|
|
sayfa 4 Mekandan Münezzehtir Hocanın
biri vaaz ederken, “Allah ne yerdedir, ne göktedir, ne sağdadır ne soldadır, ne
alttadır, ne üsttedir, ne denizde. Hasılı mekandan münezzehtir. Ancak müminlerin
kalbinde” deyince halk arasında bir Bektaşi, “Ey cemaat, insaf edin, geçen gün
ben ‘Allah burada yok’ dedim de, ‘Kafir oldun’ dediniz. Bakın hoca efendi Allah
yok diyor, hiçbiriniz ses çıkarmıyorsunuz” demiş.
Bektaşi’nin birine sormuşlar, “Dünya neden böyle inişli yokuşlu, dağlı taşlı,
sarplı kayalı, dümdüz değil?” Bektaşi de “Be yahu altı günde yaratılan dünya
işte bu kadar olur” demiş.
Bektaşi babalarından biri bir gün hamama gider. Soyunup dökünerek içeri girer. Terlemek için göbek taşına yatar. Zihni daldan dala uçarak muhtelif mevzular üzerinde düşünmeye başlar. Bu sırada gözleri, hamam böceklerine ilişir. Bir müddet de onları tetkike girişir. Sonra kendi kendine, “Hey Allahım! Senin öyle garip hikmetlerin vardır ki, onları bir türlü anlayamam. Mesela şu hamam böceklerini ne diye yarattın? Haydi yarattın fakat şu mermerin içine niye kapattın? Niçin bu çirkef suların içine attın… diğer böcekler, dağlarda kırlarda kendilerine göre envayi yiyecekler dolu topraklarda gezip tozup bol bol karınlarını doyururken, yazık değil mi bu sıcakta bunalan bir zerre nafaka aramak için oradan oraya koşan bu zavallı mahluklara? Bari bir faydaları olsa yüreğim yanmaz”, diye söylenir. Yıkanır, temizlenir, hamamdan çıkar. Tekkesine gittikten sonra vücudunda bir kaşınma başlar. Şurasında burasında birtakım çıbanlar çıkar. Bilhassa oturacak yerindeki çıbanlar büyüyerek babanın başına büyük bir iş açar. Baba hekimden hekime koşar. Tavsiye edilen ilaçları yapar. Bunlardan fayda görmek bir tarafa dursun, bilakis günden güne ıstırabı artar. Vaziyeti gittikçe fenalaşır. Doğru dürüst oturmaya hasret kalır. Artık yüzüstü uzanarak ıstırabının şiddetinden günlerce, haftalarca, aylarca bas bas bağırır. Günün birinde eski dostlarından biri ziyarete gelir. Babayı o halde görünce müteessir olur. “Ne oldu baba erenler” diye sorar. Baba da şöylece yana yakıla derdini anlatmaya başlar. “Altı ay kadar evvel, hamama gittim. Hay gitmez olaydım. Hamamdan geldikten sonra vücudumu bir kaşıntı sardı. Çıbanlar çıkmaya başladı. Nihayet, bu hali aldı.” Tedavi ettirmedin mi? Ettirmez olur muyum hiç? Müracaat etmediğim hekim, kullanmadığım ilaç kalmadı. Merak teme. Ben sana bir ilaç tavsiye edeyim. Onu yap. Derhal ifakat bulursun. Aman… Amanı zamanı yok erenler. Bir haftada hiçbir şeyin kalmaz. Nedir bu ilaç? Hemen birini hamama gönder. On tane hamam böceği getirt. Onları bir havanda güzelce dövdür. Çıbanlarının üzerine sürdür. Eğer bir haftada çıbanların tamamıyla kurumazsa yüzüme tükür. Baba hemen, Derviş Mehmed, diye seslenir. Gelen dervişe, Çabuk şuradaki hamama git, on tane böcek tut getir, diye emir verir. Derviş Mehmed, hemen hamama koşarak böcekleri getirir. Zavallı hayvanlar bir havanda dövülür. Babanın çıbanlarına sürülür. İlaç daha ilk günden tesirini yapar. Bir hafta sonra çıbanlardan hiçbir eser kalmayarak baba erenler, dipdiri ayağa kalkar. Aradan bir müddet geçer. Baba Bursa’ya kadar bir seyahate çıkmak ister. O tarihte vapur olmadığı için Yemiş İskelesi’nden bir gemiye biner. Sakin ve latif bir havada gemi hareket eder. Baba, geminin baş tarafındaki tenha bir köşeye yerleşir. Sofrasını açar, ufaktan demlenmeye başlar. Gemi, müsait bir rüzgarla Hayırsız Adaları geçer. Bozburun’a doğru yaklaşır. Birden bire hava değişir. Müthiş bir fırtına kopar. Gemideki halk feryadü figana başlar. Yelkenler parçalanır. Geminin vaziyeti çok tehlikeli bir hal alır. Kaptan, bütün yolcuları geminin güvertesine toplayarak neticenin vahametini anlatır. “Ben elimden geleni yaptım. Artık iş Allaha kaldı. Şuraya oturun da hep bir ağızdan dua edin. Belki cenabı Hakkın merhameti imdadınıza yetişir” demeye mecbur kalır. Yolcular toparlanır, Büyük bir korku içinde Allaha yalvarmaya başlarlar. Bu
sırada kaptanın gözü geminin baş tarafına ilişir. Yeşil sarıklı, beyaz tacını
bir tarafa eğmiş, oraya yan gelmiş olan babayı demlenmekle meşgul görünce fena
halde hiddetlenir. Hemen oraya fırlar. Babanın karşısına dikilerek, “Behey
zındık herif! Allahtan korkmaz mısın? Herkes şurada zarî zarî inleyerek Allahtan
merhamet dilenirken sen burada rakı içmeye utanmaz mısın” diye bağırmaya başlar.
Baba, kaptanın sözlerini sonuna kadar dinler. Başını hafif hafif sallayarak
manalı bir eda ile gülümser: “Bünü bak erenler! Ben, ömrümde bir defa O’nun
işine karıştım. Tam altı ay kıçımın üstüne oturamadım. Neme lazım, benim. Deniz
O’nun değil mi? İsterse batırır, isterse çıkarır. Siz uda edin. Ağlayın,
sızlayın. Yalvarın yakarın, ne isterseniz yapın. Ben O’nun işine karışmam.”
Bir hoca ile bir Bektaşi dervişi yol arkadaşı olmuş. Hocanın bir beygiri dervişin de bir merkebi vramış. Mevsim yaz olduğundan akşamüzeri bir çayırlık mahalle muvasalatlarından geceyi orada geçirmeye karar vermişler. Heybelerindeki nevaleden beraberce taam edip biraz konuştuktan sonra yatıp uyumak zamanı gelince, “Yarabbi, beygirimi sana emanet ettim, sen hıfz et” demiş. Bektaşi
de, “Şeyhim, benim merkebi de sen bekle” demekle hoca hayretle, “Allaha emanet
et, günaha giriyorsun, demiş ise de derviş aldırmamış. Yatıp uyumuşlar. Ertesi
sabah kalktıkları zaman hocanın beygiri meydanda olmadığı halde Bektaşi’nin
merkebi orada otlayıp duruyormuş. Bu hali gören hoca hayretle, “Bu nasıl şey”
Allaha emanet ettiğim beygir gitmiş, Bektaşi’nin merkebi duruyor” diye
söylenmeye başlayınca derviş, “Bunda hayret edilecek bir şey yok. Allahın kulu
bir sen değilsin. Beygiri diğer kuluna verdi. Halbuki bizim şeyhin yegane
dervişi benim. Tabii malımı sabaha kadar bekledi” diyerek hocayı da güldürmüş.
Bektaşi’nin biri nasılsa camiye gitmiş. Girerken eşeğini bağlayacak bir yer bulamayarak “Allaha emanet” diyerek avluda bırakıp içeri girmiş.
Namazdan sonra çıkıp merkebi bulamayınca kendi kendine şöyle konuşmuş: “Kim
bilir benim gibi nice insanlar kendisinden merkep istemişlerdir. Kim bilir kime
verdi.”
Avcı Sultan Mehmed diye anılan Dördüncü Mehmed bir gün akşama kadar uğraştığı halde, bütün attıkları boşa gider. Bunun sebebini sabahleyin ilk gördüğü adamın uğursuzluğuna hamlederek, “Saraydan çıkarken kapı önünde sallana sallana biri geçiyordu. Sivri külahlı, sırtı kamburumsu… Bana çabuk bulun” emrini vermiş. Hemen tanımışlar, meşhur Bektaşi Ayyaş Hamza. Karakullukçular yaka paça adamı huzuruna getirmiş. Öyle bir uğursuzun yaşama hakkı olmadığı için derhal asılmasına irade çıkar. Bektaşi der ki: “Sabahleyin ilk beni gördüğünüz için iki keklik bile vuramadınız. İyi ama padişahım, benim de bu sabah ilk gördüğüm siz oldunuz, fakat benim kellem gidiyor. Uğursuzluk hangimizde fazla? Cevap
padişahın o kadar hoşuna gider ki hayatını bağışladıktan başka bir kese de altın
verir.
Bektaşi’nin biri bir gün rakısını, mezesini yanına alarak mezarlığa koşmuş. İyice demlenip oraya sızmış. Bektaşi rüyasında farelerin toplanıp lezzetli etini kemirdiklerini görmüş. Bektaşi korkusundan yalvarmaya başlamış. “Yapmayın Allah aşkına. Vallahi ben daha ölmedim. İnanmazsanız rakı şişeleri işte şahidimdir. Buyurun, arzu ederseniz siz de demlenin, yalnız bana dokunmayın. Bakmış
farelerden söz dinleyen yok, “Hay Allah kahretsin” demiş. Bektayi olacağıma
keşke kedi olsaydım. Sizin bir okka samanınızdan otuz okka dumanınızdan
çıkarırdım.
Hava son derece sıcak. Bektaşi’yi fena halde hararet sarmış. Çarşıya gitmiş, bir karpuz almış. Serin bir gölgelik bularak oraya oturmuş. Karpuzu yemeye hazırlanmış. Fakat kesip de ağzına bir lokma alır almaz, fena halde sinirlenerek evvela karpuzcuya bir küfür basmış, sonra da, “Hey Allahım, şu karpuzu halk ederken biraz şekeri mi esirgedin? Kullarına bir nimet ihsan edersin, fakat onu da hiçbir zaman tam vermezsin” diye söylenmeye başlamış. Karpuz son derece tatsızmış. Fakat Bektaşi verdiği paraya acıyarak atmaya kıyamamış. İçini yiyip kabuklarını bir kenara atarmış. O sırada
oradan geçen bir fakirin gözüne karpuz kabukları ilişmiş. Fakir hemen oraya
çömelmiş. Karpuz kabuklarını alıp kemirmeye ve kemirdikçe de, “Çok şükür yarabbi,
bana bugün de bir nimet ihsan ettin. Aman ne leziz karpuzmuş”, diye söylenmeye
başlamış. Bektaşi dayanamamış. Hemen yerinden fırlamış. Ellerini beline dayamış,
“Ben onun içini yedim. Fakat tatsız olduğu için Allaha şükretmedim. Sen
kabuklarını yiyorsun, hiç durmadan şükrediyorsun. İşte böyle fuzuli yere
dalkavukluk ediyorsunuz, onu şımartıyorsunuz” diye bağırmış.
Bektaşi’nin biri bir yer gidiyormuş. Giderken bir pınar başına varmış. Oraya
oturmuş. Bakmış ki orada bir fakir yolcu soğan ile ekmek yiyor. Fakir ekmeği
yedikten sonra “elhamdülillah, çok şükür yarabbi” demiş. Bunun üzerine Bektaşi
“Yahu böyle soğanla ekmek yiyerek şükrettiğinizden değil mi ki Allahı kel
alıştırdınız” demiş.
Bir Bektaşi dervişi bir köye gider. Oralarda dolaşırken köylülerin meydana toplanıp hararetle konuştuklarını görür. Merak ederek bunun sebebini sorar. Köylüler yakaladıkları bir tilkiyi dervişe göstererek, “Sorma başımıza geleni” derler. “Şu hain tilkiyi görüyor musun? Ne kadar tavuğumuz varsa hepsini yedi. Nihayet kapan kurup tuttuk. Şimdi bu mendebura ne ceza verelim diye konuşuyoruz. Derviş hemen sırtından cüppesini çıkarıp tilkiye giydirdikten sonra salıverir. Tilki koşarken köylüler, “Eyvah” diye bağırırlar, “Aç hayvan serbest bırakılır mı? Gene tavukları yiyecek. Derviş
pişkin bir tavırla, “İstediği kadar aç olsun. Üzerinde benim cüppem olduğu
müddetçe bahtı kapanır, yiyecek bir şey bulamaz, açlıktan ölür gider, siz de
kurtulursunuz” der.
Umumi harpte Kayseri’nin askeri misafirhanesine perakende asker arasında Kırşehir’den, ensesi kalın, kalıbı yerinde bir de Bektaşi dervişi nefer gelir. Bir gün çavuşun biri zabitine gelerek, “Efendim” demiş, “Bu dedeyi hiçbir manga istemiyor. Emretseniz de başka tabura yollasak. Ne versek karnım doymadı, diyor.” “Adamcağıza bolca yemek verin de doysun.” “Aman efendim! Ne yapsak nafile. Geçen gün önüne doysun diye bir karavanayı koyduk, sildi süpürdü, doydu zannettik. Dedem, haydi bari bir dua et, dedik. Ne cevap verse beğenirsiniz?” “Ne dedi?”
“Zeytinyağlı bulgur pilavı verdi diye Allaha yalvarmam. Bir kuzu ile bir tepsi
baklava ihsan etsin ki ona her akşam bir hatim indireyim” dedi.
Bektaşi gülmüş. Havyarcının kendisiyle alay ettiği kanaatine varmış. Çünkü o devirde 120 kuruşa bir kuzu, dört kuruşa bir okka et alınırken, 120 kuruşa bir yiyecek almak adama alay gibi gelirdi. Bektaşi, “Vay çapkın, benimle alay etti”, demiş. Yandaki dükkana girmiş. Ona da aynı şeyi sormuş. Aynı cevabı alınca, “Vay kerata! İşaret etti, benimle alay etti. Şu köşeyi döneyim de birbirine işaret edemeyen bir dükkana gireyim” demiş ve öyle yapmış. Orada da siyah havyarın okkasının 120 kuruş olduğunu öğrenince hakikate ermiş. Cebinden kesesini çıkarmış. Bakmış, üç kuruş otuz para var. İçi burkulmuş. Balık pazarından çıkmış. Eminönü’ne gelirken -eskiden orada sarraflar vardı- bir sarrafın kapısı açık kasasını görmüş. Sokulmuşx…-eskiden sarrafların çoğu Yahudi idi- sormuş: “Bezirgan, şu kasanın içindeki altınlar senin mi?” “Evet bizim.” “Yanındaki beşibirlikler?” “Onlar da bizim.” “O gerideki mecidiye yığını da senin mi?” “Bizim dedik ya, neden sordun?” “Hiç”
demiş, (o sırada kesesinden çıkardığı üç kuruş otuz parayı da uzatıp) al bunu da
onların yanına koy. Havyarı da sen ye, namazı da sen kıl, orucu da sen tut! Ben
ona vereceğim cevabı bilirim, demiş.
Bir
Bektaşi her ne olursa olsun (Allahtan) dermiş. Bir gün bir külhanbeyi, bu
Bektaşi’nin ensesine sultani bir sille aşketmiş. Bektaşi arkasına dönünce
dönünce külhanbeyi, “Baba efendi!, ne bakıyorsun, Allahtan, demiş. Bektaşi hiç
düşünmeden cevap vermiş, “Amenna, be imanım, ben de Allahtan olduğunu biliyorum
ama hangi pezevengin eliyle yaptırdı diye merak ettim de ona bakıyorum.
Bir
fakir Bektaşi bir aşçı dükkanına girerek ne yemekleri olduğunu sorar, aşçı da
yanındaki yemekleri sayar, zavallı bunları dinledikten sonra, “Çok şey, bu kadar
yemek var da benim istediğim ekmek peynir yok” der çıkar gider.
Bektaşi fukaralarından (yani dervişlerinden) biri aç kalmış, açlık canına yettiğinden kendi kendine söylenirmiş, “Hey Allahım, kulunu yaratırsın sonra da rızkını vermeyip aç bırakırsın, aciz mahluklarınla eğlenmek yaraşır mı? Halim sana malum. Bari bana bir görün bana yardım et!” İşte
böyle diyerek yürürken, yol üstünde parlak bir şey gözüne ilişir. Hemen alıp
bakar ki sarı bir altın. Doğru şehre koşar, karnını doyurur, çubuğunu yakar.
Liranın üstü olarak aldığı gümüş paralara baka baka şöyle söylenir: “Hey
kudretine hayran olduğum sarı mangır, hani senin maden olduğunu bilmesem mutlaka
Allah diye sana tapardım.”
Bir
mecliste Kuranı Kerim fesahat ve belagatinden ve kelamullahın güzellik ve
ulviyetinden bahsolunduğu sırada huzzardan biri, “Kelamullah bu güzeldir. Acaba
hattullah nasıldır”, demekle o mecliste hazır bulunan tarikat-ı nazenin
mensubundan bir zat, “Hiç merak etme birader, çok berbat bir şeydir” der. Bu
sözden dûçâr-ı hayret olan ahl-i meclis hep birden, “Baba Efendi, nerden
bildiniz” demelerine derviş cevaben, “Alnımın kara yazısından” cevabını verir.
Bektaşi’nin birinin karnı acıkmış. Su başına giderek çamurdan adam yapmaya
başlamış. Yanına birisi gelerek “ne yapasın” diye sormuş. O da cevaben “rızkını
vermeyecek olduktan sonra ben de adam yaparım” demiş. |