Şimşon
“Bir
müddet sonra İsrael Oğulları tekrar doğru yoldan saptı ve Allah’ın emirlerine
karşı geldi. Bunun üzerine Allah onların başına Peliştiler’i yolladı. Peliştiler,
az zamanda İsrael topraklarını ellerine geçirdi. Toprakları işgal edilirken,
halk arasında birlik diye bir şey kalmamıştı. Herkes istediğini yapıyordu. İşte
halk böyle bir karışıklık içinde iken Dan Ailesi’nden Manoah’ın bir oğlu oldu ve
adına Şimşon dendi. Şimşon’un doğuşu, Manoah’ın karısına şöyle müjdelenmişti:
‘Senin bir oğlun olacak, bütün hayatı boyunca saçlarını kesmeyecek ve Nazir
olacak, çünkü o İsrael’in kurtarıcısı olacaktır.
Şimşon büyüdüğünde, bir Pelişti şehri olan Timnat’ı ziyarete gitti. Bu şehirde
gördüğü bir kızdan hoşlanarak onunla evlenmek istedi. Ailesi başka bir millete
mensup bir kız almaması için çok ısrar etti, ancak gayretler boşunaydı. Şimşon
bir gün nişanlısını görmeye giderken karşısına, kükreyerek üstüne atılmaya hazır
bir aslan çıktı. Ancak, çok kuvvetli olan Şimşon, aslanı küçük bir hayvanmış
gibi parçaladı. Az bir zaman sonra, aynı yoldan geri dönerken, parçalamış olduğu
aslanın cesedinin üstünde arıların bal yapmış olduklarını gördü. O baldan aldı
ve yedi.
Düğün
günü Şimşon, Pelişti davetlilere bir bilmece sordu. Bu bilmeceyi bilenlere 30
elbise verecek aksi halde onlar Şimşon’a verecekti. Bilmece şöyleydi:
‘Yırtıcıdan yemek çıktı ve kuvvetliden de tatlı çıktı.’
Peliştiler bilmeceyi çözmek için çok uğraştı, fakat bulamadı. Şimşon’un karısına
gidip, cevabını kocasından öğrenmesini istediler. Aksi taktirde kendisini ve
ailesini öldürüp evini yakacaklarını söylediler. Kocasını, sonunda kandırarak
bilmecenini cevabını aldı ve onlara söyledi.
Düğünün yedinci günü Peliştiler Şimşon’a gelip bilmecenin çözümünü söyledi.
‘Aslandan kuvvetli ve baldan tatlı yoktur.’
Şimşon cevap olarak ise şunları söyledi:
‘Eğer
benim ineğimle toprağı sürmüş olmasa idiniz, bunu çözemezdiniz.’
Şimşon vaadinde durup 30 elbiseyi onlara verdi. Bir müddet sonra Şimşon Timnat
şehrinden çıktı, karısı ise bu arada başkasıyla evlendi.”
(İbraniler’in
Öyküsü, Rabbi Nisim Behar,s.64)