|
|
Sayfa 2
Tadına bakmamışsın Bektaşi’nin biri hiç zeytin
ağacı görmemiş. Bir gün zeytin ağacı olan bir memlekete gelmiş ve üzerinde
zeytin bulunan bir ağacın yanına gelerek bir zeytin koparmış. Yemek için ağzına
atmış ki çok acı. O zaman bektaşi: “Hey Allahım, bunu Kuran’da methetmişsin ya,
tadına bakmamışsın, demiş.
Bektaşi bir kasabaya uğramış. Bakmış ki çoluk çocuk bütün kasaba halkı toplanmış, feryad figan ediyor. Bektaşi, “Ne oluyor yahu” diye sormuş. “Yağmur duasına çıkıyoruz” demişler. “Bir yağmur için bu kadar feryat edilir mi? Ben size istediğiniz kadar yağmur yağdırayım” demiş. “Yağdır bakalım” demişler. Bektaşi bir tas su istemiş.
Su gelince gömleğini çıkarıp ıslatmış, sıkmış, kurusun diye bir çalının üstüne
koymuş. Birkaç dakika sonra sel gibi yağmur boşanmaya başlamış. Halk bektaşinin
elini öperek, “Evliya mısın nesin be mübarek” demişler. Baba eliyle gökyüzünü
göstererek, “Bugünlerde aramız bozuk” demiş. “Bu işi gömleğim kurumasın diye
yaptı. Yoksa bende ne evliyalık ne de kerametten eser yoktur.”
Bektaşi fıkarasından birinin
yoksulluk canına yeterek, “Yarabbi, bari canımı al da kurtulayım” dediği sırada
yanından geçmekte olduğu binanın yıkılmaya başlamasıyla hemen karşı kaldırıma
sıçrayarak, “Yarabbi, sen de adamın amma da ikrarına basıyorsun” demiş.
Bektaşinin biri, ramazan günü
bir köşeye çekilip kendi kendine demleniyormuş. Öteden gayet çirkin, çopur
yüzlü, suratsız bir herif gelip yanına oturmuş. Bektaşi aldırmayarak keyfine
bakmış. Beriki, “Allahtan utanmadan bu koca sakalınla, mübarek günde günah
işlemekten çekinmiyorsun” gibi birtakım münasebetsiz saçmalarla zavallıyı
rahatsız edince bektaşinin sabrı tükenip hiddetle, “Behey herif! Aynayı al da
bir kere şu suratına bak! Sahip çıktığın Allah seni ne hale koymuş” demiş.
Ramazan ayı, dileklerin kabul
olduğu aydır. Allahtan ne istersen verilir, demişler. Bektaşi’nin biri de bunu
duymuş. Çoktan beri veremediği borcunu ödemek için camiye giderek namaz kılıp,
duaya başlamış. “Yarabbi, evine ilk defa geldiğim gündür, ben bunlar gibi günde
beş defa gelip seni taciz etmem. Borcumu verecek kadar para ihsan eyle. Bir daha
gelmem” demiş.
Bektaşi dervişlerinden
birisinin kapısını hırsız çalıp evine götürmüş. Bunu gören bektaşi mahalledeki
mescidin kapısını sökerek kendi evine getirmiş. Komşuları bunu neden yaptığını
sorarak Bektaşiye kızınca, “Benim evin kapısını çaldılar. Ben de O’na havale
ettim. Çünkü O, hırsızı pekala bilir. Onu yakalasın, benim kapımı da alıp kendi
evine taksın” der.
Bektaşinin biri güpegündüz
sokakta oruç yiyormuş. Bunu gören mahalle çocukları babayı taşlamaya başlamış.
Biçare kaça kaça memleketten dışarı çıkıp çocukların elinden kurtulmuş. O sırada
hava kararıp ani olarak dehşetli, iri taneli bir dolu yağmaya başlamış. Zavallı
baba hem doludan kaçıp hem de havaya bakarak şöyle dermiş. “Yarabbi sen de mi
çocuklara uydun?”
Yanya müzâfatından bir köyün ufak tekyesinde ihtiyar-ı ikamet ve köylülere icra-yı nasihat ile meşgul olan fakir bir Bektaşi babasının bir ineği ile bir merkebi vardı. İneği sağlam, sıhhat ve afiyeti yerinde bir hayvan ise de merkebi hastalıklı, işe yaramaz, alil bir şey olduğundan baba merhametten besliyor, ölüp kurtulmasını da canı gönülden arzu ediyordu. Fakat merkep de bir türlü ölmüyordu. Baba artık bundan bıkmış ve usanmıştı. Bir gece kemal-i sûz ü güdâz ile merkebin mürd olmasını, şu beladan halâsını dua ve niyazda bulunmuştu. Sabah kalkıp da hayvanlara yem ve su vermek üzeri ahıra gittikte merkebin sağ ve ineğin ölmüş olduğunu görür ve müteessir olarak kapının önüne çıkar. O sırada birtakım köylüler de
oradan geçiyordu. Bunları durdurdu ve ahıra getirip merkeple ineği göstererek,
“Arkadaşlar rica ederim söyleyin, bunun hangisi merkep ve hangisi inektir” diye
sordukta köylüler inek ile merkebi iâre ile, “İşte bu merkep, bu da inektir”
demiş. Bunun üzerine baba, “Ey ölüm! Sen bu köylüler kadar mı bilmiyordun?
Görüyorsun onlar inekle merkebi fark ediyorlar” der ve bu suretle teessürünü
izhar eyler.
Bektaşinin biri, nasılsa bir
gün camiye gitmiş. Hoca kürsüye çıkmış, vâz ediyormuş. Musa Peygamberin pepe
olduğundan, dilinin açılması için Allaha dua ettiğinden, Tur Dağı’nda Tanrı ile
konuştuğundan söz ederken, bektaşi duramaz ellerini göğe kaldırarak “Dağ başında
pepe Musa ile konuşursun. Gel benimle konuş, sana neler söyleyeceğim” der.
İki bektaşi dervişi bir kış
günü yola çıkmış. Fakat biraz sonra müthiş bir kar fırtınasına tutulmuşlar.
Kuytu bir tarafa çekilerek soğuktan titremeye başlamışlar. Dervişin biri,
soğuğun ve tipinin şiddetine tahammül edememiş, “Hey allahım, şurada iki garip
dervişi soğuktan dondurmak senin şanına düşer mi” diye söylenmiş. Arkadaşı
derhal şu cevabı vermiş: “Derviş Mehmet, allaha kabahat bulma. Bu işe O
karışmaz. Başımıza gelen bu iş, o ferman dinlemez mart ayının halt etmesidir.”
Zürefa-yi Bektaşi’den bir can
bir gün eser-i tesadüf bir meyhaneye girer. Hadim-i meygede olan on dört, on beş
yaşındaki çocuk fevkalade güzel, hüsn-ü cemalde bî-bedel olmakla beraber
nezaket-i tab’a ve letafet-i endama malik bulunduğundan babanın hoşuna gider.
Ondan sonra hemen her gün temaşa-yı ruh-ı gülgûn maksadıyla mezkur meyhaneye
devama başlayıp her gittikçe ufak tefek hediye götürdüğünden çocuk ile
aralarında bir tanışlık hasıl olur. Baba her zaman kendi kendine, “Yarabbi,
bunun nihayet cehenneme gideceği şüphesiz. Fakat böyle nazenin bir vücuda nasıl
kıyar da ateşe atarsın” der ve düşünür. Bir müddet sonra babaya seyahat görünür.
On beş sene kadar Hindistan ve İran’da dolaştıktan sonra İstanbul’a avdet edince
ilk işi doğruca o meyhaneye gitmek olur. Sevdiği mahbubun ismi Apostol imiş.
Meygedede merkumu göremeyince oturanlardan birine, “Azizim, on beş sene evvel
burada bir Apostol vardı. Şimdi ne oldu? Acaba bir yere mi gitti” diye sormakla
o zat, “Hayır bir yere gitmedi, hâlâ buradadır” cevabını verir ve tezgah başında
yüzü gözü buruşmuş, iri bıyıkları çıkmış, tıraşı uzamış tezgahtarı göstererek,
“İşte baba can, sorduğun Apostol budur. Şimdi tezgahtar oldu” der. Derviş
dikkatle bakarak başını sallamış ve kendi kendine, “Yarabbi, ben o vakit bir
nazenin vücudu ateşte nasıl yakarsın diye hikmet-i rabbaniyene karışmıştım. Bu
sualime bugün cevap verildi. Meğer sen evvela onu cehenneme layık bir hale koyar
ve sonra ateşe atarmışsın” diyerek meyhaneden çıkar ve bir daha oraya avdet
etmez.
Bektaşinin biri, Diyarbekire
gitmiş. Oradaki mahut dokuz boğum dedikleri korkunç akrepten o kadar yılmış ki,
bütün rahat ve huzurunu kaybetmiş. O sırada birdenbire havalar soğumuş. Bektaşi,
bu ani hava değişmesinden titremeye başlamış ve bir Diyarbekirliye, “Yahu, bu
sizin memleketin ne acayip havası var. Bir iki gün evvel hava iyi gidiyordu.
Birdenbire niçin böyle soğuk oldu” diye sormaya mecbur kalmış. Diyarbekirli,
havanın vaziyetinin pek tabii olduğunu söylemiş, “Hav akrep burcuna girdi”
demiş. Bektaşi büyük bir korkuya kapılmış, “Eyvah... Yerdekilerin şerrinden
nasıl masun kalacağımızı düşünüp duruyorduk. Sanki bu yetmiyormuş gibi, bir de
havadaki akrebin tasasını mı çekeceğiz? Allah şu dünyada rahat, huzur vermiyor
vesselam” demiş.
Bir vakitler büyük bir kıtlık
olmuş. Halk açlıktan kırılırken bir de kâun (ölet) çatmış. İnsanlar sokaklarda,
şurada burada düşüp ölmeye başlamış. Bu hali gören Bektaşilerden biri ellerini
göğe uçarak, “Hey Allahım, aç kullarına azık yetiştirmektense böyle toptan
öldürmek sana daha kolay geliyor” demiş. |