|
|
|
|
Anadolu'nun
devasa imparatorluğu Hititler’in Keşfi’nin inanılmaz öyküsü...
“19.
yüzyılın 30. yılı başlarında bir Fransız araştırıcı, İç
Anadolu’ya yapacağı geziyi özene bezene planlıyordu. Daha sonra ‘Amacım,
eski Tavium kentinin yerini bulmaktı’ diye yazar; ‘Bütün ipuçları bu
kentin eski Halys’in –Kızılırmak'ın- kıyısında verimli bir bölgede
bulunması gerektiğini gösteriyordu. Fransız’ın
ön hazırlıkları sırasında yakındığı türlü işler olur. Gezi notlarında
bunları okuyoruz. Önemli değildir bizim için. Ama sonunda Türkiye’ye
gelmeyi başarıyor: ‘Her ne kadar derlediğim bilgilerin hepsi eksik şeyler
idiyse de, ben, yine kervanımı 28 Temmuz 1834’de harekete geçirdim. Kuzeye
gidiyorduk.’ Kısa
bir süre sonra Kızılırmak’ın büyük yayı içinde küçük bir köy olan
Boğazköy’dedir. Burada tek başına atla dolaşırken birdenbire harabelerle
karşılaşır. Soluk kesen bir görünümdür bu. Burasını tarihte bir
yerlere bağlamaya kalkışırsa da bu kez büsbütün çaresiz kalır. Arkeolog
ve gezgin Charles Felix-Marie Texier (1802-1871), bilim aşkıyla çeşit çeşit
geziler yaptı; 19. yüzyıl onun gibi geçmişin patikalarına sapabilmek için
can atan insanlarla doludur. Yine bu yüzyıl, teknik bilimlerin evrimini yansıtan
bir ayna gibidir, aynı zamanda o güne kadar tarihin dayandığı temellerin
artık bu yükü taşımaya gücü yetmeyeceğini de gösteren geleceğe yönelik
bir objektiftir. Tavium’u
arayan Texier, Boğazköy’de dikkatini çeken birkaç şey öğreniyor ve
bunların doğruluk derecesini denetlemek istiyor. Yıkık kerpiç evlerin arasından
tepeye giden berbat bir yola sapıyor, yalçın kayalarla kaplı tepeye tırmanıyor.
Ve birden gördüğü manzara karşısında afallayıp duralıyor: Önüne,
sıra sıra dizilmiş dev taş bloklar çıkmıştır; karşısında binlerce yılın
aşındırmasına rağmen yine de sanki ezelden beri varmışçasına bir yapının
temelleri yatmaktadır. Devler tarafından yapılmış gibi ölçülere sığmaz
büyüklükte bir yapıdır bu. Tepeye
tırmanmaya devam ediyor, pervasızca mahvedilmiş bir arazide çevreyi
seyrediyor, bir duvar kalıntısına rastlıyor, adımlıyor, uzunluğu bir
kilometredir. Tepenin
doruğuna vardığında dört bir yanını gözden geçirir. Görebildiği kadarıyla
bütün bu harabeleri zihninden pergele vurur ve bu yıkıntıların bir
zamanlar bir şehir meydana getirmiş olduğunu anlar, hem de ‘en parlak çağındaki
Atina kadar büyük bir şehir’. Böyle
bir şehri kimler kurmuştu? Burası Tavium olabilir miydi? Yoluna
devam ederek duvarda iki heybetli kapı bulur. Birinde bir insan vücudu
kabartması vardır, belki bir kralın kabartmasıdır, insandan büyük, hiç
bilinmeyen bir üslupla yapılmış, o güne kadar gördüklerinin hiçbirisiyle
karşılaştırmaya girişemeyeceği bir kabartmadır. Öbüründe taştan bir
aslan heykeli vardır. Bunların
resimlerini yapar, sonra da yanındakilere kopyalarını çıkarttırır. Ancak
ne var ki, ressamlar kendi çağlarının çocuklarıdır, onlardaki burjuva
ruhu, Fransız restorasyon döneminin biçim verdiği bu ruh böyle anıtlara
sadece hayranlık duyabilir, fakat onu kavrayamazdı. Bu yüzden de onların
bize resim halinde bıraktığı aslanlar hayal ürünüdür. Hele cepheden bakıldığında
19. yy.ın ilk yarısında moda olan Biedermeier stiliyle yapılmış yakıştırma
aslanlardır. Gördükleri
karşısında Texier ilk yorumu
yapacak gücü kendinde bulur: ‘Tepeden
tırnağa eski Tavium’u bulmak düşüncesiyle yüklüydüm, bu harabelerde
bir Jüpiter tapınağını, yanı başında Strabo’nun anlattığı düşkünler
yurdunu göreceğimi umuyordum... Ama bir süre sonra bütün bu düşüncelerden
vazgeçmek zorunluluğunu duydum.’ Arkasından
da şunları ekliyor: ‘...burada Roma çağlarından herhangi birine yerleştirilebilecek
cinsten hiçbir yapı yoktu. Harabelerdeki bu kendine özgü görkemli karakter,
şehre tarihsel adını vermeye kalkıştığımda beni olağanüstü sıkıntıya
uğrattı.’ Daha
sonraları resimlerini baskıya vereceği sırada , kendisinden bir yıl sonra
Boğazköy’ü görüp aynı şekilde burayı Taviuk sanan İngiliz William
Hamilton(un notlarını gözden geçirdi ve ayrıca Antikçağ yazarlarının
verdiği tüm bilgileri bir kez daha inceleyip kendi görüşüyle karşılaştırdı. Arkasından
da yeni bilgilere dayanarak harabeleri Tavium sanan görüşlere karşı çıktı
ve burasının Krezus ile Keyhusrev’in önünde ünlü savaşlarını yaptıkları
Pteria olduğunu ileri sürdü. Ne
var ki Texier’i başka sürprizler bekliyordu. Köylülerden biri, onu Boğazköy’den
hayli ötelere götürdü; güçlükle yürünen bir patikadan derin bir ırmak
vadisine indiler; karşı tepelerdeki düzlüğe varmaları iki saat sürdü. Ve
orada Yazılıkaya dediğimiz yeri buldu. Yalçın
bir kaya kitlesi dimdik göğe yükseliyordu. Geniş bir yarık açılmış ve
bu yarıktan bakıldığında kabaca düzeltilmiş yontma taşlar üstünde
garip resimler göze çarpmaktaydı. Texier bu duvarların üstünde tören alayı
halinde yürürken taşlaşmış tanrılar gördü, başlarında sivri külahları
vardı, elbiselerin belleri kemerliydi. Kaya
yarığından sağa sapınca, bu defa da başka resimlerle karşılaştı.
Bunlar, değişik elbiseli, değişik kişilerdi, kafalarında sivri külahlar
yerine takke biçiminde başlıklar vardı. Figürlerden ikisi kanatlıydı, ötekiler
de ellerinde ne olduğu pek seçilemeyen bir şeyler tutuyorlardı; arka arkaya
sıralanmışlardı, ya da artlarından hayvanlar geliyordu. Texier
gördüğü bu taştan geçit alayından afallamış bir halde çıkış yerini
aradı. O zaman sol yanda dar bir aralığın, daha dar bir kaya yarığına açıldığını
fark etti. Giriş yerinde olduğu yerde mıhlanıp kaldı, geçitte sağlı
sollu taşlara oyulmuş kanatlı iki dev vardı. İnsanüstü bu iki varlık
girişin bekçiliğini yapıyor gibiydiler. Texier
durakları ama yine de içeri girdi. Batı yönündeki düz duvarda yeniden bir
geçit alayı gördü. On iki savaşçıydılar, kim bilir belki de tanrıydılar.
Arka arkaya dizilmişler, sert adımlarla yürüyorlardı. Hedeflerine erişmek
çabasıyla kendilerinden geçmiş, korkunç bir katılık içindeydiler. On iki
kişiydiler; başlarında sivri külahları, omuzlarında eğri kılıçları,
uygun adım yürüyen on iki kişi. Bunların
çaprazlama karşısında taşta çok iri bir figür vardı; korumak istercesine
daha küçük bir figürü kucaklıyor, onun üzerinden uzattığı kolu, çiçeğe
benzer bir şekli boşlukta tutuyordu. Bu şekil ise hiyeroglife benzer bir yığın
işaretten oluşmuştu. Besbelli bir şeyin simgesiydi bu... ama neyin? Texier
bunları seyretti, sonra tekrar büyük avluya döndü. O zaman aynı işaretlerin
burada da bulunduğunu gördü. Bazıları havanın ve zamanın etkisiyle öylesine
hırpalanmıştı ki, birer işaret olduğunu seçmek bile güçleşmişti. Bütün
bu işaretler bir süsleme, birçok bezek değil miydi? Yoksa bir yazıtın
parçaları mı? Yazılı kayalardan ayrılırken Texier,
giriş yerinin önündeki düzlüğü şöyle bir gözden geçirdi. O zaman bir
duvar kalıntısı fark etti. Neyin duvarı olabilirdi? Bir yapının mı? Yarık
kayaya giriş için yapılmış büyük bir kapının mı?
Artık
kesinlikle anlamıştı. Burası çok eski çağlardan kalma kutsal bir
yerdi. Her şeyi kendine özgü bir kaya tapınağıydı. Peki
ama, kimler yapmıştı burasını? Hangi ulusun din törenleri için kullanılmıştı? Boğazköy
harabelerine doğru baktı; vadinin ötelerinde inişli çıkışlı görüntüsüyle
yamaçlara doğru yayılıyor, üstünde yakıcı bir güneş parlıyordu. Burası
Tanrı’nın yumruğunu sıkarak işe koyulup yarattığı topraktı. Daha
sonra buralarda bir ulus yaşamış, doğadaki yalçın kayaları taş bloklarla
daha da yükseltip daha da yalçınlaştırmıştı. Şu anda bile karşıdaki
duvar kalıntısına bakılınca dimdik yükselen kısımlardan, buranın
eskiden çatıyla örtülü olduğu anlaşılıyordu. Böylesine heybetli bir
yapıyı dikme hevesi ancak çok kudretli krallarda, zengin ve güçlü uluslara
egemen olmuş kişilerde bulunabilirdi. Texier,
birkaç cilt tutan anıtsal eseri, ‘Küçükasya Üzerine’yi 1839’da
Paris’te yayımladı. Bu eserinde şu gerçeği kabul etmek zorunda kaldığını
belirtiyordu: Boğazköy harabeleri, büyük kültürü olan bir ulusun varlığını
kanıtlamaktadır. Fakat
19. yy.ın tarih bilimi, bütün M.Ö. 2. bin yıl boyunca Küçükasya bölgesinde
böyle bir ulusun yaşadığından habersiz bulunmaktaydı. Texier,
çağının bilimi için bütünüyle can sıkıcı olan şeyler göstermişti.
Harika bir yazı ve resim malzemesi elde et, sonra da bunları açıklamak için
en küçük bir dayanak noktası bile gösterme! Görülmüş
iş değildi bu ve her uzmanı daha başlangıçta çileden çıkarmaya yeterdi.
O sıralarda henüz genç bir bilim olan arkeolojinin ilgisi 1839’dan sonraki
yıllarda Mısır ve Mezopotamya’da yapılmış şaşırtıcı kazılara yönelmiş;
Lepsius ve Mariete, firavunlar ülkesinde olağanüstü eserler keşfetmiş,
Botta ve Layard da Asur kültürünü aydınlığa çıkarmıştı. Heyecan
uyandıran bu kazılara rağmen, araştırıcılar, Anadolu’daki esrarlı
harabeler karşısında susma yoluna gidemediler, çünkü durmadan yeni
harabeler gelmekteydi. Texier’den
kısa bir süre sonra Hamilton, yalnızca Boğazköy’e gitmekle kalmamış,
buradan pek uzakta olmayan Alacahöyük köyünde yeni bir harabe alanı da keşfetmişti.
Alman gezginleri H.Barth ile A.D Mordtmann, 1859-1861 arasında Boğazköy’ü
inceleyip Texier’in tıpkısı bilgiler vermişler ve onun kabataslak yaptığı
planları da düzeltmişlerdi. Fransız
Langlois, aynı yıllarda Tarsus dolaylarını dolaşmıştı. 1862’den
itibaren Fransız bilgini Georges Perrot, bütün Anadolu’yu kapsayan bir
inceleme gezisi yapmış ve çok ilginç bir dizi yeni anıt keşfetmişti. Bu
arada eski Boğazköy kenti sınırları içinde, üstü işaretlerle kaplı eğik
bir kayayı, Nişantepe’yi bulmuştu. Gerçi işaretler iyice silinmiş ve yer
yer taşın üstünde kazıntılara dönüşmüştü ama, yine de Texier’in
Yazılıkaya’da keşfetmiş olduğu özelliklerin aynını göstermekteydi. Bu
taşın çok önemli bir keşif sayılması gerekirdi, fakat malzemenin bolluğu
nedeniyle Perrot., bunu ancak, ressamı E.Guillaume’un çabasıyla 1872’de
yayımlamıştır. On
yıl sonra Alman Karl Humann, Yazılıkaya’daki birkaç kabartmanın ilk kalıplarını
çıkardı. Arkasından da Boğazköy ören alanının doğru ölçülere göre
ilk kez tam planını yapmayı başardı. Bu başarısını biraz da eski mesleğine
borçluydu, zira arkeolojinin büyüsüne kendini kaptırmadan önce demiryolu mühendisliği
yapmış, sonra da Bergama Sunağı kazısını bitirerek dünya çapında üne
kavuşmuştu. 1887’de
Perrot, o zamana kadar Anadolu’da bulunan esrarlı anıtlarda keşfedilmiş ne
varsa hepsini büyük bir toplu-eserde bir araya getirdi: Histoire de L’Art
Dans L’Antiquite – Antikçağ Sanat Tarihi. Anadolu eserleri arasında ancak
birkaç resim ve işaret kümesi hakkında bazı sanılar ileri sürülebilmekteydi.
Sanı dediğimiz bu görüşler, aslında ötekiler için de gerçeğin ta
kendisiydiler. 1870’de
iki Amerikalı, Suriye’de yaptıkları bir geziden sonra birkaç taş hakkında
bilgi vermişlerdi. Söz konusu bu taş plakalar, bulundukları yere göre
‘Hama Taşları’ diye adlandırılmış ve Anadolu harabelerinin esrarını
çözme çabasında yeni bir dönemi başlatmışlardı. Ancak, Amerikalılar bu
taşların hiç de asıl kaşifleri değillerdi. Bunlar, daha 58 yıl önce keşfedilmişlerdi,
hem de 19. yüzyılın en ilginç gezgini tarafından. 1809
yılında doğu ülkelerine özgü kılığıyla sakallı bir adam, Malta’dan
Suriye’ye giden bir gemiye bindi. Adının Şeyh İbrahim olduğunu ve Doğu
Hindistan Kumpanyası’nda tüccar olarak hizmet gördüğünü söylüyordu. Suriye’de
3,5 yıl kaldı. Çok garip bir tüccardı bu şeyh İbrahim; kimi zaman
Halep’te, kimi zaman Şam’da oturuyor, alışveriş yapacağı yerde yöresel
dilleri inceliyor, tarihle, coğrafyayla ve özellikle de Kuran’la uğraşıyordu.
Bu çalışmalarına yalnız geziye çıkmak için ara vermekteydi. Güneyde
Kutsal Topraklar’a, doğuda Fırat boylarına gitti; Antakya’da Asi Irmağı
vadisinde dolaştı. Hz.Musa’nın kardeşi
Aron’un öldüğü kutsal Hor Dağı’na çıktı. Bir Habeşistan
gezisinde casus diye tutuklandı, sınır dışı edildi ve Mısır’a geldi.
Bir paşa, onu iki Arap doktorun karşısına oturtun sınava çekti. Bu sınavda
Müslüman yasalarını bilip bilmediğini tanıtlaması gerekiyordu. Sınavı
öylesine parlak şekilde başardı ki, dört ay süreyle ‘yasak şehir’
Mekke’ye gitmek olanağını elde etti. Seksen bin hacı adayıyla birlikte
Arafat Dağı’nda şeytan taşlayıp hacı oldu. O
günden sonra da adının başına hacı unvanını koyma hakkını kazandı.
1817 yılında yeni bir geziye hazırlanırken 33 yaşında Kahire’de öldü.
Hem hacı, hem şeyh olmasının gerektirdiği saygıların hepsi kendisine gösterilerek
Müslüman mezarlığına defnedildi. Bu
şeyh Hacı İbrahim’in asıl adı Johann Ludwig Burckhardt’dır. 1784’de
doğmuştu; günümüze kadar önemli diplomatlar ve tarihçiler yetiştirmiş
Baselli eski bir soylu ailedendi. Ölümünden sonra Doğu ülkelerine ait
orijinal el yazmalarından oluşan 350 ciltlik derlemesi ile günlük defteri
Cambridge Üniversitesi’ne miras kaldı. Günlük defteri; coğrafya, eski
diller filolojisi ve arkeoloji için eşsiz bir kaynak oldu. Olağanüstü ilginçlikteki
bu defter taranıp yeni eserler hazırlanmıştır. Bu
çeşit kitaplardan birinde, Londra’da ve 1822’de yayımlanmış Travels in
Syria and the Holy Land – Suriye ve Kutsal Ülkede Geziler’de Asi Irmağı
vadisindeki Hama şehrinde bir taş yüzünden kalışını anlatır. Pazarda,
bir evin köşesinde bulunan bir taştır bu. Taşı şöyle tasvir eder: ‘Üzerinde
küçük figürler ve işaretler olan bu taş, bir çeşit hiyeroglif gibi görünüyordu,
ancak Mısır hiyerogliflerine hiç benzemiyordu.’ 1822’de
Texier’in büyük eseri yayımlanmadan 17 yıl önce, kimsenin bu sözlerden
haberi olmayışı doğaldır; bu yüzden de anlattığı şey, çok ilginç bir
gezi macerasının olay bolluğu içinde kaybolup gitmiştir. Aradan 58 yıl geçer; iki Amerikalı,
konsolos Augustus Johnson ile misyoner Dr. Jessup, tıpkı Burckhardt gibi Hama
çarşısını gezmektedir. Bunlar da en az Şeyh İbrahim kadar meraklıdır.
Ve İbrahim’in keşfettiği ‘yazılı taşlar’dan sadece bir tane değil,
‘üstü bir yığın küçük figür ve işaretlerle kaplı’ üç tane taş
bulurlar. Johnson,
bir yıl sonra American Palestine Exploration Society – Amerikan Filistin Araştırma
Kurumu önünde buluntular üzerine bilgi verir; fakat elinde ne taşların kalıpları
vardır, ne de tıpkı eskizleri. Çünkü, ellemek amacıyla taşlara yaklaşmaya
kalkıştıkça, her seferinde yerli halktan feryatlar kopmuş, vahşi gösteriler
başlamış ve insanların yüzlerinde eyleme geçeceklerini gösteren çizgiler
belirmiştir. Bu
esrarlı işaretler zamanın akışı içinde batıl inanca dayalı bir
dokunulmazlık değeri kazanmıştı. Bu batıl inanç öğesi, kısa bir süre
sonra Halep’te buldukları üstünde aynı hiyeroglif yazılı taşta daha da
belirgindi. Yerliler bu taştaki işaretlerde hastalık iyileştirme gücü
bulunduğuna inanıyor, özellikle göz hastalığı olanlar, uzak yerlerden
gelerek, artık iyice aşınıp düzleşmiş taşa alınlarını sürüyor, böylece
dertlerinden kurtulmayı diliyorlardı. Bu
taşları yakından incelemeyi kafasına koyan araştırıcının, başına bir
şey gelmeden amacına ulaşması için tam bir yıl beklemesi gerekmiştir. Bu
araştırıcı William Wright’dı. O zamanlar Şam’da oturan İrlandalı bir
misyoner. Kendisine bir rastlantı yardım etti. Böyle
bir rastlantı sonucu şans yüzüne gülmeseydi, yığınla keşiflerden hiçbirini
yapamayacaktı. 1872’de Suriye Valisi değişiyor, bu vali tutucu, bağnaz,
Batı biçimi araştırma girişimlerine karşı çıkan bir adamdı. Yerine
gelen Suphi Paşa ise, aksine açık düşünceli, liberal biriydi. Hama Taşları’nı
duymuş ve rahip William Wright’a inceleme yapması için izin vermişti. Wright,
25 Kasım 1872’de, bu arada bilim çevrelerinde artık tanınmış bulunan taşları
üçüncü kez buluyor. (Aslına bakılırsa, beşinci kez buluştur bu, bu
arada başka iki gezgin grubu daha Hama’ya gelip gitmiştir.) Wright’ın
kendinden öncekilerden farklı bir durumu vardı. Vali paşanın himayesi altındaydı.
Bu himaye yalnız sözde kalmamış, paşa, onun yanına askerler de katmıştı.
Onların
yardımıyla Wright taşları evlerin duvarlarından çıkarır. Çok da güç
bir iş olur bu. İkide bir yerlilerin başlattığı gösterilerle aksar. Çünkü,
Halep’teki taşın göz hastalıklarını iyileştirdiğine inanılması gibi,
bura halkının da taşların romatizmayı geçirdiğine inancı kesindir. Taşlar,
paşanın Hama’ya geldiğinde kaldığı konakta muhafaza altına alınınca,
hamallardan biri, yerlilerin küme küme toplandığı haberini getirir. Arkasından
bağnazların konağı basacakları ve taşları yabancılara vermektense parçalamaya
kalkışacakları söylentisi duyulur. Üstelik polis de Hamalılar’dan yanadır. ‘Bir
bunalımın oluşmakta olduğunu görüyordum’ diye yazar Wright. Askerler
tarafından korunarak Hama sokaklarından geçiyor, halk galeyan halindedir,
onlarla konuşuyor ve paşanın taşları ertesi sabah tarttırıp buna göre
parasını ödeyeceğine dair söz verdiğini söylüyor. Halk alaylı cevaplar
veriyor, çünkü devletin parayla ilgili vaatleri konusunda hayli acı tecrübelere
sahiptirler. O
zaman Wright, askerle gözlerini korkutup eğer zorbaca hareketlere
yeltenirlerse paşanın şiddetli cezalar vereceğini söyleyerek tehdit ediyor.
Sonunda sinirleri harap olmuş bir halde evine varıyor. Notlarında ‘uykusuz
uzun bir gece geçirdim’ diye yazar. Ama,
hiçbir olay çıkmıyor. Ertesi sabah Suphi Paşa söz verdiği gibi parayı ödeyerek
yerlileri büyük bir şaşkınlığa düşürüyor. Ne var ki tehditle yatıştırılmış
ve parayla geçiştirilmiş olan öfke, birden tekrar kabarmıştır. Geceleyin
görülmemiş parlaklıkta bir göktaşı düşmüştür. Bu olay ateşler saçan
bir yıldızın gökten inişi şekline dönüşüyor. Sokaklarda koşuşan
dervişler, bilen bilmeyen herkese bunu bir felaket habercisi olarak duyuruyor. Yerliler
hemen bir topluluk meydana getirip paşanın huzuruna çıkıyorlar. Bu olay, taşların
uzaklaştırılmaması gerektiğini gösteren göksel bir belirti değil midir? Paşa
uzun uzadıya düşündükten sonra, göktaşının herhangi bir zarar verip
vermediğini, insan ya da hayvanın ölümüne yol açıp açmadığını
soruyor. Hayır, böyle bir şey olmamıştır. Topluluk da bunu doğruluyor. O
zaman paşa, kurnazca bir soru yöneltiyor: ‘Böyle görülmemiş parlaklıkta
bir ışık, acaba yapılan işin göklerin de onayladığına işaret değil
midir?’ Böylece
taşlar ilk postayla İstanbul’a sevk ediliyor. Fakat William Wright daha önceden
kalıplarını çıkarmak iznini koparmıştır. Ve bu kalıplar Londra’ya
British Museum’a gidiyor. Texier,
Anadolu’nun kuzeyinde harabeler gördü ama bunların ne olduğunu bir türlü
kestiremedi. Wright, Hama yazılarının kalıplarını çıkardı, ama bunların
neyi gösterdiğini anlayamadı. O zamanlar Anadolu harabeleri ile Suriye’deki
taşlar arasında bir ilişki olabileceğinin akla gelmeyişini doğal karşılamak
gerekir. Çünkü bunun için zorunlu olan bağlantı zinciri henüz takılmış
değildir. Bu sırada British Museum’dan W.H.Skeene
ile George Smith, Fırat’ın sağ kıyısında bulunan Cereblus’da büyük
bir ören tepesi keşfetti. (Cereblus, Europus’tan gelir, Grek-Suriye döneminde
kentin adı böyleydi) Bu
öreni inceleyen İngilizler, burasının Asur kaynaklarında adı geçen
Carchamish-Karhemiş-Karkamış olduğu sonucuna vardı. Nitekim bunda da haklı oldukları kısa
sürede sonra kesinlikle anlaşıldı. Daha toprağın yüzeyine ilk kazmalar
vurulunca, aynı esrarlı işaretlerle kaplı bir yığın figür gün
ışığına çıkıvermişti. Bu
figürler bütün araştırıcıların ilgisini her geçen gün biraz daha çeken
insan başları, eller, ayaklar, hayvan başlarıydı; halkalar, hilaller,
kancalar ve sütunlarla karışık haldeydiler. Her
şey bu işaretlerin bir yazı olduğu kanısını güçlendiriyordu. İşin en
şaşırtıcı yanı da, bunların yayılma alanının hiç de sadece Kuzey
Suriye sınırları içinde olmadığıydı. E.J.Davis,
bu işaretleri Tarsus dolayında İvriz’de anıtsal bir kabartmada bulmuş;
ayrıca üstünde yine bu işaretler bulunan mühürler ele geçirmiş, bir süre
sonra da Texier’in Yazılıkaya tanrı figürleri yanında keşfettiği
hiyerogliflerin, Suriye’dekilere benzediğinden kimsenin kuşkusu kalmamıştı.
Hatta bu esrarlı yazılar İzmir dolaylarında bile bulunmuştu. Ortaya
kelimenin tam anlamıyla şaşırtıcı bir olgu çıkmaktaydı. Çünkü bu işaretlerin
gerçekten bir ve aynı kökeni vardı. Öyleyse bir zamanlar Ege kıyılarından
Suriye’nin içlerine kadar bütün Anadolu’da yazısını kullandıracak
derecede güçlü bir ulus yaşamıştı. Ortaklaşa bir yazısı olan böyle
bir ulusun, bir de ortaklaşa kültürü olmalıydı. Ne var ki, bu yazı işaretleri
ile aynı üslupta olduğu besbelli birkaç anıt bir yana bırakılırsa, böyle
bir ulusun varlığını gösteren başka hiçbir belirti, onlardan söz eden
tek bir kaynak yoktu. Acaba
gerçekten yok muydu? Yoksa bazı kaynakların verdiği bilgilere o güne kadar
gerektiğince dikkat mi edilmemişti? Tartışmaların
herhangi bir olumlu sonuca varmadığı 1879 yılında, bir İngiliz bilim adamı
İzmir dolaylarındaki tepeleri inceliyordu. Bir yıl sonra da Londra’da
Kutsal Kitap Arkeolojisi Kurumu’nda bir
konferans veriyor ve Kutsal Kitabın çeşitli yerlerini tanık olarak göstererek,
bilimsel açıdan gözü pek bir tez ortaya atıyordu. Bu
bilgin o zamanlar 34 yaşında bulunan ünlü İngiliz arkeoloğu Archibal Henry
Sayce idi ve Britannica Ansiklopedisi yaşayan kimselere çok ender yer
verdiği halde, onun hakkında daha sağlığında ‘...Doğu bilimlerine yaptığı
hizmetleri bir bir anlatma olanağı yoktur’ diye yazmıştı. İşte
bu Sayce, son on yıllar içinde Küçükasya ve Suriye’de ortaya çıkarılan
anıtlarla yazıtların hepsinde belirli bir karakterin bulunmasını, bunların
Hitit ulusuna ait olmasıyla açıkladı. Bu ulustan Kutsal Kitap’ta açıkça
söz edilmekteydi; ancak o güne kadar önemsiz sayılmış, hiçbir zaman
tarihsel araştırma konusu yapılmamıştı.” (C.W.Ceram,
Tanrıların Vatanı Anadolu, S.13-23) |