allahü Teâlâ buraya giren kimseleri överek "Sana girecek olanlara ne mutlu!" buyurmuştur. Ayrıca Adn Cenneti'ne Cennet'teki bir şehir veya nehir ismi diyenler de vardır. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut (t.y.) II, 207; el-Beydâvî, En vâru't- Tenzîl, Mecmefu't- Tefâsir III, 157; en-Nesefî, Medarikü'l-Tenzîl; III, 157-8; el-Hâzin, Lubâbü'tTevîl, III, 157) Bunlardan başka Cennet'in en üst makamı, Cennet'in ortası, birçok kapılı burçları olan Cennet'teki bir köşk diyenler de vardır (el-Hazin, a.g.e., III, 158) Ancak bu görüşlere pek itibar edilmeyip Adn Cenneti'nin ayrı bir makam ve hatta "Cennetler"den ibaret olduğu ifade edilmektedir. Adn Cenneti Kur'an-ı Kerim'de ondan fazla yerde geçmektedir. Dünyada yaptıkları işe göre buraya girebilecek olan müminler ve Adn Cenneti'nin güzelliği bu ayetlerde açıklanmıştır: "Allah mümin erkeklere ve mümin kadınlara, kendileri içinde ebedî kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan Adn Cenneti'ni ve çok güzel meskenler va'd etti Allah'ın rıdvânı (rızası) hepsinden daha büyüktür. İşte bu, büyük kurtuluştur" (et-Tevbe, 9/72) "Sana Rabbinden indirilen şeyin gerçekten hak olduğunu bilen kimse, (onu bilmeyen) kör gibi midir? Ancak sağduyu sahipleri iyice düşünürler O sağ duyu sahipleri ki, Allah'a verdikleri ahdi yerine getirirler, anlaşma ve sözleşmelerini bozmazlar Yine onlar ki, Allah'ın ulaştırılmasını (yerine getirilmesini) istediği şeyi ulaştırırlar Rablerinden korkarlar ve kötü hesaptan da endişe ederler Onlar ki, Rablerinin rızasını dileyerek sabrederler, namazlarını dosdoğru kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açıktan Allah yolunda harcarlar, kötülüğü iyilikle savarlar; işte bunlara dünya yurdunun güzel sonucu, girecekleri Adn Cennetleri vardır. Bunlardan, eşlerinden, çocuklarından, kendilerini düzeltip, iyiler sınıfına girenler de onlarla beraber oraya gireceklerdir Melekler de her kapıdan onların üzerlerine girerler de, "sabretmenize karşılık selâm size, burası dünya yurdunun ne güzel sonucudur!' derler" (er Ra'd, 13/19-24; Ayrıca bk. en-Nahl, 16/31) Diğer bir ayette de (el-Kehf, 18/30-31) söz konusu cennetlere gireceklerin özellikleri olarak şunlar sayılmaktadır: Allah'a iman etmeleri ve güzel, yararlı işler (salih amel) yapmaları. Öbür bazı ayetlerde de (Meryem, 19/60-61; Tâhâ, 20/75-76) tevbe edip, iman eden ve yararlı işler yapanların da Adn Cenneti'ne girecekleri haber verilmektedir. Kur'an-ı Kerim'de hayatlarında iman ederek kendilerine zulmetmeden, orta (muktesid) bir yol tutanlar, hayırda ileri gidenler de aynı şekilde bu Cennet'e girecekleri ve burada altın bileziklerle ve incilerle süslenecekleri, elbiseleri ipekten olacağı açıklanarak, Adn Cenneti'ne girdikten sonra Allah'a hamdederek, kendilerinin sonsuz olarak kalacakları bir konağa yerleştirilecekleri ve artık orada kendilerine ne bir yorgunluk, ne bir usanma, ne de bir bıkkınlık gelmeyeceği (Fâtır, 35/32-) anlatılmaktadır.
Adn Cennetlerine girenlerin her an Cemalullah'ı görebilecekleri bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından bildirilmektedir. (Buhârî, Tefsir 55; Müslîm, İman 296)
Müfessirler Adn Cenneti hakkında iki görüş olduğunu ifade ederler. Birincisi el-Kesşâf'da da geçtiği gibi, Adn Cenneti belirli bir yerin özel ismidir. Nitekim çesitli rivayetler bu görüşü desteklemektedir. Meselâ, Hz. Peygamber de bir gece kendisini iki meleğin uyandırarak, çok güzel bir şehre götürdüklerini, Cennet-i Adn'ı ve buradaki kendi menzilini (konağını) gösterdiklerini anlatmışlardır.(Tecrid-i Sarih Tercemesi, XI, 111)
İkinci görüşe göre ise, Adn Cenneti, Cennet'in bir sıfatıdır. Bazı âlimler bunun için, bütün Cennetler Adn Cennetidir demişlerdir (el-Hazin, a.g.e., III. 158) Meâllerini verdiğimiz ayetler de, daha çok bu görüşü destekler mahiyettedir. (İslam Ansiklopedisi)

Adramyttion : Edremit.

Adulis : Zula.

Adyton : Tapınağın en kutsal odası. (E.Akurgal)

Aeşma :  Şeytanın gazabı. (Ateşe Tapmayanlar)

 A-fa: Tölös Kabilesi. A-po, A-tie, Ho-tie ve Hie-tie’ye bakınız. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aferin : Farsça, isim. Beğenme, alkış, yaşavarol, bravo. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

-âferin : Farsça, sıfat. Yaratan, yaratıcı. (yaratmak manasına gelen Farsça âferiden mastarından.) (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

A-fou: Üstadın kaynağı-Karaşar yakınlarında bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Afrasiyab: Türklerin efsanevi ataları. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Afrasiyab : Turan kıralı. (Ateşe Tapmayanlar)

Afrin : Zerdüştîler'in özel takdis duaları (Ateşe Tapmayanlar)

Afrinagan : Zerdüştîler'de birçok bölümlü takdis töreni. (Ateşe Tapmayanlar)

Afrodit: (Eski Yunan'da) Aşk, güzellik, eğlence tanrıçası. Simgeleri, kuğu, serçe, güvercindir. (Estin-Laporte)

Afşar, Avşar : İsim olarak kullanılır. 1. İşi çabuk işleyici, işleri çabuk yapan. 2. İtaatli. 3. “Toplayıcı, zaptiye mübaşiri” (A.Vambery). 4. “Müsaade etmek, itaat etmek” (G.Nemeth). 5. Çevik, ava meraklı (Reşideddin). 6. Oğuzlar’ın 24 boyundan biri. (A. Erol)

Afşın : İsim olarak kullanılır. 1.Zırh, siper, silahlı, pusat. 2. Batı Türkistan’da beğlik ünvanlarından biri. 3. Sultan Alparslan’ın komutanlarından birinin adı. (A. Erol)

Ag : Hurrice “getirmek” anlamına gelir. (S.Alp)

Aga : Ağabey, büyük erkek kardeş. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aga-boulak: Turfan ile Karaşar arasında bir yer. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ag(e) : Urartuca “getirmek” anlamına gelir. (S.Alp)

Agaç : 1. Ormanlık alan, ormanlık bölge, 2. Tahta, ağaç. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç işlevçü : Marangoz. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç kakgıç, agaç tavuk : Ağaçkakan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç kişi : 1. Avcı, 2. Masallarda anlatılan orman devi, 3. Masallarda ormanda yaşayan cin. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agaç koyan : Sincap. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agade : Büyük Sargon’un kurup başkent yaptığı, Sumer’in kuzeyinde bulunan bir kent. Kısa bir süreliğine kadim dünyanın en zengin ve güçlü kenti olmuştur. Sumer kaynaklarına göre, Sargon’un torunu Naram-Sin’in hükümdarlığı sırasında harap edilip, viraneye çevrilmiş ve sonsuzluğa değin lanetlenmiş bir kent olarak kalmıştır. Sargın ve hanedanlığının ardından, Sumer diye bilinen ülke Sumer ve Akad adını almıştır. Akad Agade’nin farklı bir söylenişidir. (Kramer)

Agar : Beyazlaşmak, ağarmak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Agga : Birinci Kiş hanedanlığının bir hükümdarı, Gılgamış ve Agga destanındaki baş kahramanlardan biri. (Kramer)

Agiary : Zerdüştîler'de ateş tapınağı. (Ateşe Tapmayanlar)

Aghovamie: veya Abdamie, Kafkasya’da. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Agnostizm: Bilinmezcilik olarak tanımlanan Tanrı'nın varlığının ya da yokluğunun şu an için bilinemeyeceğini öngören felsefe akımı. Kökeni eski Yunan'daki Sofistlere kadar uzanan Agnostisizm kelime olarak eski Yunanca'daki agnostos, yani "bilinemez olan" kelimesinden gelir. Gerçekte, bir dinden ya da öğretiler bütününden ziyade bir konsepttir. "Bilinmezcilik" olarak tanımlanması, aslında dinlerin öne sürdüğü Tanrı anlayışının gerçekliğinin bilinemezliği değildir. Bu akım, insanın bilme yetisinin sınırlı olduğunu ve bu nedenle, görülebilenin ardındaki hakikati yakalayamayacağını savunur. Thomas Henry Huxley, agnostisizm'i tanımlarken insanların ölüm sonrası ve tanrının varlığı konularında akıl yürütmekten kaçınmaları gerektiğini söylemekle kalmamış, bu bakış açısından değerlendirildiğinde değillenemeyecek hiçbir önerme ya da yanlışlanamayacak hiçbir bilgi olmadığını da eklemiştir.

Agnostisizm, tüm dinleri ve dolayısıyla onların tanrılarını kesin olarak reddeder. Fakat, Teizmin sundukları dışında; doğaya müdahale etmeyen, belki bilinci dahi olmayan bir Tanrı'nın olup olamayacağını bilemeyeceğimizi öngörür.

Felsefi bir ekol olarak kayıtlara geçmesi 19. yüzyılın ikinci yarısına denk gelir, Batı felsefesindeki başlıca temsilcileri Herbert Spencer, William Hamilton ve Leslie Stephen’dir. Agnostisizm'in Doğu'daki karşılığını ise tasavvufun hemen her kolunda bir miktar bulmak mümkündür. Araştırma için Türkçe kaynak olarak 1997 yılında Vadi Yayınları'ndan çıkan Şinasi Gündüz'ün Son Gnostikler: Sabiiler, İnanç Esasları ve İbaretleri adlı kitaba bakılabilir. (tr.wikipedia.org)

İnsanın, kendi deneyimleriyle elde ettiği olguların ötesinde hiçbir şeyin varlığını bilemeyeceğini ileri süren öğreti. Agnostisizm hem bir terim, hem de felsefi kavram olarak Thomas Huxley tarafından ortaya atıldı. Huxley agnostik sözcüğünü hem geleneksel Yahudi-Hıristiyan tanrıcılığını, hem de tanrıtanımazlık öğretisini reddederek Tanrının varlığı sorununu ortada bırakan düşünürler için kullandı. Terim daha sonra geriye götürülerek bütün bilinemezci öğretileri kapsamıştır. Agnostisizm, tarihsel olarak bilimin denetiminden yoksun insan düşüncesinin düştüğü büyük yanılgılara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. İlk tepkiyi Yunan antikçağ bilgicilerinden duyumcu sofistler vermiştir. Onlara göre bilgi duyuların sonucudur ve duyular dışında bilgi edinemez ve herkes için geçerli bilgi olamaz. (geocities.com)

 

Agonothetes : Yarışmaların düzenlenmesinden sorumlu görevli. (G.Bean)

Agora : Pazar yeri. (E.Akurgal)

Agurça : Salatalık, hıyar. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ağaç usta : Ağaçtan eşya yapan usta. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ağan: (Türkçe) 1. Yerin hava yuvarına girince, sürtünmeden dolayı akkor duruma gelen ve ardından bir ışık çizgisi bırakarak geçen gök cismi, akan yıldız, ağma. 2. Göğe doğru yükselen, yukarı çıkan. 3. Akan yıldız, kayan yıldız. (tdk.gov.tr)

Ağanak :Yeraltındaki suyun yeryüzüne sızdığı yer. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ağanbüke: (Türkçe) Göğe doğru yükselen hanım, göğe doğru yükselen güzel.(tdk.gov.tr)

Ağartuv : Şaka yapmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

A-hoan veya O-hoan: Aboulfeda’da War-waliz (valvalie) Renmal çevirisi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ahamenian : Büyük Cyrus tarafından M.Ö. 559 yılında kurulmuş ve M.Ö. 339 yılında Büyük İskender tarafından yıkılmış olan Pers hanedanlığı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahd-i Atik : Eski ahid, eski sözleşme. Ehl-i kitap yani yahudî ve Hristiyanlarca kutsal sayılan kitaplardan bir kısmı. Ahdi atik'in Rab Yahve (Yahova) ile İsrailoğulları arasındaki bir sözleşme olduğuna inanılır. Yahudi inancına göre Rab, Hz. İbrahim (a.s.) ile bir sözleşme yapmış, aynı sözleşme daha sonraki peygamberler ile de tekrarlanmıştır. Bu sözleşme ile Rab Yahova İsrailoğullarını kendi kavmi ilân etmiş ve onları diğer insanlardan üstün kılacağını, onları Arz-ı Mev'ud* (Vadedilmiş Topraklar)'a götüreceğini söylemiştir. Yahudiler de bu vaade karşılık Rablerine verdikleri sözü tutup onun emirlerinden çıkmayacaklardı. Ahd-i Atik'in ilk otuzdokuz bölümünün kutsallığı konusunda görüş birliği olup, bunlar Kitab-ı Mukaddes'in ilk kısmını oluştururlar. Dokuz tanesi ise sadece Katolikler tarafından kutsal sayılmaktadır.
Ahd-i Atik üç büyük bölümden oluşmaktadır. Bunlardan Nebiim ve Kütübim kısımları Hz. Davud'a indirilen Zebur'dur. Ahd-i Atik'in en önemli bölümü ise Tora (Tevrat) olup Hz. Musa'ya indirilen kısımlardır. Bunlara Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) adı verilmektedir ki bunlar: Tekvin, Huruç, Levitik, Âdât ve Tesniye'dir. Bizim Tevrat dediğimiz bunlardan ibarettir .
Tevrat kelime olarak İbranî'ce olup "şeriat ve hak sözler" anlamını taşımaktadır. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat kelimesi için "İnsanlar için bir hidayet" olarak indirildiği (Âli İmrân, 3/3-4) ifade buyurulmaktadır. Hz. Musa hayattayken okuma yazma bilenlerin azlığı ve bu ilâhî kitabı ezberleyenlerin hemen hemen yok oluşu Tevrat'ın elde çok az nüshasının bulunmasına sebep olmuştu. Zamanla az olan bu nüshalar çeşitli sebeplerden dolayı korunamamıştı. Bilhassa Babil İmparatoru Buhtunnasır'ın Kudüs'ü zapt ve tahrip ederek İsrailoğulları âlimlerini öldürmesi ve şehri tahrip sırasında elde mevcut olan Tevrat nüshalarının yanması Tevrat'ın aslının kaybolmasına yol açmıştı. Bunun için de İsrailoğullarının elinde ilâhî bir emirler manzumesi kalmamış, dini hüküm ve itikad esaslarını düzenleyen kutsal kitap kaybolmuştu.
İsrailoğulları peygamberlerinden Hz. Süleyman (a.s.)'dan sonra gelen yirmidört yahudi hükümdarı, Hz. Musa (a.s.) ve ondan sonraki peygamberlerin getirdiği tevhîd akidesini terkederek irtidat etmiş, hatta çoğu putperestliğe geri dönmüştü. Bu dönemde İsrailoğulları arasında son derece yaygın hale gelen putperestliğin etkisiyle Mescid-i Aksa'nın içi putlarla dolmuştu.
Bize gelen bilgilere göre M.Ö. 622 yılında İsrailoğulları'nı yöneten Buşia adında bir hükümdar tekrar Hz. Musa'nın getirdiği dine dönmüştü. Bu hükümdar döneminde yaşayan Azra adında bir kâhin, kaybolmuş olan Tevrat'ın asıl nüshasını Kudüs'te bulup çıkardığını ileri sürmüş ve İsrailoğulları'na kendi uydurduğu bir kitabı Tevrat diye kabul ettirmişti. Eldeki Tora (Tevrat)'yı Azra yazmış ve bunun için Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen Esfâr-ı Hamse (Beş Sifr) dışında birçok ilâve yapılmıştı. Zira bu ilâvelerde Hz. Musa'nın ölümünden ve ondan sonra meydana gelen olaylardan da söz edilmektedir. Hz. Musa'nın vefatıyla ilâhî vahiy kesildiğine göre, bu bilgilerin Azra'nın ilâveleri olduğu gayet açıktır. Böylece tek kişinin bilgi ve rivayetine dayalı olan bu kitap Tevrat olarak kabul görmüş, nüshaları çoğaltılarak yahudiler arasında yayılmıştı. Asırlarca sonra ve kaybolduğu kesinlikle bilindiği halde bu yolla ortaya çıkarılışı, bu kitabın sıhhati hakkında bize belli bir fikir ve kanaat vermektedir. Kur'an-ı Kerim'de de Tevrat'ın tahrif edildiği hususunda şöyle buyurulmaktadır: "Halbuki onlardan (Hahamlık görevi yapan) bir grup, Allah'ın Kelâmını dinleyip iyice anladıktan sonra bunu bile bile tahrif ediyorlar." (el- Bakara, 2/75).
Bu duruma göre bugünkü Yahudilerin elinde olan Tevrat Cenâb-ı Allah tarafından Hz. Musa (a.s.)'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen kitap değildir. Tevrat'ın bugün elde mevcut olan nüshalarına gelince, üç adet olup, şunlardır: 1- Başta Yahudiler ve Hristiyanlardan yalnız Protestan mezhebince kabul edilen ve İbrânice olan nüsha. 2- Roma ve Doğu kiliseleri tarafından kabul gören Yunanca nüsha. 3- Sâmirî dilinde yazılmış ve yalnız Sâmirîlerin mûteber saydıkları nüsha. Bu nüshalar Tevrat'ın en mûteber nüshaları olduğu halde aralarında birçok tezatlar, birbirine benzemeyen bilgiler, birbiriyle uyum sağlamayan bölümler vardır. Meselâ Hz. Âdem (a.s.)'in yaratılışından Hz. Nuh (a.s.) tufanına kadar geçen zaman Yunanca nüshada 2260, Sâmirî dilinde yazılan nüshada 1307 ve İbrânice nüshada 1650 yıl olarak kaydedilmektedir. Azra'nın bulduğunu söylediği nüsha bir dilden diğer dile aktarılırken, bir çok kısım, fıkra ve olay çıkarılmış; yer yer birçok tahrifata uğramıştır. Nüshalar arasında çok açık bir üslûp farkı göze çarpmaktadır. Bu nüshalarda bazı peygamberler hakkında verilen bilgilerde peygamberlerin "İsmet"* sıfatı ile çelişen hususlar bulunmaktadır. Ayrıca birçok hurafe* ve masal özelliği taşıyan kısımlar vardır. Bu bilgilerin Allah tarafından bir peygambere vahyedilmesinin mümkün olmadığı gayet açıktır. Bu nüshalara sahip çıkan grupların her birinin diğer nüshaların uydurma olduğunu ileri sürüp yalnız kendi nüshalarını kabul etmeleri de ayrı bir durumdur. Fakat bütün bunlara rağmen elde bulunan bu kutsal kitapta ilahî bazı bilgileri çağrıştıracak özellikler vardır. (İslam Ansiklopedisi)

Ahd-i Cedid : Yeni ahid, yeni sözleşme. Hıristiyanlara göre, putperestliğe sapan Yahudîlerin bu durumlarına acıyan Cenâb-ı Allah, İsrâiloğulları ile yeni bir sözleşme yapmıştır. Bu sözleşme Hıristiyan inancına göre, Allah'ın kendi oğlunu insan şeklinde dünyaya göndermesi, Mesih'in çarmıha gerilmesi ve öldürülüp tekrar diriltilmesi gibi sapık bilgilerle yoğrulmuş bir akîdeyi yansıtan muharref kitap İncil'den ibarettir. Buna göre Ahd-i Cedîd yalnız Hıristiyanlara ait olan kutsal kitaba yani İncil'e verilen isimdir. Yahudiler ve Hıristiyanların müşterek olarak inandıkları Ahd-i Atik'in otuz dokuz bölümü ile Ahd-i Cedîd bir araya getirilerek bunlara "Kitâb-ı Mukaddes" adı verilmiştir.
İncil'in Hz. İsa'ya Cenâb-ı Allah tarafından indirildiği hususunda Kur'an-ı Kerim'in Mâide Suresi, 5/46. âyeti ile şöyle buyurulmaktadır: "Ardından da (bu peygamberlerin) izlerince Meryem oğlu İsa'yı kendinden önce gelen Tevrat'ın bir tasdikçisi olarak gönderdik. Ona da içinde bir hidâyet, bir nur bulunan İncil'i verdik. Bu ondan önceki Tevrat'ın bir doğrulayıcısı ve takva sahipleri için bir hidayet ve öğüt vericidir."
"Göz nuru" anlamına gelen İncil, Hz. İsâ (a.s.)'ın kendi konuştuğu İbrânî dilinin bir lehçesi olan Süryanice ile nâzil olmuştur. Fakat bugün Hz. İsâ'nın konuştuğu lehçe ile tam olarak uyuşan bir nüshası yoktur. Bu da bugün Hıristiyanların elinde bulunan İncil nüshalarının tamamen değiştirilmiş olup aslının bulunmadığını göstermektedir. Zira İncil'in Hz. İsâ'nın dünyadan ayrılışından en az elli yıl sonra ve başkaları tarafından yazıldığı bilinen bir husustur. Ahd-i Cedîd'in içinde dört adet İncil mevcut olup bunların hepsi Hz. İsâ’nın hayatını anlatmaktadır.
Bugün elde olup Hıristiyanlar tarafından kabul gören dört İncil, ilk dönemlerde birçok Hıristiyan tarafından reddedilen ve asla kabul görmeyen kitaplardı. Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde din adamları ve kiliselerin elinde çok sayıda ayrı ayrı İnciller vardı. Bunun için Hıristiyan dünyasında büyük ayrılık ve kargaşalıklar görülüyordu. Nihayet Hıristiyanlığı Bizans'ın resmi dini olarak kabul eden imparator Konstantinos'un buna müdahale etmesiyle Miladî 325 yılında Hıristiyanlığın inançlarını ve kutsal kitabını tespit etmek üzere İznik'te bir konsil (Ruhanî Meclis) toplandı. Bu konsile Hıristiyan dünyasından ve çeşitli mezhep ve ekolden bin civarında din adamı ve Hıristiyan bilgini katılmıştı.
Bunların içinden Hz. İsâ'nın ilâh olduğuna inanan üç yüz on sekiz kişinin kararıyla bugünkü dört İncil kabul edilerek diğer kitaplarla birlikte hepsine "Ahd-i Cedîd" adı verildi. Bu konsilde günlerce süren tartışmalar neticesinde Hz. İsâ'nın ilâh olduğu hususu kararlaştırılmış fakat bu karara çok az kimse katılmıştı. Matta, Luka, Yuhanna ve Markos adını alan bu dört adet İncil'in Hz. İsâ'ya indirilen ve Kur'an-ı Kerim'de zikredilen Semâvî kitapla ilgisi olmadığı, içindeki birçok basit, birbiriyle çelişen bilgi ve hikâyelerden anlaşılmaktadır.
Her şeyden önce bu İncillerdeki uslüp aslâ ilâhi bir özellik taşımamaktadır. Hz. İsâ'nın dünyadan ref'i esnasında üç gün zindanda kaldığı Petros risalesinde yazıldığı halde diğerlerinde mevcut değildir. Eldeki İncillerin hiç biri sahih bir rivâyetle adını taşıdıkları müelliflerine ulaştırılamamaktadırlar. Bu dört İncil ele alındığında gerek kısım gerekse âyet sayısı itibariyle ve konuyu ele alış şeklinden aralarında çok büyük ve derin farkların ortaya çıkması, bunların ayrı ayrı kimseler tarafından yazıldığını göstermektedir.
Bugün Hıristiyanların elinde bulunan bu dört İncil'den Matta 28 kısım, Luka 24 kısım, Yuhanna 21 kısım ve Markos da 16 kısımdan ibarettir.
Bütün bu bilgilere göre bugün bir Müslüman olarak Tevrat, Zebur ve İncil'in ilâhi birer münzel kitap olduklarına iman ediyor isek, şu mevcut değiştirilmiş halleriyle değil, Cenâb-ı Allah'ın Hz. Musâ, Hz. Dâvud ve Hz. İsâ'ya indirdiği şekillerine ve sahih metinlerine iman ediyoruz. Ancak bununla beraber Kur'an'ı Kerim'in gelişiyle bunların bütün hükümleri mensuh olmuştur. Tek hüküm ve şeriat olarak Allah'ın son-mesajı Kur'an-ı Kerim'in hükümleri geçerlidir. (İslam Ansiklopedisi)

Ahılık : Sahalar’da “yemek” anlamına gelir. (Saha Halk Edebiyatı)

Ahi, Ahilik : Selçuklular ve Osmanlılar döneminde Anadolu'da kurulan üretici, esnaf ve çiftçi yardımlaşma teşkilâtı, Ahî Arapça'da "Kardeşim", Türkçe'de "Cömert" olan akı anlamında kullanılmaktadır. İslâm ortaçağında ortya çıkmış bulunan ve daha çok bir esnaf teşkilâtı olan Ahîlik (veya fütüvvet) yiğitlik ve cömertlik esasları üzerinde kurulmuştur. Öncelikle esnafın mensup olduğu bu teşkilât daha sonraları ve özellikle sınır boylarında fetihlerin Batı'ya doğru götürülmek istendiği noktalarda bütün sınır boyu sâkinlerinin katıldığı bir kuruluş haline gelmişti. Arapça'da genç, yiğit, delikanlı ve cömert kişi anlamında olan "Fetâ" kelimesinden türetilerek adına "Fütüvvet" denilen bu teşkilâtın mensupları birbirlerine kardeşim anlamında olan "Ahî" kelimesiyle hitap ettikleri için bu kelimeden alınarak teşkilât mensuplarına da "Ahîler" denilmekteydi. Ahîlik teşkilâtı özellikle Anadolu'nun yurt edinilmesinde ve bilhassa halk ve esnaf arasında İslâmî prensip ve emirlerin uygulanmasında büyük bir rol oynamıştır.
Gerek Selçuklu ve gerek Osmanlı Sultanlarından bazılarının ve özellikle ilk Osmanlı sultanlarının da bu teşkilâta vezirleriyle birlikte üye olduklarını görüyoruz. Anadolu'nun birçok şehrinde tekkeleri olan Ahîler Osmanlı devletinin kuruluşu dönemlerinde fetih hareketlerinde büyük rol oynamış ve aynı zamanda gazî ünvanı ile cihad hareketine katılmışlardı.
Bundan anlaşıldığına göre Ahîler yalnız kendi üyeleri ve mensuplarının haklarını korumak gayesiyle aralarında oluşturdukları bir örgüt olmaktan çok; inanç birliği için biraraya gelmiş, İslâm'ın menfaatlerini koruyan bir kuruluş idiler. Toplum içinde bir dayanışma sağladıkları gibi, halkı ve devlet adamlarını cihâda ve fetihlere teşvik ediyorlardı.
Ahîlik, aslında, ilk kuruluşu ve gelişmesinde, asla bir tarikat değildi. Fakat tarikatların prensip ve teşkilatından yararlandığı muhakkaktır. Daha sonraları bu teşkilatın mensupları Mevlevî ve Bektaşî tarikatlarına girmişlerdi. Mevlevîlerin ileri gelenlerinden Mevlânâ Hüsâmeddin'in babası olan "Ahî Türk" Konya'daki Fütüvvet* teşkilâtının başı idi. Aynı şekilde Kırşehir'deki bir Bektâşî zaviyesi şeyhinin Ahîlik teşkilatına bağlı olduğunu görüyoruz. Fakat bütün bunlara rağmen Ahîlik teşkilatı Sünnîlik ve ılımlı Şiilik çizgisini korumuştur. Anadolu'daki Ahîlerin en ileri gelen reislerinden olan Ahi Evren'in Sünnî ve Şâfî olduğu bilinmektedir.
Ahîlerin Fütüvvet teşkilatına tam üye ve lâyık olabilmeleri için, ilim ve san'atla uğraşmış veya uğraşmakta olan kimseler olması gerekir. Özellikle üyenin cuma akşamları yapılan toplantılarda okunan Kur'an-ı Kerim, hadîs, menâkıb, tasavvuf edebiyatı ve hikmet gibi derslere ve ilim meclislerine katılması gerekir.
Ahî teşkilâtının prensip ve özelliklerini en iyi anlatan ve yansıtan onların "Fütüvvetnâme"* adıyla yazdıkları belgelerdir. On üçüncü yüzyılda yazıldığı bilinen bir fütüvvetnâme'de ahîlik prensipleri ve ilkeleri şöyle tesbit ediliyor:
"Bir ahînin ancak on sekiz dirhem gümüşe eşit bir sermayesi bulunabilir. Ahî mutlaka helâlinden kazanmalıdır. Bütün ahîlerin bir sanatı olmalıdır. Ahîler yoksullara yardım etmelidir. Ahî en iyi şekilde cömert olmalıdır. Âlimleri sevmeli onlara saygı duymalıdır. Ahîlerin iyi, anlayışlı ve temiz giyimli kimselerle sohbet etmesi lâzımdır. Ahîler fakirleri sevmelidir. Hakkı kaybolanların hakkını aramak teşkilâtın görevidir. Ya bu hak alınır yahut helâl edilir. Ahî alçak gönüllü olup, namazını asla kazaya bırakmamalıdır. Utanma duygusuna sahip ve nefsine hâkim olmalı, beylerin ve zenginlerin kapısına gitmemelidir. Aksine sultanlar onun kapısına gelmelidir. "
Ahilik teşkilâtında mertebe sistemi şöyle idi. En başta bir "Şeyhu'lMeşâyih" adıyla bir lider bulunur. Buna Ahî-Baba denirdi. Bunun altında bir önceki lider olarak "Şeyh" unvanını taşıyan sâbık şeyh yer alır.
Üçüncü mertebede "Halife", ondan sonra "Nakipler" gelirdi. Daha sonra altı bölükten oluşan ve ilk üç bölüğüne "Ashâb-ı Tarîk" (Yol arkadaşları) adı verilen "Ahîler" yer alıyordu. Teşkilâtın en son mertebesinde "Yiğitler" vardı ki bunlar teşkilâta yeni katılan kimseler idiler.
Ahîlerin kendilerine özgü kıyafetleri vardı. Başlarına beyaz keçe külâh giyer, üstüne sarık sararlardı. Ayaklarında şalvar, bellerinde yünden örülmüş bir kuşak bulunurdu. Ayaklarına mest giyer, bellerinde uzun kamalar taşırlardı.
Ahîler gündüz çalışır, akşam "tekke'ye* gelip yemeği birlikte yerlerdi. Bu tekkelerinde misâfir ve yolcu eksik olmazdı. Çünkü misâfir ve yolculara karşı çok iyi ve misafirperver davranırlardı. Ahîler zalim ve haksızlara karşı amansız bir mücadele verdikleri gibi, kendi aralarında da herhangi bir üye Ahîlik prensiplerine aykırı davranıp müşterisini aldatırsa, yalan söylerse derhal Ahî-Baba tarafından yargılanır ve mutlaka cezalandırılırdı. İşte bundan dolayı Ahîlik teşkilâtı İslâmî ticaret anlayışını koruyan, bir iman, yiğitlik, cihad ve ahlâk ocağı idi.
Moğolların Anadolu'yu istilâları sırasında Ahîler tam bir cihad* anlayışıyla bu amansız düşmana karşı koyarken, aynı dönemde yaşayan Mevlevîler* ise Moğollarla işbirliğine gitmişlerdi. Ama bütün bu güzelliklere rağmen bu teşkilât da her teşkilât için mukadder olan akıbete uğramış ve zamanla bozulmuştur. İlk dönemlerde teşkilatta tam bir Sünni akîde hakim iken daha sonraları bu çizginin dışına çıkılmış; devlete karşı isyan eden ahlâksızlığa meyilli, kimliği belirsiz kimseler bu teşkilât içinde görülmeye başlayınca eski özelliklerini kaybetmiştir. Fatih devrinden sonra ahîlik teşkilâtı eski itibarını kaybedip, gücünü koruyamamıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Ahimsa : Sanskritçe’dir, "şiddet" anlamına gelir. (J.P.Roux)

Âhir Zaman : Hz. Peygamber (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğinden başlayıp kıyametin kopmasına kadar geçecek olan müddet hakkında kullanılan bir terim.
Bu tarif çerçevesinde Resulullah'a "Âhir zaman Peygamberi" denilmektedir. Bunun anlamı da "Son Peygamber" demektir.
Bizden önce yaşamış ümmetlerin geçirdikleri zamanın tümü bir gün içinde sabahtan ikindiye kadar geçen zamana; bu ümmetin yaşadığı zaman ise ikindiden akşama kadar geçen vakte benzetilmiştir. Kıyametin yaklaştığı zamana da aynı şekilde "Âhir zaman" denilmektedir. Bu zamanın kesin olarak ne zaman başlayacağı da belli olmadığı için sadece bu döneme yakın bazı belirgin alâmetlerin görüleceği ifade edilmiştir (geniş bilgi için bk. Kıyamet ve Kıyamet Alâmetleri).
İslâm'da âhir zaman denince dünya hayatının son dilimi ve son dönemi hatıra gelmektedir. Zira akidemize göre başlangıcı olan bu âlemin mutlak sonu da vardır. Fakat bu sonun kesin olarak zamanı bildirilmemiştir. Bu bilgi yalnız Allah'a mahsustur. Ancak İslâm akidesini bozmak isteyen bazı batıl inanç sahipleri bu konuda tarihler vererek belirlenmemiş ve belirlenmediği nasslarla sabit olan bir hususta (el-A'raf, 7/187; Lokman, 81/34; Cibril Hadisi)* doğru olmayan ve tahminlerden öteye gitmeyen rakamlar vermektedirler. Ancak, Hz. Peygamber'in gelişi ile kıyamete yakın olan son dilimin başladığı hususunda İslâm bilginleri de görüş belirtmişlerdir. Âhir zamana İslâm'ın M.VII. yüzyılın başlarında yani 610 yılında vahyin başlamasıyla girildiği hususunda bazı hadislerde işaretler vardır (Müslim, Fiten, 132 vd.) Başlangıcı hakkında işaretler verilmişse de sonu ile ilgili bilgi yalnız yaratana has kılınmıştır. Bunu kimsenin bilmesine imkân yoktur. (İslam Ansiklopedisi)

Ahlakçılık : (Alm. Moralismus, Fr. Moralisme, İng. Moralism) (Eski terimle ahlakiye) 1. Ahlakı en yüksek değer ve en yüksek erek olarak gören dünya görüşü. 2. Her şeyi ahlak açısından değerlendiren tek yanlı görüş. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Ahluluk : Akrabalık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ahmed B.Hanbel : (164-241 /780-855) Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. eş-Şeybâni el-Mervezî, Hanbelî mezhebinin imamı, muhaddis, mutlak müctehid. 164/780 yılında Bağdat'ta doğan Ahmed'in babası Muhammed b. Hanbel otuz yaşında ölmüş, onu annesi Sâfiyye binti Meymune büyütmüştür. Kendisi Arap olup, Şeybân kabilesine mensuptur ve soyu, Nizar kabilesinde Hz. Peygamber (s.a.s.)'in soyu ile birleşmektedir. Ahmed'in dedesi Hanbel, Emeviler döneminde Serahs valiliği yapmıştır. İlk eğitimini bir ilim ve kültür merkezi ve aynı zamanda Abbâsîlere başkent olan Bağdat'ta aldıktan sonra dini ilimlere yönelen Ahmed, İslâm'ı bütün yönleriyle yaşamak istedi. Bu arzu onu Peygamber (s.a.s.)'in hadisleriyle uğraşmaya götürdü. Daha çocukken Kur'an-ı Kerîm'i ezberlemişti. Diğer dini ilimleri okuduktan; Arapça'yı ve dil bilgisini geliştirdikten sonra bütün mesaisini hadislere ayırmıştı. O, ayrıca Farsça da bilmekteydi. Hadis toplama, ezberleme ve yazma onda bir tutku haline gelince, Basra, Hicaz, Kûfe ve Yemen gibi ilim merkezlerine birçok seyahatler yaparak buralarda bulunan ulema ve muhaddislerle görüşmüş, râvileri bulmuş ve onlardan hadis almıştır. (İbnü'l Cevzî, Menakıbu'l İmam Ahmed b. Hanbel, s. 183 vd.) Üçünde parasızlıktan ötürü yaya olmak üzere beş defa hacca gittiği, İmam Şâfiî ile ilk defa Hicaz'da tanıştığı, yolculuklarında fakir olduğundan büyük sıkıntılarla karşılaştığı, Yemen'deki muhaddis Abdurrezzak b. Hemmam (ö. 211)'dan hadis almak için Yemen'e giderken yolda parası bitince hamallık yaptığı kaydedilmektedir. (İbn Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, X, 329) Ravilerden hadislerle birlikte sahâbe ve tabiine dair ulaşan butun rivayetleri almıştır. Fıkhi bilgisini ve usûl-i fıkhı Ebu Yusuf* ve imam Şafii'*den aldığı derslerle kuvvetlendirmiş, toplayıp tedvin ettiği hadis ve sahâbe fetvalarını fıkhının dayanağı yapmıştır. Kırk yaşından sonra, topladığı beş bine yakın talebeye ders vermiştir. (İslam Ansiklopedisi)

Ahmet, Ahmed : İsim olarak kullanılır. Arapça’dır. 1. Övülmeye layık, beğenilmiş anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ahriman : Mazdeizm ve Zerdüştçülükte Ahura Mazda’nın rakibi, karanlıklar ve kötülükler ruhu. (J.P.Roux)

Ahsen : İsim olarak kullanılır. Pek güzel, daha yakışıklı, daha güzel anlamlarına gelir. (A. Erol)

Ahtaruv : 1. Bir şeyi açmak, kesin sonuca ulaştırmak, 2. Aktarmak. (Kanını ahtarsan uyalmaz: Kanını son damlasına kadar akıtsan bile utanmaz.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ahu : Palaca “içmek” anlamına gelir. (S. Alp)

Ahu : Zerdüştîler'de ruhani lider. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahunawad : Zerdüştîler'de ilk gatanın adı. Gatalar'ın ilk gününün ismi. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahunwar : Zerdüştîler'in kutsal duası. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahura Mazda : Zerdüştîler'de tanrı. (Ateşe Tapmayanlar)

Ahutai : a) Tatarlar'dan Alçi'nin neslinden, b) Kin hükümdarı Altan Han'ın adı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi) 

Ahura Mazda : Mazdeizm ve Zerdüştçülük’te yüce tanrı “Bilge Efendi”. (J.P.Roux)

Aias: Akhilleus'tan sonra Yunanlar'ın en yiğit adamı. (Estin-Laporte)

Âid : Arapça, sıfat. 1. İlgili, ilişikli, dolayı 2. Geri dönen 3. Bir hastayı ziyaret eden. (Ferit Devellioğlu, Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat)

Âidat : Arapça, isim. Gelirler, kâr, kazanç, fayda.

Aigina: Tanrı-ırmak Asopos'un kızı. Zeus tarafından bir adaya götürülür, ada onun adını taşımaktadır. (Estin-Laporte)

Aigyptos: Poseidon ile Nil'in erkek torunu. Melampodlar'ın (Karaayak) ülkesini fetheder ve oraya kendi adını verir. Elli kızın babası, kendisinin kardeşi Danaos'a rahatlık vermez. (Estin-Laporte)

Aila : Akabe.

Airyaman : Zerdüştîler'de arkadaşlık ve bağlık meleğinin adı. (Ateşe Tapmayanlar)

Airyanem Vaejah : Aryanların yurdu. (Ateşe Tapmayanlar)

Aither: Hesiodos'a göre Gece'nin oğludur; göğün Güneş'e en yakın bölümüdür. Aither 'eter) çok uçucudur, hafif ve saf olmayı ifade eder. (Estin-Laporte)

Aix-la-chapella: Bugünkü Almanya’da Aahen. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajar-noar: Göl. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajax-tach: Nehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Ajım : Pişmanlık. Ajım etüv: Pişman olmak.  (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ajımsız : 1. Mutlaka, şüphesiz, 2. Yaptığı kötülükten dolayı tövbe etmeyen acımasız insan. (Ajım etmegen adam : Pişmanlık duygusu olmayan, tövbe etmesini bilmeyen kişi.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ak : 1. Beyaz, ak, 2. Peynir, yoğurt gibi süt ürünlerinin genel adı, 3. Akmak, dökülmek, geçmek, elemek, elimine etmek. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ak : 1. Beyaz, 2.Sütün ürünlerinin genel ismi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Ak terek : Beyaz kavak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akbaş : 1. Üst tarafı beyaz olan nesne, 2. Koyun toynağının arasındaki et parçası, 3.Koyun toynağındaki meydana gelen irinli hastalık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akad : bkz.Agade.

Akad Hanedanlığı : Büyük Sargon tarafından kurulan hanedanlık. (Kramer)

Akademi: (Alm. Akademie, Fr. Académie, İng. Academy) (Yun. Akademia) 1.. Platon’un Atina yakınlarında kurduğu, ölümünden sonra onun temel öğretisine bağlı kalmayarak, kuşkuculuğa sonradan da dogmacılığa kayan felsefe okulunun adı. 2. Rönesans’ta Platon düşüncesinin yenilenmesi ile 1440’ta Floransa’da kurulmuş olan Platoncu okul. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Akadlılar : Mezopotamya’nın Sami yerleşikleri. Sözcük yer adı Akad’dan türetilmiştir. (Kramer)

Akatalepsia : (Yun.) Kavranılamazlık. Doğrunun ölçüsü olmadığını ileri süren kuşkucu görüşün sonucu olan durum. Bir sorunun çözümünü araştırmanın ilkece gerekli görülmemesi durumu. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Akatirler : Hun İmparatorluğu çağında, 5.yüzyıl boyunca Güneydoğu Avrupa bozkırında rol oynayan göçebe bir kavim. Bu ad kaynaklarda Akatzir biçiminde geçer. (Czegledy)

Akatziri: Bir Hun ileri geleni. Sözcüğün, Moğolca baba anlamındaki aga sözü ile  ordu anlamındaki çerig kökeninden geldiği söylenir. (Türkler'in Dili, Fuat Bozkurt, Kapı Yayınları)

Akbaş : İsim olarak kullanılır. 1. Tane tutmamış çavdar başağı (Kayseri). 2. Bir çeşit kaz. 3. Karnabahar anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akçalmas : İsim olarak kullanılır. Ak ile çalmas (değmez) dan. Ak değmez. Karaşın (esmer) kızlara isim olarak verilir. (A. Erol)

Akgıl : Tereddüt. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akhroam: Amu Derya’nın kuzeyi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akhsikath: Fergana’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akı : İsim olarak kullanılır. Eli açık, cömert anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akıd : İsim olarak kullanılır. Suyun güçlü olduğu, geçit vermediği yer anlamına gelir. (A. Erol)

Akıl : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akıl, düşünce. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akıllı : Karaçay malkar Türkçesi'nde akıllı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akılman : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akıllı, zeki, önder. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akın : İsim olarak kullanılır. 1. Kazak ve Kırgızlar’da şair-musikiciye verilen ad. 2. Yağı topraklarına sefer ve istila hazırlığı, tedirgin etme ve yıldırma, daha çok da yağma, talan, çapul gibi maksatlarla yapılan baskın biçiminde savaş hareketi anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akırap, akrab : Karaçay Malkar Türkçesi'nde akrep. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-ki-ni: Karaşar Hiuen-tsang’a göre. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

A-kie veya A-kie-ten: Beyaz dağ. Menandre’a göre Akdağ. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akkagas: İskitler’in kraliçesi. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Akkalay : Alüminyum. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akkemik : İsim olarak kullanılır. Soyu temiz anlamına gelir. (A. Erol)

Ak-koyan : İsim olarak kullanılır. Ak tavşan anlamına gelir. (Kazaklar’da.) (A. Erol)

Akman : İsim olarak kullanılır. 1. Çok beyaz, apak. 2. Temiz iffetli anlamlarına gelir. (A. Erol)

Akmak : Ahmak. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Akronion : Akroenos, Afyon Kalesi.

Akropolis : Yukarı şehir. Şehrin  bu en yüksek ve savunmaya elverişli kesimi, erken dönemlerde saray ve konutları içermiş, ancak M.Ö. 5.yüzyıldan başlayarak tümüyle kutsal yapılara ayrılmıştır. (G. Bean)

Akroter : Alınlıkların tepesine ve iki kenarına yerleştirilen süsler. (G. Bean)

Aksa-tuksa : Topallamak, aksamak. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksakal : Yaşlı, ihtiyar. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksarı : Açık sarı. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Akschounwar: Heftalitler’in Kralı. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aksıl : Beyazımsı, beyaza çalan. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksıl : Beyaza çalan kahverengi. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aksıman : Kirli beyaz. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aksiyom : (Alm. Axiom, Fr. Axiome, İng. Axiom, Yun. Axioma) (Eski terimle mütearife) Türkçe belit. Başka bir önermeye geri götürülemeyen ve tanıtlanamayan, böyle bir geri götürme ve kanıtı da gerektirmeyip, kendiliğinden apaçık olan ve böyle olduğu için öteki önermelerin temeli ve öndayanağı olan temel önerme. 2. (Daha genel olarak) Apaçık olsun ya da olmasın tümdengelimli bir dizgenin başında yer alan, kendisi tanıtlanamayan, ama öteki önermelerin tanıtlanmasına yarayan önerme. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aksou: Doğu Türkistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aksungur : İsim olarak kullanılır. Birleşik isimdir. Sungur, doğan cinsinden bir av kuşudur; ak ve kara olmak üzere iki çeşidi vardır. (A. Erol)

Aksüyek : Karaçay Malkar Türkçesi'nde asilzade, aristokrat. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aksüyek biy :Ak kemikli bey, han soyundan olan, soylu. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Aktagh: (Akdağ) Kuça’nın kuzeyinde beyaz dağ, bkz.A-kie-tien ve Ektag. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Aktı : İsim olarak kullanılır. Saf, masum anlamına gelir. (A. Erol)

Aktivizm : (Alm. Aktivismus, Fr. Activisme,, İng. Activism) (Eski terimle fiiliye) Türkçe Eylemcilik. İnsan yaşamı ve düşüncesinin başlıca gerçekliğinin etki, eylem ve yapıp etmelerde olduğunu öne süren öğreti ve dünya görüşü. Felsefe tarihinde değişik biçimlerde ortaya çıkmıştır: a. (Fichte’de) Dogmacılığa, doğalcılığa ve özdekçiliğe karşı düşünsel biçimde temmellendirilir. B. (Nietzsche’de) Anlakçılığa karşı gerçekçi-istenççi biçimde temellendirilir. C. (Marks ve Lenin’de) Bütün kuramsal dünya görüşlerine karşı, gerçekçi-özdekçi biçimde, dünyayı tanımak, yorumlamak değil de, değiştirmek isteyen bir dünya görüşü olarak belirir. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Aktolun : İsim olarak kullanılır. Beyaz ay anlamına gelir. (A. Erol)

Aktöre : (Eski terim ahlak). (Fr.éthique, İng. ethics). Bir toplumda, bir toplumsal kümede belli bir tarihsel dönemde benimsenmekte olan ve nesnel toplumsal yasalarla belirlenen doğru ve yanlışa ilişkin davranış kuralları. (Toplumbilimleri Terimleri Sözlüğü - TDK. 1980)

Aktöş : Karaçay Malkar Türkçesi'nde gelincik. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Aktüalizm : (Alm. Aktualismus, Fr. Actualisme, İng. Actualism) Türkçe Etkincilik. 1. (Genel anlamda) Tüm varlığın etkinlik olduğunu, bu etkinliğin bir taşıyıcı gerektirmediğini ileri süren felsefe öğretisi. En tutarlı temsilcisi Fichte’dir. Karşıtı bkz. Tözcülük. 2. (Özel anlamda) Başlıca temsilcisi Gentile olan İtalya yeni idealizminin adı. (Felsefe Terimleri Sözlüğü, TDK, 1980)

Al altun : prenses, Cengiz Han'ın kızı. (Moğollar'ın Gizli Tarihi)

Âl, Âlu Muhammed : Hz. Peygamber (s.a.s.)'in ailesi, ehl-i Beyt. Âl, ehil kelimesinden dönüşmüş olup, sözlükte; serap, âile, hısım, tabi ve taraf anlamlarına gelir. Ehlin çoğulu ehâlî'dir. Bir erkeğin evinde oturanlara "ehl-i beyt", bir mezhebi benimseyenlere "ehl-i mezheb", bir kimsenin hanımına "erkeğin ehli" denir. Âl ve ehil eş anlamlıdır. Ehlü'n-Nebî (s.a.s.) tabiri, Hz. Peygamber'in hanımları, kızları ve damadı Hz. Ali'yi yahut Resulullah'ın hanımları ile "ÂL" denilen erkeklerden ibaret olup torunlar ve zürriyetler buna dahildir. "Ehlü'l-Enbiyâ", her peygamberin ümmeti, demektir. Ehil, genel anlamlı bir isim olup, bir neseb, bir din, bir san'at, bir ev veya bir belde bağı ile meydana gelen insan topluluğu demektir (İbn Manzûr, Lisanü'l-Arab; Şemseddin Sami, Kâmus Tercemesi "âl" maddeleri).

Ala : Sumerliler’in bir müzik aleti, olasılıkla tef. (Kramer)

Ala : Karışık renkli, ala, parlak, açık. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

Ala : Karaçay Malkar Dili'nde zamanla ilgili bir söcük: Bir alada: Bazen, zaman zaman. (Karaçay Malkar Türkçesi Sözlüğü, TDK)

A-la: Tokharistan’da şehir. (Edouard Chavannes, Batı Türkleri Tarihi)

Alabulak : Maviye çalar karışık renk. (Alabulak köz : Mavimsi göz. Nazar değmede ve hipnoz etmede etkili olduğuna inanılır.) (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alabulak saluv : Kendinden geçirmek, telkin etmek, hipnoz etmek. (Nart Boyu Türkleri Hun Karaçaylıların Atasözleri, Soufilia Semenova)

Alaçuk : İsim olarak kullanılır. Kulübe anlamına gelir. (A. Erol)