Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Sayfa 2

önceki   sonraki

 

Tadına bakmamışsın

Bektaşi’nin biri hiç zeytin ağacı görmemiş. Bir gün zeytin ağacı olan bir memlekete gelmiş ve üzerinde zeytin bulunan bir ağacın yanına gelerek bir zeytin koparmış. Yemek için ağzına atmış ki çok acı. O zaman bektaşi: “Hey Allahım, bunu Kuran’da methetmişsin ya, tadına bakmamışsın, demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Bugünlerde aramız bozuk

Bektaşi bir kasabaya uğramış. Bakmış ki çoluk çocuk bütün kasaba halkı toplanmış, feryad figan ediyor. Bektaşi, “Ne oluyor yahu” diye sormuş.

“Yağmur duasına çıkıyoruz” demişler.

“Bir yağmur için bu kadar feryat edilir mi? Ben size istediğiniz kadar yağmur yağdırayım” demiş.

“Yağdır bakalım” demişler.

Bektaşi bir tas su istemiş. Su gelince gömleğini çıkarıp ıslatmış, sıkmış, kurusun diye bir çalının üstüne koymuş. Birkaç dakika sonra sel gibi yağmur boşanmaya başlamış. Halk bektaşinin elini öperek, “Evliya mısın nesin be mübarek” demişler. Baba eliyle gökyüzünü göstererek, “Bugünlerde aramız bozuk” demiş. “Bu işi gömleğim kurumasın diye yaptı. Yoksa bende ne evliyalık ne de kerametten eser yoktur.”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Amma da ikrara basarsın!

Bektaşi fıkarasından birinin yoksulluk canına yeterek, “Yarabbi, bari canımı al da kurtulayım” dediği sırada yanından geçmekte olduğu binanın yıkılmaya başlamasıyla hemen karşı kaldırıma sıçrayarak, “Yarabbi, sen de adamın amma da ikrarına basıyorsun” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Bir ayna al da yüzüne bak!

Bektaşinin biri, ramazan günü bir köşeye çekilip kendi kendine demleniyormuş. Öteden gayet çirkin, çopur yüzlü, suratsız bir herif gelip yanına oturmuş. Bektaşi aldırmayarak keyfine bakmış. Beriki, “Allahtan utanmadan bu koca sakalınla, mübarek günde günah işlemekten çekinmiyorsun” gibi birtakım münasebetsiz saçmalarla zavallıyı rahatsız edince bektaşinin sabrı tükenip hiddetle, “Behey herif! Aynayı al da bir kere şu suratına bak! Sahip çıktığın Allah seni ne hale koymuş” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Ben her gün taciz etmem

Ramazan ayı, dileklerin kabul olduğu aydır. Allahtan ne istersen verilir, demişler. Bektaşi’nin biri de bunu duymuş. Çoktan beri veremediği borcunu ödemek için camiye giderek namaz kılıp, duaya başlamış. “Yarabbi, evine ilk defa geldiğim gündür, ben bunlar gibi günde beş defa gelip seni taciz etmem. Borcumu verecek kadar para ihsan eyle. Bir daha gelmem” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Benim kapımı alsın kendi evine taksın

Bektaşi dervişlerinden birisinin kapısını hırsız çalıp evine götürmüş. Bunu gören bektaşi mahalledeki mescidin kapısını sökerek kendi evine getirmiş. Komşuları bunu neden yaptığını sorarak Bektaşiye kızınca, “Benim evin kapısını çaldılar. Ben de O’na havale ettim. Çünkü O, hırsızı pekala bilir. Onu yakalasın, benim kapımı da alıp kendi evine taksın” der.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Yarabbi sen de mi çocuklara uydun?

Bektaşinin biri güpegündüz sokakta oruç yiyormuş. Bunu gören mahalle çocukları babayı taşlamaya başlamış. Biçare kaça kaça memleketten dışarı çıkıp çocukların elinden kurtulmuş. O sırada hava kararıp ani olarak dehşetli, iri taneli bir dolu yağmaya başlamış. Zavallı baba hem doludan kaçıp hem de havaya bakarak şöyle dermiş. “Yarabbi sen de mi çocuklara uydun?”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Şu merkebin canı çıksa

Yanya müzâfatından bir köyün ufak tekyesinde ihtiyar-ı ikamet ve köylülere icra-yı nasihat ile meşgul olan fakir bir Bektaşi babasının bir ineği ile bir merkebi vardı.

İneği sağlam, sıhhat ve afiyeti yerinde bir hayvan ise de merkebi hastalıklı, işe yaramaz, alil bir şey olduğundan baba merhametten besliyor, ölüp kurtulmasını da canı gönülden arzu ediyordu. Fakat merkep de bir türlü ölmüyordu. Baba artık bundan bıkmış ve usanmıştı. Bir gece kemal-i sûz ü güdâz ile merkebin mürd olmasını, şu beladan halâsını dua ve niyazda bulunmuştu.

Sabah kalkıp da hayvanlara yem ve su vermek üzeri ahıra gittikte merkebin sağ ve ineğin ölmüş olduğunu görür ve müteessir olarak kapının önüne çıkar.

O sırada birtakım köylüler de oradan geçiyordu. Bunları durdurdu ve ahıra getirip merkeple ineği göstererek, “Arkadaşlar rica ederim söyleyin, bunun hangisi merkep ve hangisi inektir” diye sordukta köylüler inek ile merkebi iâre ile, “İşte bu merkep, bu da inektir” demiş. Bunun üzerine baba, “Ey ölüm! Sen bu köylüler kadar mı bilmiyordun? Görüyorsun onlar inekle merkebi fark ediyorlar” der ve bu suretle teessürünü izhar eyler.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Pepe Musa

Bektaşinin biri, nasılsa bir gün camiye gitmiş. Hoca kürsüye çıkmış, vâz ediyormuş. Musa Peygamberin pepe olduğundan, dilinin açılması için Allaha dua ettiğinden, Tur Dağı’nda Tanrı ile konuştuğundan söz ederken, bektaşi duramaz ellerini göğe kaldırarak “Dağ başında pepe Musa ile konuşursun. Gel benimle konuş, sana neler söyleyeceğim” der.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Bu işe Allah karışmaz

İki bektaşi dervişi bir kış günü yola çıkmış. Fakat biraz sonra müthiş bir kar fırtınasına tutulmuşlar. Kuytu bir tarafa çekilerek soğuktan titremeye başlamışlar. Dervişin biri, soğuğun ve tipinin şiddetine tahammül edememiş, “Hey allahım, şurada iki garip dervişi soğuktan dondurmak senin şanına düşer mi” diye söylenmiş. Arkadaşı derhal şu cevabı vermiş: “Derviş Mehmet, allaha kabahat bulma. Bu işe O karışmaz. Başımıza gelen bu iş, o ferman dinlemez mart ayının halt etmesidir.”
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Evvel layık eder sonra atarmış

Zürefa-yi Bektaşi’den bir can bir gün eser-i tesadüf bir meyhaneye girer. Hadim-i meygede olan on dört, on beş yaşındaki çocuk fevkalade güzel, hüsn-ü cemalde bî-bedel olmakla beraber nezaket-i tab’a ve letafet-i endama malik bulunduğundan babanın hoşuna gider. Ondan sonra hemen her gün temaşa-yı ruh-ı gülgûn maksadıyla mezkur meyhaneye devama başlayıp her gittikçe ufak tefek hediye götürdüğünden çocuk ile aralarında bir tanışlık hasıl olur. Baba her zaman kendi kendine, “Yarabbi, bunun nihayet cehenneme gideceği şüphesiz. Fakat böyle nazenin bir vücuda nasıl kıyar da ateşe atarsın” der ve düşünür. Bir müddet sonra babaya seyahat görünür. On beş sene kadar Hindistan ve İran’da dolaştıktan sonra İstanbul’a avdet edince ilk işi doğruca o meyhaneye gitmek olur. Sevdiği mahbubun ismi Apostol imiş. Meygedede merkumu göremeyince oturanlardan birine, “Azizim, on beş sene evvel burada bir Apostol vardı. Şimdi ne oldu? Acaba bir yere mi gitti” diye sormakla o zat, “Hayır bir yere gitmedi, hâlâ buradadır” cevabını verir ve tezgah başında yüzü gözü buruşmuş, iri bıyıkları çıkmış, tıraşı uzamış tezgahtarı göstererek, “İşte baba can, sorduğun Apostol budur. Şimdi tezgahtar oldu” der. Derviş dikkatle bakarak başını sallamış ve kendi kendine, “Yarabbi, ben o vakit bir nazenin vücudu ateşte nasıl yakarsın diye hikmet-i rabbaniyene karışmıştım. Bu sualime bugün cevap verildi. Meğer sen evvela onu cehenneme layık bir hale koyar ve sonra ateşe atarmışsın” diyerek meyhaneden çıkar ve bir daha oraya avdet etmez.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Vay kafir hayvan vay

Bektaşinin biri, Diyarbekire gitmiş. Oradaki mahut dokuz boğum dedikleri korkunç akrepten o kadar yılmış ki, bütün rahat ve huzurunu kaybetmiş. O sırada birdenbire havalar soğumuş. Bektaşi, bu ani hava değişmesinden titremeye başlamış ve bir Diyarbekirliye, “Yahu, bu sizin memleketin ne acayip havası var. Bir iki gün evvel hava iyi gidiyordu. Birdenbire niçin böyle soğuk oldu” diye sormaya mecbur kalmış. Diyarbekirli, havanın vaziyetinin pek tabii olduğunu söylemiş, “Hav akrep burcuna girdi” demiş. Bektaşi büyük bir korkuya kapılmış, “Eyvah... Yerdekilerin şerrinden nasıl masun kalacağımızı düşünüp duruyorduk. Sanki bu yetmiyormuş gibi, bir de havadaki akrebin tasasını mı çekeceğiz? Allah şu dünyada rahat, huzur vermiyor vesselam” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)


Aç kullarına azık yetiştirmektense böyle toptan öldürmek sana daha kolay geliyor

Bir vakitler büyük bir kıtlık olmuş. Halk açlıktan kırılırken bir de kâun (ölet) çatmış. İnsanlar sokaklarda, şurada burada düşüp ölmeye başlamış. Bu hali gören Bektaşilerden biri ellerini göğe uçarak, “Hey Allahım, aç kullarına azık yetiştirmektense böyle toptan öldürmek sana daha kolay geliyor” demiş.
(Türk Edebiyatında Bektaşi Fıkraları, Dursun, Yıldırım, Akçağ Yayınları 286)