|
|
Sayfa 10 önceki sonraki
Cehenneme Giderken Lazım Olur Bektaşi
fukarasından biri, hal-i ihtizarında oğluna öldükten sonra nefîrini de beraber
mezara gömdürmesini vasiyet eder. Oğlu sebebini sorar. Bektaşi der ki, “Mahşer
günü Hazreti Adem’den Hazreti Hüseyin’e kadar büyüklerin birer birer ayaklarına
kapanıp şefaatlerini rica edeceğim. Kabul ederlerse ne âlâ. Etmeyecek olurlarsa
hepsine bir yuf borusu çalıp safa-yı hatırla cehenneme gideceğim.”
Ya Secdeye Kapanıverirse Bektaşi’nin biri, bir ev kiralayacakmış. Fakat ev, o kadar harap bir bina imiş ki, gezerken sallanmaya başlamış. Ev sahibi saf bir adammış. Bektaşiyi de kendisi gibi zannederek, bir iki sözle kandıracağını sanmış. “Bizim evin asıl sahibi evliya bir zattı. Bunun için ara sıra böyle vecde gelir de sallanır. Yoksa korkacak bir tarafı yoktur. Bektaşi
hiç bozmamış, “Evet görüyorum. Evin korkulacak hiçbir ciheti yoktur. Varsın,
sallansın dursun. Benim duraladığım başka bir sebebi var. Bu mübarek hane, şayet
asıl sahibinin aklına uyar da bir secde-i rahmana kapanacak olursa benim halim
nice olur?”
Bektaşi eşeğini yol kenarında çayıra salmış. Kendisi de bir ağacın gölgesinde istirahate çekilmiş. Başıboş kalan hayvan oklaya otlaya bir yarın kenarına kadar gelmiş. Bektaşi hayvanın uçuruma yuvarlanmak üzere olduğunu görünce aklı başından gitmiş. Yerinden fırlamış, seğirtmiş. Fakat tam Bektaşi eşeğin yularına yapışırken hayvanın ayağı kaymış, uçuruma sarkmış. Bektaşi bütün kuvvetiyle yulara asılmış. Eşeğini kurtarmak için çekmeye başlamış. Fakat merkebin ağır ağır uçuruma doğru daha fazla kaymasına mani olamamış. Bektaşi yulara asılmaya devam ederken haykırmaya başlamış: “Ya Ali imdada gel, eşek gidiyor!” “Ya Hasan merhamet et, eşek gidiyor!” “Ya Hüseyin, meded eyle, merkep gidiyor!” “Ya Hacı Bektaş, koş yetiş, ben de gidiyorum!” Bektaşi’de takat kalmamış, bir kere daha seslenmiş, yuları koyuvermiş. “Ya Ali,
ya Hasan, ya Hüseyin, ya Hacı Bektaşi Veli, pirim, sultanım eşeği bırakıyorum,
Geldinizse kaçılın bari sizi ezmesin!”
Bektaşi
canlarından birine, avcı dostlarından biri kuş tutmak için bir usta şahin
vermiş. Bektaşi şahini alıp bir gün kıra gitmiş. Ormanda bir üveyik görmesiyle,
şahini salıvermiş. Şahin hemen yetişip pençeleyerek kuşun gövdesini yiyip
kafasını getirmiş. Usta şahinin bu fena huyunu gören Bektaşi’nin canı sıkılarak
vakayı bir tanıdığına anlatırken orada bulunan bur adam, “Aman dedem, hayvanın
yıldızı değişmiş. Yıldız, değişince huy da değişir. Bir evliya türbesine adak
adarsan iyileşir, demesiyle Bektaşi, bir mumu ve biraz yağ alıp bir türbeye
götürerek şahinin huylu olmasını temenni ve niyaz etmiş. Birkaç gün sonra tekrar
kıra gidip havada büyücek bir kuş görmesiyle şahini salmış. Şahin kuşa yetişerek
havada bir müddet çarpışmışlar, derken Bektaşi’nin önüne bir kuş düşmüş. Bir de
ne görsün, şahinin başı değil mi? Meğer havadaki kuş, şahinin başını koparıp
atmış. Bektaşi bu kafayı almış. Adağını götürdüğü türbeye giderek başı sandukaya
fırlatarak şöyle demiş, “A iki gözüm, devletlim! Çok büyük zatsın ama ne yapayım
ki lafı kuyruğundan anlıyorsun!”
Bir gemi
Karadeniz’de şiddetli bir fırtınaya tutulmuş. İçindekiler kurtuluş için birer
evliyaya adaklar adamış. Yolcular arasındaki bir Bektaşi de bunlara hayretle
bakarmış. Kendisine de bildiği evliyadan birine bir şey adamasını teklif ve
ısrar etmişler. Bektaşi, “Bu fırtınadan kurtulursam, adını bilmediğim velinin
türbesine bir kurban adağım olsun” demiş. Yolcular “Yahu, hiç ismini bildiğin
zat yok mu” diyince de dede cevap vermiş: “Pek çok amma, hepsini birer kere
aldattım.”
Yobazın
biri Bektaşi’ye gördüğü rüyadan bahsederken, “Kaç gündür hasta idim. Dün gece
şeyhimi rüyada gördüm. Bana ‘Kalk ya pezevenk’ dedi, kalktım. Bir şeyim
kalmamış. Sen buna ne dersin” diye sorunca Bektaşi cevap vermiş, “Ne olacak
keramet derim.”
Biri Kadiri, biri Nakşi, biri Bektaşi olmak üzere üç derviş arkadaş olarak seyahate çıkmışlar. Yolda giderken Kadiri ve Nakşi dervişleri, şeyhlerinin kuvve-i kudsiyyesinden, büyüklüğünden, kerametlerinden bahsederek birbirleriyle müsabaka ediyor ve bu sırada Bektaşi de sükut ederek bunları dinliyormuş. Akşam bir köye gelip misafir olmuşlar. Misafir odasında üç derviş bulunduğunu haber alan köylülerden her biri âdet olduğu üzere hanesinden bir kap yemek getirmiş. Misafirlere ikram edilmiş. Taamın bitmek üzere olduğu sırada bir köylü de bir sahan un helvası getirmiş ise de dervişler karınlarını iyice doyurmuş oldukları cihetle helvayı ertesi günü yemek üzere kaldırmaya karar vermiş. Biraz oturduktan sonra helvayı yalnız kendisine hasretmek için bir tedbir düşünmekte olan Kadiri demiş ki, “Arkadaşlar, aklıma bir şey geldi. Şimdi yattığımız zaman istihareye niyet edelim. Yarın sabah her üçümüzün gördüğümüz rüyaları dinleriz. Hangi rüya mükemmel ve iyi ise onun sahibi mükâfat olarak helvayı yesin” demiş. Bu teklifi Nakşi ve Bektaşi de kabul etmiş. Yatıp uyumuşlar. Ertesi gün birinci olarak Kadiri demiş ki, “Hayırdır inşallah, rüyamda şeyh efendi teşrif ettiler. Gel derviş diyerek elimden tutup beni cennet-i alaya götürdüler. Bahçeleri, köşkleri, huri ve gılmanları hep gösterdiler. Taamlarından, meyvelerinden yedirdiler. Sonra uyandım, kendimi yatakta buldum. Arkadaşları bu rüyanın mükemmel olduğunu tasdikten sonra Nakşi söze başlayarak, “Ben de gördüm ki bizim şeyh efendi gelip beni göklere çıkardı. Orda meleklerle görüştük. Güneşi, ayı, yıldızları temaya eyledim!” Bu rüyanın da mükemmel olduğu tasdik olunmuş. Sıra Bektaşi’ye gelmişse de o ağzını açmadığından arkadaşları yıldızları sormuş, “Sen rüya görmedin mi?” “Gördüm.” “Niçin nakletmiyorsun?” “Sizin rüyalarınıza nazaran nakle layık değil de onun için.” “Öyle olmaz, her halde söylemelisin.” “Ben de
gördüm ki şeyhim geldi. ‘Derviş Mehmet Kadiri’yi şeyhi cennete götürdü.
Tatlılar, meyveler yedirdi. Köşklerde, bahçelerde gezdirdi. Nakşiyi şeyhi
göklere çıkarıp meleklerle konuşturdu. Benim elimden böyle şeyler gelmez, bari
sen de kalk şu helvayı ye’ dedi. Ben de kalktım, helvayı yedim” demekle
arkadaşları Bektaşi’nin kendilerinden usta çıktığını tasdik eylemişler. |