Zamanda geriye doğru yolculuk yapmanın en kısa yolu tarih okumaktır

 

 

Genel Bir Değerlendirme

Dünyada yaşayan insanlar üç kısma ayrılır. Birincisi gelip geçer ve unutulur. Kendi adına hiçbir eser bırakmadan gider. Kuşun havada uçarken, geminin de denizde yol alırken su üzerinde iz bırakmadığı gibi… İkincisi, güzel kokunun içine konulduğu kap gibidir. Koku maddesi bittiği halde kokusunun devam etmesi gibi… Üçüncüsü ise, bir binanın sütunları gibidir. O olmazsa bina ayakta duramaz. O adeta bir dayanak noktasıdır. Merhum Naum, son kategorideki insana örnektir.

O, öğretmen ve güçlü bir yazardı. Hayatının 40 yılını milletine, büyük bir gayretle usanmak nedir bilmeden, Eyyüb’ün sabrı gibi büyük bir sabırla hareket ederek geçirdi. O bir mum gibi kendisini yakıp, başkasını aydınlatırdı. Toplumu için yaşadı ve bu uğurda öldü.

Gençlerin eğitimine ve en iyi şekilde yetişmelerine önem verdi. Kilisede hizmet verirken, kilise dernekleri ile cemaat derneklerinin oluşturulmasına ön ayak oldu. Gazeteler çıkararak düşüncelerini şiir ve yazılarıyla halkına aktardı. Ömrünü, yoksul ama şerefli, maddi beklenti içinde olmadan, mücadelelerle geçirdi. Diğer büyük adamlar gibi halkına hizmet etti. O büyük adamlar ki, hayat ve çalışmaları ile yüce ve güzel fikirlerin oluşmasına gayret ettiler. Onun ölümü, edebiyat dünyası için de büyük bir kayıp olmuştur. Kendi hayatın toplumu için feda eden birisi, kendi topluluğu tarafından unutulmamalıdır.n azından onu anlamak için bu kitapta anlatılan hayatını ve mücadelesini okumak gerekir.

Naum, kendi toplumu için yaşadı ve onun ilerlemesi için hayatını feda etti. Zaten böyle bir şeyi büyük adamlar yapabilir.

Biz, onun adını lakapsız olarak burada zikrettik. Çünkü onun meziyetleri lakaplarla tasvir edilemez. O, kendisine yakıştırılan lakaplardan daha yücedir. Çünkü ilimde tek başına bir topluluk olan onun isminin yanında başka bir unvana gerek kalmaz.

O’nun hayatına baktığımızda, yaptıklarının, halkı tarafından takdir edilmediğini görebiliriz. Diğer toplumları, farklı milletlerden oluştuğu için, kendilerine hizmet eden kişilerin çalışmalarını takdir edememiş ve layık oldukları kıymeti verememişlerdir. Bu toplumlarda, bazı insanlar az bir hizmet karşılığında çok övgü alırken, daha fazla hizmet edenlerin değeri ancak ölümlerinden sonra anlaşılmıştır.

Naum Faik, bunlardan biridir. O, hayattayken gereken değeri görmemişti. Ancak ölümünden sonra değeri anlaşılmıştır. O’nun yaptıkları, amberden yapılmış mum gibidir. Mum yandığı ve etrafını aydınlattığı sürece, onun güzel kokusu duyulmaz. Ancak, mum söndükten sonra kokusu yayılır. Onu, ancak ölümünden sonra hakkıyla tanıdılar. Çeşitli toplumlarda alimler her zaman bu duruma düşmüşlerdir.

Evet, bizim için çalışan kişilerin kıymetini, önemini ancak onları kabir karanlıklarına bıraktıktan sonra anlıyoruz. Onlar hayattayken vücutlarına eza vermekten ve kıymetlerini düşürmekten, onları kötülemekten geri durmuyoruz. Samimiyetle çalışan, ister din, ister ilim, isterse fikir adamı olsun, biz halk olarak böylelerini ortadan kaldırmak için herhangi bir canlılık belirtisi kalmayana dek, her türlü kötülüğü yapmak için omuz omuza vermişizdir. Onlar ezildikçe bizim hayatımız güzelleşir, yüzümüz aydınlanır zannederiz. Bizler faziletin önemini kavrayamıyoruz, kişinin kıymetini, o öldükten sonra anlıyoruz. Bizim kaybettiğimiz Naum Faik’in geniş bir ufku olmasaydı, kendisine yapılanlara kulak assaydı, bu mücadeleye girmezdi. O, mücadelesinde birçok badireler ve vücuduna saplanan dikenlerle karşılaştı. Hatta ölümünden sonra bile, hile yapanların, intikam almak isteyenlerin saldırılarından kurtulamadı.

Bizdeki büyük adamlar ancak ölümlerinden sonra kıymetlenir. İnsanlar arasında iken yükselttikleri seslerini, toprak altında kaybolduktan sonra duyarız.

İşte, büyük insanlarımızın hali, bizim toplumumuzda böyle olursa, bizlere yazıklar olsun, ne kadar da kötüyüz. Oysa ki, önümüzdeki mesafe çok uzak ve geceler de bir o kadar uzun ve karanlıktır.

Süryani toplumu onu, tam da çalışmalarına muhtaç iken, en verimli çağında kaybetti. Kendisini adadığı toplumu uğrunda hayata gözlerini yumdu. Bir şairin onun hakkında söylemiş olduğu şu dizeler ne kadar anlamlıdır: “Arzular hayaller büyük olunca, onu yerine getirmek isteyen beden büyük zorluklar çeker.”

Onun ölümü, uğradığı yeni musibetlerin adeta bir halkası oldu. Böylesi yüce davalarla uğraşanların başına bu tür musibetler gelerek, onları alır götürür. Naum’un ölümüyle, zamanında sadece ona ait olan özelliklere sahip mücadele adamlığı da ölmüş oldu.  O, bütün zekasını halkının hizmetinde kullandı. Onun ölümüyle, böylesi yüce makam ve başlattığı bembeyaz mücadele sayfaları boş kaldı. O sayfalarda çalışma, samimiyet, atılganlık, sebatlık, fedakarlık yazılıydı. Onun ölümüyle bu sayfalar doldurulamadı. Ölümünden beş yıl sonra dahi, onun bıraktığı sayfalar hâlâ boş. Samimiyetle çalışan mücahitlerin, toplumun bir evladı olarak ölmesi, aslında o toplumun başına gelen bir musibet olarak kabul edilmelidir. Bu boşluğu dolduracak birilerinin bulunmadığı zamanlar en büyük belaların yaşandığı zamanlardır.

Naum Faik’in vefatı ile bir gazeteci ve mücadele adamı kaybedilmedi. Aynı zamanda, hayatının tümünü dine, ilme ve edebiyata adamış birisini de kaybettik. Toplumun hastalıklarını teşhis eden milli kusurlarımızı bize öğreten bir araştırmacıyı kaybettik.

O ıslahatçı bir liderdi. Bizlere uyanma ve yenilenme ruhunu üflemişti.

Onu tanıyanların tanıklığı ile o, Süryaniler’in önemli bir şahsı, Arami mücahitlerinin arasında en önde geleni idi. O, yalnızca bir eğitimci ve milli bir yazar değildi. O, bütün şerefli ve yüce niteliklere de sahipti. Onun sarsılmaz bir inancı vardı. O, bu inançlarının toplum arasında yayılmasını kutsal bir görev olarak kabul ederdi. Osmanlı Devleti’nin ilan ettiği yeni kanunla birlikte, fikirlerini muhtelif araçlarla yaymaya çalıştı. Şiiri, hitabı, yazılarını, gazetesini, okullarda, topluluklarda, cemaatlerde seslendirdiği fikirlerine araç yaptı. Toplumun gelecek nesillerine, milli fikirlere sıkı sıkıya sarılmalarını tavsiye etti. O’nun düşünceleri, adeta elektriğin yayılması gibi toplumun tüm kesimlerine yayıldı. Mücadelesi sırasında zaman zaman güzellikler, çoğu zaman da zorluklarla karşılaştı. O, Böyle durumlarda hep ayakta durmasını bildi. İnsanlar bazen etrafında toplanır, bazen de bulunmazdı. Etrafındaki topluluğun çokluğunda sevinç veya azlığında üzüntü duymazdı. O, kendi inançlarına saygılıydı. Kısacası o, sağlam bir inançla, güvenilirlikle Süryaniler’e hizmet ederdi.

Onun hakkında yazdığımız cümlelerle yaptıklarını tam olarak dile getiremiyoruz. Biz aslında onun dava adamı oluşunun özelliklerini dile getiriyoruz. Naum, hiçbir gün zengin olamadı. O, fakru zaruret içinde yaşadı ve bu hal üzere öldü. Eğer büyüklük nüfuz, makam ve şöhret olsaydı, o, bunlar için çalışmazdı. Büyüklük ne mal ne şöhret ve ne de nüfuz iledir. Ancak, kişinin kendinde bulunan özellikler ile, sahibinin yüce fikirleri tahakkuk ettirmeye sevk ettirmesiyledir. O, kendi rahatını, gençliğini ve tüm ömrünü fikirleri uğrunda feda etmiştir.

O’nun hayatı hep zorluklarla geçti. Henüz ihtiyarlık gelmeden ölüm onu yakalamıştı. O’nun böyle bir ölümü de, kendini toplumunun geleceği için feda ettiğinin delilidir. Toplumunun ıslahı için, kendinden vazgeçmişti.

O’nun yaratılışında, Aramiler’e karşı büyük bir sevgi vardı. O, hayatını Aramiler’e karşı duymuş olduğu sevgi ve bağlılık ile geçirerek bitirmiştir.  1908 yılında ilan edilen kanundan önce, kendisini bu ulusal fikirlere adamıştı. O, öylesine bir tehlikeye atılmıştı ki, başkaları bu tehlikenin kıyısına dahi yanaşamamıştı. Aştığı engelleri daha önce kimse aşamamıştı. Bu yolda yaşadığı zorluklara bir başkası tahammül edemezdi. Fakat, O, davasında sabit kalmıştı.

O’nun güneşi, içinde bulunduğumuz asrın ilk çeyreğinde parladı. O, toplumunun gaflet uykusunda olduğunu görmüş ve gözlerini gelecekteki tehlikelere karşı kapadığını fark etmişti. O, toplumunu uyararak, kendi varlıklarını koruyabilecek tedbirleri almaya çağırdı. Çıkarmış olduğu Şark Yıldızı adlı gazete, adeta seyyar bir okul olmuştu. Diyarbakır’daki fikir adamlarının da desteğini alarak, İntibah Derneği’nin temellerini atmıştı. Milli ve kahramanlık şiirleri yazan bir şair olarak toplantılarda kürsülere çıkıp hitap ederdi. Gazetelerindeki yazılarıyla halkını harekete geçirmeye, himmet ve azmi uyuşmuş kimseleri uyandırmaya çalıştı. Onlara atalarının dilini öğretmeye ve bu dili canlandırıp, önemini ortaya koymaya çalıştı.  İnanıyordu ki, bir milletin dili yok olunca, kendisi de yok olmaya mahkumdu. Son çıkarılan kanuna dört elle sarılarak, yeni bir hayata başlamış ve toplumunun geleceği için uygun nesiller yetiştirmeye çalışmıştı.

O’nun hitabelerini, yazılarını, şiirlerini incelediğimiz zaman, görülecektir ki, tüm çalışmaları bir tek gaye etrafında toplanır. O gaye de, bölünmeyi, başkasının boyunduruğu altında bulunmayı reddetme, mevcut güçleri birleştirme, kalkınma ve çalışma, atalarının çizmiş olduğu şerefli yoldan yürümektir. Özgürlük ilkelerine sarılmak, beyinleri ilim ve irfan ile aydınlatmak, Keldani ve Asuriler’in kahramanlık şiirlerini terennüm etmektir. O’nun şiirlerinin hitap ve yazılarının daha milli olduğunu söylemekle mübalağa etmiş olmam. O’nun şiirlerinde, eski zamanlardaki itibar ve heybetin kaybolduğunu görmelerinden dolayı dostları ağlardı. O Dostlarını bu yolla canlanmaya ve ayağa kalkmaya teşvik ederdi. O’nun şiirlerinde övünme pırıltıları etrafa saçıldığı için şiirlerinin bazılarının anlamı açık ve ruha tesir ederdi, çünkü manalar, onun içindeki alevlerin ateşinden çıkıyordu. Sanki şiirleri nur ve ateşten yazılmıştır. O, şiirlerinden birini düz yazı olarak söylersek;

"Ey Süryaniler! Karanlık geceler bitti, ışık veren şafağın sökmesiyle, hürriyet güneşinin çıkmasıyla kainat nurla dolacak. Başkalarının hakir görmelerinden ve zilletten kurtulalım. Yücelmeyi ve yaşamayı isteyelim ki, buna layık olabilelim. Toplumumuzun başkasına boyun eğip köle olmasını kabul etmeyiniz. Dostluk ve kardeşlik bağlarıyla, yok olmadan önce kalplerimizi birleştirelim. Bizler yüce bir toplumun torunlarıyız. Ecdadımızın başı, göklere değecek kadar yüceydi. Öyle meziyetlere sahiptiler ki, diğer toplumları hayrette bırakmışlardı. O, kahramanların torunları olarak azametimizin kırılması, himmetimizin sönmesi bize yakışmıyor. Kime şikayet ve kime iltica edelim? Ey Süryaniler! Milletin ağlıyor, yine eski onuru elde etmek için çırpınıyor, bu çağrıya evet demeyecek misin? Dikkat ediniz, kalkınız ve çalışınız, olumsuz gidişin önüne geçiniz."

O’nun bütün milli şiirleri bu üslup üzere yazılmış ve devam etmişti. O’nun şiirleriyle yaydığı kuvvet, nefislere öylesine tesir ediyor ki, onun kahramanlık şiirlerine baktığınızda adeta cesaret aktığını göreceksiniz.

1912 yılında Amerika’ya göç ettikten sonra, orada hürriyetin kokusunu hissettiğinde, mücadele azmi kat kat arttı.  Orada da gazeteler çkardı. Bununla yetinmeyerek milli duyguları güçlendirmek için Süryanileri bir araya getirmeye çalıştı. O, kendi şiir ve yazılarıyla Süryani derneklerine destek verirdi. Süryani okullarının açılması ve ilerlemesi için durmadan çalıştı. Öylesine şükrana layık çalışmalar yaptı ki, bunun bir örneği de yoksul Beyrut Süryanileri’nin kalkınmasıdır. O daima milli amaçlı toplantılara katılırdı. Bazı toplantılarda kendisi konferans verirdi. Dernekler tarafından yayımlanacak olan bildiri ve tebliğleri kendisi hazırlardı. Onun Amerika’da bulunması, adeta yapışkan bir madde gibi, Süryanileri birleştiriyordu. Onun şahsı ve gazeteleri, toplumun evlatlarını birbirine bağlıyordu. Daha sonra, bu etki alanını öylesine genişletti ki, sadece Süryanileri değil, Asurileri, Keldanileri de içine aldı.

O, tabiatıyla Süryani toplumunun haklarını ve faziletlerini inkar edenlere karşı mücadele etti. Süryaniler’in eskiden beri medeni bir millet olduğuna dair deliller getirerek, Süryaniler’e haksız yere saldıranların iddialarını ve yalanlarını boşa çıkarıyordu. Buna örnek olarak, Mısırlı büyük bir yazar, Süryani filozofu İbn el-İbrî (Ebu’l-Ferec)’in Ermeni olduğunu yazmıştı. Naum, onun yazısına bir makale ile reddiye yazdı ve bu makale etkin bir Arapça gazetede yayımlandı.

O çok cesurdu, kimseden korkma, devamlı hakkı söylerdi. Eleştirenlerden korkmazdı. Eğer bir lider yoldan çıkmışsa, ona nasihat eder, doğru yola çevirirdi. Mücadeleleri onun cesaretidir. Bazen şiddetle düşmanlarına taarruz ederdi. O’nun amacı, kendi toplumunun dili ve tarihiyle ilgiliydi. ‘Süryanice’ye önem vermeyenlere yazıklar olsun’ derdi. Süryanice’yi konuşan ve hangi milletten olursa olsun, Süryanice’ye gerekli önemi vermeyenleri, Süryanice’yi küçümseyenleri eleştirirdi. O’nun yazıları böyle durumlarda keskin bir kılıç gibi kan akıtırdı.

Naum, Süryanice’yi çok severdi. Hem de taparcasına severdi. O, herkesi Süryanice’nin canlandırılmasına ve öğrenilmesine teşvik ederdi. O, doğunun kültürüne çok bağlıydı. Süryanice’nin bütün dillerin aslı ve diğer dillerin de Süryanice’nin kolları olduğunu iddia ederdi.

Birinci Dünya Savaşı sırasında, Doğu Hıristiyanları’nın karşılaştıkları zorlukların haberi, Amerika7ya ulaşınca, Naum Faik, gazetesinde ateş püsküren yazılarıyla, halkı mücadeleye sevk ediyordu. Öldürülenlerin ailelerine verilmek üzere yardım kampanyaları düzenleyerek, onların başına herhangi bir bela geldiğinde hiç durmaksızın yardımlarına koşardı. 1.Dünya Savaşı’ndan sonra Süryaniler’in ve Keldaniler’in başına gelenleri, Barış Konferansı’nda anlatmak için toplantıya katıldı.

O’nun diğer bir yönü ise, Aramileri dağınıklıktan kurtarıp tek çatı altında toplanmaları için gösterdiği çabadır. Süryani ve Asurileri tek bir dava etrafında toplanmaya çağırdı. O, dini farklılıkları gözardı ederek bu birlikteliği sağlamak istiyordu. O, fikirlerini açıktan söyler ve gerçekleştirmek için sonuna kadar çalışırdı.

O, Süryanileri bir araya getirmenin kolay olmadığını biliyordu. Ama bu birlikteliğin çok da zor olmayacağına inanıyordu. Süryani topluluklarının ileri glenlerine, bu birlikteliğin uygun vasıtalarla yapılabileceğini anlatıyordu. Bunun da ancak, milli duygular etrafında toplanılması halinde mümkün olabileceğini savunuyordu. Çünkü, bu topluluklar aynı kökten gelmektedir. Dayanışma içinde hareket edildiği ve mevcut güçlerin bir araya getirilmesi halinde bu mümkün olabilecekti. Ortak tarih, dil ve âdetler noktasından hareket edip, dini farklılıkları dikkate alınmayacaktı.

Birçok yazarın, Naum gibi kendilerini toplumlarına adamamaları garip değil midir? Naum, yazdığı yazıları ve kitapları karşılığında herhangi bir ücret talep etmiyordu. Bilakis o, insanlara yararlı olmuş ve toplum menfaati için çalışmıştır. Naum gibi, fikirlerini açıkça ortaKelimelerin kökenleri konusunda çok geniş birlgi sahibi idi. O, bu son asırda toplum içinde bulunan nadir fikir adamlarından biridir.

Ahlakında, sıfatlarında mümtaz bir şahsiyetti. Asla baskıyı kabul etmezdi. İşte bu özgürlük tutkusu onu, Diyarbakır’dan özgürlükler memleketi olan Amerika’ya göç etmeye sevk etmiştir. Yumuşak huylu, öfkesini yenebilen, hatasından geri dönmesini bilen, yufka yürekli ve iyi ahlak sahibiydi. Naum, patrik 3.İlyas Şakir’e karşı şiddetli eleştir içeren bir makale yazdı. Bu yazısında, Osmanlı Padişahı Vahdettin tarafından, patriğe sunulan madalyayı kabul etmesini eleştirdi. Fakat durumun aslını öğrenince pişman olmuş, patrikten özür dilemişti. O, kendi evlat ve eşine iyilikte bulunurdu. Bunun örneğini, eşinin ölümünden sonra yazmış olduğu yazıda görmek mümkündür. Bu ifadeler, ancak çok şefkatli bir kalpten çıkabilecek bir yazıydı. Onunla birlikte çalışanlar, onun geniş yürekliliğine şahitti. Her zaman dostlarını, arkadaşlarını kendine tercih etmişti.

Ders aldığı hocalarının emeklerini ve faziletlerini her fırsatta dile getirirdi. Hocası, Hana Sırrı Çıkı adına, Bethnaharin Gazetesi’nin 15 Şubat 1925 tarihli sayısında yazmış olduğu yazı, insanı hayrette bırakmaya yeterdi.

Kendi nefsi için tartışmaya girmezdi. Menfaatleri karşısında kendini küçük düşürmezdi. Kâr ve faydayı her zaman küçük görür, faydalara tenezzül etmezdi. O’nun iffetli bir nefse sahip olduğunu şu olayda görmek mümkündür: Keldani Süryanileri’nin gazetesine 100 riyal değerinde bir yardım yapmak istediklerini haber alır almaz, gazetesinin yayınına son vererek İttihat adl gazeteyi çıkardı. Keldani Süryanileri’nin ileri gelenlerinden Corc Cercur’a mektup yazarak, parayı göndermemelerini istedi.

Onun kısa süren hayatının prensipleri kısaca bunlardı. Paylaşmayı ve fedakarlığı teşvik ederdi. Toplumun ıslahı ve modernleşme çabalarına destek oluyordu. Aynı şekilde toplumuna karşı iç ve dış düşmanlarına da sert bir şekilde karşılık vermekten geri durmazdı.

Onun ahlakı, toplumuna yaklaşımı, şairin dediği gibidir: “Memleketim bana ne kadar zulmetse azdır. Benim milletim bana ne kadar cimri davransa yine de cömerttir.”

İşte bu sayfalar az da olsa, onun seçkin bir kişiliğe sahip olduğunun ortaya konması için yeterlidir. Bu asırdaki maddi çıkar düşkünlüğü, ahlaki çöküntü içinde, bu saydıklarımız onu, seçkin insanlar kategorisine katmaya kafidir. En bariz vasfı, Süryani edebiyatçılarına gıpta ile bakmasıdır. Onların önlerini açmaya çalışırdı. Onlara haset etmez, engel olmazdı. Onların heyecanlarını kırmazdı. Oysa bu özelliklere günümüzde rastlamak artık mümkün değildir.

Bizim aramızda ne kadar ilim adamı çıkmışsa onları takdir etmiştir. Hem yazarların yazılarını yazmalarına hem de kitaplarının satılmasına yardım ederdi.

Bu cümlelerimizi şu ifadelerle bitirmeye çalışalım. Onun ilminden ve yazdıklarından söz etmezsek, onun hakkını tam olarak ödeyemeyiz. O, pek çok dile vakıftı. Süryanice, Arapça, Türkçe, Farsça, Ermenice, Kürtçe ve biraz da İngilizce bilirdi. Bu diller arasında en çok Türkçe’yi bilirdi. Tüm yazılarını ve özellikle şiirlerini Türkçe yazardı. Arapçası orta haldeydi. Tarih ve özellikle Asur ve Keldani tarihini bilirdi. Arapça’dan Türkçe ve Süryanice’ye tercümeleri çok başarılıydı. Türkçe’ye olan hakimiyetini, mükemmel kafiyelerle yazmış olduğu şiirlerinde görmek mümkündür.  Onun bu özelliği ile ilgili örnekleri ilerleyen sayfalarda vereceğiz.

Hayatının çoğunun araştırma yapma, yazılar yazma ile geçirdi. Gazete çalışmaları yanında, kitaplar da yazmıştır. Özellikle Süryani ve Aramileri konu alan kitapları incelerdi.

Maddi imkanları iyi olmadığı için pek çok kitabını bastıramadı. Bununla birlikte o, en iyiye ulaşmaya çalışırdı. Araştırmaları sırasında bulduğu önemli bilgileri, mutlaka bir yerlere kaydederdi. Bu çalışmalarının tümünü bir araya toplayıp, yayımlama imkanını bulamamıştır. Birçok çalışması müsvedde olarak kalmıştır. Onun birçok yeri gezmesi, sayısı azımsanmayacak derecede kaynak toplamasına da neden olmuştur.

Onun edebiyat alanında en önemli çalışması, Ömer Hayyam’ın Rubaileri’ni Farsça’dan Süryanice’ye çevirmesidir. Teyafih Rehavi’nin İlyada ve Odessa’yı Yunanca’dan Süryanice’ye çevirmesi gibi, o da birçok tercüme faaliyetinde bulundu.  Bugün pek çok öğrenci, dünyanın her tarafına yayılmış olup, Naum’un fazilet ve değerini konuşmakta ve eserlerini dile getirmektedir.

Naum Faik, Rabbine karşı duymuş olduğu tam bir güvenle, Süryani toplumunun birliği için çalışmıştır. Bunun bir an önce gerçekleşmesini ve milletinin layık olduğu yere gelmesini istemiştir. O, kendi vatanından uzaklara düşerek, Kolomb’un (Amerika Birleşik Devletleri) toprağını kucaklayarak öptü.Orada vatanının mesut olması için birçok zorluğa katlandı.

Ey büyük insan! Kabrinde rahat uyu. Ömrünü hep mücadelelerle geçirdin. Gurbetlerde yaşamak zorunda kaldın. Hiçbir mal ve arazi bırakmadan öldün. Fakat geride adını ebedileştirecek eserler bıraktın.  Seni tanıyanların kalbinde yerini aldın. Bizlere bıraktığın eserler ve hatıralar, maldan daha pahalı ve daha devamlıdır. Dünyada rahat yüzü görmedin, bari ahrette yüzün gülsün. Hayatta iken sen, bizlere iyilik ettin, ahrette de Allah sana iyilik etsin. Geride eser bırakan kimseler ölümsüzdür.

(Naum Faik ve Süryani Rönesansı, Murat Fuat Çıkkı, Belge Yayınları, birinci basım, Kasım 2004)