sayfa 6
18- KEHF SÛRESİ
Mekke
döneminde inmiştir. 28. âyetin Medine döneminde indiği de rivayet
edilmiştir. 110 âyettir. Sûre, adını; ilk defa dokuzuncu âyette olmak üzere,
birkaç yerde geçen “kehf” kelimesinden almıştır. Kehf, mağara demektir.
Sûrede temel konu olarak, inançları sebebiyle öldürülmekten kurtulmak için
bir mağaraya sığınan gençlerin mucizevî hâlleri, ayrıca Hz. Mûsâ ile
Zülkarneyn konu edilmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1.
Hamd, kuluna Kitab’ı (Kur’an’ı) indiren ve onda hiçbir eğrilik yapmayan
Allah’a mahsustur.
2,3,4.
(Allah onu), katından gelecek şiddetli bir azap ile (inanmayanları) uyarmak,
salih ameller işleyen mü’minleri, içlerinde ebedî olarak kalacakları güzel bir
mükâfat (cennet) ile müjdelemek ve “Allah, bir çocuk edindi” diyenleri de
uyarmak için dosdoğru bir kitap kıldı.
5.
Bu konuda ne kendilerinin, ne de atalarının hiçbir bilgisi yoktur. Ne büyük
bir söz (bu) ağızlarından çıkan! Onlar ancak yalan söylüyorlar.
6.
Demek sen, bu söze (Kur’an’a) inanmazlarsa, arkalarından üzülerek âdeta
kendini tüketeceksin!
7.
İnsanların hangisinin daha güzel amel yaptığını deneyelim diye şüphesiz biz
yeryüzündeki şeyleri ona bir zinet yaptık.
8.
Biz, elbette (zamanı gelince) yeryüzündeki her şeyi bir kuru toprak hâline
getireceğiz.
9.
Yoksa sen, (sadece) Ashab-ı Kehf ve Ashab-ı Rakîm’i mi bizim ibret verici
delillerimizden sandın?
10.
Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir
rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa
ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.
11.
Bunun üzerine biz de nice yıllar onların kulaklarını (dış dünyaya) kapattık
(Onları uyuttuk).
12.
Sonra onları uyandırdık ki, iki zümreden hangisinin bekledikleri süreyi daha
iyi hesap ettiğini bilelim.
13.
Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz: Şüphesiz onlar
Rablerine inanmış birkaç genç yiğitti. Biz de onların hidayetlerini
artırmıştık.
14,15.
Kalkıp da, “Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. O’ndan başkasına asla ilâh
demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar, şu kavmimiz,
O’ndan başka tanrılar edindiler. Onlar hakkında açık bir delil getirselerdi ya!
Artık kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalimdir?” dediklerinde onların
kalplerine kuvvet vermiştik.
16.
(İçlerinden biri şöyle dedi:) “Mademki onlardan ve Allah’tan başkasına
tapmakta olduklarından yüz çevirip ayrıldınız, o hâlde mağaraya çekilin ki,
Rabbiniz size rahmetini yaysın ve içinde bulunduğunuz durumda yararlanacağınız
şeyler hazırlasın.”
17.
(Orada olsaydın) güneş doğduğunda onun; mağaralarının sağ tarafına kaydığını,
batarken de onlara dokunmadan sol tarafa gittiğini görürdün. Kendileri ise
mağaranın geniş bir yerinde idiler. Bu, Allah’ın mucizelerindendir. Allah,
kime hidayet ederse işte o, doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa, artık ona
doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.
18.
Uykuda oldukları hâlde, sen onları uyanık sanırsın. Biz onları sağa sola
çeviriyorduk. Köpekleri de mağaranın girişinde iki kolunu uzatmış (yatmakta
idi.) Onları görseydin, mutlaka onlardan yüz çevirip kaçardın ve gördüklerin
yüzünden için korku ile dolardı.
19.
Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri:
“Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”,
dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi
bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir
halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık
getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir
kimseye sakın sezdirmesin.”
20.
“Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler, yahut kendi
dinlerine döndürürler. O zaman da bir daha asla kurtuluşa eremezsiniz.”
21.
Böylece biz, (insanları) onların hâlinden haberdar ettik ki, Allah’ın va’dinin
hak olduğunu ve kıyametin gerçekleşmesinde de hiçbir şüphe olmadığını
bilsinler. Hani onlar (olayın mucizevî tarafını ve asıl hikmetini bırakmışlar
da) aralarında onların durumunu tartışıyorlardı. (Bazıları), “Onların üstüne
bir bina yapın, Rableri onların hâlini daha iyi bilir” dediler. Duruma hâkim
olanlar ise, “Üzerlerine mutlaka bir mescit yapacağız” dediler.
22.
(Ey Muhammed!) Bazıları bilmedikleri şey hakkında atıp tutarak: “Onlar üç
kişidirler, dördüncüleri köpekleridir” diyecekler. Yine, “Beş kişidirler,
altıncıları köpekleridir” diyecekler. Şöyle de diyecekler: “Yedi kişidirler,
sekizincileri köpekleridir.” De ki: “Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir.
Zaten onları pek az kimse bilir. O hâlde, onlar hakkında (Kur’an’daki) apaçık
tartışma(yı aktarmak)dan başka tartışmaya girme ve bunlar hakkında onlardan
hiçbirine bir şey sorma.”
23.
Hiçbir şey hakkında sakın “yarın şunu yapacağım” deme!
24.
Ancak, “Allah dilerse yapacağım” de. Unuttuğun zaman Rabbini an ve “Umarım
Rabbim beni, bundan daha doğru olana ulaştırır” de.
25.
Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz daha eklediler.
26.
De ki: “Kaldıkları süreyi Allah daha iyi bilir. Göklerin ve yerin gaybını
bilmek O’na aittir. O, ne güzel görür; O, ne güzel işitir! Onların, O’ndan
başka hiçbir dostu da yoktur. O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.”
27.
Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku. O’nun kelimelerini değiştirecek
hiçbir kimse yoktur. O’ndan başka asla bir sığınak da bulamazsın.
28.
Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol.
Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi
anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş
kimselere boyun eğme.
29.
De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.”
Biz zalimlere öyle bir ateş hazırladık ki, onun alevden duvarları kendilerini
çepeçevre kuşatmıştır. (Susuzluktan) feryat edip yardım dilediklerinde, maden
eriyiği gibi, yüzleri yakıp kavuran bir su ile kendilerine yardım edilir. O ne
kötü bir içecektir! Cehennem ne korkunç bir yaslanacak yerdir.
30.
Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş
yapanların ecrini zayi etmeyiz.
31.
İşte onlar için içlerinden ırmaklar akan Adn cennetleri vardır. Orada tahtlar
üzerine kurularak altın bileziklerle süslenecekler, ince ve kalın ipekten
yeşil giysiler giyeceklerdir. O ne güzel karşılıktır! Cennet de ne güzel bir
yaslanacak yerdir!
32.
Onlara şu iki adamı örnek ver: Onlardan birine iki üzüm bağı vermiş, bağların
çevresini hurmalarla donatmış, ikisinin arasına da bir ekinlik koymuştuk.
33.
Her iki bağ da meyvelerini vermiş ve ürünlerinden hiçbir şeyi eksik
bırakmamıştı. Bu iki bağın arasından bir de nehir fışkırtmıştık.
34.
Derken onun büyük bir serveti oldu. Arkadaşıyla konuşurken ona dedi ki: “Benim
malım seninkinden daha çok. Adamlardan yana da senden daha üstünüm.”
35.
Derken kendine zulmederek bağına girdi. Şöyle dedi: “Bunun sonsuza değin yok
olacağını sanmıyorum.”
36.
“Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Rabbime döndürülsem bile andolsun bundan
daha iyi bir sonuç bulurum.”
37.
Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki: “Seni topraktan, sonra bir damla döl
suyundan yaratan, sonra da seni (eksiksiz) bir insan şeklinde düzenleyen
Allah’ı inkâr mı ediyorsun?”
38.
“Fakat O Allah benim Rabbimdir. Ben Rabbime hiç kimseyi ortak koşmam.”
39,40.
“Bağına girdiğinde ‘Mâşaallah! Kuvvet yalnız Allah’ındır’ deseydin ya!. Eğer
benim malımı ve çocuklarımı kendininkilerden daha az görüyorsan, belki Rabbim
bana, senin bağından daha iyisini verir. Seninkinin üzerine de gökten bir afet
indirir de bağ kupkuru ve yalçın bir toprak hâline geliverir.”
41.
“Ya da suyu çekiliverir de (bırak bir daha bulmayı) artık onu arayamazsın
bile.”
42.
Derken bütün serveti helâk edildi. (Yıkılmış) çardakları üzerine çökmüş
hâldeki bağına yaptığı harcamalar karşısında ellerini oğuşturuyor ve şöyle
diyordu: “Keşke Rabbime hiçbir kimseyi ortak koşmasaydım..”
43.
Onun, Allah’tan başka kendisine yardım edebilecek kimseleri yoktu. Kendi
kendini kurtaracak güçte de değildi.
44.
İşte bu durumda velayet (himaye ve koruyuculuk) yalnızca hak olan Allah’a
mahsustur. O’nun mükâfatı da daha hayırlıdır, vereceği sonuç da daha
hayırlıdır.
45.
Onlara dünya hayatının örneğini ver: (Dünya hayatı), gökten indirdiğimiz
yağmur gibidir ki, onun sebebiyle yeryüzünün bitkileri boy verip birbirine
karışırlar. Fakat bütün bu canlılık sonunda rüzgârın savurduğu kuru bir çer
çöpe döner. Allah, her şey üzerinde kudret sahibidir.
46.
Mallar ve evlatlar, dünya hayatının süsüdür. Baki kalacak salih ameller ise,
Rabbinin katında, sevap olarak da ümit olarak da daha hayırlıdır.
47.
Dağları yürüteceğimiz ve senin yeryüzünü çırılçıplak göreceğin günü bir
hatırla. Biz onları mahşerde toplarız da içlerinden hiçbirini bırakmayız.
48.
Hepsi saf saf Rabbinin huzuruna çıkarılırlar. Onlara, “Andolsun, sizi ilk önce
yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa siz, sizin için hesaba çekileceğiniz bir
zaman belirlemediğimizi sanmıştınız” denir.
49.
Kitap ortaya konur. Suçluları, kitabın içindekilerden korkuya kapılmış
görürsün. “Eyvah bize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük, büyük hiçbir şey
bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” derler. Onlar bütün yaptıklarını
karşılarında bulurlar. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.
50.
Hani biz meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de İblis’ten başka
hepsi saygı ile eğilmişlerdi. İblis ise cinlerdendi de Rabbinin emri dışına
çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da İblis’i ve neslini, kendinize dostlar mı
ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar sizin için birer düşmandırlar. Bu, zalimler için
ne kötü bir bedeldir!
51.
Ben onları ne göklerin ve yerin yaratılışına, ne de kendilerinin yaratılışına
şahit tuttum. Saptıranları da hiçbir zaman yardımcı edinmiş değilim.
52.
(Ey Muhammed!) Allah’ın, “Ortağım olduklarını iddia ettiklerinizi çağırın”
diyeceği, onların da çağıracakları, fakat kendilerine (çağırdıklarının) cevap
vermeyecekleri ve bizim de aralarına bir uçurum koyacağımız günü hatırla!
53.
Suçlular (o gün) ateşi görünce, onun içine düşeceklerini iyice anlayacaklar ve
ondan kurtuluş yolu da bulamayacaklardır.
54.
Andolsun, biz bu Kur’an’da insanlar için her türlü misali değişik şekillerde
açıkladık. Fakat insan tartışmaya her şeyden daha çok düşkündür.
55.
İnsanlara hidayet geldikten sonra onların inanmalarına ve Rab’lerinden
mağfiret dilemelerine, ancak, öncekilerin başına gelenlerin kendi başlarına da
gelmesi, ya da kendilerine azabın göz göre göre gelmesi (yönündeki
beklentileri) engel olmuştur.
56.
Biz, peygamberleri ancak müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndeririz. İnkâr
edenler ise, hakkı batılla çürütmek için mücadele ederler. Âyetlerimizi ve
kendilerine yapılan uyarıları alaya alırlar.
57.
Kim, kendisine Rabbinin âyetleri hatırlatılıp da onlardan yüz çeviren ve
elleriyle yaptığını unutandan daha zalimdir? Şüphesiz biz, onu anlamamaları
için, kalplerine perdeler gerdik, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Sen onları
hidayete çağırsan da artık ebediyen hidayet bulamazlar.
58.
Rabbin, çok bağışlayıcıdır, merhamet sahibidir. Eğer yaptıkları yüzünden
onları (dünyada) cezaya çarptırsaydı, elbette azaplarını çarçabuk verirdi.
Hayır, onlar için belirlenmiş bir gün vardır ki (o gün gelince) hiçbir
kurtuluş çaresi bulamazlar.
59.
İşte zulmettiklerinde yok ettiğimiz memleketler.. Helâk edilmeleri için de
belli bir zaman tayin etmiştik.
60.
Hani Mûsâ, beraberindeki gence şöyle demişti: “İki denizin birleştiği yere
varıncaya kadar durmayacağım, ya da uzun zaman gideceğim.”
61.
Onlar iki denizin birleştiği yere varınca, balıklarını unuttular. Balık
denizde yolunu tutup kayıp gitti.
62.
Oradan uzaklaştıklarında Mûsâ beraberindeki gence, “Öğle yemeğimizi getir, bu
yolculuğumuzdan dolayı çok yorgun düştük” dedi.
63.
Genç, “Gördün mü! Kayaya sığındığımız sırada balığı unutmuşum. –Doğrusu onu
sana söylememi bana ancak şeytan unutturdu- Balık şaşılacak bir şekilde
denizde yolunu tutup gitmişti” dedi.
64.
Mûsâ: “İşte aradığımız bu idi” dedi. Bunun üzerine tekrar izlerini takip
ederek gerisingeri döndüler.
65.
Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet
vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.
66.
Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen
için sana tabi olayım mı?” dedi.
67.
Adam, şöyle dedi: “Doğrusu sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin.”
68.
“İç yüzünü kavrayamadığın bir şeye nasıl sabredebilirsin?”
69.
Mûsâ, “İnşaallah beni sabırlı bulacaksın. Hiçbir işte de sana karşı
gelmeyeceğim” dedi.
70.
O da şöyle dedi: “O hâlde, eğer bana tabi olacaksan, ben sana söylemedikçe
hiçbir şey hakkında bana soru sormayacaksın.”
71.
Derken yola koyuldular. Nihayet, bir gemiye bindiklerinde (adam) gemiyi deldi.
Mûsâ, “Sen onu içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu, şaşılacak bir iş
yaptın.” dedi.
72.
Adam, “Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.
73.
Mûsâ, “Unuttuğum için bana çıkışma ve bu işimde bana güçlük çıkarma!” dedi.
74.
Yine yola koyuldular. Nihayet bir erkek çocukla karşılaştıklarında, adam
(hemen) onu öldürdü. Mûsâ, “Bir cana karşılık olmaksızın suçsuz birini mi
öldürdün? Andolsun çok kötü bir iş yaptın!” dedi.
75.
Adam, “Sana, benimle beraberliğe asla sabredemezsin demedim mi?” dedi.
76.
Mûsâ, “Eğer bundan sonra sana bir şey hakkında soru sorarsam, artık benimle
arkadaşlık etme.
Doğrusu, tarafımdan (dilenecek son) özre ulaştın (bu son özür dileyişim)”
dedi.
77.
Yine yola koyuldular. Nihayet bir şehir halkına varıp onlardan yiyecek
istediler. Halk onları konuk etmek istemedi. Derken orada yıkılmaya yüz tutmuş
bir duvar gördüler. Adam hemen o duvarı doğrulttu. Mûsâ, “İsteseydin bu iş
için bir ücret alırdın” dedi.
78.
Adam, “İşte bu birbirimizden ayrılmamız demektir” dedi. “Şimdi sana
sabredemediğin şeylerin içyüzünü anlatacağım.”
79.
“O gemi, denizde çalışan birtakım yoksul kimselere ait idi. Onu yaralamak
istedim, çünkü onların ilerisinde, her gemiyi zorla ele geçiren bir kral
vardı.”
80.
“Çocuğa gelince, anası babası mü’min insanlardı. Onları azgınlığa ve küfre
sürüklemesinden korktuk.”
81.
“Böylece, Rablerinin onlara, bu çocuğun yerine daha hayırlı ve daha merhametli
bir çocuk vermesini diledik.”
82.
“Duvar ise şehirdeki iki yetim çocuğa ait idi. Altında onlara ait bir define
vardı. Babaları da iyi bir insandı. Rabbin, onların olgunluk çağına
ulaşmalarını ve Rabbinden bir rahmet olarak definelerini çıkarmalarını istedi.
Bunları ben kendi görüşüme göre yapmadım. İşte senin, sabredemediğin şeylerin
içyüzü budur.”
83.
(Ey Muhammed!) Bir de sana Zülkarneyn hakkında soru soruyorlar. De ki: “Size
ondan bir anı okuyacağım.”
84.
Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her konuda (amacına
ulaşabileceği) bir yol verdik.
85.
O da (Batı’ya gitmek istedi ve) bir yol tuttu.
86.
Güneşin battığı yere varınca, onu siyah balçıklı bir su gözesinde batar (gibi)
buldu. Orada (kâfir) bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya (onları)
cezalandırırsın ya da haklarında iyilik yolunu tutarsın” dedik.
87.
Zülkarneyn, “Her kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o Rabbine
döndürülür. O da kendisini görülmedik bir azaba uğratır” dedi.
88.
“Her kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak daha güzeli
var. (Üstelik) ona emrimizden kolay olanı söyleyeceğiz.”
89.
Sonra yine (doğuya doğru) bir yol tuttu.
90.
Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına örtü
koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.
91.
İşte böyle. Şüphesiz biz onun yanındakileri ilmimizle kuşatmışızdır.
92.
Sonra yine bir yol tuttu.
93.
İki dağ arasına ulaşınca, bunların önünde, neredeyse hiçbir sözü anlamayan bir
halk buldu.
94.
Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc (adlı kavimler) yeryüzünde
bozgunculuk yapmaktadırlar. Onlarla bizim aramıza bir engel yapman
karşılığında sana bir vergi verelim mi?”
95.
Zülkarneyn, “Rabbimin bana verdiği (imkân ve kudret, sizin vereceğiniz
vergiden) daha hayırlıdır. Şimdi siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle
onların arasına sağlam bir engel yapayım” dedi.
96.
“Bana (yeterince) demir madeni
getirin” dedi. İki yamacın arasındaki boşluğu (dağlarla) bir hizaya getirince,
“körükleyin!” dedi. Demiri eritip kor (gibi) yapınca da, “Bana erimiş bakır
getirin, bunun üzerine boşaltayım” dedi.
97.
Artık onu ne aşabildiler, ne de delebildiler.
98.
Zülkarneyn, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi (kıyametin kopma
vakti) gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir” dedi.
99.
O gün biz onları bırakırız, dalga dalga birbirlerine karışırlar. Sonra sûra
üfürülür de onları toptan bir araya getiririz.
100,101.
O gün cehennemi; gözleri Zikr’ime (Kur’an’a) karşı perdeli olan ve onu dinleme
zahmetine dahi katlanamayan kâfirlerin karşısına (bütün dehşetiyle) dikeriz!
102.
İnkâr edenler, beni bırakıp da kullarımı dost edineceklerini mi sandılar? Biz
cehennemi kâfirlere konak olarak hazırladık.
103,104.
(Ey Muhammed!) De ki: “Amelce en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını
sandıkları hâlde, dünya hayatındaki çabaları kaybolup giden kimseleri size
haber verelim mi?”
105.
Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece
amelleri boşa çıkan, o yüzden de kıyamet gününde amelleri için bir terazi
kurmayacağımız kimselerdir.
106.
İşte böyle. İnkâr etmeleri, âyetlerimi ve Peygamberlerimi alay konusu
yapmaları yüzünden onların cezası cehennemdir.
107,108.
Şüphesiz, inanıp yararlı işler yapanlara gelince, onlar için içlerinde ebedî
kalacakları Firdevs cennetleri bir konaktır. Oradan ayrılmak istemezler.
109.
De ki: “Rabbimin sözlerini yazmak için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar
da ilave etsek (denizlere deniz katsak); Rabbimin sözleri tükenmeden önce
denizler tükenirdi.”
110.
De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘Sizin
ilâh’ınız ancak bir tek ilâhtır” diye vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı
umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
19- MERYEM SÛRESİ
Mekke
döneminde inmiştir. 98 âyettir. Bazı tefsir bilginlerine göre 58 ve 71.
âyetler Medine döneminde inmiştir. Sûre, Meryem’in, oğlu İsa’yı nasıl
dünyaya getirdiğini anlattığı için bu adla anılmıştır. Sûrede başlıca,
tevhit inancını yerleştirmek amacıyla bazı peygamberlerin kıssaları ve
kıyamet sahneleri konu edilmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1.
Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd.
2.
Bu, Rabbinin, Zekeriya kuluna olan merhametinin anılmasıdır.
3.
Hani o, Rabbine gizli bir sesle yalvarmıştı.
4.
O, şöyle demişti: “Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı.
Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç mahrum olmadım.”
5,6.
“Gerçek şu ki ben, benden sonra gelecek akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan
korkuyorum. Karım ise kısırdır. Bana kendi tarafından; bana ve Yakub
hanedanına varis olacak bir çocuk bağışla ve onu hoşnutluğuna ulaşmış bir
kimse kıl!”
7.
(Allah, şöyle dedi:) “Ey Zekeriyya! Haberin olsun ki biz sana Yahya adlı bir
oğul müjdeliyoruz. Daha önce onun adını kimseye vermedik.”
8.
Zekeriyya, “Rabbim!” “Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına
ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?” dedi.
9.
(Vahiy meleği) dedi ki: Evet, öyle. (Ancak) Rabbin diyor ki: “Bu, bana göre
kolaydır. Nitekim daha önce, hiçbir şey değil iken seni de yarattım.”
10.
Zekeriyya, “Rabbim, öyleyse bana (çocuğumun olacağına) bir işaret ver”, dedi.
Allah da, “Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde insanlarla (üç gün) üç
gece konuşamamandır” dedi.
11.
Derken Zekeriya ibadet yerinden halkının karşısına çıktı. (Konuşmak istedi,
konuşamadı) ve onlara “Sabah akşam Allah’ı tespih edin” diye işaret etti.
12,13,14.
(Yahya, dünyaya gelip büyüyünce onu peygamber yaptık ve kendisine) “Ey Yahya,
kitaba sımsıkı sarıl” dedik. Biz, ona daha çocuk iken hikmet ve katımızdan
kalp yumuşaklığı ve ruh temizliği vermiştik. O, Allah’tan sakınan, anne
babasına iyi davranan bir kimse idi. İsyancı bir zorba değildi.
15.
Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selâm olsun!
16,17.
(Ey Muhammed!) Kitap’ta (Kur’an’da) Meryem’i de an.
Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini
onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona
Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.
18.
Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana
kötülük etme)” dedi.
19.
Cebrail, “Ben ancak Rabbinin elçisiyim. Sana tertemiz bir çocuk bağışlamak
için gönderildim” dedi.
20.
Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım hâlde,
benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.
21.
Cebrail, “Evet, öyle. Rabbin diyor ki: O benim için çok kolaydır. Onu
insanlara bir mucize, katımızdan bir rahmet kılmak için böyle takdir ettik.
Bu, zaten (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir” dedi.
22.
Böylece Meryem, çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.
23.
Doğum sancısı onu bir hurma ağacına yöneltti. “Keşke bundan önce ölseydim de
unutulup gitmiş olsaydım!” dedi.
24.
Bunun üzerine (Cebrail) ağacın altından ona şöyle seslendi: “Üzülme, Rabbin
senin alt tarafında bir dere akıttı.”
25.
“Hurma ağacını kendine doğru silkele ki sana taze hurma dökülsün.”
26.
“Ye, iç, gözün aydın olsun. İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben
Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de.
27.
Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem!
Çok çirkin bir şey yaptın!”
28.
“Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de
iffetsiz değildi.”
29.
Bunun üzerine (Meryem, çocukla konuşun diye) ona işaret etti. “Beşikteki bir
bebekle nasıl konuşuruz?” dediler.
30.
Bebek şöyle konuştu: “Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. Bana kitabı (İncil’i)
verdi ve beni bir peygamber yaptı.”
31.
“Nerede olursam olayım beni kutlu ve erdemli kıldı ve bana yaşadığım sürece
namazı ve zekâtı emretti.”
32.
“Beni anama saygılı kıldı. Beni azgın bir zorba kılmadı.”
33.
“Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik
verilmiştir).”
34.
Hakkında şüpheye düştükleri hak söze göre Meryem oğlu İsa işte budur.
35.
Allah’ın çocuk edinmesi düşünülemez. O, bundan yücedir, uzaktır. Bir işe
hükmettiği zaman ona sadece “ol!” der ve o da oluverir.
36.
Şüphesiz, Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse (yalnız) O’na
kulluk edin. Bu, dosdoğru bir yoldur.
37.
(Fakat hıristiyan) gruplar, aralarında ayrılığa düştüler.
Büyük bir günü görüp yaşayacakları için vay kâfirlerin hâline!
38.
Bize gelecekleri gün (gerçekleri) ne iyi işitip ne iyi görecekler! Ama
zalimler bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.
39.
Onları, gaflet içinde bulunup iman etmezlerken işin bitirileceği o pişmanlık
günüyle uyar.
40.
Şüphesiz yeryüzüne ve onun üzerindekilere biz varis olacağız, biz! Ancak bize
döndürülecekler.
41.
Kitap’ta İbrahim’i de an. Gerçekten o, son derece dürüst bir kimse, bir
peygamber idi.
42.
Hani babasına şöyle demişti: “Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana bir
faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?”
43.
“Babacığım! Doğrusu, sana gelmeyen bir ilim bana geldi. Bana uy ki seni doğru
yola ileteyim.”
44.
“Babacığım! Şeytana tapma! Çünkü şeytan Rahmân’a isyankâr olmuştur.”
45.
“Babacığım! Doğrusu ben, sana, çok esirgeyici Rahmân tarafından bir azabın
dokunmasından, böylece şeytana bir dost olmandan korkuyorum.”
46.
Babası, “Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer
vazgeçmezsen, mutlaka seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş!” dedi.
47.
İbrahim, şöyle dedi: “Esen kal! Senin için Rabbimden af dileyeceğim. Şüphesiz
O, beni nimetleriyle kuşatmıştır.”
48.
“Sizi ve Allah’tan başka taptıklarınızı terk ediyor ve Rabb’ime ibadet
ediyorum. Rabbime ibadet etmekle de mutsuz olmayacağımı umuyorum.”
49.
İbrahim, onları da onların taptıklarını da terk edince, ona İshak ile Yakub’u
bağışladık ve her birini peygamber yaptık.
50.
Onlara rahmetimizden bağışta bulunduk. Onlar için yüce bir doğruluk dili var
ettik (güzel bir söz ile anılmalarını temin ettik).
51.
Kitap’ta, Mûsâ’yı da an. Şüphesiz o seçkin bir insan idi. Bir resûl, bir nebî
idi.
52.
Ona, Tûr dağının sağ tarafından seslendik ve kendisi ile gizlice konuşmak için
kendimize yaklaştırdık.
53.
Rahmetimiz sonucu kardeşi Hârûn’u bir nebî olarak kendisine bahşettik.
54.
Kitap’ta İsmail’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi. Bir resûl,
bir nebî idi.
55.
Ailesine namaz ve zekâtı emrederdi. Rabb’inin katında da hoşnutluğa ulaşmıştı.
56.
Kitap’ta İdris’i de an. Şüphesiz o, doğru sözlü bir kimse, bir nebî idi.
57.
Onu yüce bir makama yükselttik.
58.
İşte bunlar, Âdem’in ve Nûh ile beraber (gemiye) bindirdiklerimizin soyundan,
İbrahim’in, Yakub’un ve doğru yola iletip seçtiklerimizin soyundan kendilerine
nimet verdiğimiz nebîlerdir. Kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğu zaman
ağlayarak secdeye kapanırlardı.
59.
Onlardan sonra, namazı zayi eden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen
bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba
çarptırılacaklardır.
60,61.
Ancak tövbe edip inanan ve salih amel işleyenler başka. Onlar cennete,
Rahmân’ın, kullarına gıyaben vaad ettiği “Adn” cennetlerine girecekler ve
hiçbir haksızlığa uğratılmayacaklardır. Şüphesiz O’nun va’di kesinlikle
gerçekleşir.
62.
Orada boş söz işitmezler. Yalnızca (meleklerin) “selâm!” (deyişini) işitirler.
Orada sabah akşam rızıkları da vardır.
63.
İşte bu, kullarımızdan Allah’a karşı gelmekten sakınanlara miras kılacağımız
cennettir.
64.
(Cebrail, şöyle dedi:) “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler,
arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O’nundur. Rabbin unutkan değildir.”
65.
(Allah) göklerin, yerin ve bu ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde, O’na
ibadet et ve O’na ibadet etmede sabırlı ol. Hiç, O’nun adını taşıyan bir
başkasını biliyor musun?
66.
İnsan, “Öldüğümde gerçekten diri olarak (topraktan) çıkarılacak mıyım?” der.
67.
İnsan, daha önce hiçbir şey değil iken kendisini yarattığımızı düşünmez mi?
68.
Rabbine andolsun, onları şeytanlarla beraber mutlaka haşredeceğiz. Sonra
onları kesinlikle cehennemin çevresinde diz üstü hazır edeceğiz.
69.
Sonra her bir topluluktan, Rahman’a karşı en isyankâr olanları mutlaka çekip
çıkaracağız.
70.
Sonra, oraya girmeye en lâyık olanları muhakkak ki en iyi biz biliriz.
71.
(Ey insanlar!) Sizden cehenneme varmayacak hiç kimse yoktur. Rabbin için bu,
kesin olarak hükme bağlanmış bir iştir.
72.
Sonra Allah’a karşı gelmekten sakınanları kurtarırız da zalimleri orada diz
üstü çökmüş hâlde bırakırız.
73.
Âyetlerimiz kendilerine apaçık bir şekilde okunduğu zaman, inkâr edenler,
inananlara, “İki topluluktan hangisinin bulunduğu yer daha hayırlı meclis ve
mahfili daha güzeldir?” dediler.
74.
Biz onlardan önce, mal-mülk ve görünümü daha güzel olan nice nesilleri helâk
ettik.
75.
(Ey Muhammed!) De ki: “Kim sapıklık içinde ise Rahmân onlara, istenildiği
kadar süre versin! Nihayet kendilerine vaad olunan azabı, ya da kıyameti
gördüklerinde kimin yeri daha kötüymüş, kimin taraftarları daha zayıfmış
bilecekler.
76.
Allah, doğruya erenlerin hidayetini artırır. Kalıcı salih ameller, Rabbinin
katında sevap bakımından da daha hayırlıdır, sonuç itibari ile de.
77.
Âyetlerimizi inkâr edip “Bana elbette mal ve evlat verilecek!” diyen kimseyi
gördün mü?
78.
Gaybı mı görüp bilmiş, yoksa Rahmân’dan bir söz mü almış?
79.
Hayır! (İş onun dediği gibi değil). Biz, onun söylediklerini yazacağız ve
azabını arttırdıkça arttıracağız!
80.
Onun (ahirette sahip olacağını) söylediği şeylere biz varis olacağız ve o bize
tek başına gelecek.
81.
Onlar, kendileri için kuvvet ve şeref (kaynağı) olsunlar diye, Allah’tan başka
ilâhlar edindiler.
82.
Hayır! İlâhları, onların ibadetlerini inkâr edecekler ve kendilerine düşman
olacaklar.
83.
Kâfirlerin başına, onları durmadan (günaha ve azgınlığa) tahrik eden
şeytanları gönderdiğimizi görmedin mi?
84.
Ey Muhammed! Şu hâlde, onların azaba uğramalarını istemekte acele etme. Biz
onlar için ancak (takdir ettiğimiz günleri) sayıp durmaktayız.
85,86.
Allah’a karşı gelmekten sakınanları Rahmân’ın huzurunda bir elçiler heyeti
gibi toplayacağımız, suçluları da suya koşan susuz develer gibi cehenneme sevk
edeceğimiz günü düşün!
87.
Rahmân’ın katında söz almış olanlardan başkaları şefaat hakkına sahip
olmayacaklardır.
88.
Onlar, “Rahmân, bir çocuk edindi” dediler.
89.
Andolsun, siz çok çirkin bir şey ortaya attınız.
90,91.
Rahman’a çocuk isnat etmelerinden dolayı neredeyse gökler parçalanacak, yer
yarılacak, dağlar yıkılıp çökecektir!
92.
Hâlbuki Rahmân’a bir çocuk edinmek yakışmaz.
93.
Göklerdeki ve yerdeki herkes Rahman’a kul olarak gelecektir.
94.
Andolsun, Allah onları ilmiyle kuşatmış ve tek tek saymıştır.
95.
Onlar(ın her biri) kıyamet günü O’na tek başına gelecektir.
96.
İnanıp salih ameller işleyenler için Rahmân, (gönüllere) bir sevgi koyacaktır.
97.
Ey Muhammed! Biz, Allah’a karşı gelmekten sakınanları Kur’an ile müjdeleyesin,
inat eden bir topluluğu da uyarasın diye, onu senin dilin ile (indirip)
kolaylaştırdık.
98.
Biz onlardan önce nice nesilleri helâk ettik. Onlardan hiçbirini hissediyor
yahut onların bir fısıltısını olsun işitiyor musun?
20- TÂ HÂ SÛRESİ
Mekke
döneminde inmiştir. 135 âyettir. Sûre, adını birinci âyette yer alan
harflerden almıştır. Sûrede, Allah’ın peygamberler aracılığıyla insanlara
gösterdiği doğru yolun temel gerçeklerine işaret edilmekte, Hz.Peygamber
teselli edilerek peygamberlik görevini mutlaka en güzel şekilde başaracağı
müjdelenip kendisine karşı çıkanların uğrayacağı sonuçlar izah edilmektedir.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
1.
Tâ Hâ.
2,3.
(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın
azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik.
4.
(O) yüksek gökleri yaratanın katından peyderpey indirilmiştir.
5.
Rahmân, Arş’a
kurulmuştur.
6.
Göklerdeki, yerdeki bu ikisi arasındaki ve toprağın altındaki her şey,
yalnızca O’nundur.
7.
Sen sözü açığa vursan da, gizlesen de Allah için birdir. Çünkü O, gizliyi de
bilir, ondan daha gizli olanı da.
8.
Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır. En güzel isimler O’nundur.
9.
Mûsâ’nın haberi sana ulaştı mı?
10.
Hani bir ateş görmüştü de ailesine, “Siz burada kalın, ben bir ateş gördüm
(oraya gidiyorum). Umarım ondan size bir kor ateş getiririm, yahut ateşin
başında, yol gösterecek birini bulurum” demişti.
11.
Ateşin yanına varınca, ona şöyle seslenildi: “Ey Mûsâ!”
12.
“Şüphe yok ki, ben senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen
mukaddes vadi Tuvâ’dasın.”
13.
“Ben seni (peygamber olarak) seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.”
14.
“Şüphe yok ki ben Allah’ım. Benden başka hiçbir ilâh yoktur. O hâlde bana
ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.”
15.
“Kıyamet mutlaka gelecektir. Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye,
neredeyse onu gizleyecek (geleceğinden hiç söz etmeyecek)tim.”
16.
“Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimseler, seni ondan (ona
hazırlanmaktan) sakın alıkoymasın, sonra helâk olursun!”
17.
“Şu sağ elindeki nedir ey Mûsâ?”
18.
Mûsâ dedi ki: “O benim değneğimdir. Ona dayanırım, onunla koyunlarıma yaprak
silkelerim. Onunla başka işlerimi de görürüm.”
19.
Allah, “Onu yere at ey Mûsâ!” dedi.
20.
Mûsâ da onu attı. Bir de ne görsün o, hızla akan bir yılan olmuş!
21.
Allah, şöyle dedi: “Tut onu. Korkma! Biz, onu yine eski durumuna
döndüreceğiz.”
22,23.
“Sana büyük mucizelerimizden birini daha göstermemiz için elini koynuna sok ki
bir başka mucize olarak, (alaca hastalığı gibi) bir hastalık sebebiyle
olmaksızın bembeyaz bir hâlde çıksın.”
24.
“Firavun’a git, çünkü o azmıştır.”
25.
Mûsâ, dedi ki: “Rabbim! Gönlüme ferahlık ver.”
26.
“İşimi bana kolaylaştır.”
27,28.
“Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar.”
29.
“Bana ailemden birini yardımcı yap,”
30.
“Kardeşim Hârûn’u.”
31.
“Onunla gücümü artır.”
32.
“Onu işime ortak et.”
33.
“Seni çok tespih edelim diye”,
34.
“Seni çok zikredelim diye.”
35.
“Çünkü sen bizi hakkıyla görmektesin.”
36.
Allah, şöyle dedi: “İstediğin sana verildi ey Mûsâ!”
37.
“Andolsun, biz sana bir kere daha iyilikte bulunmuştuk.”
38.
“Hani annene ilham edilmesi gereken şeyleri ilham etmiştik:”
39.
“Onu (bebek Mûsâ’yı) sandığın içine koy ve denize (Nil’e) bırak ki, deniz onu
kıyıya atsın da kendisini, hem bana düşman, hem de ona düşman olan birisi
(Firavun) alsın. Sana da, ey Mûsâ, sevilesin ve gözetimimizde yetiştirilesin
diye tarafımızdan bir sevgi bırakmıştım.”
40.
“Hani kız kardeşin (Firavun ailesine) gidiyor ve “size onun bakımını
üstlenecek kimseyi göstereyim mi?” diyordu. Derken, gözü aydın olsun,
üzülmesin diye seni annene döndürdük.
(Sana baktı, büyüdün) ve (kazara) bir cana kıydın da biz seni kederden
kurtardık, seni sıkı bir denemeden geçirdik (ve kaçıp Medyen’e gittin). Medyen
halkı içinde yıllarca kaldın, sonra (peygamber olman için) takdir edilmiş bir
zamanda (Tûr’a) geldin ey Mûsâ!”
41.
“Ben seni kendim için seçtim.”
42.
“Sen ve kardeşin mucizelerim ile (desteklenmiş olarak) gidin ve beni anmakta
gevşeklik göstermeyin.”
43.
“Firavun’a gidin. Çünkü o azmıştır.”
44.
“Ona yumuşak söz söyleyin. Belki öğüt alır, yahut korkar.”
45.
Mûsâ ve Hârûn, şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Şüphesiz biz, onun bize karşı
aşırı davranmasından yahut azmasından korkuyoruz.”
46.
Allah, şöyle dedi: “Korkmayın, çünkü ben sizinle beraberim. İşitirim ve
görürüm.”
47.
“Ona gidin ve şöyle deyin: ‘Şüphesiz biz Rabbinin elçileriyiz.
İsrailoğullarını (serbest bırak ve) bizimle gönder. Onlara işkence etme. Sana
Rabbinin katından bir mucize getirdik. Selâm, doğru yola uyanlara olsun.’ ”
48.
“Şüphesiz bize, azabın yalanlayan ve yüz çevirenlere olacağı vahyolundu.”
49.
Firavun, “Sizin Rabbiniz kim, ey Mûsâ?” dedi.
50.
Mûsâ, “Rabbimiz, her şeye hilkatini (yaratılış özelliklerini) veren, sonra
onlara yol gösterendir” dedi.
51.
Firavun, “Ya geçmiş nesillerin hâli ne olacak?” dedi.
52.
Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar hakkındaki bilgi Rabbimin katında bir kitapta (Levh-i
Mahfuz’da yazılı)dır. Rabbim, yanılmaz ve unutmaz.”
53.
“Rabbim, yeryüzünü size beşik yapan, orada size yollar açan ve size gökten
yağmur indirendir.” Böylece onunla sizin için yerden türlü türlü bitkileri
çift çift çıkardık.
54.
Yiyin, hayvanlarınızı yayın. Şüphesiz bunda akıl sahipleri için (Allah’ın
varlığını ve birliğini gösteren) deliller vardır.
55.
(Ey insanlar!) Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz
ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.
56.
Andolsun, biz ona (Firavun’a) bütün mucizelerimizi gösterdik de o bunları
yalanladı ve reddetti.
57.
Şöyle dedi: “Ey Mûsâ! Sihrin ile bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin?”
58.
“Biz de mutlaka sana karşı onun gibi bir sihir yapacağız. Bunun için seninle
bizim aramızda; uygun bir yerde, senin de, bizim de caymayacağımız bir buluşma
vakti belirle.”
59.
Mûsâ, “Buluşma vaktimiz, bayram günü, insanların toplandığı kuşluk vaktidir”
dedi.
60.
Bunun üzerine Firavun ayrılıp, hilesini kuracak sihirbazlarını topladı, sonra
geldi.
61.
Mûsâ, onlara şöyle dedi: “Yazıklar olsun size! Allah’a karşı yalan uydurmayın,
yoksa sizi azap ile yok eder. Allah’a karşı yalan uyduran mutlaka hüsrana
uğramıştır.”
62.
Sihirbazlar, işlerini kendi aralarında tartıştılar ve gizli gizli konuştular.
63.
Şöyle dediler: “Şüphesiz bu ikisi, sihirleri ile sizi yurdunuzdan çıkarmak ve
en üstün olan dininizi ortadan kaldırmak isteyen birer sihirbazdırlar.”
64.
“Öyleyse, hilelerinizi toplayın (birbirinize destek olun) sonra sıra hâlinde
gelin. Bu gün üstün gelen muhakkak başarıya ulaşmıştır.”
65.
Sihirbazlar: “Ey Mûsâ! Ya önce atmayı tercih edersin, ya da ilk atan biz
oluruz” dediler.
66.
Mûsâ: “Yok, (önce) siz atın” dedi. Bir de ne görsün, onların ipleri ve
değnekleri yaptıkları sihirden dolayı kendisine hızla sürünür gibi görünüyor.
67.
Bunun üzerine Mûsâ, içinde bir korku hissetti.
68.
Şöyle dedik: “Korkma (ey Mûsâ!). Çünkü, sensin en üstün olan.”
69.
“Sağ elindekini (değneğini) at ki, onların yaptıklarını yutsun. Şüphesiz
yaptıkları bir sihirbaz hilesidir. Sihirbaz ise nereye varsa kurtuluşa
eremez.”
70.
(Mûsâ’nın değneği, sihirbazların ipleriyle değneklerini yutunca) sihirbazlar
hemen secdeye kapandılar ve, “Hârûn ve Mûsâ’nın Rabbine inandık” dediler.
71.
Firavun, “Demek, ben size izin vermeden önce ona (Mûsâ’ya) inandınız ha! Şüphe
yok, o size sihiri öğreten büyüğünüzdür. Şimdi andolsun, sizin ellerinizi ve
ayaklarınızı çaprazlama keseceğim ve mutlaka sizi hurma dallarına asacağım.
Hangimizin azabı daha şiddetli ve daha kalıcıymış, mutlaka göreceksiniz.”
72.
Sihirbazlar şöyle dediler: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni
asla tercih etmeyeceğiz. Artık sen vereceğin hükmü ver. Sen ancak bu dünya
hayatında hüküm verirsin.”
73.
“Şüphesiz ki biz; günahlarımızı ve bize zorla yaptırdığın sihri affetmesi
için, Rabbimize inandık. Allah’ın vereceği mükâfat daha hayırlı ve daha
kalıcıdır.”
74.
Şüphesiz, kim Rabbine günahkâr olarak varırsa, kesinlikle ona cehennem vardır.
Orada ne ölür, ne de (güzel bir hayat) yaşar.
75,76.
Her kim de O’na salih ameller işlemiş bir mü’min olarak varırsa, işte onlar
için en yüksek dereceler, içinden ırmaklar akan, içinde ebediyyen kalacakları
Adn cennetleri vardır. İşte bu, günahlardan temizlenenlerin mükâfatıdır.
77.
(Firavun’un imana yanaşmaması üzerine) Mûsâ’ya, “Kullarımı (İsrailoğullarını)
geceleyin (Mısır’dan) yürütüp çıkar. Yakalanmaktan korkmaksızın, endişe
etmeksizin onlara denizde kuru bir yol aç” diye vahyettik.
78.
Bunun üzerine Firavun askerleriyle birlikte onların peşine düştü de, deniz
onları görülmedik bir şekilde kuşatıp yuttu.
79.
Firavun, halkını saptırdı, onlara doğru yolu göstermedi.
80.
(Allah, şöyle dedi:) “Ey İsrailoğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık, size
Tûr’un sağ yanını va’dettik ve size kudret helvası ile bıldırcın indirdik.”
81.
“Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz ve helâl olanlarından yiyin. Bu
konuda aşırı da gitmeyin, yoksa üzerinize gazabım iner. Gazabım da kimin
üzerine inerse, o muhakkak helâk olmuş demektir.”
82.
“Şüphe yok ki ben, tövbe edip inanan ve salih ameller işleyen, sonra da doğru
yol üzere devam eden kimse için son derece affediciyim.”
83.
(Mûsâ, Tûr’a varınca): “Seni, acele ile kavminden uzaklaştıran nedir, ey
Mûsâ?” (dedik.)
84.
Mûsâ, şöyle dedi: “Onlar, işte onlar hemen arkamdalar. Rabbim! Sen hoşnut
olasın diye, acele ederek sana geldim.”
85.
Allah, “Şüphesiz, biz senden sonra halkını sınadık; Sâmirî onları saptırdı”
dedi.
86.
Bunun üzerine Mûsâ, öfke dolu ve üzgün bir hâlde halkına döndü. “Ey kavmim!
Rabbiniz, size güzel bir vaadde bulunmadı mı? (Ayrılışımdan sonra) çok zaman
mı geçti, yoksa üzerinize Rabbinizden bir gazap inmesini mi istediniz de bana
verdiğiniz söze uymadınız (ve buzağıya taptınız)?” dedi.
87.
Şöyle dediler: “Sana verdiğimiz sözden kendi isteğimizle caymış değiliz. Fakat
biz Mısır halkının mücevheratından yüklü miktarlarda takınmıştık. İşte onları
ateşe attık. Sâmirî de aynı şekilde attı.”
88.
Böylece (Sâmirî) onlar için böğürmesi olan bir buzağı heykeli ortaya çıkardı.
(Sâmirî ve adamları) “Bu sizin de ilâhınızdır, Mûsâ’nın da ilâhıdır. Öyle iken
Mûsâ, (ilâhını burada) unuttu (da onu Tûr’da aramaya gitti)” dediler.
89.
Onlar bu heykelin, sözlerine karşılık vermediğini, kendilerinden hiçbir zararı
uzaklaştıramayacağını ve onlara hiçbir fayda sağlayamayacağını görmezler mi?
90.
Andolsun, Hârûn onlara daha önce şöyle demişti: “Ey kavmim! Siz bununla
yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse
bana uyun ve emrime itaat edin.”
91.
Onlar da, “Mûsâ bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz”
dediler.
92,93.
Mûsâ, (Tûr’dan dönünce) şöyle dedi: “Ey Hârûn! Saptıklarını gördüğün zaman
bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?”
94.
Hârûn: “Ey anam oğlu! Saçımı sakalımı çekme. Şüphesiz ben, İsrailoğullarının
arasını açtın, sözüme uymadın demenden korktum” dedi.
95.
Mûsâ, “Ya senin derdin neydi ey Sâmirî?” dedi.
96.
Sâmirî, şöyle dedi: “Ben onların görmediği şeyi gördüm. Elçinin izinden bir
avuç avuçladım da onu attım. Böyle yapmayı bana nefsim güzel gösterdi.”
97.
Mûsâ, “Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) “Bana dokunmak yok!”
diyeceksin.
Senin için, asla kaçamayacağın bir ceza daha var. Hele şu ibadet edip durduğun
ilâhına bak! Biz onu elbette yakacağız ve onu muhakkak denize savuracağız.
98.
Sizin ilâhınız ancak kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O,
ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.
99.
(Ey Muhammed!) Sana geçmişin haberlerinden bir kısmını böylece anlatıyoruz.
Şüphe yok ki sana katımızdan bir zikir (Kur’an) verdik.
100.
Kim ondan yüz çevirirse şüphesiz ki o, kıyamet gününde ağır bir günah yükü
yüklenecektir.
101.
Onlar o günahın cezası içinde ebediyen kalacaklardır. Sûra üfürüleceği gün,
bu ağır yük onlar için ne kötü bir yüktür!
102.
O gün günahkârları, (gözleri korkudan donup) gömgök kesilmiş olarak
haşredeceğiz.
103,104.
Aralarında birbirlerine “(Dünya’da) sadece on (gün) kaldınız” diye gizli gizli
konuşacaklar. -Onların, hakkında konuşacakları şeyi biz daha iyi
biliriz.- O vakit içlerinden en aklı başında olanları, “Siz sadece bir gün
kaldınız” diyecektir.
105.
(Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) hâlini soruyorlar. De ki:
“Rabbim onları toz edip savuracak.”
106.
“Onların yerlerini dümdüz, boş bir alan hâlinde bırakacaktır.”
107.
“Orada hiçbir çukur, hiçbir tümsek göremeyeceksin.”
108.
O gün kendisinden yan çizmek mümkün olmayan davetçiye (İsrâfil’e) uyarlar.
Sesler, Rahmân’ın azametinden dolayı kısılmıştır. Artık sadece fısıltı
işitebilirsin.
109.
O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseden başkasının
şefaati fayda vermez.
110.
O, önlerindekini ve arkalarındakini (dünyadaki ve ahiretteki durumlarını)
bilir. Onların bilgisi ise Rahmân’ı kuşatamaz.
111.
Bütün yüzler; diri, yaratıklarına hâkim ve onları koruyup gözeten Allah’a
boyun eğmiştir. Zulüm yüklenen, mutlaka hüsrana uğramıştır.
112.
Kim de inanmış olarak salih ameller işlerse, o, ne zulme uğramaktan korkar, ne
yoksun bırakılmaktan.
113.
İşte böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve Allah’a karşı
gelmekten sakınsınlar, yahut onlara bir uyarı versin diye onda tehditleri
teker teker sıraladık.
114.
Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce
Kur’an’ı okumakta acele etme. “Rabbim! İlmimi arttır” de.
115.
Andolsun, bundan önce biz Âdem’e (cennetteki ağacın meyvesinden yeme, diye)
emrettik. O ise bunu unutuverdi. Biz onda bir kararlılık bulmadık.
116.
Hani meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin” demiştik de, İblis’ten başka
melekler hemen saygı ile eğilmişler; İblis bundan kaçınmıştı.
117