|
|
|
|
BEKTAŞİ FIKRALARI sayfa 1
Allah var mı? Bektaşi
babalarından birine “Allah var mı” diye sormuşlar. Baba şu cevabı vermiş: Elbet
var. Hem de seksen senedir boğuşuyoruz, hep O’nun dediği oluyor.
Ya iğnenin deliğini büyütür ya da deveyi küçültür Bektaşi dervişlerinden birine: Erenler! Cenabı Hak her şeye kadirdir, dersiniz; bir dikiş iğnesinin gözünden bir deveyi geçirebilir mi, demişler. Bektaşi: Vızır, vızır, der. Nasıl, diye sorulunca, Ya dikiş
iğnesinin gözünü büyütür, ya deveyi küçültür, geçirir, demiş.
Balıklara ziyafet verebilir Bir
Bektaşi, yelken gemisine binip giderken birden bire fırtına zuhur etmekle gemi
dalıp çıkmaya, Bektaşi de fena halde korkmaya başlar. Yolculardan biri yanına
sokulup “Dedem, korkma, Allah kerimdir” deyince Bektaşi, “Ben de onun için
korkuyorum ya, kemal-i kereminden balıklara ziyafet verebilir” demiş.
Dediklerimin aksini yapıyordu Adamın biri hasta yatmakta olan çocuğuna okuyup dua etmesi için bir Bektaşi babasını çağırmış. Bektaşi gelip çocuğun başında okuyup üfleyerek elini sürüp “İnşallah bu çocuk ölür” demiş. Buna canı sıkılan ev sahibi ses çıkarmadan Bektaşiyi yolcu etmiş. Aradan birkaç gün geçince hasta çocuk iyileşip ayağa kalkmış ve bir gün Bektaşi’ye rastlayan adam: Baba erenler, geçen günler seni götürüp hastamıza dua etmeni istemiştik. Siz aksine beddua ettiniz. Fakat Allaha çok şükür çocuk iyileşti. Senin kötülüğün yanına kaldı, diye kahırlanan adama Bektaşi fütursuzca: “Oğlum,
o sıra benim Allah ile aram yoktu. Dediklerimin hep aksini yapıyordu. Ben öyle
istedim ki çocuğa sıhhat versin” demiş.
Kabahat tarlayı sana gösterende Bir köyde yağmur duasına çıkarlar. Bektaşi de bunlara uyar. Cemaatin arkasından giderken eline geçirdiği bir ağaç dalını kendi tarlasına dikerek başını yukarı kaldırır. Bizim tarla da işte burası. Bari iyice bir yağmur yağdır da sulansın, der. Yağmur duası biter, herkes evine döner ve o akşam şiddetli bir yağmur ve dolu yağar. Bektaşi sabahleyin tarlasını gezmeye gider. Bir de ne görsün, dolu bilhassa kendi tarlasındaki ekinleri mahvedip toprağa katmış. O vakit de başını yukarı kaldırırak Allaha şöyle hitap eder: Kabahat
sende değil, sana tarlayı gösteren pezevenkte, der.
Çıplakları giydirseydin Bektaşi’nin biri bir köyden geçer. Birçok çıplak sefil insanlarla birçok temiz tüylü koyun görür. Ey
Allahım, koyunların yerine şu çıplakları giydirseydin, der.
İçen benim, sen mi sarhoş oldun?
Bektaşi’nin birisi, bir su kenarına kurulmuş, yavaş yavaş demleniyormuş. Bu
sırada sert bir fırtına çıkarak her şeyi altüst etmiş. Şişe devrilmiş, kebap
ocağı sönmüş, her taraf toz duman içinde kalmış. Bektaşi gözünü göğe dikerek,
“hey Allahım, içen benim, sen mi sarhoş oldun” demiş.
Ondan Al Buna Ver Bektaşi fukarasından biri parasız ve aç olduğu halde bir fırının önünde duruyor, orada zuhurat bekliyormuş. Ekmek alanların biri merkuma bir okka ekmek bedeli olmak üzere bir kuruş vermekle baba eyvallahı bastırdıktan sonra fırına girip yirmi paralık ekmek almış ve kuruşu tezgahtara vermiş. Tezgahtar yirmi parayı iade etmediğinden baba, “Hani ya evlat, bizim kuruşun artanı, demiş ise de tezgahtar: Verdim ya, daha ne istiyorsun, cevabını vermekle verdin, vermedin münâzaası başlamış. Nihayet Bektaşi fırıncıdan paranın üst tarafını alamayacağını anlayarak ve, Haram olsun deyip geçmiş, karşıdaki bakkal dükkanına girerek, Bakkal, şuradan yirmi paralık pastırma ver, demiş. Bakkal bir kağıda sarıp verdiği pastırmayı alınca yürümeye başlamakla bakkal bağırarak, “Hani ya baba yirmilik” dedikte Bektaşi, “Verdim ya ayol, ne istiyorsun” cevabını vererek yoluna devam etmiş. Biraz gittikten sonra kendi kendine düşünerek: "Yarabbi!
Sen de biliyorsun ki fırıncı benim yirmiliği yuttu. Ben de bakkalın yirmiliğini
yuttum. Sen kadirsin, fırıncıdan al, bakkala ver. Günahı bana olmasın" demiş.
Gücün yetiyorsa şunu kırsana
Bektaşi’nin biri, bir kır alemi yapmak istemiş.Doğruca bakkala gitmiş. Ceplerini
aramış. Kuruşun birini rakıya vermiş. Öteki kuruşla da ekme, peynir, biraz da
pastırma almış. Bir su kenarında oturarak mendilini önüne açmış. Rakı şişesini
ve yiyeceklerini önüne sıralamış. Ufak ufak demlenmeye başlamış. Bir aralık o
kadar derin bir düşünceye dalmış ki yavaş yavaş yanına sokulan bir köpeğin
farkında olamamış. Kurnaz köpek, Bektaşi’nin bu gafletinden istifade ederek
usulcacık başını uzatmış. İçinde peynir ile pastırma olan ekmeği kapınca kaçmaya
başlamış. Bektaşi kendine gelmiş. Köpeğin arkasından koşmak istemiş. Fakat
önündeki rakı şişesinden teselli bularak, “Canım, sade rakı da kafi… Zaten bu
dünyada dört başı mamur bir zevke imkan yoktur. Ekmek köpeğin kısmeti imiş. Ben
de rakıyı mezesiz olarak hoş görürüm” demiş ve çekiştirmeye devam etmiş. Fakat
birdenbire hava kararmış müthiş bir kasırga çıkarak dolu yağmaya başlamış. Bu
esnada iri bir dolu tanesi gayet ince olan şişeyi bir anda parçalamış. Böylece
rakıdan da mahrum olan Bektaşi’de zerre kadar neşeden eser kalmamış. Bu
münasebetsiz doluya fena halde hiddetlenen Bektaşi hemen yerinden fırlamış.
Talihin bu aksiliğine söylene söylene şehre dönmeye mecbur kalmış. Yolda bir
eskiciye rast gelmiş. Bu adam siper bir yere oturmuş, eski bir ayakkabı tamir
edermiş. Bektaşi’nin gözü eskicinin önündeki demir muştaya ilişmiş. Bektaşi
hemen muştayı kapmış, semaya doğru kaldırmış. Güya karşısında bir muhatabı
varmış da, muştayı ona gösteriyormuş gibi tuttuktan sonra “Benim incecik rakı
şişemi kırmak marifet değil. Gücün yetiyorsa şunu kırsana” diye bağırmış. Ondan
sonra eskiciye dönerek, “Gördün mü,yaptığı haksızlığın altında kalmadım.
Söyleyeceğimi söyledim. Çok şükür, içim biraz ferahladı” demiş. |