|
|
Sayfa 5
Gözleri Üstünde Kalmış Vaizin biri vazederken, “Ey cemaat! Kısmet-i ezelide Allah, halkın rızıklarını dört hisseye ayırmıştır. Ulema, bunun birini bir eliyle, diğerini öteki eliyle, üçüncüsünü de ağzıyla tutmuş, dördüncü hisseyi de sayir halka taksim etmiştir, deyince cemaat arasında bulunan bir Bektaşi “O hissede dahi hepsinin gözleri kalmıştır, demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Niçin taciz olsunlar Bektaşi’nin biri, cigara içerken sofu, -meşrep hocanın biri “sağında ve solundaki amel defterini yazan melekleri cigaranın dumanı ile taciz ediyorsun” demiş. Bektaşi de “Hey hocam, ben yirmi otuz senedir cigara içerim. Elbet onlar da tiryaki olmuşlardır, niçin taciz olsunlar” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Senin Gibi Hocanın Benim Gibi Melaikesi Olur Hocanın biri namazını kılıp etrafına selam verirken yanına sokulan bir Bektaşi “Aleykum selam” deyince hoca, “Be adam, sen kimsin, namazını fasid ettin” deyince Bektaşi de “Sen selam verdin ben de aldım” demiş. Hoca “Ben sana değil melaikelere selam verdim” deyince Bektaşi “Erenler ben de melaikeyim” deyince hoca “Ulan defol git, sen nasıl melaike olursun” deyince Bektaşi sakin sakin “İmanım kızma, senin gibi hocanın benim gibi melaikesi olur” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Cümbüş Bektaşi’nin biri dergahın kapısına çömelmiş çubuğunu çekerken bir cenaze geçer. Hafifçe doğrularak cemaatin birine sorar, “Kim bu?” “Tamburi Esad Efendi.” Az sonra bir cenaze bir cenaze daha görünür. Bektaşi yine sorar: “Bu kim?” “Udi Ali Efendi.” Biraz sonra bir cenaze daha görünür. Erenler tekrar sora, “Bu da kim?” “Gazelhan Hafız Safved Efendi…” Çok geçmeden, Darbukacı Hazım’ın cenazesinin geçtiğini de gören Bektaşi çubuğundan uzun bir nefes çekip gülümser: “Desene bu akşam cennette cümbüş var.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
İftar Sofrasında Tartışma Bir ramazan gecesi, eski paşalardan biri konağında şehrin belli başlı ulemasına bir iftar verir. Alimler arasında yeniden diriliş hakkında bir ilmi tartışma başlar. Alimlerden biri Allahın bazı kimseleri öldürdükten sonra tekrar dirilttiğini enbiya tarihinden alınmış vakalar ve birtakım akli nakli delillerle ispata çalışır. Fakat öteki alim, böyle mucizeleri kabul etmediğini, ölen bir insanın yeniden dirilmesinin akla sığmadığını söyler. Davetliler arasında bir de Bektaşi vardır. Baba erenler, o gün nasılsa oruç tutmuş ve dehşetli acıkmış olduğu için bir an evvel önündeki nefis yemeklere saldırmak ister. İftar yarım saat geçtiği halde kimsenin sofraya el uzatmadığını görünce Bektaşi dayanamaz ve yüksek sesle, “Sayın alimler” demiş, görüyordum ki münakaşanın sonu gelmeyecek, müsaade buyurursanız aciz ve cehlime rağmen ben hakemlik yapayım. Eğer itiraz kabul etmeyecek bir delille davayı bir dakikada kestirip atmazsam yeni siz münazaranıza davet buyurursunuz. Hocalar ve diğer davetliler Bektaşi’nin teklifini kabul eder. Baba erenler, insanın öldükten sonra dirilmesini kabul etmeyen müderrise sorar: “İnsanı kim yarattı?” “Allahu Teala.” “Peki insanı bir defa yaratan bir kudretin bir ikinci defa yaratmasına ne mani görüyorsun” der ve iftar sofrasındaki yemeklere saldırır. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Sırat köprüsü Bektaşinin biri bir gün meyhaneye oturmuş, demleniyormuş. O sırada yanına bir hoca yaklaşıp, “Behey adam” demiş. Yarın Tanrının huzuruna çıkıp Sırat Köprüsü’nden geçeceksin, sende hiç korku yok mu? Bektaşi, “Sırat Köprüsü nasıl bir şeydir” diye sormuş. Hoca “Kıldan ince, kılıçtan keskin” demiş. “Peki korkuluğu var mı?” “Yok.” Bektaşi başını kaldırmış, “Öyleyse cumburlop” demiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Tutar Sahibine Teslim Ederim Yanya Vilayeti’nin Parmadi Kasabası’nın köylerinden birine bir hoca gelerek misafir olmuş. Karye ahalisi kamilen tarikat-i Bektaşi’ye mensup olduklarından usul ve âdât-ı tarîk vechiyle misafiri ellerinden geldiği kadar ikram ve îvâz eylemişler. O esnada bir köylü gelerek hoca efendiye sormuş: “Hoca efendi, ben geçen gün bir koyun çaldım. Bunun günahı var mı?” “Tabii günahı vardır. Tövbe eder ve koyunu sahibine iade eylersen günahtan kurtulursun.” “Fakat koyunu kesip yedim.” “O halde sahibine bedelini verir ve onunla helalleşirsin.” “Sahibini de bilmem. Buradan sürü ile geçiyorlardı.” “Öyle ise yarın rûz-i kıyamette o koyun çıkar, senden bu beni çaldı diye davacılık eyler.” “Madem ki koyun çıkacak, boynuzlarından tutar orada sahibine iade ve teslim ederim olur biter.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Cenabı Hak seni affetti Vaktiyle Bektaşi’nin biri rüyasında kıyametin koptuğunu görmüş, sonra mahşer kurulmuş, sonra bütün günahlarının kırk elli çuvala doldurulmuş olduğunu görmüş. Yirmi beş otuz deveye günah çuvallarını yükleterek bu develeri çekmiş. Cehenneme götürmüş. “Günahın kadar yan” diye melekler tarafından emredilince develerde büyüklü küçüklü birçok çanlar da asılı olduğu halde çekip bir ovada giderken bir adamın omzunda ufak bir heybe ile gitmekte olduğunu görüp o adama nereye gittiğini sormuş. O adam da cehenneme gittiğini ve günahının hepsinin de heybenin içinde bulunduğunu söylemesi üzerine Bektaşi “Adam sen de, o kadarcık günah için cehenneme mi gidilir, o heybeyi de bana ver, benim kara devenin hatabına asayım, senin günahın kadar da yanıvereyim, sen yorulma” diyerek heybeyi deveye asmış, o adamı yoldan çevirerek devleri çekip yine yoluna devam etmiş. Biraz ileri varınca önünde birçok melek gelip “Sen o adamın heybesini devene atıp onun günahı miktarı da yanıverecek olduğun için Cenabı Hak bu cömertliğinden hoşlanıp seni affetti; çuvallardaki günahını buraya boşalt da dön git” demişler. Bektaşi de öyle yaparak boş çuvalları develere yükletip sevinerek oradan dönmüş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Fakirlik İyi Midir? Bir mecliste fakirliğin iyiliğinden, fukara-yı sâbirînin cennete daha evvel gireceklerinden, ahrette mazhar olacakları lûtf u kerem-i Hüdâdan söz ediliyormuş. Bir zat, “Baba efendi, siz ne dersiniz” demiş. Derviş “Evet dediğiniz gibidir. Ancak ben Cenab-ı Haktan bunun muhalifi olan fenalığı bana vermesini isterim” cevabını vermiş. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Sırat’ı Deniz’den Geçeceğim Bir kurban bayramı arifesinde, herkes kurbanlık koyun götürürken meşhur Bektaşi babalarından Nâfi baba, kocaman bir torik almış. Evine gidiyormuş. Yolda rastladığı ahbapları ona takılmış: “Ne o erenler, Kurban yerine torik mi aldınız?” Nâfi Baba gülümseyerek cevap vermiş, “Evet canlar, fakir bu sene Sıratı denizden geçmek niyetinde olduğundan derya kuzusu kurban edeceğim.” (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)
Benimle Beraber Gömünüz Bektaşi fukarasından birini daima yanından ayırmadığı sevgili bir nefîri vardı. Bir gün derviş hastalanıp iade-i afiyet etmesinden kat’ı ümid olunur. Arkadaşları yanına gelip, “İnşallah, kesb-i sıhhat ve afiyet edersin. Fakat her ihtimali nazar-ı dikkate almak icap eder. İnsan vasiyet etmekle göçmek iktiza etmez. Eğer bir vasiyetiniz, son arzunuz varsa haber veriniz” derler. Derviş, “Son arzum benim sevgili nefirimi benimle beraber gömmenizdir” dedikte huzzar hayretle, “Onu mezarda ne yapacaksınız?” der. “Dünyada bana çok defa lazım oldu. Mahşerde de lazım olacağına şüphem yoktur. Çünkü orada yuh borusu çalacak çokları vardır. Onlara karşı yuf borusu çalacağım” cevabını verir. (Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286) |